İnkalar Nasıl Yok Oldu?

Avrupalı sömürgecilerin Amerika kıtasını keşfinden önce İnkaların yurdunda en az 9 milyon belki de 14 milyon insan yaşıyordu.  Günümüzde Peru olarak bilinen ülkede doğan İnka uygarlığının kentlerinin meydanlarını nitelikli ustaların ellerinden çıkan onlarca sanat eseri süslüyor, değerli madenlerin işlenmesi sonucu ortaya çıkartılan ürünler bu güzelliği taçlandırıyordu. Ulaştırma sistemleri oldukça gelişmişti. Ülkenin bütün topraklarını enine ve boyuna saran yaygın yol ağıyla çöller geçilmiş dağlar aşılmıştı. Deniz kıyısından başlayarak neredeyse 6.000 metre yükseklikteki dağlara kadar uzanan bu yollar hiç kuşku yok ki ileri düzey bir mühendisliğin ürünüydü. Ne var ki İnkalar farkında olmasa bile böylesine gelişkin bir yol sistemi, kendileri için hiç de iyi niyet beslemeyen Francisco Pizarro González gibi sömürgecilerin onlara ulaşmasını da kolaylaştıracaktı.

Başka yerlerde olduğu gibi önce işgalcilerin bulaşıcı hastalıkları hızla buraya da yayıldı. Pizarro’nun bölgeye ilk akınından önce, 1520’lerin başında, başta çiçek ve diğer salgın hastalıklar, Meksika’yı ve And’ları bir baştan diğerine kasıp kavurmuştu.

Yine, başka yerlerde yaşandığı gibi, askerler ve onları izleyen yerleşimciler, korkunç bir yıkım ve soykırım eylemine giriştiler. Yüzyıl sona ermeden yaklaşık 14 milyon yerliden ancak bir milyon yerli sağ kalmıştı. İzleyen birkaç yıl içinde bu sayı da yarıya inmişti. Sonuçta nüfusun % 90’dan fazlası soykırıma uğramıştı.

Avrupalıların hayallerini süsleyen Altın İmparatorluğunu bulmak için Francisco Pizarro, 1524 yılının Kasım ayı ortasında bir gemi ve yüz adamı ile birlikte Panama’dan yola çıkmış ancak umduğunu bu seferde bulamamıştı.

Bir yıla yakın bir zaman çaba göstermesine, yokluklara katlanmasına karşın arkadaşı gibi hayallerindeki hazineyi bulamayan Almagro da, sonunda Pizarro’yla birleşerek birlikte Panama’ya döndü.

Pizarro, Aimagro ve Rahip Luque, daha uzaklara gidip düşlerine giren hazinelere kavuşmak üzere 1526 yılında yeniden yola çıktılar. Üç yıl gibi uzun aramalarının sonunda efsaneleşen imparatorluğun yerleşim ve yönetim merkezini bulmayı başarmışlardı. İspanyollar gösterişli, göz alıcı sarayların, anıtların ve değerli madenlerden yapılmış süs eşyalarının bolluğunu gördüklerinde yıllardır aradıkları Altın İmparatorluğu’na sonunda ulaştıklarını anlamışlardı.

Pizarro ilk sefer için fazla hazır değildi. Elindeki kuvvetlerle böylesine büyük, görkemli bir imparatorluğu yok edemeyeceğini anlayan Pizarro, Panama’ya geri döndükten sonra, İmparator Charles- Quint’le doğrudan görüşmek üzere İspanya’ya geçti. Onu ilgiyle dinleyen imparator getirdiği altın ve değerli eşyaları özenle inceleyerek, 26 Temmuz 1529 günü, Pizarro’ya, İnkaların yurdunu işgal ve yönetme hakkını veren belgeyi imzaladı.

Pizarro ve Almagro, bu kez 1531 yılının Ocak ayında İnka İmparatorluğu’nu işgal etmek üzere yelken açtılar. Toplam 168 adam, 1 top ve 27 attan oluşan bu kuvvet, koskoca bir imparatorluğun sonunu getirecekti.

Bu sırada İnka İmparatorluğu kargaşalı bir dönemden geçiyordu. İmparator Huayna Capac 1525 yılında Avrupalı kaşiflerin beraberlerinde getirdiği çiçek hastalığından ölmüştü. Tahtını büyük oğlu Huaskar’a ve Quito Krallığı’nı da küçük oğlu Atahualpa’ya bırakmış ama iç savaşa engel olamamıştı. Huaskar sakin ve uzlaşma yanlısı bir insan olmasına karşın, kardeşi çok hırslı yaratılıştaydı. Bu yüzden Atahualpa, yönetimi ele almak için Huaskar’a karşı savaşa girişti ve imparatorluk tacını ele geçirerek, kardeşini cezaevine gönderdi.

Atahualpa’nın Yanılgısı

Pizarro ve Almagro, yağmacı askerleriyle birlikte ikinci kez karaya ayak bastıklarında, Tumbez kentinde bütün bu olanları öğrenir. Ayrıca Tumbez’in yerli halkıyla ufak çaplı bir çarpışma da çıkar. Yeni imparator Atahualpa’nın Caxamalca’da olduğu bilgisini alınca kendisine görüşme isteğini iletir. Atahualpa da bu isteğini uygun görerek, büyük bir mutlulukla Pizarro’yu sarayının bulunduğu Caxamalca’ya çağırır. Çünkü bir İnka efsanesine göre tanrı Virochia ya da onun elçisi günün birinde çok uzak denizlerin ötesinden İnkaların yurduna barış ve huzur getirmek için gelecekti. Belki de Pizarro, efsanelerde anlatılan o elçinin kendisiydi!

Ne var ki Atahualpa yanılıyordu. Pizarro imparatorluğu ele geçirme planları tasarlayarak yola düştü. Uzun bir yolculuğun ardından Caxamalca’ya ulaşır ve adamlarını gizleyerek, imparatoru tutsak etmek için bir tuzak hazırlar. Pizarro’nun adamları yine de korkmaktadır. Çünkü 168 kişiden oluşan İspanyollara karşı gücünün doruğunda olan Atahualpa’nın emrinde sayısı neredeyse 80.000’e ulaşan dev bir ordu vardır.

Ertesi sabah kendilerini karşılamak için gelen İnka elçisine, “Hükümdarınıza ilet buraya ne zaman isterse, nasıl ve ne şekilde gelirse gelsin onu bir dost olarak karşılayacağım. Çabuk gelmesi için dua ediyorum, çünkü onunla bir an önce tanışıp bir kardeş gibi ona sarılmak istiyorum” der. Vakit öğleye yaklaşırken koyu mavi üniformalar içindeki sekiz iri adamın taşıdığı altın ve gümüş çubuklarla süslenmiş bir tahtırevanın üzerinde, yanına aldığı çok az koruma ile birlikte hazırlanan tuzaktan habersiz Atahualpa görünür. Başında som altından bir taç, boynunda ise kocaman zümrüt bir gerdanlık vardır. Altın ve gümüş kaplamalı bir minder üzerinde oturmuş, tahtırevanın uçları papağan tüyleriyle süslenmiştir. Korumalarının altın miğferleri parlayarak göz kamaştırmaktadır.

Pizarro’nun yanında bulunan Rahip Valverde, İspanyolca öğrenen yerli rehberlerle birlikte İmparator Atahualpa’nın yanına giderek dünyanın en güçlü imparatoru tarafından gönderildiklerini, İspanyolların gelişlerinin tek nedeninin kendisini ve halkını gerçek dine döndürmek olduğunu, boyun eğmesi gerektiğini söyler. Atahualpa kendisinden büyük bir hükümdar tanımadığı, belki kendisine eşit bir imparator olabileceği yanıtını verir. Yeni dine gelince de bu konuda hiçbir şey öğrenmek istemediğini belirtir ama yine de bu dinin ilkelerinin nerede yazılı olduğunu sorar. Rahip kendisine bir İncil verir. İmparator sayfalara bir göz attıktan sonra öfkeyle İncil’i yere fırlatır ve İspanyolların Tumbez’de ve başka yerlerde işlemiş oldukları suçların hesabını vermek zorunda olduklarını söyler.

Bu sözler kıyımın başlangıç işareti olur. Saklanmış oldukları yerlerden fırlayan İspanyollar, İnkaların hiç beklemediği bir anda saldırıya geçer. Daha önce hayatlarında silah sesi duymayan yerliler büyük korkuya kapılmıştır. Vurulup ölenler yerlere yığılırken, kaçmaya çalışanlar panikle birbirlerini ezer. Hele toplardan çıkan ses ve ateşten ölenleri gören çoğu yerli, tanrıların kendilerini cezalandırmak için geldiğini düşünürler. Onları tanrı sanarak yerlere yatıp secdeye kapananlar bir bir kılıçtan geçirilir. Öldürülen yerlilerin sayısı iki binle beş bin arasındadır.  Asıl ordusunu geride bırakan Atahualpa da tutsak alınır. Bu savaşın en trajikomik yönü, İspanyol sömürgecilerin 80.000 kişilik ordu karşısında bir tek kişi bile kayıp vermemiş olmasıdır.

Tutsak alınan İmparator Atahualpa, özgürlüğünü altınla satın almaya hazır olduğunu ve Pizarro’nun ne kadar istediğini sorar.  Pizarro’nun gözü gerçekten açtır. Fidye olarak Atahualpa’nın tutsak tutulduğunu odanın tavanına kadar altın ve gümüşle doldurulmasını ister. İmparatorlarına yeniden kavuşacaklarını uman İnkalar Pizarro’nun bu dileğini yerine getirirler. Ne var ki İnkalar sözünü tutmasına karşın Pizarro sözünü tutmaz. Sürekli altın isteyip durur. Bu yolla Pizzaro’nun fidye olarak yaklaşık 20 ton altın ve gümüş sahibi olduğu iddia edilmektedir. Pizarro’nun açgözlülüğü sürerken,  kendisi de hapiste olan Huascar bir umutla salıverilmesi için Pizarro ile ilişki kurmanın yollarını aramaya başlar ama Atahualpa bunu öğrenip kardeşini öldürtür. Yeterince fidye aldığını düşünen Pizarro son hamlesini yapar: Göstermelik bir yargılamayla, kardeşini öldürttüğü gerekçesiyle Atahualpa’yı ölüm cezasına çarptırır ve 26 Temmuz 1533’te idam eder.

İnka İmparatoru Atahualpa, Pizarro tarafından tutsak edilirken

İnka İmparatorluğu’nun Sonu

Teokratik bir düzen içinde yaşayan ve artık başsız kalan İnkaların İspanyol sömürgecilere karşı koyması olanaksızdır. Kendi tarafına geçen yerlilerin de yardımıyla İnka İmparatorluğu’nun görkemli başkenti Cusco’ya zafer kazanmış olarak girer. Başta Güneş Tapınağı olmak üzere bütün kent baştan aşağı yağmalanır. Bulunan tüm değerli madenler eritilip külçe haline getirilir ve İspanya’ya yollanır. Oldukça memnun olan İspanya Kralı Pizarro’yu Peru Valisi ilan eder (Peru Valiliği o dönem Portekiz sömürgesi olan Brezilya dışında tüm kıtayı kapsamaktadır). Gücünün doruğunda olan Pizarro, Lima’da yeni bir başkent kurar ve Huascar’ın üvey kardeşi Manco Inca’yı “kukla imparator” olarak tahta geçirir.

Ancak çok geçmeden Almagro ile araları açılır ve Pizarro, Almagra’yı boğdurarak öldürür. Pizarro’nun ölümü ise Almagro’nun oğlunun elinden olacaktı. Pizarro, gizli bir plan sonucunda, sarayda kılıç darbeleri altında can verdiğinde tarihler 26 Haziran 1541’i gösteriyordu.

İspanyolların bu süreçte İnkaları yok etmesinin canlı tanığı olan Dominiken papazlarından Marcos de Niza’nın soykırıma tanıklığı tüyler ürpertiyor:

Ben St Francis Tarikatı’ndan Marcos de Niza, bu bölgelere adım atan ilk din adamlarından biriyim. Söz konusu bölgede kendi gözlerimle gördüğüm şeylere ve bölgede yaşayan halklara yapılan işleme değinmek istiyorum. Bu halkları yakından tanırım ve Yeni Dünya’da yaşayan halklar arasında özellikle Peru halkının Avrupalılara karşı çok sıcakkanlı olduğunu duraksamadan söyleyebilirim.

Yerli halk İspanyollara çok güzel altın, gümüş ve değerli taşlar armağan etti ve onlar için her türlü hizmeti yaptı. Yerliler, İspanyollara hiçbir zaman saldırmadı. İspanyollar kendilerine acımasızca davranmaya başlayana kadar onlarla dostluk kurmaya devam ettiler, gittikleri her yerde onları hoşgörüyle karşıladılar, İspanyolların şerefine ziyafetler verdiler ve onlara hem erkek hem de kadın köleler sundular.

Bu olayları gören biri olarak söyleyebilirim ki yerli önderlerinden Atahualpa, hiçbir direniş göstermeden İspanyollara iki milyonun üzerinde altın verdikten ve egemenliği altındaki bütün toprakları teslim ettikten sonra İspanyollar, yerli halktan herhangi bir kışkırtma olmamasına karşın bütün bölgenin kralı olan Atahualpa’yı yaktılar. Hemen arkasından da İspanyol Valiyi karşılamaya gelen yerli liderlerden Chalcuchima’yı ve Krallığın önde gelen kişilerini diri diri yaktılar.

İspanyolların çok sayıda yerliyi bir araya toplayarak, üç büyük binanın içinde kilitleyip yakarak öldürdüklerine tanığım. Oysa yakılan kişiler böyle bir muameleyi hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. Aynı olay sırasında Ocana adında bir papaz, bir erkek çocuğunu yanan binadan kurtarmaya çalışsa da bir İspanyol yanına gelerek çocuğu elinden alıp yeniden gürül gürül yanan binanın içine soktu. Çocuk diğer yerlilerle birlikte yanarak küle dönüştü. O gün çocuğu yakan İspanyol kampa dönerken yolda öldü. Bana kalsaydı dini törenlerle gömülmesine itiraz ederdim.

İspanyolların sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip topladıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarını, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğini, İspanyolların çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarını gördüm.

Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar. Diğer eziyetleri ve tüyler ürperten barbarlıkları da gördüm. Ancak bunlar tek tek anlatılmayacak kadar fazladır. Her birini anlatmak bir ömür sürer.

İspanyolların şeflere ve diğer yerli liderlere her türlü güvenceyi verip yanlarına çağırdıklarına ve geldikleri zaman bu insanları hemen yakalayıp yaktıklarına tanıklık ediyorum. Benim de bulunduğum bir ortamda biri Ancon’da, diğeri Tumbez’de olmak üzere yerlilerin önde gelenlerinden ikisini yaktılar. Onlar için dua etmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Pizarro’nun çok az sayıda askerle devasa bir imparatorluğu çökertmesinin Avrupa’daki yankıları da oldukça büyük olmuştur. Pizarro’nun arkadaşı Kaptan Krisrobal’in Atahualpa’nın öldürülmesinden yalnızca dokuz ay sonra kaleme aldığı ve birçok dile çevrilen kitabı dönemin en çok satan kitapları arasına girer. Kitapta yazılanlardan etkilenen birçok açgözlü İspanyol sömürgeci zenginlik peşinde akın akın yeni kıtaya yelken açar. Sonrası İnkalar için tam bir dramdır. Henüz 1539’da, Pascual de Andagoya şunları not eder:

Kızılderililer (İnkalar) bütünüyle yok olmak üzere.  Ellerinde bir haç ile Tanrı aşkı için verilecek yiyeceğe dileniyorlar. Askerler yalnızca don yağından mum yapmak için bütün lamaları öldürüyorlar… Kızılderililere ekim yapacak hiçbir şey bırakmadılar, büyükbaş hayvanları olmadığından ve alamadıklarından dolayı açlıktan ölmeye mahkumlar.

Francisco Pizarroİspanya Kralı, Avrupa’daki hiçbir hükümdarın hayal bile edemeyeceği, güneşin hiç batmadığı bir imparatorluğun sahibi olmuştu. Portekiz’in işgalinde olan Brezilya dışında, Güney Amerika bütünüyle İspanyolların eline geçmişti. Portekiz, İspanyolların eline geçtiği zaman Brezilya da İspanyol egemenliğine geçecekti. Roma Katolik Kilisesi’nin merkezi yapısı ve birçok tarikatı, örgütsel gücüyle sömürge idaresinin yanında yer alıyordu.

İspanyol Krallığı Amerika’daki egemenliğini, ruhları kurtarmak için sürdürdüğünü sık sık öne sürüyor ve misyonerlik etkinliklerine büyük destek sağlıyordu. Doğal olarak asıl amaç yeni kıtadaki zenginlikleri sömürmekti. Bu doğrultuda yoğun çabalar gösteriliyordu. Amerika’nın her yöresinde, yüzlerce yıl görüleceği gibi, yerli halk madenlerde ve çiftliklerde zorla köle gibi çalıştırıldı. Potosi Dağları’nda (3.900 m. yükseklikte), 1545 yılında çok büyük ve zengin gümüş madenleri bulundu. Avrupa’nın yıllık üretiminin 60.000 (altmış bin) kilo olmasına karşılık, burada kısa sürede 266.200 kilo gümüş üretildi. Avrupa’da yılda 1000, Afrika’da 2000 kilo altın üretildiği halde, Amerika’da yılda 5400 kilo altın üretilir duruma geldi. (Bu konuda Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı yapıtını okumanızı tavsiye ederim.)

Madenlerde işletmecilik, emeğin kölelik düzeyinde sömürülmesine dayanan “mita” sistemine dayanıyordu. Peru genel valiliğindeki İspanyol yöneticiler, Potosi gümüş ve Hauncavelica cıva madenlerinde çalıştırılmak üzere yerli halkı kullanıyorlardı. Yerliler çok güç, tehlikeli ve ağır olan bu işlerde zor kullanılarak, öldüresiye köle gibi çalıştırılıyordu. Çalışma koşullarının ölümcüllüğünün yanında, kötü beslenme ve hastalıklar nedeniyle de kırılıyorlardı. Encomiendas olarak bilinen bu zorla çalıştırma sistemi örgütlü bir zulme dönüşecek ve sonuçta yerlilerin ölümü pahasına sürdürülecekti. Öyle ki, yaklaşık 25 yılda 5 milyon yerli bu zorla çalıştırma yüzünden yaşamını yitireceğinden,  İspanyol sömürgeciler Afrika’dan köle getirmek zorunda kalacaklardı.

Pizarro’nun başkent Cusco’yu işgalinden ardından İnkalar, Machu Picchu’ya ve Cusco’ya çok yakın olan Vilcabamba’da küçük bir krallık kurdular. Birçok defa isyan edip Cusco’yu geri almaya çalıştılarsa da hiçbirinde başarılı olamadılar. 1572’de son İnka kralı Túpac Amaru’nun öldürülmesinden sonra görkemli İnka İmparatorluğu yok oldu ve tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini aldı.

Batı uygarlığı, böylesine görkemli, özgün uygarlıkların kanlı mezarları üzerinde soykırımla yükseldi.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir