Amerika Kıtasının Unutulmuş Kaşifleri

Tarih boyunca insanlar ufkun ötesindeki karaların, efsanevi hazinelerin bulunduğu ülkelerin hayalini kurmuşlardır. Yunanlı ozanlar belki de İsa’nın doğumundan 1500 yıl önce yaşanan Minos Çağının Giritli denizci krallarının yolculuklarından etkilenerek, dinleyicilerini Odysseus’un maceraları ile eğlendirmişlerdir.

MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan Yunanlı tarihçi Heredot’un Fenikeli gezginleri anlattığı öyküleri, insanların, pek çok kişinin korktuğu gibi dünyanın kenarından düşmeden gemiyle binlerce mil gidebildiklerine kanıtıdır. Eski Hıristiyan İrlanda’dan cesur rahipler “curragh” denilen sepet benzeri bir iskelet üzerine gerilmiş öküz postundan yapılmış, pruvası sivri sandallarıyla Kuzey Denizi’nde dolaşmışlar, daha sonra Atlantik’te ilerleyip İzlanda’ya ulaşmışlardır. 6. yüzyılda St. Brendon bilinmeyen Atlantik Adaları’ndaki -büyük olasılıkla Azor Adaları- şahane rastlantılarla ilgili öykülerini getirdi. 9. ve 10. yüzyıllarda İskandinavyalı gezginler derin gövdeli gemileriyle (knarr) kuzey denizlerinde dolaşarak Norveçli şairlere Kızıl Erik ve oğlu Şanslı Leif’in ocakbaşı şarkılarıyla birlikte yiğitliklerini anlatmaları için ilham verdiler. Marco Polo’nun gösterişli Çin’i anlatan öyküleri Doğu’ya doğrudan ulaşan bir deniz yolu hayalini anımsatırken, Sir John Mandeville’in 14. yüzyılda tüm Batı Avrupa’da bilinen yapıtı Travels (Yolculuklar) köpek başlı kadın ve erkeklerden, tek boynuzlu atlardan ve Papaz John’un Afrika’da bir yerde bulunan parıltılı altın ve zümrüt diyarından söz ediyordu.

1450-1550 arasındaki yüzyıl “Coğrafi Keşifler” çağı olarak bilinir, çünkü bu çağda Yeni Dünya’nın keşfedilmesiyle birlikte uzun zamandır süregelen yeni yerler bulma özlemi de gerçekleşmiş oldu. Ancak bu Amerika heyecanı daha önceki denizcilerin yiğitliklerini geri plana itti. Modern arkeoloji hâlâ eskiden de birçok yolculuk yapıldığını gösteren delilleri ortaya çıkarıyor.

Amerikan Kızılderililerinin atalarının 40 bin yıldan fazla bir süre önce Asya’dan Amerika’ya buzlarla kaplıyken Bering Boğazı’ndan geçtikleri sanılmaktadır. Ancak Kolomb gelmeden önce Yeni Dünya’ya sadece bu insanlar ulaştılarsa, şöyle bir soru aklımıza geliyor: Nasıl oldu da güneydeki Meksika, Yukatan ve Peru halkları, Aztekler ve İnkalar gibi iyi bilinen uygarlıklardan yüzlerce yıl önce üstün düzen kuracak teknik bilgileriyle karmaşık toplumlar oluştururken Kuzey Amerika’nın bu ilk sakinleri ilkellikten kurtulamadı? Güney ve Orta Amerika Kızılderilileri deniz yoluyla diğer kültürlerle doğrudan ilişki kurmuş olsalardı çok şey değişebilirdi.

İnkalar ve Azteklerden önceki toplumlarda tanrı benzeri yabancılarla ilgili efsaneler oldukça yaygındı. Aslında ilkel Kızılderililerin, beraberinde uygarlığın nimetlerini getiren her yabancıyı tanrı gibi gördükleri kesindir. Peki kimdi bunlar, bu bilinmeyen dünyanın tanrıları? Şimdiye dek çeşitli ırklar aday olarak gösterildi. Bunların arasında Fenikelileri, Norveçlileri hatta Doğu Okyanusu ötesindeki mitolojik “Fu-Sang” ülkeleri eski Meksika ile çarpıcı benzerlikler gösteren Çinlileri bile sayabiliriz. Peki Amerika kıtasını ilk keşfedenler kimlerdi?

Amerika Kıtasının İlk Kaşif Belki de Fenikeliler

Fenikelilerin Amerika kıtasını keşfetmek üzere Eski Dünya’dan gelen ilk gezginler oldukları iddialarının başlıca dayanağı onların eski dünyanın en mükemmel denizcileri olduktan gerçeğidir. Herodot, MÖ 600 civarında Mısırlı Firavun Nekao’nun Tir ve Sidonlu gözüpek denizcileri Afrika’nın çevresini denizden dolaşmaları için görevlendirdiğini anlatır. Aslen İncil’in Filistinlileri olan Fenikeliler böyle bir görev için biçilmiş kaftandılar. Fenikeliler eski çağın tüccarları ve sömürgecileriydiler, Afrika’nın altınına, İspanya’nın gümüşüne ve Cornwall’un kalayına dayalı çok geniş bir ticaret ağı kurmuşlardı.

Firavunun emri üzerine Kızıl Deniz’e açılan ve 3 yıl sonra dönenler bu adamlardı ve döndüklerinde, Libya (Afrika) çevresinde ilerlerken güneşin sağ taraflarında bulunduğunu iddia ediyorlardı. Heredot bu iddiayı küçümseyerek reddetti (bazıları inanabilir, ama ben inanmam) ancak daha sonraki bilginleri, Fenikelilerin Afrika çevresini dolaştıklarına inandıran iddia bu oldu. Onların Oğlak Dönencesi’nin ötesinde güneye gittikleri kesindi, bu nokta da güneş batıya yönelmiş gemilerin sağına geçer. Kartacalı Fenikeliler üç sıra kürekleri olan kadırgalarıyla Atlantik’te ilerleyip İberya ve Kanarya Adaları’ndan geçip büyük olasılıkla Azor Adaları’na ulaştılar, 18. yüzyılda burada Kartaca parasından oluşan bir define bulunduğu söylenmektedir.

1872’de Brezilya’da bir çiftlikte, üzerinde bilinmeyen işaretlerle yazılmış bir yazıt bulunan bir taş keşfedilmiştir. Yazıtın bir kopyası Rio de Janeiro’daki Ulusal Müze’nin Müdürü Ladislau Netto’ya gönderildi, Netto bunun Fenike dilinde olduğunu söyledi ve çevrisini yaptı. Avrupalı bilginler bunu ciddiye almadılar, ancak 1967’de yazıtın bir kopyası Massachusetts’deki Brandeis Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Müdürü Cyrus H. Gordon’ın eline geçti ve Gordon Netto’nun çevirisini doğruladı. 19. yüzyıl bilginlerinin tanımadığı pön stili nüanslarının doğruluğunu gösterdiği söylendi.

Çeviri şöyleydi:

Biz Tüccar Kral’ın şehrinden Sidonlu Filistinlileriz. Dağlarla dolu bu uzak adaya çıktık. Güçlü Kralımız Hiram’ın 19. yaşında ilahi tanrı ve tanrıçalara bir genç kurban ettik ve Ezion-Geber’den gemiye binerek Kızıl Deniz’e açıldık. 10 gemiyle 2 yıl boyunca Afrika çevresinde denizlerde dolaştık. Sonra Baal’in eliyle ayrıldık… Böylece biz, 12 erkek ve 3 kadın, buraya “Demir Adası”na geldik. Ben, amiral, kaçacak bir adam mıyım? Hayır! İlahi tanrı ve tanrıçalar bizi korusun.

“Kader” anlamına gelen “Baal’in eliyle” deyimi, büyük olasılıkla bir fırtınaydı, ancak 1939’da Kıbrıs’ta bulunan bir Fenike yazıtında geçmektedir, “Demir Adası” tanımı ise gezginlerin kıyıyı bildiklerini ve Fenikelilerin ona bugün taşıdığı ada çok yakın bir ad verdiklerini göstermektedir. Çünkü Minas Gerais eyaleti, söylendiğine göre taş bu eyaletin yakınlarında bulunmuştur, çok büyük demir cevheri rezervlerine sahiptir. “Brzl” ise Eski Sami dilinde demir anlamına gelmektedir. (Daha yaygın açıklama, “Brazil” sözcüğünün mangal kızılı gibi parlak kırmızı bir boya çıkaran yöresel bir ağaçtan türediği şeklindedir.)

Bu bulgu Fenikelilerin İsa’nın doğumundan çok önce Amerika’yı keşfettikleri anlamına mı geliyor? Görünüşe bakılırsa hayır, çünkü Harvard Üniversitesi’nden tarihçi Samuel Eliot Morison, ne taşın kendisinin, ne onu keşfedenin ne de çiftlik sahibinin, yazıtın özgün kopyasını çıkartan oğlunun hiç bulunamadığını belirterek, bu öyküyü apaçık uydurma olmakla suçladı, yine Harvard’dan Profesör Frank Cross dilbilimsel nedenlerle yazıtı tanımamaktadır.

Arkalarında hiçbir şey bırakmamış ya da yok denecek kadar az şey bıraksalar da Fenikeliler ve Güney Amerika kıtası arasında açıklanmamış birçok bağlantı vardır. Örneğin, Türk amirali Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği haritanın İskenderiye’de MÖ 47’de bir yangın sonucu yok olan İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan orijinallere dayandığı söylenir ve bu harita Güney Amerika’nın doğu kıyısının şaşılacak derecede doğru bir taslağını göstermektedir. Eğer bu doğruysa, bu bilginin her şeyden önce gemici Fenikelilerden geldiği söylenebilir. Ancak bu tip bir bilginin alınabileceği daha önemli bir kaynak Portekizli gemicilerdir, çünkü 1513 yılı “Keşif Çağı”nın ortak noktasıdır. Diğer bir klasik kaynak ise Yunanlı yazar Diodorus Siculus’dur.

Siculus MÖ 1. yüzyılda Fenikelilerin Afrika’nın ötesindeki denizde, hatırı sayılır büyüklükte, verimli, büyük bölümü dağlık, arasından gidiş-gelişe uygun nehirlerin aktığı bir ada keşfettiklerini yazmıştır. Kimilerine göre burası Güney Amerika’yı anımsatmaktadır; Fenikeli bilgin Sabatino Moscati’ye göre ise burası daha yakın bir sahil, büyük olasılıkla Madeira olabilir.

Çinliler, Amerika Kıtasına Geldiler mi?

Daha sonraki ziyaretçiler olarak Çinlileri görüyoruz. MS 459’da Hui Shen ve 4 Budist rahibin Doğu Okyanusu ötesindeki “Fu-Sang” yeryüzü cennetini aramak için bir geziye çıktıkları Çin kayıtlarında yazılıdır. Yelkenli gemileriyle, Japonya’dan Pasifik üzerinden doğuya doğru akan güçlü, sıcak bir akıntı olan Kuroşio akıntısıyla sürüklenerek Kuzey Pasifik’te dairesel bir yol izlemişlerdir.

Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısında ulaştıktan sonra da aşağıya inerek Meksika kıyılarını bulmuşlardır.

Çinliler burada yazı sistemine sahip aydın insanlarla karşılaştılar, ancak bu insanların kaleleri ya da etrafı duvarla çevrilmiş şehirleri yoktu ve savaş nedir bilmiyorlardı.

Çinliler insanların yediği bambu filizleri gibi filiz veren Fu-Sang ağacını da keşfettiler. Meyvesi armuda benziyordu, yalnız kırmızımtıraktı. Ağaç kabuğundan iplik büküyorlardı ve bununla kaba kumaş ve daha ince bir bez dokuyorlardı. Ev yapımında odun kullanıyorlar, ağaç kabuğundan kâğıt yapıyorlardı.

Bu tanımlamalar tamamen, etrafı duvarla çevrilmemiş büyük şehirler inşa eden, güneşe tapan barışçı insanlarıyla Azteklerin başkenti Teotihuacan’ın altın çağına uymaktadır. Güney Amerika’ya özgü bir bitki olan agave (sabırotu) ise Çinlilerin Fu-Sang ağacı tanımına, uymaktadır, sadece bu bitkinin kırmızımtırak bir meyvesi yoktur. Yine de 30 ayağa dek uzanan sapı genellikle bir ağacınkiyle karıştırılır. Filizleri bambuyu andırır ve yenilebilir. Bitki sert bir iplik verir ve bu iplikten kaba kumaş ve ince keten bezi yapılabilir; lifler ise kâğıt yapımında kullanılır. Ancak evcilleştirilmiş sığır, at ve araba çekmek üzere eğitilmiş geyiklerle ilgili göndermeler pek gerçeğe uygun değildir. İspanyol istilasından önce Kızılderililerin evcil hayvanları yoktu ve ulaşımda tekerlek kullanmıyorlardı.

1974 yılında sekiz genç adam Hong Kong’dan Meksika’ya Çin yelkenli gemisiyle yapılacak bir yolculuğun güvenilirliğini denemeye karar verdiler. Eski Vietnamlıların bağlanmış düğümler yoluyla mesaj göndermeleriyle İnkaların yazı yerine düğüm kullanmaları arasındaki benzerlikten esinlenmişlerdi. Yolculuk boyunca her türlü tehlikeyi aşmasını bildiler ancak sonunda tekne kısmını sarıp tüm gemiyi yutan bir molüskten (yumuşakça) kurtulamadılar.

Arkeolojik keşifler de Asya ve Amerika arasında bazı ilişkilerin varlığını doğrular gibi görünüyor. Avusturyalı bir uzmanın Meksika’da Kolomb öncesine ait, dikkat çekici ölçüde Çin, Fenike ve zenci özellikleri taşıyan pişmiş çömlek çamurundan yapılmış başlar bulması dikkat çekicidir. Aynı biçimde Guetemala’daki kazılarda bulunan tipik Çinli özelliklerine sahip başlar da oldukça şaşırtıcıdır. Kolomb dönemi öncesi yerlilerinin, tamamen yabancı oldukları ve hiç tanımadıkları bir ırkın yüz özelliklerini birebir kopya edebilmeleri hiç de olası gözükmüyor.

Copan’daki Maya kalıntıları arasında da kimi gözlemcilere göre yontulmuş bir fil başı ile başı sarıklı bir seyisi andıran dikey durumda büyük bir taş bulunmaktadır; yanında Çinli bir kamu subayının (mandarin) özelliklerini yansıtan yontulmuş başka bir taş durmaktadır. Ancak Maya uzmanlarının hepsi de bu heykellerin Asya ile doğrudan bir ilişkiyi gösterdiğini kabul etmemektedirler.

Yine de ünlü antropolog Robert Von Heine Geldern MÖ 700 yıllarında Çin’den başlayıp Pasifik Okyanusu’nun diğer ucuna doğru gerçekleşen engin denizlere açılıp yayılma üzerine bir teori ortaya koydu. Ünlü antropolog şöyle diyor; “İleride yapılacak araştırmalar Asyalıların, yerel toplumun tüm yapısını değiştirip eski kabile topluluklarını Eski Dünya’nın toplumlarına benzer uygarlıklara dönüştürmede etkili olduklarını ortaya koyacaktır.”

Amerika kıtasının Kolomb’dan önceki kâşifleri üzerine yapılan spekülasyonların en ilginci Rüzgâr ve Su Tanrısı Quetzalcóatl’ın (Tüylü Yılan) esrarengiz kişiliğini hedef almıştır.

Efsanenin bir uyarlamasına göre Quetzalcóatl, Azteklerin sonraki başkenti Tenochtitlan’ın (Mexico City) 40 mil kuzeyinde bulunan Tollan’ın Toltekli prensiydi ve MS 980-99 arasında ülkesini yönetmişti. Sarayında inzivaya çekilen ve asla aynaya bakmayan Quetzalcóatl tanrılara insan yerine kelebekleri kurban ettiği için öfke uyandırdı. Büyücüler onu baştan çıkararak içki içmesini ve öz kızkadeşiyle yatmasını sağladılar. Sonra da eline bir ayna verip çirkinleşmiş ya da yaşlanmış (bu konuda görüşler değişmektedir) yüzünü görmesini istediler. Gizemi bozulan Quetzalcóatl bugünkü Veracruz yakınında kıyıya koştu, bir gün dönüp hazinesini geri almaya ve halkını tekrar yönetmeye yemin ederek bir sala binip denize açıldı.

Fenike gemisi

Quetzalcôatl Viking miydi?

Quetzalcôatl’m öyküsü Kolomb gelmeden öne Amerika’daki yabancı bir kralla ilgili en çarpıcı efsanedir. Halkından uzak duran, sarayında ayna bulundurmayan, insanları kurban etmeyi sevmeyen bir prensin tanımlaması, öldüğünden halkının haberi olmayan bir yöneticinin yerine geçen, gerçek kimliği ortaya çıkınca da çareyi kaçmakta bulan yabancı bir gaspçıyı akla getirmektedir. Bu adamın kökeni hakkında pek çok tahmin yürütülmüştür, bunların en ilginçlerinden biri Fransız kâşif ve bilim adamı Jacques de Mahieu tarafından ortaya atılmıştır.

1970 yılında Mahieu Eski Germen alfabesinin harfleri olduğunu iddia ettiği bir takım harf kalıntıları keşfetti. Bunlarla birlikte kaya üzerine oyulmuş miğferli ve sakallı bir figürle bir haç üzerinde Viking gemilerinin ana hatlarını gösteren şekiller de buldu. Tüm bunlardan yola çıkarak ayrıntılı bir teori hazırladı, şöyle ki: Norveçliler MS 967 yılında İzlanda’ya giderken rüzgâra kapılarak esas rotalarından ayrılıp Meksika’ya geldiler, liderleri Ullmann Quetzalcöatl oldu; ve sonraki 300 yıl boyunca Meksika’da ve And Yüksek Platosunda toplumlar oluşturdular.

Mahieu’nun hipotezi birçok itiraza yol açtı, yıllar boyunca Amerika’da kayalardaki yıpranma ya da tarihi bilinmeyen çiziklere, karalamalara bakarak benzer yorumlar yapılmış ancak bunlardan ikna edici bir sonuç alınamamıştı. Ancak uzak, etrafı kayalarla çevrili İnka imparatorluğunda bir öykü var ki Mahieu’yü haklı çıkartacak gibi görünüyor. Bir İnka prensesinin oğlu olan Garcilaso de la Vega. Royal Commentaries of the Incas (İnkaların Kraliyet Açıklamaları) adlı yapıtında yüzlerce yıl önce denizden gelen devlerle ilgili rivayetten bahseder:

Bir gün kamıştan yapılmış, geniş bir sürü sal göründü, içlerindeki adamlar öyle uzundular ki normal boyda bir insan onların ancak dizlerine kadar gelirdi, buna rağmen vücutları mükemmel orantılıydı. Hepsi sakallıydı, saçları omuzlarına kadar geliyordu, gözleri de kocaman ve yuvarlaktı.

Vikinglerin fırtına sonucu açık denizde binlerce mil sürüklenip Meksika’ya ulaşmış olmaları tartışılır. Ancak bu adamların Kolomb’dan 500 yıl önce ve Quetzalcöatl’ın zamanında Kuzey Amerika’ya gelmiş oldukları neredeyse kesinlik kazanmıştır. Onların öyküleri Grönland Destanı ile Kızıl Erik’in Destanı’nda yasamaktadır. Bu destanlar erken Ortaçağ İzlanda’sının sözlü geleneğinin ürünleridir ve ancak bu macerayı gerçekleştiren kişilerden alınabilecek ayrıntılarla doludurlar.

Amerika Kıtasını İlk Keşfedenler Yoksa Vikingler mi?

viking-drakkarNorveçliler 9. yüzyılda İzlanda’ya yerleşmeye başlamışlardır. MS 982’ye gelindiğinde bu yeni ülkede 60.000 kişi yaşamaktadır. Daha önce cinayet işlediği için Norveç’ten kovulan İzlandalı Kızıl Erik o yıl içinde başka birini daha öldürünce İzlanda’dan da sürüldü ve batıya doğru denize açıldı. 450 mil ilerledi ve dört gün sonra bir kara parçasına ulaştı. Yeşil çayırları, ağaçlarla örtülü yamaçları olan bu kara parçası bomboş, ıssız bir görünümündeydi. Adaya Grönland (İngilizce Greennland: ‘yeşil toprak’) adını veren Erik dönüşünde burayı ballandıra ballandıra etrafına anlattı.

Erik 25 gemiden oluşan bir keşif grubu topladı, atları, sığırları, koyunları ve keçileriyle birlikte 400 koloniciyi taşıyan 16 gemi yolculuğu tamamlamayı başardı. Bu koloniciler, Farvel Burnu yakınında Grönland’ın Doğu Yerleşmesi’nin çekirdeği sayılan Brattahlid’e (Sarp Yamaç) yerleştiler.

MS 986’da Bjarni Herjulfson Erik’e katılmak üzere İzlanda’dan denize açıldı. Sis ve kuzey rüzgârlarıyla sarılmış bir halde günlerce denizde dolaştıktan sonra ağaçlık alçak tepeleriyle Grönland’a hiç benzemeyen bir kıyı gördüler. Kuzeye doğru ilerlediler ve düz, ormanlarla kaplı bir sahil şeridine ulaştılar, daha da kuzeye ilerleyince dağlar ve buzullarla karşılaştılar. Adamları karaya çıkmak istedilerse de Bjarni kabul etmedi ve yön değiştirerek dört gün sonra Grönland’a ulaştı.

Bjarni böylece Kuzey Amerika’ya ayak basan ilk beyaz insan olma fırsatını kaçırmış oluyordu

Ancak diğer Grönlandlılar onun bulduğu topraklarda araştırma yapmaya pek istekliydiler. 1001 yılında, Erik’in oğlu Leif Bjarni’nin gemisini satın aldı, 35 kişiden oluşan tayfasıyla batıya denize açıldı, önce Bjarni’nin en son ulaştığı dağlara ve buzullara -Baffin Adası- geldi, küçük sandalıyla kıyıya çıkarken şöyle diyordu: “Buraya Heiluland (Yassı Kayalar Ülkesi) adını veriyorum.” Gemi yoluna, Bjarni’nin izlediği yolun aksi yönde, kıyı boyunca aşağı doğru ilerleyerek devam etti, sonunda millerce uzanan beyaz kumsallarıyla ormanlık bir ülkeye geldiler. Karaya çıktılar, Leif buraya Markland (Ormanlar Ülkesi) adını verdi; bu topraklar bugün Labrador olarak bilinir.

Leif yerleşecek bir yer bulana dek ilerledi. Bir adanın karşısında anakaradan bir burun çıkıntı yapmıştı, Norveçliler burun ve ada arasındaki kanalda ilerlediler ve sığlık yerde gemilerini karaya çektiler. Bir gölden çıkan derenin ulaştığı sahile çıktılar. Gelgit nedeniyle sular yükseldiğinde gemilerini bu dere yoluyla göle sokmayı başardılar. Barınacak evler yaparak kışı burada geçirdiler.

Gölden bol miktarda som balığı sağladılar; kış sığırların dışarıda otlamasına elverecek kadar yumuşak geçiyordu ve yılın en kısa gününde bile güneş kahvaltı zamanı ile öğleden sonra arasındaki süre boyunca gökyüzünde parlıyordu. Bir süre sonra Leif’in babalığı Tyrker ilginç bir şey keşfetti: Asma ve üzüm buldu, Leif de bu ülkeye Vinland (Asma Ülkesi) adını verdi. Bahar geldiğinde yedek teknelerini üzümle, gemilerini de kereste ile doldurarak (üzüm de kereste Grönland ve İzlanda’da bulunmuyordu!) eve dönmek üzere yola çıktılar.

Sonraki birkaç yıl içinde dört keşif heyeti sefere çıktı, Leif in kardeşi Thorvald 1004 yılında 30 adamıyla birlikte kışı Vinland’da geçirdi. Kıyı boyunca batıya doğru ilerleyerek ormanlık bir ülkeye ulaştılar, parıltılı beyaz kumsallara Furdustrandir (Mucize Kumsalları) adını verdiler. Gemileri bir burunda karaya oturup omurgası zedelenince Thorvald bu bölgeye Omurga Burnu adını verdi. Doğuya doğru ilerleyince yukarıya doğru çevrilmiş, pösteki kaplı üç Eskimo balıkçı kayağına rastladılar. Her birinin altında üç kişi uyuyordu. Norveçliler adamları öldürdüler, yalnızca bir tanesi halkına haber verebilmek için kaçmayı başardı. Yerliler Norveç gemisine saldırmak için geri döndüler ve attıkları oklardan biri Thorvald’ı ölümcül şekilde yaraladı. Thorvald ölürken adamlarına şöyle dedi: “Beni buraya gömün, başucuma ve ayakucuma birer haç dikin, bundan böyle burayı “Haçburnu” diye adlandırın.”

Diğer bir kardeş, Thorstein, Thorvald’ın cesedini yurda getirmek amacıyla sonradan sefere çıktı, ancak teknesi tüm yaz boyunca fırtınalı denizde yalpalanıp durdu ve sonunda Grönland’a dönmek zorunda kaldılar. Thorstein vebadan ölünce dul eşi Gudrid, Thorfinn Karlsevn adında bir tüccarla evlendi, sonraki üç kişi Erik’in gayrimeşru kızı Freydis de dahil olmak üzere 160 Grönlandlı ile birlikte Vinland’da geçirdiler ve üç gemiyle getirdikleri canlı hayvanları cinslerine göre ayırdılar.

İlk kış oldukça zor geçti, fırtına sonucu karaya vuran bir balinanın etini ilâve ederek yetersiz tayınlarını zenginleştirmeye çalıştılar, oysa balina eti onları hasta ediyordu. Ancak tüm bu yoksulluk içinde Gudrid Snorri adını koydukları çocuğunu doğurdu, Snorri Kuzey Amerika’da doğan ilk beyaz çocuktu ve destana göre doğum Leif’in yaptığı evde gerçekleşmişti.

Kıyı boyunca ileriye ve geriye doğru keşif gezilerine çıkan Norveçliler Hop’ta (Kara ile kuşatılmış körfez) karaya çıktılar, burada yabani üzüm, yabani buğday ve kıyı boyunca sadece çukur kazarak yakalayabilecekleri kadar bol miktarda kalkan balığı buldular. Norveçliler keçi sütü ve kıyafet vererek “Skraeling” dedikleri yerlilerle barışçı bir alışveriş ilişkisi başlattılar. Ancak bu durum kısa sürede değişti, ilişki düşmanlığa dönüştü ve silahlı çatışmalar başladı. Küçük bir çarpışma sırasında Freydis kılıcıyla çıplak göğüslerine vurarak düşmanı paniğe uğrattı. Ancak sayıları çok artan Norveçliler sonunda arkalarında bir gemi bırakarak Grönland’a kaçtılar.

Bunu izleyen yıl içinde korkunç bir sahne yaşandı. Freydis ve iki Norveçli, 65 erkek ve 5 kadından oluşan ortak bir keşif heyetine öncülük ederek Vinland’a geri geldiler. Diğer liderlerin gemilerini ve kişisel eşyalarını gasp etmeyi kafasına koyan Freydis tahrik yoluyla 30 erkeğin öldürülmesini sağladı, kendisi de onların karılarını öldürdü. Böylece, kanlanmış bir savaş baltasıyla, Kuzey Amerika’daki Norveç yerleşmelerinin kayıtlı tarihi de sona erdi.

Destanlarda geçen yetersiz coğrafi bilgi ve öyküler arasındaki çelişkiler, öykülerin doğruluğu ve tarif edilen bölgelerin yeri hakkında tartışmalara yol açtı. Kensington Rune Taşı ve Newport Taş Kulesi gibi şüpheli Norveç kalıntıları ile ilgili iddialar sorunu iyice anlaşılmaz hale soktu. 1898 yılında İsveçli bir çiftçi tarafından Minnesota, Kensington’a 3 mil uzaklıkta kazı sonucu ortaya çıkarılan, 200 libre ağırlığındaki Kensington Taşı’nın üzerindeki eski Germen harfleriyle kazınmış bir yazıt bulunmaktaydı. Tercüme edildiğinde 1362 yılında 30 Vikingli kaşifin bıraktığı bir mesaj olduğu anlaşıldı:

Biz 8 İsveçli ve 22 Norveçli, Vinland’dan batıya doğru keşfe çıktığımızda, bu taşın bir kaç günlük yürüyüşle kuzeyindeki iki kaya arasında kampımız vardı. Bir gün balığa çıktık. Dönüşte, 10 arkadaşımızı kanlar içinde ölü bulduk. Aziz Meryem Ana bizi korusun. Buradan 14 yürüyüş günü uzaktaki kıyıda 10 gemici teknelerimizi bekliyor. Yıl 1362.

Newport’taki Toura Park’ta bulunan kule ise sütunlar üzerinde duran sekiz kemerden oluşan 26 ayak yüksekliğinde silindir şeklinde bir yapıdır ve Rhode Island’daki bir Viking yerleşmesi sırasında yapıldığı sanılmaktadır.

Arkeologlar tarafından sömürge zamanına koyulmuş olsalar da, Kule de, tıpkı Kensigton Taşı gibi Yeni İngiltere ve ABD’nin orta bölgesindeki Norveç etkisine inananlar tarafından delil olarak ortaya konmaktadır.

Günümüz yetkilileri destanlarda söz edilen başlıca üç kara parçasının (Helluland, Markland ve Vinland) neresi olduğu üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Helluland, Grönland’ın Batı Yerleşmesi’nden çıkıp Davis Boğazı boyunca 200 mil ilerleyerek ulaştığımız Baffin Adası’dır. Muhteşem beyaz kumsallarıyla Markland, Labrador kıyısı üzerindedir, kumsallar bu bölgede 30 mil boyunca uzanır. Son olarak da Newfoundlands kuzey ucunun Vinland olduğu, Helge Ingstad’ın 1961-1968 arasında L’Anse aux Meadows’da yaptığı kazılarla hemen hemen kesinlik kazanmıştır.

Viking çağı uzmanı olan Norveçli Ingstad, Bremenli Adam’ın 1075 yılında Vinland’ı tarif ettiği belgeler ve Norveçlilerin 3 ayrı karayı gördüklerini ilk kez gösteren 1590 yılına ait bir İzlanda haritasından esinlenerek Newfoundlands’a geldi. Fiziki özelliklerini dikkate alarak L’Anse aux Meadows’un Leif’in bahsettiği bölge olduğunu kesin olarak belirledi: Bauld Burnu ve Belle Isle arasındaki boğaz, alçak, ağaçlık tepeler, bir gölden çıkıp yeşil çayırlardan geçerek körfeze dökülen, içinde som balıkları oynayan Kara Ördek Deresi. Kıyı boyunca ilerleyince Thorvald’in “Omurga Burnu” adını verdiği Porcupine (Kirpi) Burnu gözüktü. Karlsevn’in ‘Hop’ adını verdiği yer de Leif’in kendi yerleşmesi olabilir.

Karısı Anne Stine, İzlandalı ve Amerikalı arkeologlarla birlikte Ingstad, kesek ve keresteden yapılmış 6 evin yerini kazı sonucu ortaya çıkardı, en büyüğü 70 ayak uzunluğunda ve 55 ayak genişliğindeydi, karbon miktarına göre yaş hesaplanması sonucu tahminen MS 1000 yıllarına ait oldukları saptandı. Plan bakımından Erik’in Grönland, Brattahlid’de yine kazı sonucu ortaya çıkarılan evlerine benziyordu. Norveç işgalinden geriye kalanların çoğu asitli toprakta çürüyüp gitmişti, ancak Ingstad’ın grubu bronzdan yapılmış baş tarafı halka biçiminde bir broş, mantolarını tutturmada Norveçlilerin kullandığı türden bir toka ve Grönland’da yün örmede kullanılanlara eş, sabuntaşından yapılmış, iğe ağırlık veren bir halka buldu.

Bu bölgeden ortalama 300 yarda uzakta, güneşin yönünün anlaşılabileceği kurganlar bulunmaktaydı. Demir cüruhu ve mangal kömürü birikintileri bataklık demiri kullanılarak demir işleri yapıldığına kanıt olarak gösterilebilir. Oysa o dönemde ne oranın yerlileri olan Algonquin Kızılderilileri ne de Eskimolar demir işlerini bilmiyorlardı.

L’Anse aux Meadows biri hariç tüm sorulara çözüm getirmişti. Çözümsüz kalan şuydu: Kırmızı ve siyah kuşüzümü, kızılcık ve Bektaşiüzümü ile dolup taşmasına rağmen Newfoundland’da asma yetişmiyordu. Ingstad Norveççe “vin-üzüm” sözcüğüne karşılık olarak “otlak ülkesi” gibi başka bir anlam getirdi. Destanların hiçbir bölümünde Vinland’ın üzümle bağlantılı olduğundan bahsedilmediğine dikkati çekti. Ancak Ingstrad’ın açıklaması Leif’in yedek teknesini üzümle doldurmasını anlattığı tanımlamaya pek uymuyor, teknesini üstünde çimenler bulunan toprak parçalarıyla doldurmuş olması pek olası gözükmüyor.

Daimi yerleşmeden görünüşte vazgeçilmiş olsa da, Grönland ve Vinland arasında seyrek ilişkiler devam etti. Ancak 1490’a gelindiğinde, 80 yıl boyunca hiçbir gemi Grönland’a uğramamıştı ve insanlar kaybolmuşlardı.

Kimse nereye gittiklerini bilmiyordu, ancak 1500 yılında Newfoundland’e giden Portekizli bir keşif grubu mantıklı bir çözümle geri döndü: Vinland’a göç etmişlerdi. Gaspar Corte Real bu keşif gezisinden yanında “beyaz” olarak nitelediği 57 yerliyle döndü. Fiziksel özellikleri diğer yerlilerden farklıydı. Belki de bunlar Norveçlilerin torunlarıydı. Kızılderililerle karışmışlar, mağaralarda yaşamaya, hayvan postundan yapılmış elbiseler giymeye başlamışlardı.

Corte Real’in yolculuğu sayesinde Portekizliler Kuzey Amerika’ya ilk çıkışlarını gerçekleştirmiş oluyorlardı. Aslında böylesine mükemmel, yorulmak bilmez denizciler için gecikmiş bir başarıydı bu. Yıllar boyunca Atlantik’in her tarafında dolaşmışlardı. 1432’de Azor Adaları’nı, 1488’de ise Hint adalarına giden ve 10 yıl sonra Vasco da Gama tarafından aşılacak olan uygun bir deniz yolu keşfetmişlerdi. 1500 yılında, Hint adalarına giderken, Pedro Alvarez Cabral tesadüfen Brezilya’yı keşfetti, aynı yıl içinde Fernandes the Lavrador (Toprak sahibi Fernandes) Grönland’ı yeniden keşfetti.

Ancak Portekizli yazarlar rakip ulusların özellikle İspanyolların tecavüzünden kurtulabilmek için Lizbon Mahkemesi’nin keşifleri gizli tuttuğunu ifade etmekte, hatta kendi denizcilerinin Amerika’ya Kolomb’dan önce ulaştıklarını iddia etmektedirler. Buna kanıt olarak da Gaspar Corte Real’in babası Joao Vaz Corte Real tarafından 1472 yılında “Morina Ülkesi”ne ya da Newfoundland’e yapılan yolculukta, Lavrador’un 1492 Nisan’ında Atlantik’te 3 yıl sürecek bir yolculuğa çıktığı ve bu yolculukta Kolomb’u birkaç gün arayla alt ettiği şeklindeki iddiasını göstermektedirler. Ancak bu yolculuk hakkında kesin olan bir şey varsa o da Lavrador’un Grönland’a ulaştığıdır.

Portekizli Kral II. John’un endişe verici gizlilik tutkusu öyle bir noktaya ulaşmıştı ki gemilerinin tasarımıyla ilgili olarak konuşulmasını bile yasakladı. Takipçisi Şanslı Manuel de bu adeti sürdürdü. Cabal’in yolculuğuyla ilgili haritayı ülke dışına gönderen herkesi ölümle cezalandırdı.

Portekizli tarihçi Dr. Antonio Baiao “Azor Adaları’nın ötesinde başka adaların varlığının Portekiz’de bilindiğini, en azından tahmin edildiğini ve Kolomb’un bu belirtilerin sonunda denize açıldığını” ifade etmektedir. Kanarya Adaları’ndan ayrıldıktan 33 gün sonra Eylül-Ekim 1492’te Yeni Dünya’ya ulaşarak başarı kazanan Kolomb olmuştur,

İşin garibi Amerika kıtasına adını veren Floransalı Amerigo Vespucci keşif yapmamıştır. Ününü, onun Amerika’ya Kolomb’dan önce ulaştığını yalandan iddia eden bir dahiye borçludur. Amerigo Brezilya kıyılarını araştırmak üzere yola çıkan Portekiz gemisinde gemici olarak görev yapmıştır, bu yolculuğunu anlattığı Mundus Novus adlı yapıtıyla geniş bir okuyucu kitlesine seslenmiştir. Amerigo’nun yiğitliklerinden çok etkilenen Alman haritacı Martin Waldseemüller 1507 yılında çizilen Yeni Dünya Haritası’na Amerika ismini ilâve etmiştir. Kıta da o günden bugüne Amerika Kıtası olarak bilinmektedir

Ortaya çıkarılacak yeni kanıtlar, Yeni Dünya ve diğer uygarlıklar arasındaki ilişkilerin doğruluğuna ışık tutabilir. Ancak su götürmez bir gerçek de şudur: Hiçbir kıta Amerika kadar çok keşfedilmemiştir ve şu an için hiçbir arkeolojik bulgu Vikingler dışında başka bir ulusun Amerika kıtasını ilk keşfettiğini kanıtlayacak kadar güçlü değildir. “Amerika kıtasını kim keşfetti” sorusu daha uzun yıllar tartışmalara konu olacaktır.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir