Berlin Duvarı’nın Yükselişi ve Çöküşü
GDR Sosyalist Birlik Partisi Lideri Walter Ulbricht’in garden partisinde atmosfer pek hoştu. Pırıl pırıl ağustos güneşi altında, devlet ileri gelenleri kahvelerini bitirmiş, evin arkasındaki çimenlikten Dölln Gölü’ne doğru bir yürüyüş tutturmuşlardı. Komünist Parti Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Ulbricht, konuklarının canı sıkılmasın diye, Sovyet komedi filmi “Canını Seven Kaçsın”ı getirtmişti. Ne var ki, Demokratik Alman bakanlar, parti sekreterleri ve blok partilerinin liderleri sohbet etmeyi tercih ediyordu.
İçlerinden pek azı, yola çıkarken ormandaki tanklarla askerleri görmüştü. Konuklar, Ulbricht’in hafta sonlarını çoğunlukla Berlin’in kuzeyindeki sayfiye evinde geçirdiğini biliyordu. Ancak parti şefinin lüzumsuz bir neşe içinde olduğu da dikkatlerinden kaçmamıştı. Çünkü tatil günleri de olsa, eğlenmek yerine sosyalizmin yapılandırılmasından konuşmayı tercih ederdi. Oysa o akşam sesinde sevinç titreşimleriyle, gülüp şakalaşıyordu.
Saatler 22.00’yi gösterirken yemek bitmiş, sofradaki tabak çanak kaldırılmıştı, işte tam o sırada Ulbricht, konuklarını yandaki odaya davet etti; “Şurada küçük bir toplantı yapacağız” dedi.
Ulbricht, Almanya’nın yetiştirdiği en güçlü komünist liderdi. Lenin’le şahsen tanışmış, Stalin’le sıkı ilişkileri olmuştu. Şimdi devletin resmi iktidarını temsil eden, ancak hiçbir yetkisi bulunmayan Bakanlar Kurulu’ndan çok gizli planını onaylamasını istiyordu: Berlin Duvarı’nın inşası.
Konuyu tartışmaya açmayı kesinlikle düşünmüyordu. Günler öncesinden Sovyet Büyükelçisi Mihail Pervuçin’e niyetini bildirmişti: “Operasyon bitmeden bir tekini bile bırakmam. İşi sağlama bağlamak gerek.”
Ulbricht, Kuzey Denizi’nden Bavyera Ormanları’na kadar uzanan iki Almanya arasındaki sınıra yıllardır dikenli tel çektiriyordu ve 1960’tan itibaren de mayınların yerleştirilmesine başlanmıştı. Sınır polisine, kaçmaya çalışanları uyarı ateşi açmadan vurma yetkisi verilmişti. Buna rağmen yüz binlerce Doğu Alman, çoğu Berlin üzerinden, Batı’ya kaçmayı başarmıştı.
Doğu Berlin ile Batı’daki Müttefik Kuvvetler’e ait sektörler arasındaki sınır geçişleri, devriye polisi tarafından münferit noktalarda kontrole tabi tutuluyordu. İsteyen Doğu Alman vatandaşı, 20 fenik verip bir tramvay bileti alarak kentin batı kesimine geçebiliyor ve oradan da Federal Almanya’nın yolunu tutuyordu. Nitekim sonraki yıllarda uzunca bir dönem Federal Almanya Dışişleri Bakanlığı yapacak olan Hans Dietrich Genscher de batıya bu yolla sızmıştı. Ulbricht’e göre, Batı Berlin, “İnsan tacirlerinin ve casusların cennetiydi. Bu musibetler genç insanların beyinlerini, cinayet filmleriyle sistematik olarak yıkıyorlardı.”
Ulbricht’in konuklarına açıkladığına göre, devlet güvenlik örgütü Stasi’nin verdiği isimle “Gül Operasyonu”, birkaç saat içinde yani 13 Ağustos 1961 günü, sabaha karşı 01.00’de başlayacaktı. Batı Berlin’e geçiş tamamen kapatılacaktı.
Ulbricht, “İyice anlaşıldı mı?” diye sordu. Cevap beklediği yoktu. Misafirler de susup başlarını “evet” anlamında sallamakla yetindiler.
13 Ağustos 1961’in gece yarısı, duvarın baş vermesiyle birlikte, Batı Almanya ayağa kalktı. Tepki çok sertti. Berlin’in orta yerinde, herkesten habersiz, nasıl bir duvar yükselebilirdi? Çok kötü sorular geliyordu akıllara. Batılı gizli servisler bu plandan ne kadar haberdardı? Acaba ABD Başkanı John F. Kennedy ile Sovyet lideri Nikita Kruşçev arasında gizli bir antlaşma mı yapılmıştı?
Almanya’nın doğu yakasına göre “faşizme karşı korunma duvarı”; batı yakasına göre ise “utanç duvarı” olan bu garabetin yükselmesine nasıl karar verilmişti? Acaba emir Krusçev’den mi gelmişti?
Berlin: Soğuk Savaş’ın Bir Numaralı Cephesi
Soğuk Savaş’ın bitiminin üzerinden geçen 12 yıl içinde, Batılı devletlerle Demokratik Almanya’nın arşivlerindeki birçok belge kamuoyuna açıldı, Krusçev ile Ulbricht arasındaki mektuplaşmalar, Doğu Berlin’deki Sovyet Büyükelçiliği’nin Moskova’ya gönderdiği bilgiler, Varşova Paktı zirvelerinde alman kararlar, 1961’de Viyana’da yapılan Sovyet-Amerikan Zirvesi’nin tutanakları ve diğerleri…
Gerek bu tutanaklar, gerekse Ulbricht’in tercümanı Werner Eberlein ve Sovyet diplomat Yuli Kvizinski’nin tanıklıkları, bütün bir neslin kaderini etkileyen duvarın yükseldiği günlerdeki dramatik gelişmelere ışık tutmaktadır.
Altmışlı yılların başlarında yüzlerce gizli ajanın cirit attığı ve kimi zaman nükleer savaşa yol açabilecek kadar tehlikeli karşılaşmaların yaşandığı Berlin, Soğuk Savaş’ın bir numaralı cephesi durumundaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonundaki antlaşma gereği, Berlin üzerinde söz sahibi olan Dörtlü Kuvvetler’den ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin karşılıklı gövde gösterisi söz konusuydu. Berlin bu devletler arasında dörde bölünmüştü. Batılı kapitalist devletler Almanya’yı komünizm tehdidine karşı ileri bir karakol olarak kullanmak isterken, Sovyetler Birliği ise Almanya’yı kendi rejimine uygun hale getirmeyi hedefliyordu.
Almanya’nın Sovyet işgali altındaki bölümünden firarlar, daha 1945 yılında başlamıştı. 1961 yılına kadar tam 2,7 milyon kişi Batı’ya geçmişti. Yani her gün orta ölçekli bir köy nüfusu kadar insan, Doğu’dan kaçıyordu.
Başlangıçta beslemek zorunda olduğu nüfus azaldığı için bu durumdan pek de şikayetçi olmayan Demokratik Alman yönetimi, zaman içinde firarların azalacağını düşünüyordu. Ancak kaçışlar bitmek bilmedi. Özellikle gençler ve akademisyenler elden gidiyordu. Demokratik Almanya pek yakında, yaşlı nüfustan oluşan bir işçi-köylü devleti haline gelecekti. Geride, kalanlarla sosyalizmi kurmak pek mümkün olmayacaktı.
Sovyet Lideri Kruşçev, Demokratik Almanya’daki gelişmeleri özel bir dikkatle izliyordu. Ulbricht’i 1942’den beri tanıyordu. Stalingrad cephesinde beraberdiler. Kruşçev kentin savunmasını örgütlerken, Nazi dönemini Sovyetler Birliği’nde sürgünde geçiren Ulbricht, el ilanları ve megafonlarla Nazi askerlerini ordudan kaçmaya teşvik ediyordu. Aslında Ulbricht ve Kruşçev’in birbirlerine pek sempati besledikleri söylenemezdi. Ancak Sovyet lideri, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki hesaplaşmanın Demokratik Almanya’da sahneleneceğini düşündüğü için, Doğu Alman devletinin “Sosyalizmin Vitrini” olması gerektiğine inanıyordu.
1958 yılı yazında Moskova, Doğu’dan kaçışların artık kritik bir aşamaya geldiğine karar verdi. Sovyet Komünist Partisi Merkez Komite üyelerinden Yuri Andropov, “Artık yoldaş Ulbricht ile konuşmamız gerekiyor” diye defterine not düşmüştü. O yıl içinde, Kruşçev ve Ulbricht en az iki kez buluştular. Tercümanlar bu buluşmaların en yakın tanığıydı. Moskova’da Viktor Belezki, Berlin’de Werner Eberlein…
Konuşmaların içeriği hakkında iki tercüman da aynı bilgileri vermekteler. Kruşçev şöyle diyordu: “Walter, artık şunu anlaman gerekiyor. Sınırlar böyle ardına kadar açıkken, kapitalizmle rekabet edemeyiz.” Ulbricht’in yanıtı ise şöyle idi: “Tamamen aynı fikirdeyim.”
Ulbricht’in Oyunu
Aslında Demokratik Alman Komünist Partisi daha 1950’lerin başında Berlin’in orta yerine sürgü çekmeyi önermiş, ancak Moskova kesinlikle kabul etmemişti, Varşova Paktı zirvelerinde de Ulbricht’in Berlin’in ortasına set çekme girişimleri, Kruşçev’in müdahalesiyle diğer Doğu Bloku devletleri tarafından reddedilmişti.
Çünkü Kruşçev, Amerikan, İngiliz ve Fransız işgal güçlerinden bir şekilde kurtulabileceğini düşünüyordu. Birçok tarihçinin görüşüne göre Ulbricht, Moskova’yı köşeye sıkıştırmak için ülkeden firarları bilerek kışkırtmıştı. Örneğin 1960 baharında hiçbir neden yokken çiftliklerin kolektifleştirilmesini hızlandırmıştı. Böylece 152 bin 291 kişi bir çırpıda Batı’ya kaçmıştı.
Ulbricht, Batı’ya kaçanlar yüzünden oluşan işçi açığını kapatmak için Moskova’dan yardım isteyince Kruşçev küplere binmiş, “Benim proleterim savaşı kazandı, şimdi gidip sizin tuvaletlerinizi mi temizleyecek” diye kestirip atmıştı.
Kruşçev artık iyice bilenmiş, kıvama gelmişti. Zaten çabuk alev alan bir mizaca sahipti. Bir keresinde BM Genel Kurulu’nda ayakkabısını kürsüye vurmuş, bir Doğu Almanya ziyaretinde, de tuvalette gördüğü musluğu söktürmeye kalkmıştı. Moskova’da aynısını yaptırtmak istiyordu.
İşte 3 Haziran 1961 günü Viyana’da Kennedy ile buluştuğunda yine aynı kıvamdaydı. Çok öfkeli konuştu. Kennedy sordu: “Acaba sözleriniz, Batı Berlin’e geçişleri kapatacağınız anlamına mı geliyor?” Kruşçev’in yanıtı şöyle oldu: “Doğru anladınız Sayın Başkan. Biz savaş istemiyoruz. Ama bizi kışkırtırsanız, o savaş çıkar işte.”
Kennedy, “Bu yıl kış çok soğuk geçecek” diye yanıt verdi. Muhatabı tarafından, deneyimsiz olduğu için küçümsendiğini anlamıştı.
Ve 6 Temmuz 1961 günü Moskova’dan beklenen yanıt geldi. Doğu Berlin’deki Sovyet Büyükelçisi Pervuçin, Ulbricht’i makamında ziyaret ederek Kruşçev’in onayını iletti. Sınır kapatılabilirdi. Ulbricht başını salladı ve Kruşçev’e teşekkürlerini bildirdi.
Ulbricht, operasyonun bir pazar günü başlamasında ısrarlıydı. Yaz rehavetindeki vatandaşlar kırlara gidecek ve protestoların dozu hafifleyecekti. Böylece Moskova-Doğu Berlin eşgüdümünde hazırlıklar gizlice başladı.
Dikenli Tel Sıkıntısı
Hazırlıkların koordinasyonu görevi Erich Honecker’e verilmişti. Partinin güvenlik konularından sorumlu sekreterdi ve genç yaşta amirlerinin güvenini kazanmıştı. Sonraki yıllarda devlet başkanlığına kadar yükselecek olan Honecker, çok gizli tutulan duvar hazırlıkları sırasında Sovyetler Birliği ile sürekli dirsek temasındaydı. Metro hatları ve elektrik tesisatının ayrılması konusundaki bilgileri Moskova’ya tek tek bildiriyordu. Bu bilgiler, Doğu Berlin’deki Sovyet diplomatı Kvizinski aracılığıyla Moskova’ya kuryeyle gönderiliyordu.
Tek problem dikenli tel sıkıntısıydı. Kamyonlar, 100 ton dikenli teli iki Almanya arasındaki sınırdan Doğu Almanya içlerine taşımışlardı. Böylelikle Batılı gizli servislerin yanıltılması amaçlanıyordu. Sonra aynı teller Berlin dışına geri getirilmişti. Federal Alman arşivlerindeki belgelere göre Honecker, duvar inşaatının başlamasından kısa süre önce 300 tonluk tel açığı bulunduğunu bildirmişti. Sonradan bu açığın nasıl kapatıldığı ise halen meçhul!
6 Ağustos kritik bir gündü. O gün, Berlinli bir doktor CIA’ye haber uçurdu. Parti çalışmalarında işittiğine göre, bir sonraki hafta sonu Berlin’in Batı’ya kapatılması konusunda çok sıkı önlemler alınacaktı. Sovyet ve Alman askerleri seferber edilecekti. Amerikalı diplomatlar da durumdan haberdardı.
Fransızlar da Doğu Berlin’deki en iyi ajanları olan bir diş hekiminden aynı bilgiyi almışlardı. Dişçi bilgiyi, parti ileri geleni bir müşterisinden almıştı.
Arşivlerdeki bilgilere göre, Federal Alman gizli servisi BND, herkesten önce ta Temmuz ayı ortalarında duvarın gelişini haber almıştı. Batı Berlin Belediye Başkanı Willy Brandt’ın, 12 Ağustos Cumartesi günü yaptığı konuşma, yaklaşan tehlikenin habercisiydi: “Demokratik Almanya vatandaşları kaçıyor, çünkü demir perdenin ilmekleri arasına beton dökülmesinden korkuyorlar. Onlar dev bir hapishaneye atılmaktan korkuyorlar…”
13 Ağustos gecesi duvar organizatörü Erich Honecker, Ulusal Halk Ordusu karargahını telefonla arayarak emri verdi: “Görevinizi biliyorsunuz. Başlayın!”
Operasyon tam saatinde, 01.00’de başladı. Sınırda ışıklar söndü. Askeri kamyonlar birlikleri ve dikenli telleri getirdiler. Polisler, makineli tüfekleriyle aşağı atladılar. Brandenburg Kapısında projektörler çevreyi tarıyordu. İki metre aralıklarla nöbetçi dikildi.
Honecker, Batı Berlin’e açılan 81 girişten 65’inin kapatılması için 30 dakikalık bir süre hesaplamıştı. Polis ve askerler de üç saat içinde bütün sınırı kontrol altına almış olacaktı. Dev bir operasyon yapılıyordu; 193 cadde ve sokak, 12 metro ve tramvay hattı ile 48 tramvay istasyonu kapatılacaktı.
Sabah 05.00 sularında Friedrichstrasse’deki istasyonda büyük bir kaos patlak verdi. Yüzlerce insan Batı Berlin’e gitmek için peronda üst üste yığılmıştı. Trafiğin kapandığından haberleri yoktu. Kentin diğer kesimlerinde de binlerce insan, geçiş noktalarının karşısında, dikenli telleri ve muhafızları buldu. Çabaları hiç fayda etmedi.
Kennedy, Duvarı Savaşa Tercih Ediyor
Doğu Berlin’in sınırı kapattığı 13 Ağustos 1961 gecesi, Batı Berlin Belediye Başkanı Willy Brandt, Nürnberg-Kiel yolu üzerindeydi. Derhal Berlin’e çağrıldı. Birkaç saat sonra Brandenburg Kapısı’ndaydı.
Makineli tüfeklerle nöbette bekleyen askerlere baktı ve “Korkunç” dedi. O gün öğleden sonra Brandt, Kaiserswerther Caddesi’ndeki Müttefik Komutanlığı’na gitti. Amerikalı, İngiliz ve Fransız komutanlara çıkıştı: “Dün gece Ulbricht kıçınıza iyi bir tekme indirdi…” Brandt, en azından sembolik bir eylem ekliyordu. Ama nafile. Müttefiklerin, Doğu’daki Sovyet komutana protesto notası vermesi bile tam 48 saat sürdü.
Bu ağır aksak davranışın nedeni, Kennedy’nin duvarı, savaşa tercih etmesiydi. Yakın çevresine Kennedy şöyle demişti:
Kruşçev’i anlıyorum. Doğu Almanya’yı kaybederse, bütün Doğu Avrupa’yı kaybeder. Bu kaçışları durdurmak için bir şeyler yapmak zorunda. Belki bir duvar inşa eder ve biz bunu asla engelleyemeyiz. Bu ittifakı bir arada tutabilirim ama Doğu-Batı geçişini açık tutmak için değil, Batı Berlin’i korumak için.
Kennedy, Kruşçev’i açıkça uyarmıştı, Batı Berlin’e ya da aradaki koridora yapılacak her türlü saldırı savaş nedeniydi. Ama Batılı devletler, Kruşçev’le Ulbricht’e yönelik en ufak bir girişimde bile bulunmadılar. Ne bir ambargo tehdidi ne de bir uzlaşma arayışı…
Demokratik Almanya yurttaşları, 13 Ağustos 1961’den 9 Kasım 1989 gecesine kadar, yani tam 10 bin 680 gün, Berlin Duvarı’nın gölgesinde yaşadılar. O duvar, Demokratik Alman rejiminin varoluşunun tek güvencesiydi. Parti Şefi Ulbricht yakın çevresine şöyle demişti:
Bu duvar yüzünden benden ne kadar nefret ettiklerini biliyorum; ama sosyalizmi korumak adına, bu sorumluluğu üstlenmek zorundayım.
Berlinlileri ve tabii aynı zamanda bütün Almanları ayıran 165,7 km uzunluğundaki beton duvar ve metal parmaklıklı çit, gözetleme kuleleri, tanklar ve köpekli devriyelerle korunuyordu.
Duvar birçok Doğu Alman vatandaşının gözünü yıldırmayı başaramadı. Daha dikenli tellerin çekildiği ilk bir ay içinde, 216 kişi bulduğu gediklerden kaçtı. Dikenli tellerin potansiyel firarileri kışkırttığını fark eden Demokratik Alman Yönetimi, 20 Eylül 1961 günü nihai kararını verdi: Teller yetmiyordu; demek ki iki Berlin arasına tamamen beton bir duvar örmek gerekiyordu. Ördüler de. Kaçmaya çalışacakların daha kolay görünebilmesi için duvarın doğu tarafı tamamen beyaza boyanmış, yerlere çelik kapanlar ve mayın tuzakları yerleştirilmişti. Ancak yine de 1989 yılına kadar tam 40 bin kişi sınırı delmeyi başardı.
Eylül 1989’da Macaristan Hükümeti “Demir Perde”yi Avusturya sınırında araladığında, on binlerce Doğu Alman vatandaşı duvarı aşma olanağı bulmuştu. Duvarın mimarı ve Ulbricht’in halefi olan Demokratik Almanya Devlet Başkanı Erich Honecker artık yaslı bir adamdı.
Berlin Duvarı’nın Yıkılışı
Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov, Glasnost politikası çerçevesinde Doğu Avrupalı müttefiklerine çoktan icazet vermişti; sosyalizm yolunda herkes dilediği gibi yürüyebilirdi. Nitekim Varşova Paktı üyeleri birer birer kendi yollarını çizmeye başladılar.
Direnen bir tek Honecker’di. Yaşlı adama göre, Berlin Duvarı daha 50-100 yıl dayanırdı. Diğer Doğu Bloku ülkelerinin sınırlarını açmasından yararlanarak bu yolla Batı’ya kapağı atan Doğu Almanların arkasından alay ediyordu Honecker. 2 Ekim 1989 günü şöyle diyordu: “Bırakın her şeylerini bırakıp gitsinler. Onların arkasından gözyaşı dökecek değiliz.”
Oysa 38 gün sonra, 9 Kasım gecesi, Ulbricht’in eseri yerle bir olacaktı.
Honecker’in inadına rağmen Komünist Parti o duvarın, Alman halkını ilelebet ayıramayacağını anlamıştı. Parti Şefi Egon Krenz’in seyahat kısıtlamasını belirli şartlarla gevşetmesini takip eden bir hafta içinde her şey yıldırım hızıyla gelişti…
9 Kasım günü saat 18.57’de Parti’nin Berlin Bölge Şefi Günter Schabowski bir basın toplantısı düzenleyerek, yeni seyahat düzenlemesini açıkladı. O gece saat 20.00 sularında, Doğu Berlin’deki sınır geçişi her zaman olduğu gibi bomboştu. Ancak, Bornhoimer Caddesi’ndeki geçişin açıldığı dedikodusu kısa sürede kente yayıldı.
Sansasyonel haberin Bonn’a ulaşması üzerine, oturuma kısa bir süre ara vermiş olan Federal Alman Parlamentosu hemen toplandı. Tam 21.08’de hep bir ağızdan Alman Milli Marşı’nı okudular.
Doğu Berlinliler duvara akın ediyordu. Sınır muhafızları daha fazla direnemezdi. İlk olarak Bornhoimer Caddesi’ndeki geçiş açıldı. Muhafızlar, sevinçten çılgına dönen halka yol verdiler.
Federal Almanya Başbakanı Helmut Kohl, altı günlük bir ziyaret için bulunduğu Polonya’nın başkenti Varşova’da haberi aldı. Yakın danışmanı Eduard Ackermann, Bonn’dan telefonla aradı: “Sayın Şansölye, şu anda duvar yıkılıyor” dedi.
Kohl önce inanamadı; sonra “yanlış zamanda, yanlış yerde olduğunu” düşündü. Konrad Adenauer de duvarın yapımına başlandığı gün, seçim gezisindeydi. Berlin’e gitmemiş, gezisine devam etmişti. Kohl aynı hatayı tekrarlamayacaktı. Hemen ertesi gün gezisini yarıda kesip Almanya’ya döndü. Ancak Müttefik Kuvvetler Anlaşması gereği Federal Alman uçaklarının Doğu Alman koridorlarını kullanması yasaktı. Doğrudan Berlin’e uçması imkansızdı. ABD’den yardım istendi. Kohl önce Hamburg’a gitti, oradan bir Amerikan askeri uçağıyla Berlin’e geçti.
28 yılı duvarın varlığıyla geçen 40 yıllık ayrılık artık sona ermiş, Batı Berlin ve Doğu Berlin’i birbirinden ayıran 43 kilometre uzunluğundaki Berlin Duvarı 1989 yılında yıkılmıştı. Sadece Berlin’de değil, iki Almanya sınırı boyunca insanlar bir sel gibi birbirine doğru akıyor, kucaklaşıyordu.
Almanya’nın yakın tarihinde ilk kez halkın iradesi yönetenlere galip geliyor, Almanlar tek damla kan dökülmeden sınırsız birleşme isteklerini kabul ettiriyorlardı. Ellerine çekiçleri alıp, yıllarca nefret besledikleri duvarı sevinç gözyaşları içinde parça parça ediyorlardı…
Berlin Duvarı’nın Kurbanları
Doğu ve Batı’yı birbirinden ayıran duvarın ilk kurbanı, 22 Ağustos 1961’de Ida Siekmann oldu. Üçüncü katında oturduğu apartmanın penceresinden önce eşyalarını duvarın diğer tarafına atan Siekmann, itfaiyecilerin brandayı germesine fırsat bırakmadan kendini boşluğa bıraktı. Kaldırıma çakıldı ve hastaneye götürülürken yolda yaşamını yitirdi.
Berlin Duvarı’nı aşmaya çalışan en az 230 insan bu uğurda can verdi. Kesin ölü sayısı ise meçhul; çünkü Demokratik Almanya bu rakamları asla açıklamadı. Bernd Eisenfeld ve Roger Engelmann adlı uzmanların tahminine göre, gerçek ölü sayısı 950 idi. Kimileri Kuzey Denizi’nde kimileri Karadeniz’de boğuldu, kimileri mayına basarak can verdi, kimileri de düpedüz sınır muhafızları tarafından vurularak öldürüldü. Tabii mutlu sonla biten kaçışlar da oldu. Yaşanan nice firar öyküsü arasında, en ilginçlerinden biri, evinin arka tarafı Batı’daki kaldırıma bakan bir kadının Doğu’dan Batı’ya, itfaiyenin gerdiği beze pencereden atlayarak kaçmasıydı.
Berlin Duvarı’nın son resmi kurbanı ise Chris Gueffroy idi. Kaçmaktan vazgeçmişti. Kalaşnikof’un kurşunu kalbine isabet ettiğinde, sırtını sınıra dönmüş, teslim olmak üzere öylece duruyordu. Doğu Berlinli 20 yaşındaki garson Chris Gueffroy, Batı’ya kaçmak isterken, 6 Şubat 1989 gecesi vuruldu ve duvarın son kurbanı olarak tarihe geçti. Ancak Gueffroy, Batı’nın gözleri önünde vurulduğu için, “son resmi kurban” olarak tarihe geçecekti.
Gizli tutulan bu ölümler, duvarın yıkılmasından sonra bir bir ortaya çıktı. İçlerinde en korkuncu ise 32 yaşındaki mühendis Winfried Freudenberg’in ölümüydü, Freudenberg, 8 Mart 1989 günü kendi yaptığı balonla duvarı aştıktan sonra 50 metre yükseklikten yere çakılarak son nefesini verdi. Kemikleri kırılmış, iç kanamadan ölmüştü. Balonu bir meşe ağacının tepesinde bulundu. Bu bir kaza mıydı? Yoksa Batı Berlin yönetiminin kendisini Doğu’ya teslim etmesinden korktuğu için, panik içinde aşağı mı atlamıştı? Freudenberg’in ölümünün ardındaki gerçek asla ortaya çıkmadı.

Teşekkürler, tek kelime ile Berlin Duvarı hakkında bilgi veren mükemmel bir yazı…