<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Akyol | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/author/osmankyl/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 May 2018 19:02:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>1 Mayıs İşçi Bayramı&#8217;nın Tarihçesi</title>
		<link>http://www.serenti.org/1-mayis-isci-bayraminin-tarihcesi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/1-mayis-isci-bayraminin-tarihcesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Apr 2013 23:43:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[1 Mayıs İşçi Bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[Haydmarket olayı]]></category>
		<category><![CDATA[sömürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=2703</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Mayıs İşçi Bayramı; her türlü ayrımcılığa, sömürüye ve baskıya karşı işçilerin bütün dünyada isteklerini dile getirdikleri, neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından ortak olarak kutlanılan tek bayramdır. İşçi dayanışması ve insan emeğinin sömürülmesine karşı çıkmak açısından 1 Mayıs asla unutulması, vazgeçilmemesi gereken bir gündür. 1 Mayıs bir ihtilal günü değildir, yalnızca komünistlere özgü bir gün [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/1-mayis-isci-bayraminin-tarihcesi/">1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Tarihçesi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1 Mayıs İşçi Bayramı</strong>; her türlü ayrımcılığa, sömürüye ve baskıya karşı işçilerin bütün dünyada isteklerini dile getirdikleri, neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından ortak olarak kutlanılan tek bayramdır. İşçi dayanışması ve insan emeğinin sömürülmesine karşı çıkmak açısından 1 Mayıs asla unutulması, vazgeçilmemesi gereken bir gündür. 1 Mayıs bir ihtilal günü değildir, yalnızca komünistlere özgü bir gün de değildir. Yakıp yıkma, yağma, vurma ya da kargaşa yaratma günü hiç değildir. Peki 1 Mayıs nedir? 1 Mayıs’ın tarihçesi nedir, 1 Mayıs neden işçi bayramıdır?</p>
<p>Kapitalizmin tarihi aynı zamanda insan emeğinin hangi uç noktalara kadar sömürülebileceğinin de tarihidir. Özellikle Sanayi Devrimi’nin ardından hız kazanan kapitalist sömürü düzeni işçileri günde 16 saatten fazla çalışmaya zorluyor; burjuvanın üretim maliyetini düşürmek için işçilere emeğinin çok altında ücret ödemesi ve kadın-çocuk işçilerin ağır işlerde çalıştırılması gibi faktörler sömürünün boyutunu had safhaya taşıyordu. <span id="more-2703"></span>Şirketler bu sayede eşi görülmemiş büyüme oranlarına ulaşırken işçileri ise işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel hakları bile kendilerine vermeyen siyasi ve hukuki sistem beklemektedir. Mutlu, güçlü ve sömüren bir azınlığın karşısında mutsuz, umutsuz ve emeği sömürülen milyonlar oluşmuştur.</p>
<p>Emekçiler bu sömürü düzeninin farkına varıp az-çok bir “bilinç” düzeyine ulaştıkları andan itibaren sömürüye karşı seslerini yükseltmeye başladılar. İşçi sınıfının bu sömürü düzenine son vermek ve normal işgünü için verdiği mücadele 19. yüzyılda doruğa ulaştı; birçok ülkede ilk olarak çocukların ve ardından yetişkinlerin çalışma saatlerini sınırlandıran yasalar çıkmaya başladı. 19. yüzyılın ortalarında tüm dünya emekçilerin ortak istekleri, çalışma saatlerinin günde 8 saat olarak sınırlandırılması durumuna gelmişti.</p>
<p>Avustralya’nın Melbourne kentindeki taş ve inşaat işçilerinin, 1856 yılında 8 saatlik iş günü için kent üniversitesinden Parlamento Evi&#8217;ne kadar yürümesi bu isteği dile getiren ilk gösteriydi. ADB’nin Baltimore kentinde 6 Ağustos 1866’da toplanan Genel İş Kongresi ise işçilerin bu isteklerini tüm dünyaya duyuran ilk bildiriyi kaleme alıyordu:</p>
<blockquote><p>Bugünün ilk ve en büyük zorunluluğu, bütün Amerika Birleşik Devletleri’nde, sekiz saatlik çalışmayı, normal işgünü kabul eden bir yasayı yürürlüğe koyarak, bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmaktır. Bu şanlı sonuca erişene dek bütün gücümüzle çalışmaya kararlıyız.</p></blockquote>
<h2>Emekçilerin İlk Zaferi</h2>
<p>İşçiler bu haklı mücadelelerinin ilk meyvesini 25 Haziran 1868’de aldı. ABD Kongresi bu tarihte tüm kamu kurumlarında çalışanların günlük çalışma saatlerini 8 saate indiren bir yasayı kabul etti.</p>
<p>Şimdi sıra 8 saatlik işgücünü özel sektöre de kabul ettirmeye gelmişti. 1874 yılında on binlerce işçi New York’un Tomkins alanında toplanıp sekiz saatlik işgücünün yasalaşmasını isteyen bir miting düzenlediler ama işverenlere bu isteklerini kabul ettiremediler, aldıkları kararları uygulatma olanağı bulamadılar. Fakat ok artık yaydan çıkmıştı. Bu mitingi 1877 yılında kömür işçileri günlük çalışma saatlerinin 8 saatle sınırlandırılmasını isteyen öfkeli çıkışları izledi. Bunu yine aynı yıl ABD tarihinin o güne kadar gördüğü en büyük grev izledi. Baltimore ve Ohio demiryolu şirketinin krizi gerekçe göstererek işçilerin ücretlerinde % 10 kesinti yapılacağını açıklaması nedeniyle binlerce işçi greve çıktı. ABD medyasının o dönem ne derce sermayenin yanında olduğunun anlaşılması için, <em>Chicago Tribune</em> gazetesinin greve giden işçilere karşı el bombası kullanılmasını önermesi ya da <em>New York Tribune</em>’nin “<em>Onlara birkaç gün silah diyeti verin bakalım, o tür ekmek hoşlarına gidecek mi?</em>” yazması yeterli bir örnek olacaktır. Ne var ki işçilerin örgütlü bir yapıya sahip olmaması ve uzun süre direnmeyi başaracak olanaklara sahip olmamaları nedeniyle tüm bu mücadelelerden somut bir sonuç almak mümkün olmadı. Oysa sermaye sahipleri, işçileri sömürmek için çoktan birlik olmuşlardı. Daha o dönemlerde burjuva sözcüleri şöyle diyordu: “<em>Unutulmamalıdır ki, düşük ücretle çalışmak isteyen kitleleri bir avuç anarşist-komünistin engellemeye hakkı yoktur. Ezileceklerdir. Ülkede devletin kanunları yürürlüğe girecektir.</em>”</p>
<p>Kısacası sözde kanunları uygulamak gerekçesiyle, ucuz emek sömürüsüne karşı çıkanların, işçi haklarını savunanların ortadan kaldırılacağı tehdidinde bulunup gözdağı veriyorlardı.</p>
<p>1886 yılının 1 Mayıs Pazar günü, İşçi Bayramı’nın tarihçesinde bir dönüm noktası oldu. Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun önderliğinde sayıları neredeyse 400.000’i bulan emekçiler,  günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi talebiyle ABD genelinde iş bıraktılar. Katılım öylesine büyüktür ki, 80.000 işçinin grevlere katıldığı Şikago kentinin yerel gazetesi o günü “<em>Fabrikaların bacalarından hiç duman tütmüyordu. Her şey Sebt Günü’nü (Musevilerin çalışmadıkları Cumartesi günü) andıran bir görünümdeydi</em>” diye betimlemektedir. Fakat işverenin tepkisi daha önce olduğu gibidir. Örneğin McCormick Harvester fabrikasının patronu, greve katılan 1.400 işçiyi işten çıkartıp yerlerine grev kırıcı işçileri alır.</p>
<p>McCormick Harvester fabrikasının işçi kıyımını ve işçileri birbirine düşürme girişimini protesto etmek isteyen işçiler 3 Mayıs tarihinde toplanarak fabrikaya yürürler. Fakat fabrikaya giden yollar hem polis hem de işverenin kiraladığı <strong>Pinkertonlar</strong> (1850 yılında Allan Pinkerton tarafından kurulan özel bir ABD güvenlik şirketi)  tarafından çoktan kesilmiştir. Polisin açtığı ateş sonucu altı işçi yaşamını yitirir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3137 size-large" title="20 Eylül 1932'de New York'taki Rockefeller Merkezi gökdeleninin 69. katında Charles C. Ebbets tarafından çekilen &quot;Gökdelen Üstünde Öğle Yemeği&quot; fotoğrafı, işçilerin yaşamının nasıl hiçe sayıldığının bir kanıtıdır." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/04/gokdelen-tepesinde-ogle-yem-600x420.jpg" alt="Gökdelen Tepesinde Öğle Yemeği" width="557" height="389" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/04/gokdelen-tepesinde-ogle-yem-600x420.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/04/gokdelen-tepesinde-ogle-yem-350x245.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/04/gokdelen-tepesinde-ogle-yem.jpg 650w" sizes="(max-width: 557px) 100vw, 557px" /></p>
<h2>1 Mayıs Neden İşçi Bayramı Oldu?</h2>
<p>Bu saldırıyı protesto etmek için ertesi gün <strong>Haymarket</strong> Alanı&#8217;nda düzenlenen miting çok daha kanlı oldu. Mitingin sonlarına doğru nereden atıldığı belli olmayan bir el bombası polislerin tam ortasına düştü. Polisin karşı saldırısı acımasız ve hedef gözetmetsizin gerçekleşti. Emniyet Müdürü John Bonfield’ın bizzat yönettiği saldırıda işçilerin üzerine kurşun yağdırıldı. Fakat açılan ateş rastgele olduğu için 10 işçinin yanısıra 6 polis de yaşamını yitirdi, yüzlerce işçi yaralandı. Yüzlerce işçi kanıt olmaksızın ve asılsız suçlamalarla tutuklandı.</p>
<p>Tutuklananlar arasından 8’si kurban seçildi ve yargılamaya 21 Haziran 1866’da Cooke Country Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Daha en başından mahkemenin düzmece olduğu belliydi. Öyle ki jüri üyeliği için seçilenler iş adamlarından, onların emrindeki işçilerden hatta <strong>Haydmarket Olayı</strong>’nda ölen polislerden birinin yakınından oluşuyordu. Üstelik jüri üyeleri kura ile belirlenmemiş, bizzat mahkeme tarafından seçilmişti.</p>
<p>Bu sekiz insanın inançları ve sendikal faaliyetleri nedeniyle yargılandıkları ve kapitalist sömürüye karşı çıkacak diğerlerine gözdağı verilmesi için cezalandırılacakları Savcı Grinnell’in kapanış konuşmasından da belli oluyordu:</p>
<blockquote><p>Yasalar yargılanıyor. Anarşi yargılanıyor. Bu adamlar seçildiler, Büyük Jüri’nin önüne getirildiler ve önder oldukları için suçlandılar. Kendilerini takip eden binlercesinden daha fazla suçlu değiller. Jürinin saygıdeğer insanları! Bu insanları mahkum edin, onları örnek yapın. Onları asın ki, kurumlarımızı ve toplumumuzu kurtarın.</p></blockquote>
<p>Böyle diyordu savcı. Tüm mahkeme boyunca kanıt sunamamıştı ama diğerlerine gözdağı olması için asılmalarını istiyordu…</p>
<p>Mahkeme sonunda sekiz kişiden yedisi; Albert Parsons, August Spies, Louis Lingg, Michael Schwab, George Engel, Samuel Fielden ve Adolph Fischer Haymarket olayı nedeniyle idam cezasına, Oscar Neebe ise 15 yıl ağır hapis cezası çarptırıldı. Serbest bırakılmaları için ülke çapında düzenlenen gösteriler nedeniyle Michael Schwab ve Samuel Fielden’ın cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi. Ölüm cezasına çarptırılanlardan Louis Lingg celladın ipi boynuna geçirmesini beklemedi ve idamdan bir gün önce intihar etti. Parsons, Engel, Spies ve Fischer ise 21 Kasım 1887’de idam edildi. Parsons asılmadan önce, yaşananlardan dolayı özür dilemesi halinde cezasının hafifleyeceğini söylenenlere inat tarihe geçecek sözlerini haykırıyordu: “<em>Bütün dünya benim suçsuz olduğumu biliyor. Asılacaksam bu cani olduğum için değil, emekçi olduğum içindir…</em>”</p>
<p>Amerikan İşçi Federasyonu AFL ve CGT, 8 saatlik işgünü yasalaşıncaya kadar 1890 yılından itibaren her yıl 1 Mayıs’ta gösteri düzenlenmesi kararı aldı. 1889’da Paris’te toplanan <strong>II. Enternasyonal</strong>’de öne çıkan konu da sekiz saatlik işgünün kabul ettirilmesiydi.  Bu toplantıda Amerikan işçi sınıfının temsilcileri kendileri tarafından 1 Mayıs 1890&#8217;da 8 saatlik işgünü yasalaşıncaya kadar grev yapılması yolunda aldıkları karara dikkat çekti. Bordeaux&#8217;lu işçi temsilcisi Lavigne’in tüm ülkelerde ortak bir iş bırakma günü belirlenmesini teklifi ile Kongre bu tarihten itibaren 1 Mayıs’ın tüm dünyada İşçi Bayramı olarak kutlanmasına karar verdi. 1 Mayıs&#8217;ın İşçi Bayramı olarak benimsenmesinin nedeni hem 1866&#8217;da yaşananları hiçbir zaman unutturmamak, hem de işçilerin hakları için korkusuzca yaşamlarını feda eden kahramanların adlarını onurlandırmaktır.</p>
<p>1 Mayıs günümüzde tüm dünyada işçilerin dayanışma içinde adaletli bir dünyaya kavuşma isteğini dile getirdiği ve sekiz saatlik işgücü için yapılan mücadelenin kahramanlarına saygı gösterdikleri evrensel bir gündür.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/1-mayis-isci-bayraminin-tarihcesi/">1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Tarihçesi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/1-mayis-isci-bayraminin-tarihcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Josef Stalin</title>
		<link>http://www.serenti.org/josef-stalin/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/josef-stalin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Feb 2013 22:37:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Temizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Joseph Stalin]]></category>
		<category><![CDATA[Koba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=2366</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vissarion Çugaşvili ile Ekaterina Ghaladze çiftinin Gori&#8217;deki (Gürcistan) evinde 18 Aralık 1879’da umutlar bir kez daha yeşermişti. Genç çift oldukça şanssızdı; 1875-1878 yılları arasında tam üç çocukları olmuş ama hiçbiri daha bir yaşını bile göremeden ölmüştü. Anne Ekaterina, yeni doğan çocuğunu kucağına aldığında bu yüzden onun da öleceğinden endişe ediyor, umutla Tanrıya yakarıyordu: “Tanrım, bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/josef-stalin/">Josef Stalin</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vissarion Çugaşvili ile Ekaterina Ghaladze çiftinin Gori&#8217;deki (Gürcistan) evinde 18 Aralık 1879’da umutlar bir kez daha yeşermişti. Genç çift oldukça şanssızdı; 1875-1878 yılları arasında tam üç çocukları olmuş ama hiçbiri daha bir yaşını bile göremeden ölmüştü. Anne Ekaterina, yeni doğan çocuğunu kucağına aldığında bu yüzden onun da öleceğinden endişe ediyor, umutla Tanrıya yakarıyordu: <em>“Tanrım, bu sefer oğlumu bana bağışla…</em>”</p>
<p>Çocuk ölmedi… Tarihin garip bir cilvesi olarak sağlıklı, dayanıklı ve iradesi kuvvetli bir insan olarak yetişecekti. Vaftizde Josef adı verilen ve asıl adı asıl adı Josef Vissariyonoviç Çugaşvili olan çocuk daha sonra <strong>Josef Stalin</strong> adıyla 20. yüzyıl dünya tarihine damgasını vuran insanlar arasına adını yazdıracaktı.</p>
<p>Stalin’in babası Vissarion Çugasvili bir kundura ustasıydı.  Büyük toprak sahibi bir Gürcü’nün kölesi olarak dünyaya gelmişti. Büyük umutlar ve beklentilerle feraha kavuşacağı düşüncesiyle Tiflis’ten Gori’ye göç etmiş ve burada kendisi gibi yoksul olan Ekaterina Ghaladze ile yaşamını birleştirmişti.<span id="more-2366"></span></p>
<p>Stalin’in hayatı da Gori’de böyle başlamıştı.  Diğer kardeşleri gibi ölmemişti belki ama yoksulluk ve bakımsızlık içinde geçen çocukluk yıllarındaki hastalıklar Stalin’in peşini bırakmıyordu. Altı ya da yedi yaşlarında çiçek hastalığına yakalandı ve bu hastalık ömür boyu yüzünde taşıyacağı bir çiçek bozuğunu ona miras bıraktı. Sol elinde çıkan bir çıban da kan zehirlenmesine neden olmuş, ölümün kıyısından güçlükle dönmüştü. Bu hastalık da tıpkı çiçek gibi ona bir miras bırakmıştı: Sol elini bir daha asla dirseğinden kolayca bükemeyecekti. Bu yüzden geleceğin büyük mareşali, 1916 yılında askerliğe elverişsiz bulunarak çürüğe çıkarılacaktı!</p>
<p>Annesi oldukça dindar sayılırdı; Stalin’in 1894’te Tiflis’teki bir papaz okuluna yazdırılması da bu yüzdendi. Oldukça zeki bir öğrenci olduğunu, çiçekbozuğu bu çocuğun neredeyse hiç çaba göstermeden derslerini öğrendiğini öğretmenleri kısa sürede fark etmişlerdi. Sınıf arkadaşlarının neredeyse hepsinin ailesinin durumu kendinden iyiydi ve Stalin sınıf farkının ne demek olduğunu artık biliyordu.</p>
<h2>Stalin&#8217;in Çocukluğu da Devrimcilikle Geçiyor</h2>
<p>Okuldaki üçüncü yılında keşişler, Stalin’in yoldan çıkmakta olduğunu fark etmeye başlamışlardı. Daha sonraki yıllarda Stalin’in isyancı ve devrimci kimliğinin temelini oluşturacak bilinç uyanışı çoktan başlamıştı bile. Öğretmenleri ile hiç çekinmeden tartışıyor, yasaklanan devrimci kitapları okumak ve arkadaşlarına dağıtmakta sakınca görmüyordu. Nitekim 29 Mayıs 1899’ta devrimci hareketleri nedeniyle okuldan atıldığında hiç de üzüntülü görünmüyordu.</p>
<p>Genç Çugaşvili okuldan atılmadan birkaç ay önce Tiflis’te kurulan ilk Sosyal Demokrat grup olan Messame Dassy’ye gizlice katılmıştı ve artık yeraltına çekilerek rahatça çalışabilirdi. Uzun yıllar sonra Stalin Messame Dassy’ye üye oluşunun ve sosyalizmi benimseyişinin nedenlerini Stalin şöyle açıklayacaktır:</p>
<blockquote><p>Toplum içindeki yerim dolayısıyla Marksist olduğum gibi aynı zamanda İlahiyat Okulu’nda ezici baskısını duyduğum hoşgörüsüzlük ve Cizvitvari disiplinden ötürü de Marksizmi benimsedim. İçinde yaşadığım manevi hava, Çar’ın baskısına karşı duyulan kinle doluydu…</p></blockquote>
<p>Messame Dassy yöneticileri,  bu genç ve enerjik devrimciye özel bir görev vermişlerdi. Görevi işçilere, kunduracılara, dokumacılara, sürücülere sosyalizm hakkında bilgi vermek, onlara devrimci bilinç kazandırmaktı.</p>
<p>Tüm bu devrimci faaliyetlerini sürdürürken, okuldan atılmasının üzerinden aylar geçtiği halde hâlâ ne başını sokabileceği bir barınak ne de geçimini sağlayacak bir iş bulamamıştı. Bir ara annesinin yanına Gori’ye dönmüş, arkadaşlarının yardımıyla gelir durumu iyi olan ailelerin çocuklarına dersler vermişti. Nihayet 1899’un sonlarında Tiflis Gözlemevi’nde katip olarak hem iş hem de kalacak bir yer bulmayı başarabildi. Eline fazla bir para geçmiyordu ama hayatında ilk kez yalnızca kendisine ait bir odası vardı artık.</p>
<p>Faaliyetlerini büyük bir gizlilik içinde yürütüyordu. Daha o yaşlarda bile tam aranan bir yeraltı militanı olmuştu.  Göze çarpmıyordu, tedbirliydi ve her durumda soğukkanlılığını korumasını biliyordu. Ama polis de artan devrimci eylemler nedeniyle aramalarını sıklaştırmaya başlamıştı. Sonunda 1901 yılında gözlemevindeki odasında arama yapan polisler, kimsenin dikkatini çekmeyen bu katibin ne işler çevirdiğini geç de olsa anlamışlardı. Stalin arama sırasında orada olmadığı için tutuklanmaktan kurtulmuştu ama bir daha gözlemevine geri dönemezdi, gerçek adını kullanamazdı. “Stalin kimdir” sorusunun yanıtını arayan polisler, 1917’de devrim gerçekleşene kadar birçok sahte pasaportla, onlarca takma isimle karşılaşacaktı.</p>
<p>Gerçi o güne kadar da çalışmalarını yeraltında yürütüyordu ama artık tam anlamıyla yeraltına çekilme zamanıydı. Çugaşvili, polisin aradığı bir sosyalist teşkilatın ve militanın tipik hayatını yaşıyordu. Bu yaşamın temeli grevlerden, sokak gösterilerinden, gizli toplantılardan oluşuyordu. Yine aynı yıl Tiflis Sosyal Demokrat Komitesi üyeliğine resmen seçildiğinde siyasi hayatındaki ilk önemli görevine ve bütün taşra hareketlerini denetleyecek bir duruma gelmiş oluyordu.</p>
<p>Göreve getirildikten yalnızca iki hafta sonra Batum’a gönderildiğinde, Batum gereksinim duyduğu enerjik teşkilatçıya kavuşmuştu. Stalin “baş eğmeyen”, “asi” anlamına gelen “<strong>Koba</strong>” lakabını da Batum’a geldikten sonra kullanmaya başladı. Koba aynı zamanda Gürcü şair Kazbegi’nin şiirlerinde adı geçen, halkın intikamını alan cesur bir haydudun adıydı. Yakın arkadaşları, uzun yıllar sonra, genç Çugaşvili “Stalin” takma adıyla ünlendiğinde bile kendisine “Koba” diye seslenme alışkanlığından vazgeçemeyeceklerdi.</p>
<h2>Stalin’in Tutuklanışı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignright wp-image-3694 size-full" title="Josef Stalin" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Josef-Stalin.jpg" alt="Josef Stalin" width="350" height="220" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Josef-Stalin.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Josef-Stalin-150x94.jpg 150w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" />Batum, Tiflis’e göre çok ufak bir yerleşimdi yabancı sermayenin hiç durmaksızın kente akıyor olması onu dikkate alınması gereken bir konuma yükseltmişti. Batum’da oldukça yoğun sosyalizm propagandası yapılmış ama etkin bir yeraltı örgütü kurulamamıştı. Stalin Batum’a ayak basar basmaz hemen çalışmalara başladı. Birkaç hafta sonra ilk sosyalistler toplantısını gerçekleştirmiş ve bildirileri basacak gizli bir matbaa kurulmuştu bile. Stalin’in ne derece büyük bir örgütleme yeteneği olduğu, o dönem hakkında tutulan gizli polis örgütü (Okhrana) raporundan rahatlıkla anlaşılabilir:</p>
<blockquote><p>1901 yılı Ağustos ayında Tiflis Sosyal Demokrat Komitesi, daha önce İlahiyat Okulu altıncı sınıfında öğrencilik yapmış olan üyelerinden biri yani Josef Vissarion Çugaşvili’yi, fabrika işçileri arasında propaganda yapması amacıyla Batum’a gönderdi. Çugaşvili’nin gösterdiği faaliyetlerin sonucu olarak Batum’un bütün fabrikalarında Sosyal Demokrat teşkilatları ortaya çıkmaya başladı.</p></blockquote>
<p>Bu arada ilginç bir ayrıntıya değinmekte de fayda var. Stalin, bir süre sonra izlendiğinin farkına vardığından matbaayı Batum’un köylerinden birini taşımıştı. Teşkilat üyeleri kadın kıyafetleri giyerek ve yüzlerini peçe ile gizleyerek köye gidiyor ve basılan bildirileri alıp şehirde dağıtıyordu. Köylüler bir süre sonra gizli kapaklı çevrilen bu işten dolayı Stalin’in sahte para bastığını sandıklarından paylarını istemeye başlayınca durum tehlikeli bir hal almıştı. Stalin bu durumu nasıl idare etti bilinmez ama kaldığı Müslüman köyünde ev sahibi Haşimi’ye de yakında Müslüman olacağı sözünü vermişti!</p>
<p>Batum’da devrimci eylemlerin giderek artması, gizli polis örgütü Okhrana’yı da harekete geçirmiş, Okhrana gizli matbaanın yerini bulmak ve sosyalist ajitatörleri yakalayabilmek için daha fazla gayret göstermeye başlamıştı. Sonunda 5 Nisan 1902’de, Stalin tüm dikkatine karşın tutuklanmaktan kurtulamadı.</p>
<h2>Hapishaneden Sürgüne</h2>
<p>Çugaşvili’nin hapishane günleri 1903 Kasım’ına kadar sürdü. Hakkında, gizli polisin raporlarından başka Cugaşvili’yi hapiste tutmaya yetecek işe yarar bir kanıt yoktu. O da suçlu olduğu kanıtlamayan birçokları gibi 3 yıllık bir sürgün cezasına çarptırıldı ve Doğu Sibirya’daki Novaya Uda köyüne gönderildi.  Jandarmaların gözetimi altındaki sürgün kafilesinin, korkunç Sibirya soğukları altındaki yolculuğu ancak bir ayda tamamlanabildi.</p>
<p>Ne var ki siyasi ortamın giderek karıştığı, ufukta bir Rus-Japon savaşının göründüğü bu günlerde üç yıl boyunca sürgün kalmak Çugaşvili için katlanılamaz bir durumdu. Oysa o, daha ilk günden kaçma planları yapmaya başlamıştı bile. Güvenlik güçlerinin tüm dikkatinin ufuktaki savaşa yoğunlaşmış olması, beklediği fırsattı.  5 Ocak 1904’te firar eden Çugaşvili, yalnızca bir ay sonra yeniden Tiflis’te boy gösteriyordu.  Çugaşvili 1902-1913 yılları arasında 7 kez tutuklanıp sürgüne gönderilecek, altısında kaçmayı başaracaktı.</p>
<p>1905’te Tammerfors-Finlandiya’da düzenlenen konferansa delege olarak katılan Stalin, burada Rus Devrimi’nin önderi <strong>Lenin</strong> ile ilk kez karşılaşıyordu. Lenin’in konuşmasındaki ezici mantık kuvveti, siyasi gözüpeklik, pratik gerçeklerle ilgili şaşmaz ve ciddi kavrayıştan derinden etkilenmiş; bütün benliğini vererek ve gözünü bir saniye bile ayırmadan Lenin’i dinlemişti. Bu aynı zamanda Stalin’in ilk yurtdışı gezisiydi.</p>
<p>Çugaşvili, Lenin’in isteği üzerine Ocak 1912’de Bolşevik Parti’nin Merkez Komitesi’ne alındı. 1913’te “<strong>Pravda</strong>” gazetesine “<strong>Stalin</strong>” takma adıyla makaleler yazmaya başladı. Bundan böyle Rusçada çelik adam anlamına gelen Stalin adını kullanacak, bütün dünya da onu Stalin olarak tanıyacaktı.</p>
<p>23 Şubat 1913’te bir kez daha tutuklandı ve dört yıllığına kutup dairesi yakınlarındaki Turuhansk’a sürgüne gönderildi. Bu seferki tutuklanışı bir ihanetin sonucuydu! Bolşevik Partisi Merkez Komitesi üyesi Malinovski, Stalin dahil birçok devrimci hakkındaki bilgileri, gizli görüşmelerin raporlarını gizli polis şefi Beletski’ye vermişti. Örgüt toplantılarında yakalanamayan Stalin, zararsız ve sıradan bir müzik matinesinde polise yakalanmıştı. İşin daha kötüsü, Malinovski’den kimse kuşkulanmadığı için Stalin’i kurtarma görevi de Malinovski’ye verilmişti! Bu nedenle daha önceki sürgünlerinden her seferinde kaçmayı başaran Stalin bu kez kaçmayı başaramayacak, ancak 1917 Şubat Devrimi ile sürgün yaşamı sona erecekti.</p>
<p>1917 Ekim Devrimi’nin başarıya ulaşmasından sonra Stalin Politbüro üyesi oldu ve Milletler Halk Komiserliği görevine atandı. Stalin 1919 yılına gelindiğinde devlet aygıtının kadro oluşumu üzerinde etkin bir role sahipti.</p>
<p>İç savaş sırasında pek çok Bolşevik yönetici gibi Stalin de askeri görevler üstlendi.  Özellikle Volgagrad’daki askeri başarısı nedeniyle kentin adı 1925’te Stalingrad olarak değiştirilecek ve uzun yıllar bu adla kalacaktı.</p>
<h2>Diktatörlüğe Giden Yol</h2>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3695 size-medium" title="Rus Devrimi'nin önderleri Stalin, Lenin ve Kalinin Komünist Parti kongresinde (23 Mart 1919)" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/stalin-lenin-kalinin-350x194.jpg" alt="Stalin, Lenin ve Kalinin" width="350" height="194" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/stalin-lenin-kalinin-350x194.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/stalin-lenin-kalinin-150x83.jpg 150w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/stalin-lenin-kalinin.jpg 575w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" />3.4.1922’de Komünist Parti Genel Sekreterliğine atanan Stalin, Lenin’in 21.1.1924’te ölümünden sonra tüm gücünü rakiplerini devre dışı bırakmak, partiye ve Sovyetlere tek başına egemen olmak için kullanmaya başladı. Oysa Lenin, belki de gelecekte yaşanabilecekleri önceden gördüğünden Stalin&#8217;in parti genel sekreterliğinden mutlaka alınmasını vasiyet ediyordu:</p>
<blockquote><p>Yoldaş Stalin, Genel Sekreter olur olmaz elinde büyük bir güç biriktirmeye başladı. Bu yetki ve gücü gerekli özenle kullanacağına dair emin olamıyorum. Stalin çok kaba; biz komünistler arasında bu kötü özellik katlanılabilir olsa da Genel Sekreterlik makamı için tahammül edilemezdir. Bu yüzden yoldaşların Stalin’i o konumdan almanın bir yolunu bulması ve Yoldaş Stalin’den bu açıdan farklı bir yoldaşı aynı göreve getirmenin bir yolunu bulmaları gerektiğini düşünüyorum; daha anlayışlı, daha sadık, daha saygılı ve yoldaşlarına karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb.</p></blockquote>
<p>Stalin’in ilk hedefi, iç savaş sırasında ilk ciddi fikirsel çatışmalara girdiği Troçki idi.  Troçki’nin “sürekli devrim” tezine karşın Stalin, sosyalizmin ilkin tek bir ülkede yani Sovyetler Birliği’nde güçlendirilmesi tezini savunuyordu. Troçki&#8217;ye karşı koymak için önce Kamenev ve Zinovyev’e yaslanan Stalin, daha sonra yönettikleri örgütlerde onların düşünce ve eylemlerine karşı çıktı; Zinovyev ve Kamenev bu yüzden XIV. parti kongresinde işçi demokrasisinin yeniden kurulmasını isteyerek muhalefete geçtiler.</p>
<p>Troçki, Zinovyev, Kamenev ve Şlyapnikov’u 1926&#8217;da yeniden bir araya getiren birleşik muhalefet, Stalin&#8217;in buna karşı partiyi ve GPU’yu seferber etmeyi başarmasıyla, 1927 sonunda kesinlikle yenilgiye uğradı. Troçki, 1929 başında SSCB&#8217;den sürüldü. Nihayet Stalin, 1927 kışından başlayarak büyüyen gıda maddeleri sorunu karşısında, parti içinde çoğunlukta olan sağcı akımla açıkça bozuşmadan, köylülerle ilgili zorlayıcı önlemler benimsetti. Nisan 1929&#8217;da, parti genel kuruluna Buharin, Rıykov ve Tomskiy&#8217;i mahkum ettirmeyi başardı ve partinin sağıyla bozuşarak NEP’in terk edildiğini açıkladı.</p>
<p>Stalin, bundan sonra SSCB&#8217;yi kolektifleştirme ve yoğun sanayileşmeye dayalı topyekun bir devrimin içine soktu. Birinci Beş Yıllık Plan’ın (1928/29-1932/33) iktisatçıları tarafından oluşturulan tedrici ilkelere bağlı kalmayarak, 1929 sonunda, derhal ve topyekûn bir kolektifleştirme projesini benimsetti ve Ocak 1930’da zengin köylü sınıfı olan &#8220;<strong>kulak</strong>”ların sınıf olarak tasfiye edildiğini ilan ettirdi.</p>
<p>1937’de sona erecek olan bu hareket, milyonlarca kulakı Gulag kamplarına süren GPU&#8217;nun sert tutumu sayesinde tamamlandı. Ağır sanayinin kurulması ve doğayı dönüştürmeye yönelik büyük çaplı çalışmalar, işçi sınıfının omuzlarına yüklenen disiplin önlemleri (cezalar, 1932&#8217;de başlatılan ve 1938&#8217;de genelleştirilecek olan çalışma karnesinin çıkarılması), sosyalist rekabet ve zorunlu çalışmayı birleştiren bir baskı sayesinde başarıldı. Stalin, toplumu dönüşüme uğratma iradesini zorla benimsetebilmek için, çok güçlü bir polis aygıtına dayanmak ve devlet kuruluşlarını güçlendirmek zorundaydı.</p>
<p>1934&#8217;e gelindiğinde, tarımda kolektifleştirmeye temel olabilecek bir sınai üretime ulaşılabilmişti. Bu yılda kolhoz ve sovhozlarda 280 binin üzerinde traktör, 30 binin üzerinde biçerdöver kullanılmaktaydı. 1932&#8217;de baş gösteren kıtlığın ardından 1934&#8217;den itibaren tarımsal üretimde bir artış kaydedilmeye başladı ve bu artış 1937&#8217;ye kadar sürdü. 1937&#8217;de tahıl, pamuk, şeker gibi temel maddelerin üretimi 1913&#8217;deki üretimin 1,5-3 katına yükselmişti.</p>
<p>Stalin’in uygulamaya koyduğu ekonomik program sayesinde 1940’larda Sovyetler Birliği artık ekonomik bir güç haline gelmiş, sanayide yüksek büyüme oranlarına, üretimde büyük artışlara ulaşılmıştı. 1938’de yazılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi&#8217;ne göre, sanayi üretimi 1937 sonunda 1929&#8217;daki düzeyin 4 katından fazlasına ulaşmış durumdaydı. Sovyetler Birliği tanınamayacak biçimde gelişmişti.  Moskova ve Leningrad gibi kentler tam bir sanayi kenti olmakla kalmamış, sıfırdan yeni kentler inşa edilmişti.</p>
<p>Hızlı kolektifleştirme, beraberinde tarımsal üretimde olağanüstü bir düşüşü ve milyonlarca insanın açlıktan ölümünü de getirdi.  Kooperatif üretimi kabul etmeyen Ukrayna köylüleri çalışmayı reddedince Stalin’in tepkisi çok sert oldu. Milyonlarca insan rejim düşmanı ilan edilip vagonlara doldurularak Sibirya’ya sürüldü. Ülkede üretilen tarımsal ürünlerin neredeyse hepsine Moskova yönetimi tarafından el konulunca milyonlarcası da açlıktan öldü. 1933’e gelindiğinde Ukrayna, nüfusunun %25’ini açlıktan dolayı kaybetmişti.  Tarihe <strong>Holodomor Katliamı</strong> olarak geçen bu dönemde yaklaşık 8 milyon Ukraynalı yaşamını yitirmişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3696 size-full" title="Churchill, Roosevelt ve Stalin Yalta Konferansı sırasında" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Churchill-Roosevelt-Stalin-.jpg" alt="Churchill, Roosevelt ve Stalin" width="525" height="403" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Churchill-Roosevelt-Stalin-.jpg 525w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Churchill-Roosevelt-Stalin--350x268.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2013/02/Churchill-Roosevelt-Stalin--150x115.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 525px) 100vw, 525px" /></p>
<p>1932’de Stalin’in politikalarının Sovyetler Birliği’ni çok ciddi bir ekonomik ve siyasi krize doğru sürüklemekte olduğu anlaşılınca, karşı tepkilerin doğması da kaçınılmaz olmuştu. 1932 yılında yalnızca eski muhalifler değil, yeni oluşan muhalefet grupları da Stalin’e karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Stalin 1934’te GPU’yu dağıttı ve devlet güvenliğini, Yagoda&#8217;ya bıraktığı NKVD çatısı altında yeniden örgütledi. 1 Aralık 1934’te, sadık destekçilerinden Sergey Kirov’un muhalefet tarafından öldürülmesi, Stalin’e muhalefeti demir yumrukla susturmak için mükemmel bir fırsat yarattı. Kirov&#8217;un öldürülmesinin ertesi günü başlayan ve Yejov&#8217;un NKVD&#8217;nin başına gelmesinden sonra (Eylül 1936) doruğuna ulaşan <a title="Büyük Temizlik Dönemi ve Stalin Diktatörlüğünün Başlaması" href="http://www.serenti.org/buyuk-temizlik-donemi-ve-stalin-diktatorlugunun-baslamasi/"><strong>Büyük Temizlik</strong></a> döneminde, bütün eski Bolşevikler ortadan kaldırıldığı gibi milyonlarca insan da toplama kamplarına yollandı. 1937-1938 arasındaki iki yıllık dönemde, geriye kalan bütün Sovyet tarihi boyunca öldürülenden altı kat fazla insan öldürüldü.</p>
<p>Büyük Temizlik dönemindeki ünlü Moskova Davalarının en ilginç yanlarından biri de, neredeyse hepsinin sonuna kadar devrimci olduğu bilinen sanıklarının akıl almaz suç, cinayet ve ihanet itiraflarıydı. Kimi Gestapo ajanı olduğunu itiraf etmiş, kimi yabancı ülkeler için ajanlık yaptıklarını kabul etmiş kimi ise devlet kurumlarına sabotaj düzenlediğini kabul etmişti! Elbette bunların neredeyse tümü ya işkence altında söylenmek zorunda kalınan sözlerden ya da düzmece belgelerden oluşuyordu. İlk Sovyet hükümetinin Büyük Temizlik dönemi başladığında yaşayan üyelerin tümünün infaz edildiği düşünülecek olursa, Stalin’in olası tüm muhalefeti nasıl susturduğu rahatça anlaşılabilir. Stalin&#8217;in ölümünden sonra ilk kez Kruşçev, “Kral Çıplak” demeye cesaret edip Büyük Temizlik dönemini sorgulamaya açacaktı (<a title="Kruşçev, Stalin Efsanesini Nasıl Bitirdi?" href="http://www.serenti.org/kruscev-stalin-efsanesini-nasil-bitirdi/">Stalin Efsanesi Nasıl Sona Erdi</a>).</p>
<p>Ufukta II. Dünya Savaşı görünmeden hemen önce Hitler Almanya’sı ile imzaladığı saldırmazlık anlaşması ile Stalin, Sovyetler Birliği’ni güvence altına almış oluyordu. Ne var ki bu anlaşma aynı zamanda Hitler’e de çok daha rahat hareket edebilme, güçlerini tek cephede yoğunlaştırabilme ve katliamlarını daha kolay gerçekleştirme olanağı da sağlıyordu. Fakat Hitler’in asıl planı, Batı Avrupa’da üstünlüğü ele geçirdikten sonra Sovyetler Birliği’ne saldıracak kadar zaman kazanmaktı.</p>
<p>22 Haziran 1941&#8217;deki Alman saldırısı Stalin’i ilk başlarda zor durumda bıraktıysa da, Sovyet halkının destansı direnişi ile Naziler önce Sovyet topraklarından, sonra da Doğu Avrupa’dan sürüldü. Stalin Sovyet yurtseverliğine, Rus milliyetçiliğine seslenerek, ödünler verip Ortodoks kilisesi ve Sovyet Müslümanları ile anlaşarak tüm Sovyet halkını savaş için seferber etti. Savaş propagandaları Stalin’i bir strateji dehası olarak tanıtmıştı ama sonradan Stalin’in askeri alandaki uzmanlığı ve yetenekleri büyük tartışmalara yol açacaktı.</p>
<p>Stalin, 1943 yılında Komintern’i dağıtarak SSCB&#8217;nin artık devrim arayışında olmadığını gösteriyor, hem de Roosevelt’e güven sağlayarak Tahran ve Yalta konferanslarında bütün Doğu ve Orta Avrupa üzerinde yakın gelecekte kurulacak Sovyet hegemonyasının gereğini Amerikalılara kabul ettiriyordu. Stalin, Avrupa’yı Nazi işgalinden kurtarması karşılığında Doğu Avrupa’nın özgürlüğüne ipotek koymayı hakkı olarak görüyordu.</p>
<p>1945’teki büyük zaferden sonra Stalin, tarihte eşine çok az rastlanan tarz ve kapsamda bir “kişiye tapınma” konusu oldu. O artık “tüm halkların dahi babası” idi. Politikadan bilime, sanattan felsefeye bütün etkinlik alanlarında onun tarafından saptanan çizgiyi “komünistim” diyen bütün herkes aynen kabul etmek zorunda duyuyordu kendini. Bu ise otoritesini daha da güçlendirmiş, Stalin ülkeyi sadece kendine yakın gördüğü birkaç kişiyle yönetmeye başlamıştı (Jdanov, Malenkov, Beria, Bulganin, Kruşçev).</p>
<p>Ömrünün son günlerine doğru Stalin giderek daha da kuşkucu olmaya ve komplo saplantıları içinde yaşamaya başlamıştı. Yeni bir Büyük Temizlik hareketi başlamak üzereydi ki, bu gerçekleşmeden ölüm Stalin’i yakalayacaktı.</p>
<p>1 Mart 1953’ün ilk saatlerinde, Moskova’nın 15 km. batısındaki ikametgahında istirahate çekilen Stalin’in odasına akşam 10 sıralarında giren Peter Lozgachev korkunç bir manzarayla karşılaşır. Tüm dünyayı titreten Stalin, üstünde kendi idrarına batmış bir pijamayla bilincini kaybetmiş biçimde yerde sırt üstü yatmaktadır. Derhal doktorlar çağrılır ama çabalar sonuçsuzdur; dört gün sonra 5 Mart 1953’te Stalin ölür.</p>
<p>Stalin’in hayatı dünya döndüğü müddetçe tartışılmaya devam edecektir. Sevenlerine göre Stalin emperyalizmin kabusu, reel sosyalizmi inşa eden gerçek bir devrimci; sevmeyenlere göre ise milyonlarca insanı katleden tarihin en büyük diktatörlerinden biridir. Yaptıklarıyla Sovyetler Birliği’ni geri kalmış bir tarım ülkesinden bir süper güce dönüştürmeyi başarmış ama kurduğu korku imparatorluğu ile kapitalizmin eline büyük bir koz vererek belki de yüzlerce başka sosyalist devrimin gerçekleşmesini engellemiştir. Bugün dahi “komünizm” ya da “sosyalizm” karşıtı propagandalar için en sık kullanılan örneklerin Stalin dönemi uygulamaları olması bunun en büyük kanıtıdır.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/josef-stalin/">Josef Stalin</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/josef-stalin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorun Üretme Bölgesi!</title>
		<link>http://www.serenti.org/sorun-uretme-bolgesi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/sorun-uretme-bolgesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 21:52:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Sırrı Süreyya Önder]]></category>
		<category><![CDATA[Uludere olayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=224</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaklaşık 6 ay oldu memleketten ayrılalı. Daha öncede dirsek temasımız direkten dönmüşlüğümüz olmuştu bu hususta. Zordur demişlerdi yapamazsın demişlerdi. Bana çok ters gelmişti yapamamak; evet zor olur ama insanın olduğu yerde yapamamak olmaz. Hani derler ya imkansız diye bir şey yoktur misali. Evet 6 ay geçti üzerinden gerçekten çok zor gerçekten yapılamayacak kadar imkansıza yakın. [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/sorun-uretme-bolgesi/">Sorun Üretme Bölgesi!</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 6 ay oldu memleketten ayrılalı. Daha öncede dirsek temasımız direkten dönmüşlüğümüz olmuştu bu hususta. Zordur demişlerdi yapamazsın demişlerdi. Bana çok ters gelmişti yapamamak; evet zor olur ama insanın olduğu yerde yapamamak olmaz. Hani derler ya imkansız diye bir şey yoktur misali. Evet 6 ay geçti üzerinden gerçekten çok zor gerçekten yapılamayacak kadar imkansıza yakın. Ama sorun üretilen problemlerde değil. Sorun üretilen sıkıntının kaynağında, sorun insanların kendisinde ve problem üretme kapasitesinde, izan ve anlayışta.</p>
<p>Burada çok basit ve temel bir yaklaşım var probleme. Problem oluşunca çözümü ya birisine yaptıracaksın ya da problemin çözümsüz olduğunu söyleceksin. Hele bilinmeyenli bir denklemse problem, bilinmeyen üretmek, problemin çözümünden daha önemli bir marifet. Hele birde bu problemi çözmeye çalışan birisi varsa, ona bilinmeyen sayısını artırmak sıkıntının kaynağı. Kimse problem ve çözüm önerisiyle gelmiyor. Kimse problemin çözümüyle ilgilenmiyor. Tek dert denklemin ve bilinmeyenlerin çok oluşu ve giderek artırılışı.</p>
<p>Ve bir de rahat oluş var. Ticaret yapan esnaf öğleye yakın işinin başında. Kahvaltı bir nevi brunch sanki burada. İş yaptırmak; hani denir ya deveye hendek atlatmak kadar. İş yapmaksa bir o kadar zor. Karşındaki hizmet isteyen bu zincirin bir parçası ve empati kurmadan sayıyor istek ve şikayetlerini. Kalifiye eleman bulmak zor. Bulduğun eleman farklı bir ülkede yaşarmış gibi ve bu dünyada ondan daha iyisi yokmuş gibi düşünüyor çoğu zaman ve hep kendi işi mesaisini sattığı işten daha önce geliyor.</p>
<p>&#8220;Be kardeşim neyi yazıyorsun, neden bize kendi hayatından sıkıntından bahsediyorsun şimdiye kadar&#8221; denildiğini duyar gibiyim. Hatta buraya kadar okumaktan sıkılıp bırakan bile olabilir. Ama size çok büyük bir gerçekten doğu meselesinin tam başlangıç noktasından bahsediyorum.</p>
<p>Dün akşam bir televizyon programında izlediğim <strong>Sırrı Süreyya Önder</strong> efendi ateşledi kafamdaki düşüncelerin fitilini. Yaşamın bu kadar yayvan ve rahat olduğu yerler ancak ütopik memleketlerde olur sanırım. Yıllarca ağalık aşiretlik düzeniyle yaşamış (bir nevi monarşi) efendiler tutmuşlar devlete kafa kaldırıyorlar. Be adam bu ağalık aşiretlik düzeninde isyan edilmesi, kazan kaldırılması gerekilen devlet mi? Yok mu senin kabahatin halkını aydınlatmadığın için ağanın aşiretin yakasına yapışmayıp da halkını devlete karşı isyana sürüklediğin için. Bu devlet dünyanın en büyük projelerinden GAP&#8217;ı yapmadı mı; isyan fışkıran toprağına suyunu elektriğini getirmedi mi? Dümdüz ovalarına yol getirmedi mi? Geleceğini düşünmeden anlık zevkinle onlarca ürettiğin, dünyaya getirdiğin çocuklarına okul yaptırmadı mı? Çocuk başına para vermedi mi? Kitaplarını ücretsiz vermedi mi? Kıyafet yardımı yapmadı mı? Efendi soruyorum sana sen devlete kafa tutarken ağan zengin ettiğin aşiret liderlerin düğünlerinde dolarları havaya saçmadı mı? Kilolarca altın gitmedi mi damatla gelinin düğün sandığına. Şimdi bende soruyorum sana nerde bu devlet. Yerken içerken eğlenirken iyi ama zora geldimi vermeye geldimi kimse yok. Denklem var bilinmeyen var çözüm yok. Ve sen Süreyya efendi, bilinmeyeni çoğalttıkça çoğaltıyorsun.</p>
<h2>Uludere&#8217;de Ölenlere Tazminat Ödeyen de Bu Devlet!</h2>
<p>Bu Süreyya efendi diyor ki <em>&#8220;Birden otuzdörde kadar sayalım&#8230; Sayarken bile insan sıkılıyor, otuzdört can gitmiş tabiî ki kaymakımı tartaklarlar kolay bişey değil</em>.&#8221; Ama Süreyya efendi daha iki dakika geçmeden otuzbin kişinin katiline sayın diye hitap ediyor. Süreyya efendi soruyorum sana: Birden otuzdörde kadar saymak sıkıcı da, birden otuzbeşbine kadar saymak sıkıcı değil mi bin kat daha? Ve yine soruyorum: Devletin kaymakamının tartaklandığı yerde senin sayın dediğin katile ne yapmak lazım?</p>
<p>Süreyya efendi senin köprüleri yıktığın baraj yapılmaması için imza topladığın topraklarda elektrikler kaçak kullanılıyor. Vergiler devlete değil teröristlere ödeniyor. Hala hak ve özgürlüklerden bahsediyorsan sana sorarım benim ödediğim vergiden cebimdeki paradan niye çalıyorsun. Senin özerliğini istediğin topraklardaki insanlar yatsınlar yaysınlar diye ortaya çıkan sosyal sigorta açığını kapatmak için ben 65 yaşına kadar çalışmaya mahkum ediliyorum. Senin insanlarının kaçak kullandığı elektriğin farkı her ay benim faturama yansıtılıyor.</p>
<p>Özgür yaşam, insanca, hürce yaşam herkesin hakkı. Ama Süreyya efendi senin özgürlüğünün sınırı benim esaretimin sınırlarını uzatıyor. Senin özgürce, hürce, insanca yaşam dediğinin bedelini milyonlarca insanın emeğinden çalıyorsun. Sonra da tutup devlete kafa kaldırıyorsun sözde sosyalist efendi.</p>
<p>Senin; vergisiz kolay para peşine düşen kaçakçılık yapan gençlerin sınırlarımızı ihlal ettiler ve öldürüldüler. Bak! İsyan ettiğin, kafa kaldırdığın bu devlet, benim binbir zorlukla, alnımdan ter dökerek kazanıp da ödediğim vergiden<a title="Uludere ve yanıtsız kalan sorular" href="http://www.serenti.org/uludere-ve-yanitsiz-kalan-sorular/"> Uludere</a>&#8216;de ölenlere kişi başına 123.000 tl tazminat ödeyecekmiş. Kaçakçılık yapmak suçundan alacağın hapis cezası çok değil, fazla yatmazsın. Ama bir de başarırsan, benim yıllarca alın teri döküp kazanamayacağım parayı sen bir gecede kazanırsın yalnızca! Belki bir ihtimal ölecek olursan geride kalanları sakın sorun etme. Geride kalanlara ömür boyu yetecek kadar tazminatı nasılsa bu devlet benim vergilerimle ödüyor.</p>
<p>Benim güzel memleketimin bağımsızlığı uğruna, milletimin özgürlüğü uğruna, herkezin hürce, insanca yaşaması uğruna, Ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı her yerde çalışmak çabalamak zoru başarmak imkansız değil. Yeter ki içimde istek olsun yeter ki özgürlüğüm olsun yeter ki başımda bir devlet olsun.</p>
<p>Süreyya efendi senin gibi binlerce problem, ürettiğin milyonlarca bilinmeyen olsun bizim içimizdeki niyet her zaman ve her daim iyilikten yana olacaktır. Sen insanları uyuşukluğa alıştırmaya, kafasını bulandırmaya ve 30.000 kişinin katiline sayın demeye devam et.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/sorun-uretme-bolgesi/">Sorun Üretme Bölgesi!</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/sorun-uretme-bolgesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Merakı</title>
		<link>http://www.serenti.org/tarih-meraki/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/tarih-meraki/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 18:08:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[dersim]]></category>
		<category><![CDATA[tarih dizileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=66</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemlerde televizyon kanallarında tarihle ilgili bir çok program yayınlanmaya başladı. Yakın tarih, Osmanlı tarihi, Türk tarihi en ince ayrıntısına kadar anlatılır hatta tartışılır oldu. Gerçi bu tarih merakı sadece programlarla değil dizi filmlerle de pekiştiriliyor. Kimi zaman siyasetçiler kimi zaman sanatçılar irdeliyor tarihi. Dizi filmlerdeyse daha çok entrikalar özel yaşamlar konu ediliyor. Peki nereden [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/tarih-meraki/">Tarih Merakı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemlerde televizyon kanallarında tarihle ilgili bir çok program yayınlanmaya başladı. Yakın tarih, Osmanlı tarihi, Türk tarihi en ince ayrıntısına kadar anlatılır hatta tartışılır oldu. Gerçi bu tarih merakı sadece programlarla değil dizi filmlerle de pekiştiriliyor. Kimi zaman siyasetçiler kimi zaman sanatçılar irdeliyor tarihi. Dizi filmlerdeyse daha çok entrikalar özel yaşamlar konu ediliyor.</p>
<p><span id="more-66"></span></p>
<p>Peki nereden geliyor bu tarih merakı? Daha doğrusu acaba biz öğrenciyken yalan mı söylediler bize? Ya da sadece müfredat gereği olduğu için mi okutuldu, öğretildi bize tarih dersi? Aslında izledikçe, takip ettikçe heyecanlanmıyor, akışına kapılmıyor değilim. Bazen saatler geçirebiliyorum izlerken, dinlerken. Kendi kendime diyorum ki neden bize böyle anlatılmadı yada neden bize bunlar söylenmedi. Acaba aslında hep böyle mi olmalı tarih dersleri, böyle mi okutulmalı. Bence bu tamamen bizim kültürümüzle alakalı, meraklı bir toplum meraklı bir milletiz. Tamda burada can alıcı bir soru aklımı kurcalıyor. Bizim yıllarca başaramadığımız ama içten içe farkında olduğumuz, dış güçlerin oyunu mudur, bizi tarihimizle yüzleştirmek. Onların alevlendirmesi midir bu tarih merakı diyorum. Çünkü toplum olarak bu tip bilinç altı oyunlarına yeni yeni uyanmaya başladık. Hatta bazen uyanamadığımız bile oluyor.</p>
<h2>Bu Tarih Merakı Nereden Geliyor?</h2>
<p>Son dönemde gündemi meşgul eden konular hep tarihle ilgili; Dersim olayları, sözde Ermeni soykırımı. Bence son dönemde çoğalan tarihle ilgili programlar insanları bilgilendirmenin yanında geçmişte kalan bazı olayların gün ışığına çıkarak toplumsal ayrışmalara neden oluyor. Fikir ayrılıkları daha da belirginleşip kutuplaşmalar olgunlaşıyor. Bunun altında bir neden aranmalı. Sonuca doğru gidildikçe aydınlanmadan çok ayrışmalar oluşuyor. Evet bilmek öğrenmek iyi güzel ama şu unutulmamalıdır ki herkesin algısı farklı. Yeni bilinçlenen toplumda bir çok kesim bu olayları öğrendikçe etnik ayrımcılığa uğradığı hissine kapılıyor. Bence Ürdün, Libya gibi ülkelerden başlayan, bölgesel olarak dalga dalga yayılan sözde bahar havası  kapımıza dayanmışken aman daha da dikkat.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/tarih-meraki/">Tarih Merakı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/tarih-meraki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
