26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı

Fransız gazeteci Jean-Yves Junet gördüklerine bir türlü inanamıyordu.

“Bu gördüklerim gerçek olamaz, bunlar ya beynimin bana oynadığı bir oyun ya da Azeriler çok iyi mizansen hazırlamışlar” diye düşündü ilk önce.

Öyle ya, hangi insanoğlu soğukkanlı bir şekilde elleri bile titremeden diri diri yalnızca kemikleri kalana kadar bir insanın kafa derisini yüzebilirdi?

Ya da nasıl bir insan hamile bir kadının karnını kasatura ile yarıp doğmamış çocuğu oradan alıp sonra da çocuğu süngüleyebilirdi?

Fakat katliamdan sağ  kurtulmayı başaran bir avuç kişinin yeri göğü inleten feryatları bu gördüklerinin ne bir oyun ne de bir mizansen olmadığını tekrar anımsattı ona. En korkunç karabasanda bile görmeyi düşünemeyeceği bu görüntüler tamamen gerçekti. Deneyimli gazeteci Jean Yves Junet Hocalı’da tanık olduğu vahşetin büyüklüğünü, “Pek çok savaş öyküsü dinledim, faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım hiç kimse tanık olmaz” diyerek özetleyecekti.

Yıl 1992, Şubat ayının sonları… Bir zamanların ihtişamlı Sovyetler Birliği dağılmış, dağılmasıyla beraber Cumhuriyetler arasında Sovyetler Birliği döneminde toprağa gömülmüş olan sorunlar tekrar günyüzüne çıkmıştır.  Azerbaycan ve Ermenistan arasında Sovyetler Birliği döneminde fazla dile getirilmeyen Dağlık Karabağ’ın kimin olacağı konusunda  uzunca bir süredir devam eden tartışmalar sonunda sıcak savaşa dönüşmüştür. Bu savaşta Hocalı kasabası Ermenistan  için askeri açıdan son derece stratejik bir önemdedir. Çünkü Hocalı, bölgede bulunan tek hava üssü konumundadır.  Uzun zamandır bölgeye karayolu erişimini kapatan Ermenistan ordusunun 20 Kasım 1991’de Azerbaycan resmi görevlilerini taşıyan bir helikopteri de düşürmesinden sonra havayolu ulaşımı da sona ermiş, Hocalı o tarihten itibaren tüm dünyadan yalıtılmıştır. Ermenistan ordusu o kadar rahattır ki,  İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre asker-sivil ayrımı yapmadan tüm kasabayı bombardıman altında tutmaktadır.

Rus Ordusu Hocalı Katliamına Yardım Ediyor

Takvimler 26 Şubat 1992’yi gösterdiğinde Ermeniler Hocalı kasabasının aylardır süren abluka yüzünden artık ele geçirilebilecek kadar zayıf düşürüldüğüne kanaat getirerek harekete geçer. Üstelik Ermeniler bu sefer tek başlarına da değildir. Olaydan sonra Rusya her ne kadar yalanlasa da, katliamın sorumluluğuna ortak olmak istemedikleri için birliklerinden firar eden 4 Rus askeri, katliam sırasında Rus ordusuna ait Albay Zarvigarov komutasındaki 366. Motorize Piyade Alayı’nın da Ermeni ordusuna yardım ettiğini itiraf edecektir. Rus akademisyen Yuri Pompeyev de katliamdan Yeltsin yönetimindeki Rusya’nın da sorumlu olduğunu, olaydan yıllar sonra görüştüğü Rus askerlerinolay sırasında çok sarhoş olduklarını ve şimdi pişman olduklarını itiraf ettiklerini belirtiyor.

Ermeni ordusu Rusların da desteğini aldığından, Alef Hacıyev komutasında kenti koruyan yaklaşık 160 kahraman daha fazla dayanamaz ve Ermeni ordusu fazla bir direnme ile karşılaşmadan Hocalı kasabasına girer. Az sonra yaşanacaklar ise modern çağın en büyük katliamlarından birisi olacaktır.  Resmi rakamlara göre 63 çocuk, 106 kadın, 70 yaşlı olmak üzere toplam 613 kişi, gayri resmi rakamlara göre ise yaklaşık 1.300 kişi Ermeni vahşeti altındayaşamını yitirir. 487 kişi ağır derecede yaralanmış, 1275 kişi ise esir alınmıştır. 150 kişinin akıbeti ise bilinememektedir!

Hocalı katliamında kimi kurbanlar diri diri yakılmış kimisi ise akla hayale gelmeyecek işkenceler ile öldürülmüştür. Küçücük çocukların gözleri oyulmuş hamile kadınların karınları süngüyle yarılmış ve insanlar diri diri toprağa gömülmüştür. 25 çocuk her iki ebeveyni de kaybederken, 137 çocuk ise katliamda ya annesini ya babasını yitirmiştir. Bazı ailelerden ise geriye sağ kurtulabilen tek bir birey bile kalmamıştır. Yaşanan bu katliamlar insanın kanını öylesine dondurmaktadır ki, olayın tanıkları bu vahşeti ifade edecek sözcük bulmakta oldukça zorlanmaktadır.

Tanıkların İfadeleriyle Hocalı’da Yaşanan Vahşet

Hocalı katliamı kurbanlarıAmerikalı gazeteci Thomas Goltz’un Amerika’nın Sesi’ne (VOA) anlattıkları:

Gördüklerimiz karşısında Reuters muhabiri Elif Kaban ve eşim Hicran donup kaldılar. Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.

3 Temmuz 1994 tarihinde Bakü metrosuna yapılan bombalı saldırının planlayıcılarından biri olmakla da suçlanan ve Interpol tarafından aranan   Zori Balayan, 1996 yılında basılan Ruhumuzun Canlanması adlı kitabında  ise hiçbir pişmanlık belirtisi  göstermeden şunları yazabilmektedir:

Biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.

Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan “For the Sake of Cross” (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında:

…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.

…Bazen ölü bedenlerin üzerinde yürüdüğümüz de oldu. Bir bataklığı geçmek için ölü bedenlerden oluşan bir yol döşedik. Ben cesetler üzerinde yürümeyi reddettim. Albay Olganyan korkmamamı emretti. Bu, askeri yasalardan biridir. 9-10 yaşlarında yaralı bir kızın göğsüne basarak yürüdüm.

Bacaklarım, kameram kanlar içindeydi…

Rus televizyon muhabiri Yuri Romanov  Ben Savaşı Çekiyorum adlı kitabında gördüğü vahşeti şöyle anlatmaktadır:

Ben helikopterin camından bakıyordum ve gördüğüm, bu insanlık dışı dehşet verici manzara gerçek anlamda beni hayretler içinde bırakıyordu. Karın eridiği dağ yamacının gölgesinde sararmış otların üzerinde insan cesetleri bulunuyordu. Büyük bir alan kadın, yaşlı ve çocukların cesetleri ile doluydu. Cesetler arasında bulunan ninesine (anneannesine) sarılmış küçük kız cesedi, insanı yakan bir manzara idi. Beyaz saçlı, başı açık ninenin yanına küçük kız uzanmıştı. Nedense, onların ayaklarını dikenli tellerle bağlamışlardı. Ninenin elleri de bağlıydı. Her ikisinin kafasında kurşun yarası vardı. Yaklaşık 4 yaşındaki kız çocuğu hayatının son anında ellerini ölmüş anneannesine uzatmıştı. Bu sahneden o kadar etkilendim ki, kamerayı bile unuttum…

Ne yazık ki tüm dünyanın gözleri önünde böyle bir katliam yaşanmasına, tüm kanıtlarıyla, tüm çıplaklığıyla, tüm itiraflarıyla  Ermenistan’ın yaptıkları ortada olmasına karşın bizler katliamcı olarak suçlanmaktayız. Katliam yapıldığına ilişkin en ufak bir kanıt olmamasına karşın neredeyse bir asır öncesinde Türklerin katliam yaptığını iddia eden Fransa Hocalı katliamı konusunda üç maymunları oynamaktadır. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Hocalı katliamı sırasında daha annesinin karnında olan ve kurtulmayı başaran Zarife Guliyeva’nın mektubunda sorduğu “1915’te, 100 yıl önce yaşanan olaya soykırım diyorsunuz ama 20 yıl önce Hocalı’da yaşanan soykırımı neden görmüyorsunuz?” sorusuna bir türlü yanıt vermemekte, verememektedir. Oysa Hocalı katliamının fotoğrafları, videoları en ufak bir itiraza bile fırsat vermeyecek kadar gerçektir.

Açıkça söylemek gerekirse Hocalı konusunda Türkiye Cumhuriyeti resmi olarak bugüne değin gereken duyarlılığı göstermediği gibi, bazen Azerbaycanlı kardeşlerimizi can evinden vuracak uygulamalara imza attı. Örneğin 2005 yılında Keçiören Belediyesi’nin aklına gelene kadar hiçbir belediyemiz bir soykırım anıtı dikmeyi düşünemedi. Bu ülkenin resmi kanalı olan TRT, geçmiş bir 26 Şubat’ta Hocalı ile ilgili bir belgesel yayınlamak yerine böyle bir günde Ermenistan ile Türkiye arasındaki gelişen ilişkileri anlatan bir belgesel yayınlamadı mı? Ve çok daha acısı, İngiliz gazeteci Thomas de Vaal’ın “Karabağ: Savaşta ve Barışta Ermenistan ve Azerbaycan”  adlı kitabında “Hocalı’dan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu. Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bu sabit bakış açısını kırmayı başardık diyerek katliamı itiraf eden, katliam sırasında bizzat görev alan Serj Sarkisyan gibi katillerin AKP hükümeti tarafından devlet töreni ile karşılanmasıdır. Yüzlerce Azerbaycanlı kardeşimizin kanının bulaştığı böyle bir elin sıkılması da en az katliam kadar acı verici, utandırıcı ve düşündürücüdür.

4 Yorum

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

vpills