Tarihin İlk Spekülasyonu: Lale Çılgınlığı
Türklerin Orta Asya’dan göçleri sırasında yanlarında getirdikleri lale, Batı Avrupa’ya 16. yüzyılın ortalarında girmiştir. Laleye ün kazandırma onurunun kendisine ait olduğunu iddia eden ve bu güzel çiçeğin kısa süre içinde dünyayı birbirine katacağını aklına bile getirmeyen Conrad Gesner, bu çiçeği ilk kez 1559 yılında, nadir bulunan egzotik nesneler koleksiyonuyla ünlü Müsteşar Herwart’ın Augsburg’daki bahçesinde gördüğünü söylemiştir. Lale soğanlarını bu centilmene, çiçeğin uzun süredir pek sevildiği İstanbul’daki bir arkadaşı göndermiştir.
Lalenin Hollanda’ya ayak basışıyla ilgili ilginç öyküler vardır. Söylenenlere göre 1562’de İstanbul’dan kumaş getiren bir gemi Anvers limanına yanaştığında kentin tüccarlarından birine gelen kumaş balyaları arasında lale soğanları da bulunuyordu. Anversli tüccar bunları Türklerin yetiştirdiği bir soğan türü sanarak çoğunu kızartıp, zeytinyağı ve sirke dökerek yedi. Artanları da bahçesindeki lahana ve kabakların yanına ekti. 1563 yılı baharı geldiğinde lahanaların ve kabakların arasında görenleri kendine hayran bırakan laleler fışkırıyordu.
Bu öykü ne derece gerçektir bilinmez ama Hollanda’nın bir lale cenneti haline gelmesine ve tarihin ilk spekülasyonunun başlamasına neden olanlar tarihsel kayıtalara göre iki kişidir: Ogier Ghiselin de Busbecq ve Carolus Clusius. Avusturya elçisi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda 1554-1562 yılları arasında görev yapan Busbecq, İstanbul’dan Viyana’ya dönerken lale soğanlarını da beraberinde getirir. Bu soğanları imparatorluk bahçeleri sorumlusu olan dostu Carolus Clusius’e verir ve Clusius da laleleri yetiştirmeye başlar. Fakat bir Protestan olan Clusius, Katoliklerin ülkede dini baskıyı artırmasıyla 1593’te lale soğanlarını da yanına aHollanda’nın Leiden kentine kaçar. Burada Leiden Üniversitesi’nin bahçesinde lale yetiştirmeye başlar.
Bunu izleyen sonraki yıllar içinde lale özellikle de Hollandalı ve Alman zenginler tarafından aranan bir çiçek haline gelmiştir. Amsterdam’ın zenginleri doğrudan İstanbul’a giderek lale soğanları için yüksek paralar ödemişlerdir. İngiltere de ekilen ilk laleler, 1600 yılında Viyana’dan getirilmiştir. 1634’e kadar lalenin ünü yıldan yıla artmış ve artık lale koleksiyonuna sahip olmayan zenginlere kötü gözle bakılır olmuştur. En değerli laleler “kırık” veya “kırılmış” (broken) olanlardı. Bunlar normal laleler gibi düz renk yerine kırçıllı, tüylü, alevli görünüme sahiptiler. Tamamen beyaz veya sarı ama ince çizgiler halinde kırılmış laleler en beğenilenlerdi.
Lale Çılgınlığının Başlaması
Pompeis’de Angelis ve “De Constantia” adlı bir incelemesi olan ünlü Lipsius of Lyden dahil birçok bilgili insan lalelere tutkuyla bağlanmıştır. Kısa sürede lale heyecanı toplumun orta sınıflarına sıçramış, fazla zengin olmayan esnaf ve tüccar kesimi bile nadir lale koleksiyonları ve bunlar için ödedikleri inanılmaz fiyatlar üzerinden birbiriyle rekabet etmeye başlamışlardır. Harleam’li bir tüccarın, üstelik üzerine kâr koyup satmak için değil, yalnızca tanıdıklarının hayranlığını kazanmak üzere saklamak için, bir tek lale köküne servetinin yarısını verdiği bilinmektedir.
Çoğu insan, bir annenin hastalıklı çocuğunu sağlıklı çocuklarından daha çok sevmesi gibi, kendisine birçok sorun yaşatan bu çiçeğe sevgiyle bağlandı. Aynı şey, nazik laleler üzerine yapılan haksız methiyeler için de geçerlidir. 1634’te Hollandalılar arasında lale tutkusu öyle bir düzeye geldi ki ülkenin esas sanayisi ihmal edildi ve toplumun en alt kesimleri bile lale ticareti için kolları sıvadı. Lale çılgınlığı (tulipomania) arttıkça fiyatlar da yükseldi. 1635 yılında sadece kırk kök lale almak için 100.000 florinlik bir serveti ortaya döken insanlar olduğu biliniyordu. Ondan sonra da lalenin, perit adı verilen ve 0.065 gramdan küçük olan bir ölçüyle alınıp satılması zorunlu hale geldi. 400 perit’lik Admiral Liefken cinsi bir lalenin fiyatı 4.400 florin, 446 perit’lik Admiral Van der Ecyk’ın fiyatı 1.260 florin, 106 peritlik Childer’in fiyatı 1.615 florin, 400 peritlik bir Viceroy’un fiyatı 3.000 florindi. En değerlileri olan 200 peritlik bir Semper Augustus için 5.500 florin, ucuz bir fiyat sayılıyordu. O dönem Amsterdam’ın en güzel evlerinin bile 10.000 florine satıldığı ya da usta bir zanaatkarın bile yılda en fazla 3.000 florin kazandığı düşünülecek olursa, sözü edilen ucuzluk oldukça göreceliydi.
En çok aranan cins olan Semper Augustus’un soğanı da 2.000 florin ediyordu. 1636 yılında bütün Hollanda’da bu cinsten sadece iki kök lale olduğu, üstelik bunların da bu cinsin en iyilerinden olmadığı söylenir. Anlatılanlara göre bu köklerden biri Amsterdam’daki bir tüccarda, diğeri ise Harlaem’de bulunuyormuş. Lale spekülatörleri bu kökleri o kadar çok almak istiyorlarmış ki, Harleam’deki kök için 50 dönüme yakın bir arazi teklif edenler bile çıkmış. Amsterdam’daki kök, 4.600 florin artı yeni bir araba, iki gri at ve bir koşum takımına satılmış. Lale çılgınlığı üzerine bin sayfalık bir kitap kaleme alan zamanın yazarlarından Munting, nadir bulunan Viceroy cinsi lalenin tek bir kökü karşılığında verilen çeşitli eşyaların üstesini ve her birinin fiyatını vermiştir:
| 4 ton buğday | 448 |
| 8 ton çavdar | 558 |
| 4 besili öküz | 480 |
| 8 besili domuz | 240 |
| 12 besili koyun | 120 |
| 2 büyük fıçı şarap | 70 |
| 4 fıçı bira | 32 |
| 2 fıçı tereyağı | 192 |
| Yarım ton peynir | 120 |
| Bir yatak | 100 |
| Bir takım elbise | 80 |
| Gümüş bir fincan | 60 |
| Toplam | 2.500 florin |
Bir süreliğine Hollanda’dan ayrılıp tesadüfen lale modası zirvedeyken dönenler, bazen bu konudaki cehaletleri yüzünden acayip ikilemlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Bu konuda Blainville’in Travels (Seyahatler) adlı kitabında eğlenceli bir anekdot vardır. Nadir lalelere sahip olmakla övünen zengin bir tüccara, bir keresinde Yakın Doğu’dan çok değerli bir mal gönderilir. Bir denizci, malın geldiğini haberini vermek için tüccarın her türlü malın balyalar halinde durduğu deposuna gelir. Bu haberi getirdiği için onu ödüllendirmek isteyen tüccar, ona kahvaltıda yemek üzere balık hediye eder. Anlaşıldığı kadarıyla soğanları çok seven denizci, bu eli açık tüccarın masasının üzerinde, normal soğana çok benzeyen lale soğanını görür ve şüphesiz bu soğanın ipekli ve kadife kumaşlar arasında yerinin olmadığını düşünerek, balığın yanında yemek için bir punduna getirip cebine atar. Tüccarın verdiği ödülü alıp kahvaltısını yapmak üzere rıhtıma gider. O daha odadan çıkar çıkmaz tüccar, 3.000 florin veya 280 sterlin kıymetindeki Semper Augustus’un bıraktığı yerde olmadığını fark eder. Şirket ayağa kalkar, değerli soğan her yerde aranır ama bulunamaz. Telaştan tüccarın kafası karışmıştır. Yeniden her yer aranır ama yine bulunamaz. Sonunda birinin aklına denizci gelir.
Aklına ne geldiği belli olan tüccar, sokağa fırlar. Adamları da onu takip etmektedir. Sade biri olan denizcinin aklına ise, gizli saklı bir şey yapmak gelmemiştir bile. Halatların üzerinde sakin bir şekilde oturmuş, “soğan”ın son parçasını yutarken bulunur. Bir geminin tüm tayfasının on iki aylık ücretine ya da soğanı elinden alınmış tüccarın söylediği gibi, “Orange Prensine ve Stadtholder’deki tüm zevata verilecek zengin bir ziyafete eşdeğer bir kahvaltı” ettiğini, hayal bile edememektedir. Antonius, Kleopatra’nın şerefine içinde inciler çözünmüş şarap içmiş; Sir Richard Whittington Kral Heny V’i aynı şekilde ağırlamış; Kraliçe Elizabeth Kraliyet Borsası’nı açtığında Sir Thomas Gresham onun şerefine içinde elmas çözünmüş şarap içmişti. İşte bu derbeder denizcinin kahvaltısı da en az onlar kadar şaşaalıdır. Üstelik bir konuda onlardan da üstündür: Onların içine kattıkları maddeler şaraplarının tadını güzelleştirmemiştir ama bizimkinin soğanı, balıkla birlikte gayet lezzetli olmuştur. Bu öykünün onun açısından en talihsiz yanı ise, tüccarın suçlaması sonucu hapiste birkaç ay geçirmek zorunda kalmasıdır.
Bir İngiliz gezgini hakkında da en az bunun kadar komik bir öykü anlatılır. Amatör bir botanikçi olan bu centilmen, zengin bir Hollandalının evinde bir lale soğanı görür. Soğanın değerinden haberi olmayan centilmen, deney yapmak için çakısını çıkarıp kabuğunu soyar. Kabuğu soyulunca hacmi yarısına inen soğanı iki eşit parçaya böler. Bu arada bu meçhul soğan hakkında derin gözlemlerini dile getirmektedir. Birden soğanın sahibi üzerine yürür ve gözlerinde büyük bir öfkeyle, yaptığı şeyin farkında olup olmadığım sorar. Bizim filozof, “Gördüğüm en olağanüstü soğanı soyuyorum” diye cevap verir. “Hundert tausend duyvel!” (Hay yüzbin şeytan!) O bir Amiral Van der Ecyk!” diye bağırır evsahibi. Gezgin, “Teşekkür ederim” der, not defterini çıkarıp ismi not alır ve sorar: “Acaba ülkenizde bu amirallere çok rastlanır mı?” “Lanet olsun” diye bağıran Hollandalı, şaşkın bilimadamının yakasını tuttuğu gibi, “Yürü yargıcın karşısına, orada görürsün amirali” der. “Yapma, etme” demesine karşın gezgin, sokakta sürüklenerek götürülür. Onları insanlar izlemektedir. Yargıcın karşısına çıktığında, üzerinde deney yaptığı soğanın 4.000 florin değerinde olduğunu hayretle öğrenir. Sayabildiği tüm hafifletici sebepleri ileri sürmesine karşın, bu miktarı ödeyecek parayı bulana kadar hapiste kalır.
Nadir lale cinslerine olan talep, 1636 yılında o kadar artmıştı ki Amsterdam, Rotterdam, Harlaem, Leyden, Alkmar, Hoom ve diğer şehirlerdeki borsalarda lale alım-satımı için düzenli pazarlar oluşturuldu. Kumarın belirtileri ilk kez ortaya çıkmıştı. Zaten yeni bir spekülasyon olanağı konusunda her zaman teyakkuz halinde olan borsa simsarları, fiyatlarda nasıl dalgalanmalar yaratacağını çok iyi bildikleri her türlü yöntemle laleler üzerinde büyük oynamaya başladılar. Benzeri bütün kumar çılgınlıklarında olduğu gibi önceleri herkesin güveni yerindeydi ve herkes kazanıyordu. Lale simsarları fiyatların yükselişine ve düşüşüne oynuyor, düştüğü zaman alıp yükseldiği zaman satarak büyük paralar kazanıyorlardı. Çok kişi zengin oldu. İnsanların önünde baştan çıkarıcı bir altın yem vardı ve bal kovanının etrafına toplanan arılar gibi herkes lale çılgınlığına üşüşüyordu. Herkes lale tutkusunun sonsuza kadar süreceğini düşünüyordu. Dünyanın her yanından zengin insanlar Hollanda’ya gelerek lale satın almak için ne istenirse ödüyordu. Avrupa’nın bütün zenginlikleri Zuyder denizinin kıyılarına akacak gibi görünüyordu; bu diyarlarda yoksulluk adeta yasaklanmıştı. Asiller, vatandaşlar, çiftçiler, zanaatkârlar, denizciler, hizmetçiler, hatta baca temizleyicileri bile lalelerle ilgileniyordu. Toplumun bütün kesimlerinden insanlar sahip olduklarını paraya çevirip çiçeğe yatırıyordu. Evler ve araziler, ölü fiyatına satışa çıkarılıyor veya lale pazarındaki ödemeler için kullanılıyordu. Aynı tutku yabancıları da sarmıştı; Hollanda’ya her yerden para akıyordu. Bu paralarla birlikte hayatı idame için gereken şeylerin fiyatı da artmıştı: evlerin ve arazilerin; atların ve arabaların ve her türlü lüks eşyanın değeri yükselmişti.
Birkaç ay boyunca Hollanda, Plutus’un avlusuna benzemişti. Lale alım satım işlemleri o kadar kapsamlı ve karmaşık hale gelmişti ki bu ticareti yapanlara yol gösterici olması amacıyla bazı yasaların çıkarılması zorunlu görülmüştü. Kendini bu ticaretin çıkarlarına adamış noterler ve katipler seçildi. Bazı kentlerde noterin adı bilinmiyordu bile; onun yerini lale noteri almıştı. Lale ticaretinin yapılmadığı küçük kasabalarda “gösteri merkezi” olarak genellikle şehrin en önemli tavernası kullanılıyor, lale alım satımları buralarda verilen tantanalı eğlenceler esnasında gerçekleşiyordu. Bazen bu tür yemekli eğlencelere ellerinde lale vazolarıyla iki-üç yüz kişinin geldiği oluyordu. Bu vazolar yemek sırasında zevk vermesi için düzenli aralıkla masaların üzerine diziliyordu.
Spekülasyonun Sonu
Sonunda ileri görüşlü insanlar bu spekülasyonun ebediyen süremeyeceğini anlamaya başladılar. Artık zenginler laleleri kendileri için değil, inanılmaz kârlarla satmak için alıyordu. Anlaşılmıştı ki sonunda birileri balon patladığında korkunç bir şekilde kaybetmeye mahkumdu. Zira lale fiyat endeksi, 1636 yılı Kasım ayı başındaki 8,9’dan değerinden yalnızca üç ay sonra 1637 Şubat ayı başında 200’e fırlamıştı. Bu düşünce yayıldıkça lale fiyatları düşmeye başladı ve bir daha asla yükselmedi. Güven duygusu azaldı ve dünyanın her yanındaki işlemcilerde bir panik başladı. A, sözleşmenin imzalanmasından altı hafta sonra B’den, her biri 4.000 florinden on adet Semper Augustus almayı kabul etmişti. B, saptanan zaman geldiğinde ellerinde çiçekleriyle hazırdı ama fiyat 300-400 florine düşmüştü ve A, artık başta saptanan fiyatı ödemeyi ve laleleri almayı reddediyordu. Gün geçmiyordu ki Hollanda’nın bütün kentlerinde anlaşmalar bozulmasın. Daha birkaç ay önce bu diyarda yoksulluk diye bir şeyin kalıp kalmadığını soranlar, artık onları satın alırken ödedikleri fiyatın dörtte birini önermelerine karşın ellerinde kimsenin istemediği birkaç sap laleyle kalmışlardı. Istırap çığlıkları her yanı sarmıştı ve herkes komşusunu suçluyordu. Bu arada zenginleşmeyi başaran az sayıda insan, bunu çevresinden gizliyor ve yatırımlarını İngiltere’ye veya başka yerlere kaydırıyordu. Sadece bir mevsim için mütevazı şartlarından çıkarak zenginliğe dokunanların çoğu, tekrar eski yaşamlarının karanlığına gömüldü. Önemli tüccarlar, dilenciliğin sınırlarına kadar düştü. Ve birçok asil soyun temsilcisi, mülkünün artık geri dönmemek üzere elinden uçup gittiğine tanık oldu.
İlk alarm zilleri çaldığında çeşitli şehirlerdeki lale sahipleri bir araya gelerek eski güvenin tekrar sağlanabilmesi için ne tür önlemler alınması gerektiğini tartıştılar. Genel kabul gören öneri, Amsterdam’ın her yanından temsilcilerin seçilmesi ve bu felakete çare bulması için hükümete başvurulması oldu. Hükümet önceleri bu işe karışmak istemedi ve lale sahiplerine kendi aralarında hangi planı uygulayacakları konusunda anlaşmalarını önerdi. Lale sahipleri çeşitli toplantılar yaptılar ama bu kitlesel yanılgıya düşmüş insanları tatmin etmeye ya da ortaya çıkan zararın küçük bir bölümünü bile onarmaya yetecek tek bir önlem dahi bulamadılar. Herkes şikayet ve serzeniş dilinden konuşuyordu ve bütün toplantılar fırtınalı havada geçiyordu. Bir sürü atışmanın, bir sürü kin ve garezin ardından nihayet 24 Şubat 1637 tarihinde Müstakil Hollanda Çiçekçiler Loncası, parlamento tarafından çıkarılan karar ile lale çılgınlığının zirvesine yükseldiği devrede, yani 1636 Kasım’ından önce yapılan tüm sözleşmelerin geçersiz olduğunu ve alıcıların, satıcıya yüzde on ödeme yapmak suretiyle yükümlülüklerinden kurtulacağını kararlaştırdı. Modern ekonomi terminolojisiyle bu, future sözleşmelerinin opsiyon sözleşmelerine dönüştürülmesinden başka şey değildi.
Ancak bu karar da kimseyi tatmin etmedi. Ellerinde laleleriyle bekleyen satıcılar, tabii ki memnun olmamışlardı. Alıcılar da kendilerine fazla yüklenildiğini düşünüyorlardı. Bir zamanlar 6.000 florin eden bir lale, artık 500 florine düşmüştü ve yüzde onluk ödeme bile, yeni fiyatın 100 florin üzerinde kalıyordu. Ülkenin bütün mahkemelerinde sözleşme ihlali davalarının açılması durumu vardı, fakat mahkemeler kumar sözleşmelerini tanımıyordu.
Sonunda mesele Hague’deki Eyalet Konseyi’ne götürüldü. Herkes bu organın tekrar eski güveni geri getirecek önlemler almasını umuyordu. Giderek artan beklentilere rağmen oradan asla bir karar çıkmadı. Konsey üyeleri haftalar boyu konuyu incelediler ve sonunda üç ay düşündükten sonra, daha fazla bilgi sahibi olmadan nihai bir karar veremeyeceklerini açıkladılar. Ancak bu arada satıcıların, daha önce üzerinde anlaştıkları miktar üzerinden alıcıya tanıklar huzurunda alım önerisinde bulunmasını tavsiye ettiler. Eğer alıcı bu öneriyi geri çevirirse, laleler satışa çıkarılacak ve elde edilen fiyatla taahhüt edilen fiyat arasındaki farktan o sorumlu tutulacaktı. Bu, daha önce temsilcilerin önerdiği planın aynısıydı ve işe yaramadığı görülmüştü. Hollanda’da ödemeyi mecbur kılabilecek herhangi bir mahkeme yoktu. Mesele, Amsterdam’da gündeme geldi ama bütün yargıçlar oybirliğiyle müdahale etmeyi reddettiler. Gerekçeleri, kumar sözleşmelerinin kanuni geçerlilik taşımamasıydı. En son olarak Mayıs 1638’de, kontrat fiyatının %3.5’inin ödenmesi koşuluyla ilgili sözleşmenin fesih edilebileceğinin karara bağlanmasıyla lale çılgınlığı dönemi tamamen kapandı.
Fakat mesele çözülmeden kaldı. Çünkü duruma bir çare bulmak artık hükümeti aşıyordu. Ani dönüş sırasında elinde lale stoğu bulunacak kadar şanssız olanlar, hasarlarını bilgece sineye çekmek zorunda kaldı. Lale çılgınlığından para kazanmış olanlar, bu spekülasyondan kazandıkları paraların keyfine baktı. Ve bu şiddetli şoktan büyük hasar gören ülkenin ticaret yaşamının tekrar kendine gelmesi için nice yılların geçmesi gerekti.
Hollanda örneği, belli ölçülerle İngiltere’de de yaşandı. 1636 yılında laleler Londra Borsa’sında satılıyordu ve borsa simsarları, lale fiyatını Amsterdam’daki fiktif fiyat düzeyine kadar çıkartmayı kendilerine görev bilmişti. Simsarlar Paris’te de bir lale çılgınlığı başlatmaya çalıştı. Ancak her iki kentte de, kısmi bir başarı kazanabildiler. Fakat yaşananların etkisiyle lale, her zaman çok sevildi ve belli sınıf insanlar arasında diğer bütün çiçeklere oranla çok daha fazla ödüllendirildi. Hollandalılar hâlâ lalelere olan düşkünlükleriyle tanınmakta ve diğer halklara göre laleye daha fazla bedel ödemeye devam etmektedirler. Zengin İngilizlerin yanşa atlarıyla ya da eski tablolamayla övünmesi gibi varlıklı Hollandalılar da laleleriyle gurur duyarlar.
