<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkiye | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/guncel-siyaset/turkiye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Dec 2017 16:04:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</title>
		<link>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2017 16:04:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[pkk]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5851</guid>

					<description><![CDATA[<p>1998 yazında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan gergin ve hırçın bir ruh haline bürünmüştü. Bir sürü esrarengiz toplantı yapıyordu. Ani bir kararla PKK’nın Suriye’deki iki eğitim kampının dağıtılmasını ve militanların ülkenin farklı bölgeleriyle Kuzey Irak’a gönderilmesini emretti. Suriye Öcalan’dan topraklarındaki PKK eğitim kamplarını kapatmasını ya da ülke içindeki hareketlerini sınırlamasını ilk kez istemiyordu. 1991 [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/">Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1998 yazında <strong>PKK</strong> terör örgütü lideri <strong>Abdullah Öcalan</strong> gergin ve hırçın bir ruh haline bürünmüştü. Bir sürü esrarengiz toplantı yapıyordu. Ani bir kararla PKK’nın Suriye’deki iki eğitim kampının dağıtılmasını ve militanların ülkenin farklı bölgeleriyle Kuzey Irak’a gönderilmesini emretti.</p>
<p>Suriye Öcalan’dan topraklarındaki PKK eğitim kamplarını kapatmasını ya da ülke içindeki hareketlerini sınırlamasını ilk kez istemiyordu. 1991 yılında, Öcalan’ın Iraklı Kürt temsilcilerle toplantılar düzenlediği gerekçesiyle, Suriye tarafından kısa bir süre gözaltına alındığı biliniyor. Ayrıca 1992’de, Suriye PKK’nın Bekaa’daki askeri eğitim tesislerinde faaliyeti durdurmuş, 1997’de ise Öcalan’dan, Bekaa Vadisi’ndeki Bar Elias kasabasında toplantı amacıyla kullanılan evleri boşaltmasını talep etmişti. Fakat bu sefer Türkiye, Suriye’ye ilk kez ciddi anlamda baskı yapıyordu. Yaz sonuna yaklaşıldığında, Türk yetkililer gerekli görülürse PKK liderini tasfiye etmek için askeri güç kullanılabileceği yönünde mesajlar vermeye başladılar.<span id="more-5851"></span></p>
<p>PKK komuta kadrosundan Şemdin Sakık’ın yakalanması Ankara’yı cesaretlendirmekle kalmamış, Sakık büyük olasılıkla, örgüte Suriye tarafından sağlanan desteğin yeni ayrıntılarını da açıklamıştı. Bu esnada Türkiye, Güneydoğu’da bariz bir askeri üstünlük sağlamıştı ve Suriye nezdinde de aynı üstünlüğe sahip olduğunun farkındaydı. Ağustos ayında atanan yeni askeri kadronun göreve başlamasıyla Türkiye’nin söylemi daha da sertleşti.</p>
<h2>Suriye, Abdullah Öcalan’ı Ülkeden Gönderiyor</h2>
<p>Eylül ortasında Türk Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, Türkiye&#8217;nin Suriye sınırındaki askeri üsse bizzat gelerek, Şam’ı, Türkiye&#8217;nin iyi niyetini suistimal etmekle suçladı: “Artık sabrımız kalmadı.” Birkaç gün sonra Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ankara&#8217;nın kendini savunmak zorunda kaldığını ima ederek, ilan edilmemiş bir savaştan söz etti. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1 Ekim 1998&#8217;de, TBMM’nin açılışında yaptığı “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum” sözleri ve Türkiye&#8217;nin askeri birliklerini güneye kaydırması, Suriye hükumetinin Öcalan&#8217;ın varlığının büyük bir soruna dönüştüğünü anlamasına yetmişti.</p>
<p>PKK Avrupa Komitesi (resmi adı ERNK Cephesi) üyeleri, durumu Abdullah Öcalan’la görüşmek ve toplantı yapmak için derhal Suriye’ye hareket ettiler. PKK’nın esas Avrupa sözcüsü -Suriye kökenli olan- Akif Haşan, Şam’ın baskılara daha fazla dayanamayabileceği yönünde Öcalan’ı uyardı.</p>
<p>Öcalan’ın sorunu, kendisinin belki de hiçbir önemi olmadığını kabul edememesiydi. Uzun zamandır destek gördüğü Suriye’nin kendisini kapının önüne koyacağına ihtimal vermiyordu. Yirmi yıla yakın bir süredir Suriye topraklarındaydı ve bu zaman zarfında hem Türkiye’ye baskı yapılabilmesine hem de Suriyeli Kürtlerin bulundukları çevreden uzaklaştırılmalarına vesile olmuştu. Yakın zamanda ise, Iraklı Kürtlere yönelik PKK saldırıları bölgenin istikrarsızlığında etkili olmuş ve Irak Kürt devletinin oluşumu olasılığını zayıflatmış, bölgedeki ABD etkisini de sınırlandırmıştı; bu gelişmelerin ikisi de Suriye’nin çıkarınaydı. Ancak Şam yönetimi bu tür militan gruplara sağladığı destekte dikkatli davranıyordu ve temel ilkesi bu grupların Suriye’nin ulusal bütünlüğünü tehdit edecek hiçbir şey yapmamalarını sağlamaktı. Oysa şimdi Türk hükümeti ciddi biçimde Suriye’nin bütünlüğünü tehdit edecek mesajlar vermeye başlamıştı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Öcalan’ı feda etmenin en akıllıca hareket olacağını düşünmeye başladı.</p>
<p>Ekim başlarında Mısır Suriye’yi, Türkiye’nin askeri tehditlerinde ciddi olduğu yönünde uyarınca, Suriye yetkilileri Öcalan’a, tatsız bir seçimle yüz yüze kaldıklarını ve en doğrusunun Öcalan’ın ülkeyi terk etmesi olduğunu söylediler. Öcalan daha sonra Suriyelilerin kendisine, “Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar veya biz seni yakalar ve Türkiye’ye teslim ederiz; tercih yapmak zorundasın,” dediklerini anlatacaktı.</p>
<p>Öcalan 9 Ekim 1998’de, Abdullah Sarıkurt adına düzenlenen sahte bir pasaportla ülkeden sessizce ayrıldı; tıpkı 19 yıl evvel sessizce geldiği gibi. Öcalan’ın ülkeyi gerçekten terk ettiğine Ankara’nın inanabilmesi birkaç gün aldı. Öcalan’ın şoförü Suriye’nin kuzeyini kat ederken, PKK mensupları da da yavaş yavaş, Öcalan’ın ülkeden ayrıldığı haberini öğreniyorlardı. Pek çoğu Öcalan’ın ortadan kaybolduğunu duymuşlardı, ama herkes gibi bunun ne anlama geldiği ve Öcalan’ın nerede olduğu hakkında kafaları karışıktı.</p>
<p>Öcalan’ın durumu kritikti.  Altı hafta önce Suriye’den kaçmıştı, ama kendisine sığınma hakkı verecek ülke bulamadığı için hâlâ firardaydı. Başlangıçta PKK’ya sempatiyle yaklaşılan Yunanistan’dan sığınma alacağını tahmin ediyordu, dolayısıyla 9 Ekim günü Şam’dan tarifeli bir uçakla doğruca Atina’ya gelmişti. Ancak Atina’ya vardığında -sonraları kendisinin ifade edeceği biçimiyle- Yunanistan “son derece kötü yüzünü” göstermiş ve Öcalan’a ülkeyi terk etmesi için üç saat mühlet vermişti.</p>
<p>Aynı gece, aşırı milliyetçi lider Vladimir Jirinovsky sayesinde Moskova’ya uçma izni alabildi. Fakat Rusya Parlamentosu’nun Öcalan’a sığınma hakkı tanıması yönündeki güçlü eğilime rağmen, Rus hükümeti yetkilileri Öcalan’ın kalmasını istemiyorlardı. Türkiye ABD’nin aracılığıyla, Öcalan’ın Moskova’da korunmakta olduğu istihbaratını almıştı. Türkiye’yle karşı karşıya gelmekten kaçman Rus yetkililer bir yandan Öcalan’ın varlığını inkâr ederken, bir yandan da PKK liderine Rusya’dan gitmesi gerektiğini açıkça anlattılar.</p>
<h2>İtalya Öcalan’a Kucak Açıyor</h2>
<p>Abdullah Öcalan’ın Rusya’dan sonraki durağı İtalya’ydı. İtalya Komunist Partisi başkanı telefonu eline almış ve kendisi de bir zamanlar Komünist Parti’de yer almış olan Başbakan Massimo D’Alema’yı arayarak Öcalan’ın İtalya’ya gelmesi için izin almıştı.</p>
<p>12 Kasım günü Öcalan Roma’ya geldi ve gerçek kimliğini ibraz ederek sığınma talebinde bulundu. Tutuklanarak cezaevine konacağından emindi, zira İtalya’ya varışından hemen evvel edindiği bilgiye göre ülkeye girişi engellenmeyecekti, ama serbest de kalamayacaktı. Göğüs ağrıları olduğunu söylediği için ağır güvenlik önlemleri altında derhal hastaneye sevk edildi.</p>
<p>Öcalan’ın geliş haberi yavaş yavaş duyulmaya başladı ve birkaç saat içinde de haber patladı. Kürtler onu korumak için seferber olurken, Türkler de kendilerinin terörist lider addettiği bir adamı Avrupa’nın korumayacağını düşünüyordu.</p>
<p>Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, “Apo’nun yakalanması PKK’ya indirilmiş en ağır darbedir,” derken haber bültenlerinde çok neşeli görünüyor ve ekliyordu: “İtalya’nın Apo’yu barındırmasına ihtimal vermiyoruz.”</p>
<p>Öcalan’ın Roma’ya gelişi sadece İtalya’da değil, bütün Avrupa’da ve ABD’de de derin bir ikilem yaratmıştı. Türkiye Öcalan’ın acilen iadesi konusunda ısrarlı çağrılarda bulunurken, Washington da Roma’ya, PKK liderine siyasi sığınma vermemesi için baskı yapıyor, birçok Avrupa ülkesiyse Öcalan’ın kendi topraklarına gelmemesinden rahatlamış görünüyordu.</p>
<p>Günler geçip de Öcalan İtalya’da sıkı güvenlik önlemleri altında tutulmaya devam ettikçe, Türkiye’nin tavrı kızgınlığa dönüşüyordu. Ankara’daki İtalyan Büyükelçiliği önünde gösteriler düzenlendi. İtalyan ürünlerinin boykot edilmesi çağrısı yüzünden kârlı savunma sözleşmeleri tehdit altına girdi.</p>
<p>İtalyan yönetiminin Öcalan’ın sınır dışı edilmesi hususunda gösterdiği isteksizliğin Türkleri hayal kırıklığına uğrattığı açıktı. Ama bütün bunların haricinde, iadenin önündeki asıl engel, İtalyan yasalarının, idam cezasının mevcut olduğu ülkelere suçluların iadesine izin vermemesiydi. Türkiye idam cezasının geçerli olduğu bir ülkeydi. Öcalan’ın İtalyan yetkililerce reddedilen siyasi sığınma talebi, olayı daha da karmaşık hale getiriyordu. Bir nokta çok açıktı: İtalyanların, muhtemelen iyi niyetle ve akşam yorgunluğu neticesinde verdikleri giriş izni yüzünden, işler sarpa sarmıştı.</p>
<p>Roma bir süre sonra Öcalan’dan kurtulabilmek için Almanya’nın yardımını istedi. PKK liderinin İtalya’da resmen tutuklanmasının gerekçesi sekiz yıl önce Almanya tarafından çıkartılmış bir tutuklama izniydi: Bu, suçlunun mahkemeye çıkartılması için Almanya’ya verilmesini gerektiriyordu. Fakat Almanya Öcalan’ı dava etmek gibi bir niyetinin olmadığını söyledi. Alman yetkililer PKK’nın kendi topraklarındaki örgütsel faaliyetlerini de göz önünde bulundurarak, Öcalan’ı mahkemeye çıkarmanın ülkelerindeki 2,5 milyonluk Kürt ve Türk toplulukta şiddet eylemlerine yol açacağından endişe ettiklerini açıkça belirttiler.</p>
<p>İtalyan yöneticiler başka bir plan üretemedikleri için Öcalan’ı bir tür ev hapsinde tutuyorlardı. Öcalan Roma’nın uzak semtlerinden birinde PKK yandaşlarınca kiralanmış üç katlı bir binaya nakledilmişti. İki kat İtalyan polisleri ve güvenlik cihazlarıyla doldurulmuş, üçüncü kat ise terör örgütü liderine ve ziyaretçilerine ayrılmıştı.</p>
<p>Roma pek çok yönden hoş bir yerdi ve villadaki hayat gayet güzeldi. Öcalan özgür değilse de, istediği kişilerle bağlantı kurmakta serbestti. Öyle de yapıyordu. Suriye ve Kuzey Irak’taki militanları arayarak PKK’yı telefonla yönetmeye devam etti. Kimin nereye gideceği, toplantılardan hangi kararların çıkacağı gibi emirleri, bulunduğu yerden veriyordu. Birbiri ardına gelen konuklarını villada ağırlıyordu. Geleceğini tartıştığı Avrupa’daki PKK yetkilileri, görüşlerini öğrenmek isteyen gazeteciler, zor durumdaki bir lidere iyi niyetlerini göstermek isteyen bir dizi yabancı ve Kürt&#8230;</p>
<p>Ancak İtalya’nın Öcalan’ın sığınma talebini değerlendirmekte gecikmesi endişe uyandırıyordu. Öcalan İtalya’da durumun çok daha kolay olacağını düşünmüş, kendisine bir siyasi liderden çok bir suçlu gibi davranılmasına çok şaşırmış, hatta bundan üzüntü duymuştu. Bütün dikkatlerin Kürt meselesine yoğunlaştığı Avrupa’da bulunmaktan mutlu değildi. İçinde bulunduğu kötü durumdan ötürü neredeyse bütün Kürtlerin onu savunmak üzere seferber olmaları da işe yaramıyordu. PKK lideri, Suriye’nin kendisine koymuş olduğu genel kurallar haricinde, hareketlerinin kısıtlanmasına alışkın değildi.</p>
<p>Öcalan’ın morali iyiden iyiye bozulmuştu; değişken ve tutarsız açıklamalar yapıyordu. PKK’nın yayın organı Serxwebun’un iddiasına göre, başını ABD ve İsrail’in çektiği uluslararası komplolardan söz ediyordu. Bir an İtalya’dan kaçmaya karar verdiğini söylüyor, hemen ardından, kalacağını ve PKK’yı gerçek bir siyasi harekete dönüştüreceğini duyuruyordu. PKK’nın başından çekilebileceğini duyuruyor, ama sonra bundan da vazgeçiyordu. Silahlı mücadelenin bırakılacağını söylüyor, ancak PKK için yeni ve tutarlı bir siyasal proje ortaya atmıyordu. Haftalar geçtikçe, kendisini kabul etmeye hazır bir ülke bulma konusunu giderek daha fazla dillendirmeye başladı.</p>
<p>16 Ocak 1999’da, Öcalan son kez fikrini değiştirdi. PKK bir uçak kiraladı ve Öcalan Moskova’nın hemen dışındaki bir havaalanına uçtu. Gelişi, PKK’nın temsilcileri ile Rus yetkililerin müzakeresi neticesinde kabul edilmişti. Öcalan, anlaşmaya göre altı ay kalmasına izin verileceğine inanıyordu, fakat Rusya hemen sözünden dönüp Öcalan’ı Suriye’ye geri dönmeye zorladı (muhtemelen, Moskova’daki PKK’lılar ya durumu yanlış anlamış, ya yanlış kişilerle görüşmüş ya da meselenin zaman içinde çözüleceğini düşünmüşlerdi). Bir hafta boyunca Tacikistan’da Rus Güvenliği’nin kontrolünde tutulduktan sonra ayın 29’unda St. Petersburg’a uçuruldu. Burada Öcalan’ı, görünüşe göre eskiden beri PKK sempatizanı olan emekli bir Yunan deniz amiralinin ayarladığı özel uçak bekliyordu. Uçak Öcalan’ı Yunanistan’a götürdü.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5855 size-full" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis.jpg" alt="Abdullah Öcalan'ın yakalanışı ve Türkiye'ye getirilmesi büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilmişti" width="589" height="396" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis.jpg 589w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis-350x235.jpg 350w" sizes="(max-width: 589px) 100vw, 589px" /></p>
<h2>Yunanistan Ateşle Oynadığının Farkına Varıyor</h2>
<p>Yunanistan, bir risk olmadığı sürece PKK’ya karşı destekleyici bir tutum içindeydi. Ne var ki, risk belirince, Yunanistan duraksadı. Öcalan’ın geri döndüğü haberi hükümeti paniğe soktu, hatta söylentiye göre Başbakan Kostas Simitis haberi duyduğunda fenalaştı. Korkmakta haklıydı. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Öcalan’ı barındıran herhangi bir komşu ülkenin askeri bir hamleyle karşı karşıya kalabileceğini ima etmişti.  Türkiye’yle Yunanistan arasında Kıbrıs ve Ege Adaları nedeniyle süregelen gerilime istinaden, Atina pek cazip bir hedef olabilirdi.</p>
<p>Yunan yetkililer Öcalan’a ülkeyi terk etmesini söyleyip, bu konuda cesaretlendirmek için, Hollanda’dan sığınma hakkı sağlayacaklarına dair hem kendisine hem de Yunanistan’daki destekçilerine söz verdiler. Bu, Öcalan’ı yeniden uçağa binmeye ikna etmek için yeterli olduysa da, Öcalan Beyaz Rusya, Minsk’e indikten sonra, beklenen uçak hiç gelmedi. Öcalan sonradan, “dondurucu soğukta dört saat boyunca” beklediğinden yakınacaktı.</p>
<p>1 Şubat’ta gece yarısından hemen sonra, kendisini getiren uçakla gerisin geri Atina’ya döndü. Yunan güvenlik yetkilileri girişine izin vermeyip Öcalan’ı apar topar Korfu Adası’na gönderdiler. Kenya’ya gitmesi ve orayı, bir Afrika ülkesinden siyasi sığınma elde etmek için üs olarak kullanması tavsiye edildi. Gerekli izin alınıncaya kadar, Yunanların koruması altında büyükelçinin villasında kalacaktı. Bu çılgınca bir fikirdi: Öcalan da sonradan tüm bu olan bitenin komplo olduğunu savunacaktı. Öyle olmasa bile bu plan, Yunanistan’ın Öcalan’ı başından savabilmek için nasıl çaresiz kaldığını, bir yandan da onu Türkiye’ye teslim eden ülke olmayı hâlâ istemediğini gösteriyordu. En azından buna mutlak surette mecbur kalmadıkça.</p>
<p>2 Şubat’ta bir Yunan uçağı Öcalan’ı Kenya’ya götürdü. Pasaport kontrolünden geçirilen Öcalan büyükelçinin villasında siyasi sığınma başvurusunu hazırladı. Bu sırada Türk ve Amerikan istihbarat servisleri -belki diğerleri de- Öcalan’ın kesin yerini tespit etmeye çalışıyordu. Zor olmadı. Bilgiler Öcalan’ın kısa bir süre Yunanistan’da kaldığını gösteriyordu, Nairobi’de sürekli olarak cep telefonunu kullanmış ve büyükelçinin villanın bahçesinde yürüyüşe çıkmıştı. Hatta gelişini takip eden iki gün içinde bir Kenya gazetesi, “Bu adamı tanıyor musunuz?” başlığı altında Öcalan’ın fotoğrafını yayınladı.</p>
<p>5 Şubat’ta, bir Yunan hükümet yetkilisi elçiliği arayıp şifreli sözcüklerle Öcalan’ın ülkeyi terk etmek zorunda olduğunu söyledi. Hollanda’dan sığınma sağlanacağına dair yeni sözler verildi. Atina’nın, büyükelçilikteki görevliler ve binayı terk etmeye yanaşmayan Öcalan üzerindeki baskısı artmıştı. 12 Şubat’ta Kenya Hükümeti, Yunan Büyükelçiliği’ni, Öcalan’ın oradaki varlığından haberdar oldukları ve gönderilmesini istedikleri yönünde bilgilendirdi. Görünen o ki, Ağustos ayında ABD Büyükelçiliğinin bombalanmasının ardından Nairobi’de mevcudiyetlerini güçlendiren Amerikan istihbarat servisleri, Öcalan’ın varlığına dair kanıtlar sunmuştu. Kuşkusuz, aynı bilgiler, belki daha da evvel Ankara’ya da ulaşmıştı.</p>
<h2>Abdullah Öcalan’ın Yakalanışı ve Türkiye’ye Getirilişi</h2>
<p>Abdullah Öcalan’ın Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde olduğu ve Hollanda’ya siyasi sığınma talebinde bulunacağı bilgisi kendisine ulaşan Türk istihbaratı çoktan hazırlıklara başlamıştı. Bu istihbarat bilgileri içinde belki de en kritik olanlardan biri, Öcalan’ın Hollanda’ya Falcon 900B tipi bir uçakla götürülecek olduğuydu. Hemen aynı tip bir uçağın Türkiye’de olup olmadığına bakıldı. Türkiye’de aynı model tek bir uçak vardı ve o da eski Devlet Bakanı ve işadamı Cavit Çağlar’a aitti.</p>
<p>Çağlar’ın uçağı da Türkiye’de bu renklere boyandı ve aynı işaretler uçağa eklendi. Uçak, doğrudan Kenya’ya değil, 10 Şubat’ta özel eğitimli güvenlikçiler ve istihbaratçılar dışında bir de askeri doktorla birlikte Uganda’ya hareket etti. Bunun nedeni ise, Hollanda’dan söz konusu kuyruk numarasına sahip asıl uçağın, beklenmedik bir şekilde Kenya’ya girmesi, Kenya hava sahasında aynı tip ve aynı kuyruk numarası ile iki ayrı uçağın dikkat çekip, operasyonun bozulabileceği endişesiydi. Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye getirecek ekip, kendilerini muz tüccarı olarak tanıtarak operasyon gününü beklemeye başladı.</p>
<p>10 Şubat’ta Uganda’ya giden uçağa, 14 Şubat akşamı Kenya’nın başkenti Nairobi’ye gitme emri verildi. Çünkü Hollanda’daki uçak yola çıkmıştı. Ne var ki, diğer uçağın Kenya’ya ulaşmasına daha saatler vardı. Abdullah Öcalan’ın yakalanış hikayesinde, tüm süreç boyunca Öcalan’ın yanında olan Yunanlı ajan Savas Kalendiris şöyle anlatıyor:</p>
<blockquote><p>Kenya Dışişleri Bakanlığı Yunan elçiyi çağırdı. Tüm iletişim araçlarımız devre dışı bırakıldı. Elçiliği ablukaya aldılar. Elçimiz bakanlığa gitmeyi reddetti. Kenyalı yetkililer gerekirse elçiyi güç kullanarak götürmek üzere binaya geldiler. Gitmek zorunda kaldık. Bakanlıkta uydudan çekilen görüntüleri gösterip “Öcalan&#8217;ın elçilikte olduğunu biliyoruz” demişler. Kenyalılar Öcalan&#8217;ı bir uçakla Hollanda veya Finlandiya&#8217;ya göndermeyi önerdiler. Elçi Atina&#8217;yı aradı, onlar da anlaşmamızı önerdiler. Kenyalı yetkililer, akşam saat 19.00&#8217;a kadar süre verdiler ve &#8220;Bu saatten sonra elçiliğe suikastçiler girebilir, sizi öldürüp Öcalan&#8217;ı kaçırabilirler, bundan sorumlu değiliz haberiniz olsun&#8221; dediler.</p>
<p>Elçi Öcalan&#8217;a öneriyi açıkladı. Yalnızca iki saatimiz vardı. Öcalan “Hadi gidelim, ne zamanımız ne de seçeneğimiz var. Arkadaşlarıma daha fazla yük olmak istemiyorum” dedi. Plana göre diplomatik plakası bulunan elçilik aracına binecektik. Araçla uçağın yanına kadar gidecek, ben araçtan inip uçağın içini kontrol edecektim. Uçak güvenliyse Öcalan&#8217;la birlikte uçağa binecek ve gitmek istediği ülkeye gidecektik. Ancak Kenyalılar bizi kendilerine ait 3 araca bindirdiler. Elçi ilkinde, Öcalan ortadakinde ve ben de 3&#8217;üncü otomobildeydim. Şoförler Kenyalıydı. Öcalan&#8217;ın bulunduğu otomobil yolda bizden ayrılınca şoförden Öcalan&#8217;ın bindiği otomobili takip etmesini istedik ancak bunu reddedip, havaalanında buluşacağımızı söylediler. Havaalanına varınca bir saatten fazla Öcalan&#8217;ı aradık ama bulamadık. Taksiyle elçiliğe döndük ve olayı Atina&#8217;ya bildirdik. Sonraki gün televizyondan Öcalan&#8217;ın kaçırıldığını öğrendik.</p></blockquote>
<p>Yunanlı ajan bir saat boyunca boşuna beklemişti. Çünkü araçlar başından beri Türk ajanlarının ya da onlar için çalışan kişilerin kontrolü altındaydı. Arabayı doğruca havaalanının ayrı bir bölümüne sürdüler. Öcalan, daha sonra, bir şeylerin yanlış gittiğinin önceden farkına vardığını, ancak yapacak bir şey olmadığını söyleyecekti. Yine de neler olduğunu tam olarak bilmiyordu ve bir görüşe göre, son dakikaya kadar gerçekten de Hollanda’ya uçtuğunu sanıyordu.  Böylece, uçağa bindi. Uçak, saat 20.00 sıralarında Türkiye’ye doğru hareket etti. Öcalan’ın elleri ve gözleri bağlandı, ağzına tıkaç sokuldu, vücudu kayışlarla bağlandı ve muhtemelen kendisine sakinleştirici verildi.  Uçakta bulunan bir askeri doktor sağlığını kontrol etti.</p>
<p>Uçaktaki Türk istihbarat ajanları en azından yolculuğun bir kısmını filme aldılar ve daha sonra bunu parçalar halinde televizyon kanallarına dağıttılar. Tekrar tekrar gösterilen bir parçada, maskeli Türk ajanları Öcalan’ın gözlerindeki bağı çözüp ağzındaki tıkacı çıkarıyorlar. Öcalan zorlukla göz kapaklarını aralıyor ve yavaşça hareket ediyor. O anda bir ajan konuşuyor: “Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin.”</p>
<p>Öcalan Türkiye yolundaydı.</p>
<p>Operasyon planları yapılırken, Öcalan&#8217;ı getiren uçağın Bandırma’daki askeri havaalanına inmesi planlanmıştı. Ne var ki yoğun sis nedeniyle Bandırma’ya inemeyen uçak zorunlu olarak İstanbul’a yönlendirildi. Ancak İstanbul Atatürk Havalimanı&#8217;ndaki yetkililere, operasyonun son derece gizli olmasından dolayı böyle bir uçağın geleceği konusunda bilgi verilmemişti. Nitekim, kule ilk başta yaklaşan uçağa iniş izni vermedi. Bunun üzerine, dönemin Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri devreye girdi ve uçağın soru sorulmadan, Atatürk Havalimanı’na inişi sağlandı.</p>
<p>Uçak havalimanına indiğinde, kapılar hiç açılmadı, içindekiler aprona ayak basmadı. Yalnızca, Ulaştırma Bakanlığı&#8217;ndan gelen emir doğrultusunda, uçağa yakıt ikmali yapıldı ve Bandırma&#8217;daki sisin kalkması beklendi.</p>
<p>Sisin dağıldığı haberi üzerine uçak yeniden Bandırma&#8217;ya doğru yola çıktı. Uçak Bandırma&#8217;ya yaklaştığında, dönemin Genelkurmay Başkanı bizzat Bandırma üssünün komutanını arayarak, kendisine &#8220;Bir uçak birazdan üsse inecek. İçindeki paketi bizzat, aprona giderek sen teslim al&#8221; talimatı verildi. Ancak operasyonun gizliliği nedeniyle üs komutanı bile sözü edilen &#8220;paketin&#8221; ne olduğunu bilmiyordu. Komutan, ancak uçak Bandırma&#8217;ya inip de kapısı açıldığında &#8220;paketin&#8221;, Öcalan olduğunu öğrendi.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/">Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</title>
		<link>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 16:04:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[cumhurbaşkanlığı seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fahrettin Altay]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5666</guid>

					<description><![CDATA[<p>10 Kasım 1938 sabahı yaşama gözlerini yuman Mustafa Kemal Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında 5 Eylül 1938 günü kendi el yazısıyla düzenleyip Beyoğlu VI. Noteri’ne teslim ettiği vasiyetname dışında siyasal içerikli bir başka vasiyet bırakmamıştı. Söz konusu yazılı vasiyetinde ise Türkiye İş Bankası&#8217;ndaki payının yıllık gelirlerinin bazı kişilere ödenecek aylıklar dışında, Türk Tarih Kurumu ile [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/">İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Kasım 1938 sabahı yaşama gözlerini yuman <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında 5 Eylül 1938 günü kendi el yazısıyla düzenleyip Beyoğlu VI. Noteri’ne teslim ettiği vasiyetname dışında siyasal içerikli bir başka vasiyet bırakmamıştı. Söz konusu yazılı vasiyetinde ise Türkiye İş Bankası&#8217;ndaki payının yıllık gelirlerinin bazı kişilere ödenecek aylıklar dışında, Türk Tarih Kurumu ile <a href="http://www.serenti.org/turk-dil-devrimi-ve-turk-dil-kurumunun-kurulusu/">Türk Dil Kurumu</a> arasında paylaşılmasını ve kız kardeşi Makbule Atadan&#8217;ın oturduğu Çankaya&#8217;daki evin ölümüne kadar ona bırakılmasını belirtmekle yetinmişti.<span id="more-5666"></span></p>
<p>Atatürk’ün siyasal içerikli bir vasiyetname düzenlememiş olması da çok doğaldı. Çünkü saltanat sistemine son verip ulusal egemenliğe dayalı bir Cumhuriyet kurulmasını sağladığına göre, kendisinden sonra yerine geçecek devlet başkanını belirlemesi ya da vasiyet etmesi, savunduğu düşüncelere aykırı davranmak ve kendisi ile çelişkiye düşmek olacaktı. Her ne kadar o dönemde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Hasan Rıza Soyak, 1973&#8217;te yayımlanan anılarında, Atatürk&#8217;ün bilinen bu vasiyetnamesini yazdıktan sonra, kendisine, Cumhurbaşkanı seçilecekler arasında ilk akla gelecek olan <strong>İsmet İnönü</strong>&#8216;nün, kamuoyunun sempatisini kazanamadığını, bu nedenle <strong>Mareşal Fevzi Çakmak</strong>&#8216;ın seçilmesi için yasal bir yolun bulunmasının çok iyi olacağını söylediğini aktarıyorsa da, o günlerin öteki tanıklarının anlatımları ve olayların gelişmesi Soyak&#8217;ı doğrulamamaktadır.</p>
<p>Şöyle ki, Soyak, bu konuyu dönemin Başbakanı Celal Bayar&#8217;a aktardığında, o, böylesi bir öneriyi doğrudan doğruya Atatürk&#8217;ten duymak istediğini belirtmiştir. Bu, Bayar&#8217;ın, Soyak&#8217;ın anlatımına fazla güvenmediğinin bir kanıtıdır. Nitekim Başbakan, Atatürk&#8217;ün böyle bir eğilimi olup olmadığını saptamaya çalışmış, ancak bunu doğrulayacak herhangi bir şey saptayamamıştır. İsmet İnönü ise bu sözlü vasiyet olayının tümüyle <strong>Şükrü Kaya</strong>, <strong>Tevfik Rüştü Aras</strong> ve <strong>H. R. Soyak</strong>&#8216;ın bir &#8220;düzen”i olduğunu öne sürmektedir:</p>
<blockquote><p>Bir vasiyet koparmak veya uydurmak için çok çırpındılar&#8230; Atatürk&#8217;ten koparamadılar. Sözlü olarak uydurmaya çalışan Rıza teşebbüs etti. Celal Bayar kabul etmedi.</p></blockquote>
<p>Öte yandan, sonraki yıllarda Kılıç Ali&#8217;yi ziyaret eden İsmet Bozdağ, orada, üzerinde &#8220;<strong>Atatürk&#8217;ün Vasiyeti</strong>&#8221; yazılı bir zarf gördüğünü söylüyorsa da şimdiye değin Atatürk’ün başka bir vasiyeti ortaya çıkarılamamıştır. Söz konusu zarfın içinde de 5 Eylül tarihli vasiyet metninin bir kopyasının bulunduğu düşünülebilir. Bayar da sonunda Atatürk&#8217;ün siyasal bir vasiyeti olmadığı kanısına varmıştır. Nitekim Atatürk&#8217;ün yakınlarından olan ve İnönü ile arasının iyi olmadığı bilinen İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 17 Ekim 1938&#8217;de düzenlediği basın toplantısında, Atatürk&#8217;ün siyasal bir vasiyetinin olmadığını vurgulamış ve &#8220;Cumhurbaşkanı kim olacak?&#8221; sorusuna, &#8220;TBMM kimi seçerse o olacak&#8221; yanıtını vermiştir.</p>
<h2>Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı Kim Olacak?</h2>
<p>Aslında Atatürk&#8217;ün hastalığı ağırlaştığında yerine kimin Cumhurbaşkanı olacağı, yalnız basının ve Türk kamuoyunun değil, Türkiye&#8217;deki diplomatik çevrelerin de üzerinde durdukları en önemli soru haline gelmişti. Şükrü Kaya bu nedenle bir basın toplantısı yapmak gereğini duymuş ve gazetecilere &#8220;yazılmamak koşulu&#8221; ile Atatürk&#8217;ün adım adım ölüme yaklaştığını söylemişti. Ondan iki gün sonra, 19 Ekim&#8217;de de İngiltere Büyükelçisi hükümetine gönderdiği raporda, Atatürk&#8217;ün yakında öleceğinin beklenildiğini, bu yüzden Türk hükümetinin şimdiden gereken önlemleri almaya başladığını bildirmişti.</p>
<p>Atatürk son nefesini verirken, Malatyalı İsmet İnönü iktidarda değildi. Meclis’te ve Meclis dışında olabildiğince arka planda kalmaya çalışarak, evine kapanmış bir insandı. O günlerde Pembe Köşk, bir inziva köşesi gibi görünüyordu. Pembe Köşk&#8217;ün münzevisi; bir parlamento üyesi ve bir eski başbakan için günlük hayatın gerekli kıldığı görünüşler dışında, çevresinden kendini çekmiş gibiydi. İsmet İnönü’nün Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olması çok zor görünüyordu. Ama tarih çok farklı biçimde tecelli edecekti.</p>
<p>“Atatürk&#8217;ten sonraki iktidar savaşımı&#8221; olarak da nitelenen bu dönemde <strong>Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanı adayları</strong> olarak beş kişi üzerinde durulmuştu:</p>
<ul>
<li>İsmet İnönü</li>
<li>Fevzi Çakmak</li>
<li>Fethi Okyar</li>
<li>Abdülhalik Renda</li>
<li>Celal Bayar.</li>
</ul>
<p>Oysa gerçekte 2 aday, İnönü ve Okyar ile 2 &#8220;çevre&#8221; söz konusu idi. Çünkü Atatürk&#8217;ün ve İnönü&#8217;nün çevresindekilerin seçim savaşımına girdiklerini gören Bayar, &#8220;Kendim hiçbir şey olmayacağım!&#8221; diye adaylıktan çekilmiştir. Atatürk&#8217;ün çevresinden olan Soyak, Ş. Kaya, T. R. Aras, Salih Bozok, Ali Çetinkaya için ise temel amaç, İnönü&#8217;nün aday olmasını önlemekti. Ona karşı TBMM içinden güçlü bir aday çıkaramayacaklarını bildikleri için de çeşitli yollar, yöntemler denemeye koyulmuşlardı.</p>
<h2>Perde Arkasında Cumhurbaşkanlığı Savaşları</h2>
<p>Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras, İnönü&#8217;yü Ankara’dan uzaklaştırabilmek için ona ABD Büyükelçiliği’ni önermişti. Ancak İnönü bunu şiddetle reddetmişti. Anılarında bunu, &#8220;Kıyameti kopardım, ürktü, sindi&#8221; diye anlatmaktadır. Şükrü Kaya ise, İnönü&#8217;yü ve yandaşlarını Meclis dışında bırakabilmek için, seçimlerin yenilenmesine çalışmıştı. Fakat Atatürk&#8217;ün hastalığı ve TBMM&#8217;nin geleneksel 1 Kasım açılışı için Ankara&#8217;ya gelemeyişi bu düşüncesini gerçekleştirmesine olanak bırakmamıştı.</p>
<p>O günlerde İstanbul&#8217;a gelmiş olan Londra Büyükelçisi Fethi Okyar, görevi başına dönmeyi geciktirince kendisinin de Cumhurbaşkanlığına aday olduğu söylentileri yayılmıştı. Onun adaylığı İngiliz ve Fransız Dışişleri Bakanlıklarına da yansımıştı. İngiltere Büyükelçisi Londra&#8217;ya gönderdiği 10 Ekim 1938 günlü raporda, Okyar&#8217;ın Cumhurbaşkanı seçilmesi olasılığından söz etmişti. Bununla birlikte yeterince popüler olmayan Okyar&#8217;ın ülkedeki siyasal çatışmaları önleyemeyeceğini de eklemişti. İnönü ise günlüğünde, &#8220;Fethi Okyar fitneye iltifat etmedi&#8221; demekle yetinmektedir.</p>
<p>O günlerde Cumhurbaşkanlığına aday olması için Fevzi Çakmak&#8217;a da öneride bulunulmuştu. Öneriyi yapan ise bizzat Genelkurmay’ı ziyaret eden Celal Bayar’dı. Gerçi kendisi milletvekili olmadığı için seçilmesine yasal olanak yoktu ama bir çözüm bulunabileceği düşünülüyordu. Ne var ki Genelkurmay Başkanı olan Çakmak yine ordunun başında kalmak istediğini belirterek öneriyi kabul etmemişti. Üstelik Bayar da ona kimin Cumhurbaşkanı olmasını uygun bulduğunu sorduğunda, Çakmak, hükümetin ve TBMM&#8217;nin emrinde olduğu yanıtını vermiştir. Böylece İnönü&#8217;nün seçilmesinden yana olan Bayar o dönemde çok önemli olan Çakmak&#8217;ın da desteğini sağlamıştır. İnönü, Çakmak&#8217;ın davranışını şöyle özetlemektedir: &#8220;Mareşal, ortalığı bir süre yokladıktan sonra istemez bir durum aldı. Çekilmenin başlangıcında korkmuş, bana sokulmamıştı. Sonra eskisinden daha çok sokuldu.”</p>
<p>Fevzi Çakmak’ın öneriyi kabul etmemesinin ana nedeni, orduya tam anlamı ile egemen olamamasıydı. Atatürk’ten sonra kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışmalarının tüm şiddetiyle sürdüğü o günlerde I. Ordu Müfettişi Orgeneral <strong>Fahrettin Altay</strong>, I. Ordu’da kolordu ve tümen komutanları ile bir toplantı yapmış ve toplantıdan İnönü’nün desteklenmesi kararı çıkmıştı. Genelkurmay II. Başkanı Asım Gündüz’ün alınan kararı Fevzi Çakmak’a bildirmesiyle, Çakmak için geri çekilmek dışında bir seçenek kalmamıştı. Kurtuluş Savaşı ve ardından ordu içinde başlayan klikleşmelerde Atatürk ve İnönü’nün yanında yer alan Orgeneral Altay’ın yapılacak seçimde İnönü’den yana ağırlığını koyması, Fevzi Çakmak ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yle karşı karşıya gelmekten çekinmelerine neden olmuş ve Fahrettin Altay&#8217;ın seçimlere ağırlığını koyması dengeleri tümüyle değiştirmişti.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı adayları arasında anılan TBMM Başkanı <strong>Abdülhalik Renda</strong>&#8216;ya gelince…  Şükrü Kaya, T. Rüştü Aras ve bazı arkadaşları onu asıl nedeninin bildirmeden İstanbul&#8217;a çağırmışlardı. Bu davet Atatürk’ün ilk komaya daldığı ve bu komadan kurtulduğu günlerdeydi. Haydarpaşa’dan karşıya geçilerek Perapalas Oteli’ne gidildi. Vekiller Renda’yı bir odaya aldılar. Tahmin edilebileceği gibi birtakım maksada giriş sözlerinden sonra Renda’ya, Atatürk’ten boşalacak yere kendisinin cumhurbaşkanlığının düşünüldüğü söylendi ve bu konuda fikirleri soruldu. Fakat bir devlet adamından ziyade çok iyi bir bürokrat olan ve hiç bir zaman bu çerçevenin dışına çıkamayan Abdülhalik Renda’nın yanıtı son derece keskin bir ret oldu. Öyle ki, onu bu mevki için hazırlamaya çalışanlar, bir kez daha ısrar etmek cesaretini bile bulamadılar. Renda Dolmabahçe’de kısa bir sıhhat temennisi ve saygılarının arzı ricasından sonra, aynı gün Ankara’ya döndü.</p>
<p>İnönü’ye gelince; Meclis’te çoğunluğun hararetli, kayıtsız şartsız bağlılığını belki de her zaman sağlayamamış olsa bile, herkesin mantığı kaçınılmaz ve en doğal zorunluluk halinde onun cumhurbaşkanlığı etrafında toplanıyordu. İnönü havanın bu gelişmelerini evinde ve elbette ki uyanık bir dikkatle izlemiştir.</p>
<p>Perde gerisinde bu girişimler sürdürülürken Atatürk&#8217;ün komadan çıkamayacağı kanısı da güçlenmişti. Bu durumda her olasılığa karşı TBMM&#8217;nin toplanmasını sağlayabilmek için, 9 Kasım da İstanbul&#8217;da bulunan milletvekillerine Ankara&#8217;ya dönmeleri çağrısı yapılmıştı. Gerçekten de Atatürk ertesi gün 10 Kasım sabahı son nefesini vermişti.</p>
<p>Atatürk&#8217;ten sonra bir iktidar boşluğunun doğmamasına çalışan Başbakan Celal Bayar, onun vefat ettiği kesinleşince, 10 Kasım akşamı saat 23.30’da Ankara’ya döndü. Onu istasyonda Cumhurbaşkanı Vekili ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Parti Genel Sekreteri ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile vekiller, mülki ve askeri erkan karşıladılar. Garın merasim salonunda neredeyse bütün yabancı ülkelerin elçileri ve ataşeleri kendisini bekliyorlardı. Karşılama ve teessür bildirileri sessiz fakat hazindi. Başvekil istasyondan doğru Büyük Millet Meclisi’ne geldi. Meclis Başkanı’nı ziyaretinin ardından geç vakitte Bakanlar Kurulu toplandı. Kabine durumu görüşüldü. Anayasa gereği Cumhurbaşkanlığı Vekilliğini üstlenmiş olan A. Renda, bir bildiriyle Anayasanın 34. maddesi uyarınca TBMM&#8217;yi 11 Kasım 1938 günü toplantıya çağırdı:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: right;">Ankara, 10 (Anadolu Ajansı)</p>
<p>Reisicumhur Atatürk’ün milleti mateme garkeyleyen (boğan) elim zıyaı dolayısıyla, Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 34’üncü maddesi mucibince yeni reisicumhur intihap edilmek üzere teşrinisaninin (Kasım’ın) 11’inci cuma günü saat 11’de Büyük Millet Meclisi’ni toplantıya, davet ederim.</p>
<p style="text-align: right;">Reisicumhur Vekili ve Büyük Millet Meclisi Başkanı</p>
<p style="text-align: right;">M. A. RENDA</p>
</blockquote>
<p>11 Kasım Cuma günü Meclis genel kurulundan önce yapılan CHP grubu toplantısında ortaya bir aday ismin sürüleceği düşünülmüştü. Fakat Celal Bayar şöyle konuştu: “Reylerinizi serbestçe vereceksiniz. Parti grubu toplantısı reisicumhur adayını seçmek içindir. Herkes, istediği adayı yazsın. En çok oy alan, umumi heyette aday gösterilecektir…”</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5667 size-large" title="İsmet İnönü’nün Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olması çok zor görünüyordu. Ama tarih çok farklı biçimde tecelli edecekti." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani-600x374.jpg" alt="Türkiye Cumhuriyeti'nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü" width="600" height="374" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani-350x218.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı Seçilmesi</h2>
<p>İnönü&#8217;nün katılmadığı bu toplantıda, kullanılan 323 oydan 322&#8217;sinin İnönü&#8217;ye verildiği milletvekillerinden yalnızca Hikmet Bayur&#8217;un Celal Bayar&#8217;a oy verdiği anlaşılmıştı. İşte bu toplantıda bulunan yazar Asım Us’a göre hiç kimse kimseye, kime oy vermesi gerektiğini sormadı. Grup toplantısının ardından saat 11&#8217;de TBMM toplantısına geçilmişti. Buna 387 milletvekilinden 348&#8217;i katılmıştı. Kullanılan 348 oyun hep İnönü için verildiği görülmüştü.</p>
<p>Meclis Başkanı sonucu şöyle açıkladı:</p>
<blockquote><p>Oyların sayım neticesini arz ediyorum. Seçime 348 arkadaş iştirak etmiştir. Malatya Mebusu ismet İnönü, 348 oyla ve müttefikan reisicumhur intihap edilmiştir.</p></blockquote>
<p>Böylece İsmet İnönü, Atatürk&#8217;ten sonra <strong>Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı</strong> seçilmişti. Gerçi İnönü Meclis hayatında, daha önce de cumhurbaşkanlığı için oy almıştı. Bu oy, tek oydu. Ve ilk Cumhurbaşkanı seçilirken, Mustafa Kemal tarafından ona verildi&#8230;</p>
<p>Kazım Özalp&#8217;in aktardığına göre, cumhurbaşkanı seçimi yapılırken hasta olduğu için Meclis’e gelemeyen ünlü romancı Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şükrü Kaya&#8217;ya bir telgraf göndererek oyunun İnönü&#8217;ye verilmesinin sağlanmasını dilemişti. Oylama sürerken söz alıp bu telgrafı okuyan Şükrü Kaya, hem kendisi için hem de Gürpınar adına oy kullanmak istemiş, fakat başkan A. Renda, &#8220;Oylama tamamlanmıştır&#8221; diye buna olanak bulunmadığını söylemiştir.</p>
<p>İnönü günlük anılarında Cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle değerlendirmişti.</p>
<blockquote><p>Meclis çılgın bir halde 24 saat güç sabretti. Bütün memleket radyolar batında bekledi. Oybirliği ile beni Cumhurbaşkanı seçtiler. İktidarda olmayan, hatta iktidar mevkiine fikrini sekmedikleri, korktukları bilinen bir çekilmiş adamın getirilmesi, isteyerek ve serbest oy ile yapılmış gerçek bir seçim olarak tarihe geçecekti.</p></blockquote>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı seçildiğinde, İsmet İnönü Meclis’te yoktu. Pembe Köşk’ün münzevisi gene Pembe Köşkündeydi. Meclis Başkanı onu evinden almak ve Mec­lis’te yemine davet etmek için toplantıya 20 dakika ara verdi. İkinci celse 12.10’da açıldı ve İnönü milletvekillerinin şiddetli alkışları arasında kürsüye çıktı. Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 38’inci maddesi gereğince yemin etti ve cumhurbaşkanı olarak ilk nutku­nu verdi. “Şartların Getirdiği Adam”, arkada kalan yollara se­rilen basamak taşlarına basarak, şartların hazırladığı zirveye ulaşmıştı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildiği zaman 53 yaşındaydı.</p>
<p>Yeni cumhurbaşkanı seçilince Celal Bayar kabinesi usulen istifasını verdi. İnönü yeni kabineyi kurmakla yine Celal Bayar’ı görevlendirdi. Yeni Celal Bayar kabinesinde önemli iki değişiklik dikkati çekiyordu. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yerine Dr. Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Şükrü Saraçoğlu getirilmişti. Bu değişiklikler İnönü’nün işaret ve tavsiyeleri ile yapılmıştı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/">İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet&#8217;in İlk Muhalefet Partisi: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</title>
		<link>http://www.serenti.org/cumhuriyetin-ilk-muhalefet-partisi-terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/cumhuriyetin-ilk-muhalefet-partisi-terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2016 19:38:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Sait İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[Takrir-i Sükun]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de çok partili yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kazım Karabekir’in başkanlığında, Ali Fuat Cebesoy, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, İsmail Cartbolat, Feridun Fikri Düşünsel, Sabit Sağıroğlu, Halis Turgut, Refet Bele ve Rüştü Paşa’nın da içlerinde bulunduğu bir kurucular kurulunca 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisidir.  Aynı zamanda Türkiye&#8217;de çok partili demokrasi dönemine geçişin ilk denemesidir. Terakkiperver ilerici, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/cumhuriyetin-ilk-muhalefet-partisi-terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/">Cumhuriyet’in İlk Muhalefet Partisi: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kazım Karabekir’in başkanlığında, Ali Fuat Cebesoy, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, İsmail Cartbolat, Feridun Fikri Düşünsel, Sabit Sağıroğlu, Halis Turgut, Refet Bele ve Rüştü Paşa’nın da içlerinde bulunduğu bir kurucular kurulunca 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan <strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong>, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisidir.  Aynı zamanda Türkiye&#8217;de çok partili demokrasi dönemine geçişin ilk denemesidir. Terakkiperver ilerici, yeniliğe açık demektir. Ne var ki Milli Mücadele’nin başlangıcında Atatürk’le yan yana ve aynı safta iç ve dış düşmanlarla savaşmış devlet büyükleri, Milli Mücadele’nin sona ermesi ve Cumhuriyetin ilanı ardından başlayan ilerici devrimci adımların ardından Atatürk’ün safından ayrılmaya başladılar.<span id="more-4622"></span></p>
<p>Birinci Meclis’teki “İkinci Grup” bu ayrılığın ilk işareti oldu. “Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun” egemen olduğu İkinci Meclis içinde, grubun Halk Fırkası adını alması, Cumhuriyetin ilanı, <a title="Halifelik Neden Kaldırıldı?" href="http://www.serenti.org/halifelik-neden-kaldirildi/">hilafetin kaldırılması</a>, yeni bir Anayasanın yapılması, gerçekleştirilen devrimlere karşın, Cumhuriyet Halk Fırkası henüz tek parti ideolojisini ortaya koymamıştı. Cumhuriyetin ilanı üzerine CHF’ye karşı yoğun bir muhalefet başlatıldı. Bu muhalefetin başını İstanbul basını ile eski mandacılar ve İttihat Terakki Fırkası artıkları çekiyorlardı. Basın yoluyla girişilen saldırıdan hemen sonra Rauf Orbay, Cumhuriyet sorununu Meclis&#8217;e getirmek istedi. Rauf Orbay Cumhuriyet’in bir günde ilan edilmesini ağır ifadelerle eleştiriyor, bunun ağır bir sorumsuzluk olduğu söylüyordu. Bunun üzerine İsmet İnönü bir önerge verip Rauf Bey’in bir muhalif grup oluşturduğunu, meclisteki CHF grubunun sorunu incelemesini ve Rauf Bey&#8217;den hesap, sormasını istedi. Meclis’te gerçekleşen tartışmalarda İsmet Paşa ağır bastı ve Rauf Bey, şimdilik CHF içinde kalacağını bildirdi.</p>
<p>Ne var ki ipler artık kopmuştu. Mustafa Kemal’in eski silah arkadaşları, onun giderek artan siyasal otoritesinin sonunda bir “tek adam” yaratacağı endişesi içinde gücünü kırmak için İstanbul basınını da arkalarına alarak gruplaşmaya başlamıştı. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa’nın kısa süre içinde yapmayı tasarladığı önemli siyasal, sosyal ve toplumsal devrimlerden haberi olan ya da sezen muhalif grup, bu tür köktenci hareketlere karşı da cephe içindeydi.</p>
<h2>Devrimlerden Rahatsız Olanlar TCF&#8217;yi Kuruyor</h2>
<p>Böylece 1924 yılı sonbaharında CHF&#8217;ye ve İsmet İnönü’ye karşı bir muhalefet ortamı oluşturuldu. İsmet İnönü üzerinden yürütülen bu muhalefet gerçekte Mustafa Kemal’e yönelikti. “İskan”, “Maarif”, “Musul sorunu”, “CHF’nin Meclis üzerindeki baskısı” gibi konularda yürütülen &#8216;bu muhalefet, Meclis&#8217;te Birinci İnönü Hükümeti’ne karşı bir gensoru önergesi verilmesiyle doruk noktasına kadar ulaştı.  Gensoru sonunda İsmet Paşa hükümeti güvenoyu aldı, fakat CHF’den istifalar da başladı. 1924 sonbaharında Birinci Meclis’teki İkinci Gruba mensup generaller (paşalar) birbiri ardından ordudan ayrılıp TBMM&#8217;ne dönmeye başladılar. 1. Ordu Müfettişi Kâzım Karabekir ve 2. Ordu müfettişi Ali Fuat Paşa (30.10.1924) askerlik görevlerinden ayrıldılar.</p>
<p>Bu istifalarda, bazı komutanların kendisine karşı cephe almakta olduklarını gören Mustafa Kemal&#8217;in orduda giriştiği tasfiyenin de rolü vardı. Askerlikle mebusluğun aynı şahışta birleşemeyeceğini öngören yasanın 1927&#8217;de yürürlüğe girmesi gerekirken, Mustafa Kemal güvenmediği komutanlara askerlikten çekilerek TBMM’den başka yerde görev almamalarını bildirdi. Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların ordudan ayrılıp Meclise dönmelerinden hemen sonra başta Adnan Adıvar, Rauf Orbay, İsmail Canbolat, Feridun Fikri, Sabit Sağıroğlu, Halis Turgut, Refet ve Rüştü Paşalar da (tamamı 32 mebus) CHF’den istifa ettiler.</p>
<p>CHF&#8217;nin ve Cumhuriyet rejiminin muhalifleri 17 Kasım 1924&#8217;de Ankara’da Kâzım Karabekir başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nı kurdular. Parti merkez yönetim kademesi şöyleydi: Başkan Kâzım Karabekir, ikinci Başkan Dr. Abdülhak Adnan (Adıvar) ve Hüseyin Rauf (Orbay), Genel Sekreter-Ali Fuat Paşa (Cebesoy). Diğer merkez yönetim kurulu üyeleri ise Rüştü Paşa (Erzurum mebusu), İsmail Canbolat (İstanbul), Sabit (Erzurum), Şükrü (İzmit), Muhtar (Trabzon, Halis Turgut (Sivas), Necati (Bursa), Faik (Ordu) Beylerdi. Yeni partinin saflarında toplanan muhaliflerin kimliklerine bakınca <strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş nedenleri </strong>maddeler halinde şöyle sıralanabilir:</p>
<ul>
<li>Atatürk’ün giderek artan siyasi otoritesinin yarattığı rahatsızlık</li>
<li>Devrimlerin gerçekleştirilmesinde uygulanacak yöntemleri beğenmemek</li>
<li>Devrimlerin eski İttihat ve Terakki Partisi’ni ihya suretiyle yürütülmesini sağlamak</li>
<li>Cumhuriyete muhalif olup meşruti bir saltanat rejimi yanlısı olanların saltanatı geri getirme çabaları</li>
<li>Muhalefet partisini Kürdistan’ın bağımsızlığı için basamak yapmak için kullanmak isteyenler</li>
<li>Muhalefeti sırf kişisel nüfuz ve kudretlerini devam ettirebilmek için körükleyenler</li>
</ul>
<p>Partinin programı genellikle Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ideolojisini anımsatıyordu. <strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın özellikleri</strong> hem parti programından hem de söylemlerinden rahatlıkla anlaşılabilir.</p>
<ul>
<li>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, adındaki “ilerici” ve Cumhuriyet sözlerine karşın yapısı itibariyle feodal-dinci unsurların ağır bastığı; gerçekte hem ilerlemenin ve hem de Cumhuriyet rejiminin karşısında bir partiydi.</li>
<li>CHF gibi laik ve milliyetçi politikalardan yanaydı, ancak onun köktenci, merkeziyetçi ve otoriter eğilimlerine açıkça karşıydı.</li>
<li>Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi düşüncesini yani yerinden yönetimi savunuyordu.</li>
<li>Sınırsız ayrıcalıklar sağlanarak ve gümrük vergileri indirilerek yabancı sermayenin ülkeye çekilmesini istiyordu.</li>
<li>Güçler ayrımını ve devrimci değişimden çok evrimci değişimi savunuyordu.</li>
<li>Dış borçlanmayı zorunlu gören liberal bir ekonomi politikası vardı.</li>
<li>Devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye çekilmesini, devlet tekelleri sisteminin kaldırılmasını istiyor ve özel sermayeye büyük önem veriyordu.</li>
<li>Demokrasi ve bireysel haklar kavramlarına sahip çıkıyordu.</li>
</ul>
<p>Görüleceği üzere TCF’yi CHF’den ayıran özellikler daha çok ekonomi alanına yoğunlaşmıştı. Parti programı özellikle devletçi ekonomiye karşı oluşuyla ve yabancı sermaye savunuculuğuyla dikkat çekiyordu.</p>
<p>Fırka’nın yayın organı bulunmamakla birlikte İstanbul’da çıkan İstiklâl, Son Telgraf, Tevhid-i Efkâr ve Vatan gazeteleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı ateşli biçimde destekliyorlardı. Bu yayın organları yeni muhalefet partisinden aldıkları güçle “Din elden gidiyor” türünden ajitasyonlarla halkı Cumhuriyet rejimine karşı ayaklandırmaya çalıştılar. Rejime yönelik bir komplo kuşkusu içinde bulunan Başbakan ismet Paşa, Fırkanın kurulmasından birkaç gün sonra İstanbul&#8217;da sıkıyönetim ilan edilmesini istedi, isteği kabul edilmeyince 22 Kasım 1924’te istifa etti. Yeni hükümeti Fethi Bey (Okyar) kurdu. İsmet Paşa hükümetinin yerini alan Fethi Bey hükümeti, zihniyet ve yapı bakımından Terakkiperverlerden farksız gibiydi. Nitekim Terakkiperver Fırka, bu hükümete duraksamadan güvenoyu verdi.</p>
<p>Yaklaşık 7 ay sürecek olan kısa siyasi yaşamında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ilk şubesini Urfa’da açtı. Doğu Anadolu’da bir hayli yandaş da buldu. 1930 yılında yapılan Belediye seçimlerinde 502 seçim bölgesinden 31’ini kazanmayı da başardı. Ne var ki 1925 yılı Şubat ayında patlak veren <a title="Şeyh Sait Neden Ayaklandı, Sonuçları Ne Oldu?" href="http://www.serenti.org/seyh-sait-neden-ayaklandi-sonuclari-ne-oldu/">Şeyh Sait Ayaklanması </a>parti için yolun sonu oldu.</p>
<h2>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Neden Kapatıldı</h2>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3461 size-medium alignright" title="Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuran Mustafa Kemal’in eski silah arkadaşları, onun giderek artan siyasal otoritesinin sonunda bir “tek adam” yaratacağı endişesi içinde gücünü kırmak için İstanbul basınını da arkalarına alarak gruplaşmaya başlamıştı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2012/03/terakkiperver_firka-350x198.gif" alt="Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" width="350" height="198" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2012/03/terakkiperver_firka-350x198.gif 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2012/03/terakkiperver_firka-150x84.gif 150w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2012/03/terakkiperver_firka.gif 440w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" />Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasının nedenleri aslında bir bakıma partinin kuruluş nedenlerinin ve onu meydana getiren yapının bir sonucudur. Partinin kapanma nedenleri maddeler halinde şöyle sıralanabilir:</p>
<ul>
<li>Şeyh Sait İsyanı sırasında bazı parti yöneticilerin ayaklanmaya katılanlarla yakın ilişkiler kurmaları ve Cumhuriyet rejimine karşı maddi ve manevi destekte bulunmaları,</li>
<li>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni kuran lider kadronun sloganı &#8220;egemenlik ulusundur&#8221; idi. Oysa içinde birçok feodal unsur bulunduran TCF, Doğudaki Kürt feodal beylerini destekleyerek buna karşı olduğunu gösteriyordu.</li>
<li>Saltanat-hilafet yanlıları ve karşıdevrimciler için bir sığınak haline gelmişti.</li>
<li>CHF’nin önder kadrosu, Türk ulusunun evrim ile değil devrimle dönüştürülebileceğine inanmışlardı ve bu açıdan TCF; yeni yeni adımları atılan büyük toplumsal dönüşümü yavaşlatabilir, hatta durdurabilirdi. TCF’nin yeni doğmuş çocuk olan Cumhuriyet’e zarar verecekleri korkusunu taşıyorlardı.</li>
</ul>
<p>Bu arada Fethi Bey, bazı vekillerin Terakkiperver Fırka’dan hoşnutsuzluğu nedeniyle, kendisine bu fırkanın kendi kendini dağıtması yolunda CHF’den getirilen öneriyi Kâzım Karabekir’e iletmişti. Fethi Bey, Terakkiperver Fırka’nın kendisinin iktidardan düşmesi halinde kapatılabileceğini, kendisinin Meclis’te azınlığa düşmek üzere bulunduğunu Kâzım Karabekir’e anlatmış ise de, Kâzım Karabekir, Fırkanın kendi kendini dağıtması önerisini reddetti.</p>
<p>Şeyh Sait Ayaklanması’nın giderek genişlemesi üzerine sıkıyönetim ilan edildi. Ancak CHF içinde fırtınalar kopuyordu. İsyanın sıradan bir eşkıya vakasından farklı olmadığını ve olağanüstü önlemler alınmasına gerek olmadığını söyleyen Fethi Bey’i, CHF’nin radikal kanat öncülerinden Recep Peker Pasif kalmasından dolayı sert bir şekilde suçluyordu.</p>
<p>2 Mart 1925 günü Cumhuriyet Halk Fırkası meclis grubunda yapılan oylamada Fethi Bey hükümetinin güvensizlik oyu alması üzerine istifasından sonra yeni hükümeti İsmet Paşa kurdu. İsmet Paşa, Terakkiperverlerin muhalefetine (22 muhalif oya) karşın Takrir-i Sükûn Yasası’nı çıkarttı. Rauf, Feridun Fikri Beyler ve Karabekir Paşa bu kanunun Anayasaya aykırı olduğunu düşünüyordu. Kazım Karabekir, Takriri Sükûn yasasının çok ağır olduğunu ve hükümetin buna dayanarak muhalefeti susturacağını ve özgürce düşünecek bir ortamın kalmayacağını bu kanunla ülkede düşünce özgürlüğünün yok edileceğini savunuyordu. Tüm itirazlara karşın Takrir-i Sükûn Yasası uygulamaya konuldu, İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. İstiklal Mahkemeleri isyancıları ve muhalifleri yargılarken,  açık kanıtlar olmasa da TCF’yi isyanla ilişkili bulmuş, partinin Urfa şubesi sorumlusu Emekli Kurmay Yarbay Fethi Bey gibi birkaç parti üyesini isyancılara destekle ve cesaret vermekle suçlamıştı. Nitekim İstiklal gazetesindeki bir yazısında TCF üyesi Rüştü Paşa, Şeyh Sait Ayaklanması’nın nedenlerini Doğu illerindeki hükümet memurlarının beceriksizliğine ve doğrudan Cumhuriyet yönetimine mal ettiği gibi, isyancıları 150’likler denilen grupla ve yabancı bir devletle işbirliği yapmadıklarını belirtiyor, hükümetin rejimi koruyucu olağanüstü önlemler almasına gerek olmadığını anlatıyordu.</p>
<p>Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, isyancı Şeyh Sait ve arkadaşlarının yargılanmaları sırasında, yetki alanı içinde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın tüm şubelerinin kapatılmasına karar verdi. En sonunda da hükümet, “İrtica ve isyana ve memleketin sosyal nizamı ile sükunetini ve rahatını ve emniyet ve asayişini bozmaya yöneltilmiş bütün teşkilatı, kışkırtmaları, teşebbüsleri, teşvikleri ve yayınları, hükümet Cumhurbaşkanının onayından sonra doğrudan doğruya ve idareten yasak etmeye yetkilidir” şeklindeki Takrir-i Sükûn kanunu hükmüne dayanarak, Terakkiperver Fırka’nın irticai desteklediği gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla 3 Haziran 1925’te kapattı. 5 Haziran’da resmen açıklanan kararın içeriğine bakıldığında partinin kapatılmasının asıl hedefinin irticai etkinlikler olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Ancak Terakkipervercilerin Meclis içindeki ve dışındaki muhalefeti parti kapatıldıktan sonra da devam etmiştir.</p>
<p>Terakkiperver Fırkası mensuplarının adları, <a title="İzmir Suikasti" href="http://www.serenti.org/izmir-suikasti/">1926 İzmir Suikast girişimi</a>ne de karıştı. Terakkiperver Fırka üyesi İsmail Canbolat Şükrü ve Ziya Hurşid İzmir’de asıldılar. Dr. Adnan Adıvar (gıyaben), Rauf Orbay ve Rüştü Paşa hapis cezalarına çarptırıldılar; Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar kanıt yetersizliğinden beraat ettiler.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/cumhuriyetin-ilk-muhalefet-partisi-terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/">Cumhuriyet’in İlk Muhalefet Partisi: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/cumhuriyetin-ilk-muhalefet-partisi-terakkiperver-cumhuriyet-firkasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Barış Gönüllüleri</title>
		<link>http://www.serenti.org/amerikan-baris-gonulluleri/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/amerikan-baris-gonulluleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Oct 2016 01:52:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Gönüllüleri]]></category>
		<category><![CDATA[misyonerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4475</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki yüzyılı bulmayan Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde, ABD&#8217;nin Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iki büyük “seferberliği” gerçekleştirdiği görülür. Bunlardan birincisi, 1820’lerde başlayan, Türk-Amerikan ilişkilerinin ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda hız ve yoğunluk kazanmasına paralel olarak gelişen ve I. Dünya Savaşı öncesinde en yüksek düzeyine ulaşan Protestan Amerikan misyonerleridir. İkincisi ise, aynen misyonerlik [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/amerikan-baris-gonulluleri/">Amerikan Barış Gönüllüleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki yüzyılı bulmayan Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde, ABD&#8217;nin Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iki büyük “seferberliği” gerçekleştirdiği görülür. Bunlardan birincisi, 1820’lerde başlayan, Türk-Amerikan ilişkilerinin ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda hız ve yoğunluk kazanmasına paralel olarak gelişen ve I. Dünya Savaşı öncesinde en yüksek düzeyine ulaşan Protestan Amerikan misyonerleridir. İkincisi ise, aynen <a title="Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetlerinin Doğuşu" href="http://www.serenti.org/turkiyede-misyonerlik-faaliyetlerinin-dogusu/">misyonerlik </a>faaliyetinde olduğu gibi, dünyanın tüm geri kalmış ülkelerini kapsayan ve bu arada Türkiye’yi de içine alan, Kennedy yönetiminin başlattığı <strong>Amerikan</strong> <strong>Barış Gönüllüleri</strong> hareketidir.<span id="more-4475"></span></p>
<p>Yüzyıldan fazla arayla gerçekleşen bu iki büyük seferberliğin ya da hareketin barışçı, insancıl, yardımsever ve gönüllü olmak gibi görünürdeki kimi ortak noktalarının yanı sıra, birincisinin dinsel ve yönetim dışı, ikincisinin ise lâik ve yönetim içi olmak gibi farklı yanları vardır. Ancak, her iki hareketin öylesine kalın bir çizgide çakışan, öylesine belirgin bir ortak paydası vardır ki, bunları ancak ve yalnızca Amerikan genişleme ve yayılmasının işlevsel araçları olarak nitelemek doğru olabilir.</p>
<p>Barış Gönüllüleri önerisi John F. Kennedy&#8217;nin Ekim 1960’daki seçim kampanyası sırasında ortaya atıldı. Fikri Kennedy’nin kafasına sokan ise Jerrold Electronics Corporation’ın başkanı, ilk sahip çıkanlar da Boston College&#8217;in öğrencileri oldu. Amaç &#8220;çirkin Amerikalı&#8221; yerine, az gelişmiş ülkelerde, &#8220;en kötü yaşam koşullarında yoksul halkın kaderini paylaşan ve ona yardım elini uzatan idealist Amerikalı&#8221; tipini yerleştirmekti. Genç Amerikalılar yoksul halklara teknik yardım getirecekler, kendileri de dünyayı daha iyi tanıyacaklardı. Dışarıda kurdukları şirketlerde, mahalli dili ve koşulları iyi bilen personel ihtiyacı çeken büyük Amerikan şirketleri de, Barış Ordusu’ndan kendi iş çıkarları için yararlanmayı düşünüyorlardı.</p>
<h2>Kennedy’s Kids-Kennedy’nin Çocukları</h2>
<p>Barış Gönülleri düşüncesinin kökeninde misyonerlik pratiğinin yanı sıra, Amerikalı düşünür William James’in “doğaya karşı savaşmak üzere&#8221; önerdiği “barış ordusu” düşüncesini bulmak mümkündür. Kaldı ki bu düşünce, yani barış ordusu düşüncesi, yüzyılın başında düşünce olmaktan da çıkmış, bir tür gelecekteki Barış Gönüllüleri hareketinin ilk pilot projesi olarak Filipinler’de uygulanmıştı. İspanya-Amerika savaşından sonra, 1901’de Filipinler’deki Amerikan askerleri, yerli halka “İngilizce öğretmek” amacıyla bir süre daha bu ülkede kalmışlar ve daha sonra yerlerini sivil gönüllülere terk ettikleri için bu pilot proje 1933’e kadar devam etmişti. William James&#8217;in “barış ordusu” türünden girişimlere daha sonra da rastlanıyor. Örneğin, “soğuk savaş” döneminin ilk Başkanı Harry S. Truman’ın da bu alanda çabaları olduğu biliniyor. Truman döneminde 1948 yılında kurulan ICA (Uluslararası İşbirliği Yönetimi) aynı görünür amaca hitap etmektedir. Bu program ile az gelişmiş ülkelere başta tarım olmak üzere eğitim, işletmecilik, kamu yönetimi gibi alanlarda teknisyen ve personel gönderilmiştir. Barış Gönüllüleri kurulana kadar bu örgüt geri kalmış ülkelere 9.000 gönüllü göndermiştir.</p>
<p>Başkan adayı Kennedy Barış Gönüllüleri düşüncesini seçim kampanyası sırasında ortaya attıktan sonra, konu bir süre kamuoyunda tartışıldı ve ünlü Gallup “nabız yoklama” enstitüsü ülke çapında bir araştırma yaparak Amerikan halkının yüzde 71&#8217;inin fikri benimsediğini, yalnızca yüzde 18’inin buna karşı çıktığını saptadı. Daha sonra seçimi kazanan Kennedy’nin yaptığı ilk işlerden birisi, Barış Gönüllüleri hareketinin hazırlık çalışmalarını yapmak üzere kayınbiraderi R. Sargent Shriver’ı bu önemli göreve atamak oldu.</p>
<p>Bu atamadan iki gün sonra bir başkanlık emri yayınlayan Kennedy, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bünyesi içinde bir Barış Gönüllüleri örgütü kurduğunu duyuruyordu. Başkan Kennedy aynı gün Kongre&#8217;ye gönderdiği mesajda örgütü geçici olarak kurduğunu belirtiyor, örgüte gerçek anlamıyla yaşam vermek için yasama organının yardımını beklediğini söylüyordu. Senato’da Hubert Humprey, Temsilciler Meclisi’nde ise Thomas E. Morgan’ın katkılarıyla Kongre’nin desteği sağlandı ve Barış Gönüllüleri Yasası, 22 Eylül 1961 tarihinde Başkan Kennedy tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.</p>
<p>Amacı, “dünyanın her tarafındaki ihtiyaç sahiplerine” yardım olarak belirlenen Barış Gönüllüleri, Kennedy’nin çeşitli konuşmalarında, “özgürlüklerin dinamitlenmesine çalışan Bay Kruşçev’in misyonerlerine karşı” bir önlem olarak sunuluyor ve böylelikle içerdiği yüksek dozdaki antikomünizmle soğuk savaş kışkırtıcılığına da katkıda bulunuyordu. Mizahi yazılarıyla tanınan ünlü Amerikalı gazeteci Art Buchwald, bu günlerde yazdığı bir yazıda, en fazla yardıma gereksinme duyan bölgenin Fransız Riviera’sı olduğuna dikkat çekiyor ve “burada pek çoğunun bindiği kayık kendisinin olmayan, bir gölgeden yoksun, yarı çıplak insanlar var&#8230;” diye yazıyordu. Buchwald yazısını şöyle sürdürüyordu: “Gidelim, onlar gibi yaşayalım, onların yediklerini yiyelim, güçlükler ne olursa olsun onlardan birisi olalım!”</p>
<p>Barış Gönüllüleri hareketinin yasal ve resmi amacı şu üç noktada toplanıyordu:</p>
<ul>
<li>İhtiyaç duyan ülkelere, halkın sorunlarının çözülmesinde yardımcı olacak yetişmiş insan gücünü sağlamak.</li>
<li>Yardım edilen ülkelerin halklarının, Amerikan halkını daha iyi tanımasını sağlamak.</li>
<li>Amerikan halkının yardım edilen ülkelerin halklarını daha iyi tanımasına katkıda bulunmak.</li>
</ul>
<p>Görüntüdeki amaçta sorun yoktu. Oysa asıl amaç bunu çok aşıyordu. Bunu da yine Kennedy’nin çeşitli konuşmalarından izlemek olanaklıdır. Bir kere, 1960’ların Amerika Birleşik Devletleri gerçek barışa ulaşacak yoldan bir hayli uzaklaşmıştı. Bir başka deyişle ABD&#8217;nin barışçı bir ülke olma savı oldukça zayıflamıştı. Ayrıca, Amerika’nın ekonomik, bilimsel, teknolojik gücünü yitirmeye başladığı konusunda içte ve dışta yaygın bir izlenim oluşmuştu. Yine Kennedy’ye göre bir başka neden, ABD’nin özellikle gelişmekte olan ülkelerin güvenini yitirmekte oluşuydu. Hepsinden önemlisi Amerikan dışişlerini güçlendirecek kişilere ve kurumlara gereksinim vardı. Kısaca, ABD ekonomik, siyasi ve kültürel egemenliğini yitirmek istemiyor, bu alanlarda kendisine sosyalist bloktan ve üçüncü dünyadan yöneltilen tehditleri karşılamak, aşmak istiyordu. Barış Gönüllüleri hareketinin evrensel planda ve hızlı bir biçimde, adeta büyük bir kampanya şeklinde başlatılmasının temel nedeni buydu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-4486 size-full" title="Barış Gönüllüleri önerisi John F. Kennedy'nin Ekim 1960’daki seçim kampanyası sırasında ortaya atıldı." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/baris_gonulluleri.jpg" alt="Amerikan Barış Gönüllüleri" width="350" height="220" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/baris_gonulluleri.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/baris_gonulluleri-150x94.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Oysa gerçek amaç bunları da aşıyordu. Kurulduğu andan itibaren Barış Gönüllüleri örgütüne Washington’un “en yeni mekanizması” ya da birimi olarak bakılıyordu. Örgütün ilk yöneticisi Sargent Shriver, bir Amerikan üniversitesinde yaptığı konuşmada bu durumu üstü kapalı olarak şöyle dile getiriyordu: “&#8230;Bir dünya toplumu doğmaya çalışıyor. Amerika başarılı olmak için bu doğumda hazır bulunmalıdır.”</p>
<p>Başlangıçta Barış Gönüllüleri’ni “Beatniks Ordusu&#8221; diye alaya alan faşist eğilimli başkan adayı Barry Goldwater, uygulamanın sonuçlarını öğrendikçe &#8220;Bir iş adamı olarak, iki yıllık denizaşırı denemenin çok değerli ve kârlı olduğunu görüyorum&#8221; demişti. Barış Ordusu’nun kurulmasında çok emeği geçen Henry S. Reuss ise şunları söylemişti:</p>
<blockquote><p>Biz ekseriya gerici ve hırsız liderler ile askeri ittifaklara önem veririz. Onlara askeri malzeme sağlarız. Bunlar da silahları genellikle yardım ettiğimiz farz olunan ülkenin halkına karşı kullanırlar. Bir sürü Amerikan resmi kişisi, yabancı ülkelerin başkentlerinde bulundukları ülkeden tamamen tecrit edilmiş yalnız bir hayat sürer.</p></blockquote>
<p>Reuss bu nedenle, “halkla kaynaşmış idealist Amerikalının teknik yardımı” programının denenmesini istemişti.</p>
<p>Barış Gönüllüleri’nin dünya ölçeğindeki faaliyetlerini yönlendirecek ve yönetecek beyin takımı ve yönetici kadro, büyük ölçüde üniversitelerden gelen dış ilişkiler uzmanlarından oluşuyordu. Barış Gönüllüleri örgütünün tüm projeleri, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili dairelerinin ve ekonomik işlere bakan müsteşarın onayı ile kesinlik kazanıyordu. Örgüt ayrıca ev sahibi ülkedeki Amerikan elçilikleri, Amerikan Haberalma Merkezi Büroları ve bu büroların Washington’daki üst yönetimiyle yakın ilişki içinde bulunuyordu.</p>
<p>Barış Gönüllüleri ne yapacaklardı? Dünyanın dört bir tarafına hangi hizmetleri götüreceklerdi? Bu soruya örgütün üst düzey yöneticilerinden birisi, 1960&#8217;larda aynen şu yanıtı veriyordu: “Genç gönüllülerin bana ne yapacaklarını sordukları zaman, onlara hep şu yanıtı veriyorum: Daha önce hiçbir zaman yapmadığınız şeyleri yapacaksınız.” Barış Gönüllüleri başlıca aşağıdaki beş alanda çalışarak, bu “daha önce hiç yapmadıkları şeyleri” yapacaklardı:</p>
<ul>
<li>Eğitimde: Çeşitli eğitim ve öğretim kademelerinde örgün ve yaygın eğitim.</li>
<li>Sağlıkta: Başta “sıtma ile mücadele” vs. olmak üzere çeşitli sağlık projeleri.</li>
<li>Tarımda: Çeşitli tarımsal projeler ya da kırsal kalkınma programları.</li>
<li>Yönetimde: Gittikleri ülkenin çeşitli yönetim düzeylerinde uygun görevler.</li>
<li>Endüstride: Başta inşaat sektörü olmak üzere çeşitli sanayi projeleri.</li>
</ul>
<p>Yukardaki öncelikler ülkelerin durumu, ev sahibi hükümetin tutumu, halkın tepkisi ve hepsinden önemlisi ABD’nin tercihlerine göre farklılıklar gösteriyordu.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin de içinde bulunduğu Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya Ülkelerindeki Barış Gönüllüleri’nin yaklaşık yüzde 32’si eğitim alanında faaliyet gösteriyordu. Bu oran Doğu Asya ve Pasifik&#8217;te yüzde 73’ü bulurken, Afrika’da yüzde 72, Latin Amerika’da yüzde 27 dolaylarında gerçekleşiyordu. Bir başka ifade ile Amerikan Barış Gönüllüleri’nin yaklaşık yüzde 64’ü ile yüzde 49’u arasında değişen bir kesimi, 1962-1967’de eğitim anında çalışıyor, eğitimi toplum kalkınması, sağlık, tarım ve diğer alanlar izliyordu.</p>
<p>Barış Gönüllüleri hareketi, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de 1960&#8217;ların ikinci yarısında ilk hızını kaybetti. 1966, deniz aşırı ülkelerde faaliyet gösteren 15 binden fazla Gönüllü ile Barış Gönüllüleri hareketinin sayısal yönden en güçlü olduğu yıldı. 1969 sonunda 59 ülkede faaliyet gösteren Barış Gönüllüleri için ABD bütçesinden yılda yaklaşık 100 milyon doların üzerinde bir ödenek ayrılıyordu. 1985 başına kadar çeşitli az gelişmiş ülkelere gönderilmiş olan 100 binden fazla Barış Gönüllüsü ve 2 binden fazla merkez personeli ile bir orduyu andıran bu örgüt, çeşitli ülkelerde bu kuruluşa ve ABD’ye karşı duyulan tepkinin artışı, ABD açısından da bu kuruluştan beklenen, az gelişmiş ülkeleri elden geldiğince tanıma görevinin yerine getirilmiş olması nedeniyle, zaman içinde işlevsizleşerek ufaldı. 1980’lere gelindiğinde çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren Barış Gönüllüleri’nin sayısı 5 bine kadar inmişti. 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu&#8217;da yükselen ABD-karşıtı eğilimler nedeniyle George W. Bush kurumun hem gönüllü sayısını hem de kurumun bütçesini artırma kararı aldı.</p>
<p>1968 sonunda tüm dünyada görev yapan Barış Gönüllüleri’nin yüzde 77’si üniversite mezunu, yüzde 9&#8217;u ise üniversite üstü eğitim görmüş gençlerdi. Bu genç insanların gittikleri ülkelerin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeylerini, çeşitli toplum sınıflarının beklenti ve davranışlarını, halkın dinsel ve ahlaki davranış kalıplarını öğrenmede başarılı olduklarını düşünmek olasıdır. Nitekim Barış Gönüllüleri, kendilerine uygulanan bir ankete verdikleri yanıtlarda, en başarılı oldukları alanın çalıştıkları ülke hakkında bilgi edinmek olduğunu (yüzde 97), bunu ev sahibi ülke halkının ABD hakkında daha çok şeyler öğrenmesinin (yüzde 82) izlediğini, ev sahibi ülke halkına yararlı bir şey yapmanın ise (yüzde 38) üçüncü sırada geldiğini belirtmişlerdir.</p>
<h2>Türkiye’de Amerikan Barış Gönüllüleri</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-4487 size-full" title="Barış Gönüllüleri'nin görünürdeki amacında sorun yoktu ama gerçek amaç çok daha farklıydı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/peace_corps.jpg" alt="peace_corps" width="224" height="300" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/peace_corps.jpg 224w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/peace_corps-112x150.jpg 112w" sizes="auto, (max-width: 224px) 100vw, 224px" />Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya Grubu’nda bulunan 11 ülkeye 1962-1969 tarihleri arasında toplam 7441 gönüllü gönderilmiştir. Bu ülkeler arasında, Hindistan’ın kabul ettiği 2450 gönüllüden sonra, en fazla gönüllü kabul eden ülke 1201 kişiyle Türkiye olmuştur.</p>
<p>Amerikan Barış Gönüllüleri Türkiye&#8217;ye iki ülke arasında imzalanan 27 Ağustos 1962 tarihli ikili anlaşma uyarınca gönderilmişlerdir. İlk grup Barış Gönüllüsü&#8217;nün Türkiye’ye gelişi Eylül 1962 sonlarında olmuştur. “Barış Gönüllüleri İkili Antlaşması”, Amerikalı gönüllülere Türk mevzuatında yer alan kimi vergi, resim ve harçlar yönünden birtakım ayrıcalıklar tanıdığı gibi, Antlaşmanın Anayasa’ya aykırılığı da o dönemde kimi bilim adamları tarafından ileri sürülmüştü. Buna karşın ikili antlaşmayı uygun bulan yasa 1965’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiştir.</p>
<p>39 kişiden oluşan ilk Barış Gönüllüleri kafilesi Eylül 1962 sonlarında ülkemize gelmiş ve ikili antlaşmaya ek protokolde belirlendiği üzere, Gönüllülerden 31’i İngilizce öğretmeni, 8’i de Mersin Bölge Müdürlüğü’nde tarım teknisyeni olarak istihdam edilmişlerdir. 1963 sonlarında 105 kişilik ikinci kafilenin gelmesiyle Türkiye’ye Barış Gönüllüsü akımı hızlanmıştır. Bu alandaki gelişme aşağıdaki gibi olmuştur:</p>
<table width="397">
<tbody>
<tr>
<td width="47"><span style="text-decoration: underline;">Yıllar</span></td>
<td style="text-align: center;" width="128"><span style="text-decoration: underline;">Gelen Gönüllü Sayısı</span></td>
<td style="text-align: center;" width="222"><span style="text-decoration: underline;">Yıl Sonunda Gönüllü Sayısı</span></td>
</tr>
<tr>
<td>1962</td>
<td style="text-align: center;">39</td>
<td style="text-align: center;">39</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td style="text-align: center;">105</td>
<td style="text-align: center;">140</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td style="text-align: center;">219</td>
<td style="text-align: center;">329</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td style="text-align: center;">382</td>
<td style="text-align: center;">590</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td style="text-align: center;">121</td>
<td style="text-align: center;">445</td>
</tr>
<tr>
<td>1967 .</td>
<td style="text-align: center;">110</td>
<td style="text-align: center;">215</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td style="text-align: center;">160</td>
<td style="text-align: center;">238</td>
</tr>
<tr>
<td>1969</td>
<td style="text-align: center;">65</td>
<td style="text-align: center;">171</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>1960’larda ülkemizde yoğun olarak faaliyet gösteren Amerikan Barış Gönüllüleri’nin yüzde 42’si Orta Anadolu, yüzde 14&#8217;ü Marmara, yüzde 13.6&#8217;sı Kuzey Anadolu, yüzde 12.8&#8217;i Ege, yüzde 8.8’i Doğu ve Güney Doğu Anadolu ve yüzde 8.4’ü de Güney Anadolu Bölgesi&#8217;nde çalıştılar.</p>
<p>Oysa imzalanan ikili protokolde açıkça Barış Gönüllülerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde faaliyet göstermeyecekleri belirtiliyordu. Her nasılsa bir şekilde bu bölgelerde çalışma olanağı buldular.</p>
<p>Türkiye’de faaliyet gösteren Barış Gönüllüleri’nin çalıştıkları alanlar ya da programlar aşağıdaki gibi oldu:</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="201"><span style="text-decoration: underline;">Çalıştığı Alan ya da Program</span></td>
<td style="text-align: center;" width="201"><span style="text-decoration: underline;">Gönüllü Sayısı</span></td>
<td style="text-align: center;" width="201"><span style="text-decoration: underline;">Oranı (yüzde)</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="201">İngilizce Öğretimi</td>
<td style="text-align: center;" width="201">803</td>
<td style="text-align: center;" width="201">67</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Toplum Kalkınması</td>
<td style="text-align: center;" width="201">168</td>
<td style="text-align: center;" width="201">14.1</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Çocuk Bakımı</td>
<td style="text-align: center;" width="201">77</td>
<td style="text-align: center;" width="201"> 6.4</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Sağlık (Hasta Bakımı ve Eğitimi)</td>
<td style="text-align: center;" width="201">45</td>
<td style="text-align: center;" width="201">3.8</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Tüberküloz Kontrol</td>
<td style="text-align: center;" width="201">30</td>
<td style="text-align: center;" width="201">2.5</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Ev Ekonomisi Öğretimi</td>
<td style="text-align: center;" width="201">15</td>
<td style="text-align: center;" width="201">1.3</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Turizm</td>
<td style="text-align: center;" width="201">10</td>
<td style="text-align: center;" width="201">0.8</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Üniversitelerde Okutmanlık</td>
<td style="text-align: center;" width="201">37</td>
<td style="text-align: center;" width="201">3</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Barış Gönüllüleri Bürosunda Sekreterlik</td>
<td style="text-align: center;" width="201">16</td>
<td style="text-align: center;" width="201">1.3</td>
</tr>
<tr>
<td width="201">Toplam</td>
<td style="text-align: center;" width="201">1201</td>
<td style="text-align: center;" width="201">100.0</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Görüleceği üzere Türkiye’deki Barış Gönüllüleri’nin üçte ikisi İngilizce öğretiminde görev almıştı. Türk öğrencilere İngilizce öğretmenin Barış Gönüllüleri için neden bu kadar önemli olduğunu kendisi de Türkiye’de Barış Gönüllüsü olarak İngilizce öğreten Joanthan Pool şöyle itiraf ediyordu:</p>
<blockquote><p>En etkili sömürge araçlarından birisi dildir. Çünkü İngilizce bilen Amerikan radyo ve basınını takip ederek propagandaya açık hale gelir. Dil ile İngiliz Amerikan siyasetini benimseme ve mallarını satın alma başlar. Beyin göçünü sağlar. Bir insanın konuştuğu dil, o insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Bir yabancı dili öğrenip kullanan kişi yavaş yavaş o milletler gibi düşünmeye başlar.</p></blockquote>
<p>Ülkemizde Barış Gönüllüleri&#8217;ne karşı tepki 1965 ortalarından başlayarak yoğunlaştı. Aydınların, öğretim üyelerinin ve öğrencilerin eleştirici ve irdeleyici yazıları, Kıbrıs bunalımı sırasında ABD’nin Türkiye’ye karşı olumsuz tutumu, Başkan Johnson&#8217;un ünlü mektubu gibi olaylarla da bir araya gelince Barış Gönüllüleri’nin Türkiye’deki altın devri sona erdi. İlk kez 1966’da Türkiye’ye gelecek gönüllülerin sayısı sınırlandırıldı. Amerika&#8217;ya karşı tepkilerin arttığı bir yıl olan 1966’da, özellikle bu yılın son üç ayında basının en çok tartıştığı konuların başında Barış Gönüllüleri geliyordu. Barış Gönüllüleri’nin gerçekte CIA ajanı oldukları ve misyonerlik faaliyetlerinde bulundukları gazete sütunlarını süslemeye başladı. Zonguldak’ın Devrek ilçesinde olduğu gibi kimi yerlerde Barış Gönüllüleri fiziki şiddete maruz kaldı, ya da Samsun 19 Mayıs Lisesi’nde olduğu gibi “Yankee Go Home!” sloganları ile öğrenciler tarafından okuldan kovuldular.</p>
<p>Bu gelişmeler, hükümeti de Barış Gönüllüleri’yle ilgili birtakım önlemler almaya itti. Örneğin, köy ve kasabalardaki &#8220;toplum kalkınması” programlarından Amerikalı Barış Gönüllülerinin çıkarılması, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Gönüllüleri izleyen bir birimin kurulması, Valiliklerin Barış Gönüllüleri&#8217;nin faaliyetlerini daha yakından izlemesi, bunların arasında sayılabilir.</p>
<p>Yine 1966 yılının Şubat ayında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Gönüllülerin Doğu Anadolu’dan uzaklaştırılması istendi. Çünkü hem Genelkurmay İstihbarat Dairesi hem de Milli İstihbarat Teşkilatı, Barış Gönüllüleri’nin Doğu Anadolu’da yalnızca İngilizce öğretmenliği yapmadıklarını, etnik yönde (Kürtçülük) bir takım propagandalar yaptıkları istihbaratlarına ulaşmıştı.</p>
<p>Türkiye’deki Barış Gönüllüleri’ne ilişkin en iyi değerlendirmeyi 1969’da Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörler Kurulu yapmıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörler Kurulu&#8217;nun 25 Kasım 1969 günkü toplantısında oy birliği ile kabul edilen aynı fakültenin “Şehircilik Enstitüsü’nün Barış Gönüllüleri Örgütü’nün Teknik Yardım Programı ile ilgili Raporu”nda şu görüşlere yer veriliyordu:</p>
<blockquote><p>Barış Gönüllüleri örgütü (US Peace Corps), yönetsel yapısı ve amaçları bakımından, ABD Hükümetine ve Amerikan dış politikasına doğrudan doğruya bağlı bir kuruluştur. Örgütün yasasında (Peace Corps Act) kesinlikle belirtilen bu husus, resmi bildirilerle doğrulanmaktadır. ‘Karşılıklı dostluk ve anlayışı geliştirmek ve yetişkin insan gücüne olan ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmak’ sloganı ile ‘Barış Gönüllüsü&#8217; adı altında az gelişmiş ülkelere gönderilen Amerikalıların, gittikleri ülkelerde uyguladıkları programlar ve eylemleri incelendiğinde, başlıca şu amaçlara hizmet etmekle görevlendirildikleri ortaya çıkmaktadır:</p>
<p>a) Az gelişmiş ülkelerde Amerikan dünya görüşünün, kültürünün, siyasal ve askeri nüfuzunun yayılmasına ve benimsenmesine çalışmak ve Amerika yararına çalışacak etkili aydınlar grubu yetiştirmek.<br />
b) Geri kalmış ülkelerin hızla endüstrileşmesi gereği ile ters yönde program ve projelere öncelik ve ağırlık verilmesini sağlamak; bu amaçla kalkınma ve planlama kuruluşları gibi örgütlerde görev almak.<br />
c) ABD’nin yer yer girişeceği şiddet hareketlerini ve yayılma politikasını şirin gösterecek eylemlerde bulunarak siyasal havayı Amerika yararına oluşturmak.<br />
d) Katıldıkları ya da kendilerinin uyguladıkları program ve projelerin görüntüsü arkasında ‘gizli faaliyetlerde bulunmak.</p></blockquote>
<p>Türkiye’deki Amerikan Barış Gönüllüleri’nin faaliyetleri 1970’de sona erdi; ya da bir başka deyişle, Türkiye’deki &#8220;Amerikan Barış Gönüllüleri Programı” 1970’de durduruldu&#8230;</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/amerikan-baris-gonulluleri/">Amerikan Barış Gönüllüleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/amerikan-baris-gonulluleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hiram Abas Suikasti</title>
		<link>http://www.serenti.org/hiram-abas-suikasti/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/hiram-abas-suikasti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Dec 2014 20:31:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Dev-Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Hiram Abas]]></category>
		<category><![CDATA[MİT]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4103</guid>

					<description><![CDATA[<p>26 Eylül 1990 günü… Türkiye&#8217;nin James Bond&#8217;u olarak tanınan Hiram Abas, Kadıköy Çiftehavuzlar&#8217;daki evinden saat 10.15 sıralarında çıkarken az sonra başına geleceklerden habersizdi. Özel bir denizcilik şirketindeki işine gitmek üzere 34 HEZ 59 plakalı Şahin marka otomobiline binen emekli MİT Müsteşarı Abas, evinin bulunduğu Cemil Topuzlu Caddesinden Bağdat Caddesine çıkarken, Mahur Sokak&#8217;a girdi. Güneşli bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/hiram-abas-suikasti/">Hiram Abas Suikasti</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>26 Eylül 1990 günü… Türkiye&#8217;nin James Bond&#8217;u olarak tanınan <strong>Hiram Abas</strong>, Kadıköy Çiftehavuzlar&#8217;daki evinden saat 10.15 sıralarında çıkarken az sonra başına geleceklerden habersizdi. Özel bir denizcilik şirketindeki işine gitmek üzere 34 HEZ 59 plakalı Şahin marka otomobiline binen emekli MİT Müsteşarı Abas, evinin bulunduğu Cemil Topuzlu Caddesinden Bağdat Caddesine çıkarken, Mahur Sokak&#8217;a girdi. Güneşli bir sonbahar sabahıydı, ama Abas’ın gözlerine siyah gözlükleri takması sadece güneş ışınlarından korunmak için değildi. Tanınmak istemiyordu. Bir ara yanından hiç ayırmadığı 16&#8217;lık Star marka tabancasını yokladı ve düzeltti. Bağdat Caddesine yaklaştığı sırada yoldaki kasis nedeniyle yavaşladı. Çevresindeki belediye işçisi gibi giyinmiş iki kişinin o an kendisini izlediğinin farkında değildi. Abas, frene basıp yavaşlarken otomobilinin önüne silahlı bir kişi çıktı. Aynı anda otomobilin arkasında da başka bir kişi belirdi. Birinin başı açık, diğeri ise kıvırcık saçlıydı. Önce otomobilin arka kapısının bulunduğu cama yaklaşan saldırganlardan biri, elindeki susturucu takılmış 7.65 çapındaki tabancayla ateş ederek Hiram Abas’ı tam ensesinden vurdu. Aynı anda otomobilin sağ kapısına yaklaşan diğer saldırganın silahını ateşlemesiyle çapraz ateş arasında kalan Abas, biraz önce yokladığı tabancasına uzanmaya fırsat bile bulamamıştı. Yıllardır, dünyaca ünlü gizli servislerde eğitim gören ve 157 operasyon yöneten milli istihbaratın kurdu Hiram Abas, çenesinden ve ensesinden aldığı 4 kurşun yarasıyla, kanlar içinde koltuğa yığılıyordu.<span id="more-4103"></span></p>
<p>İki saldırgan Hiram Abas&#8217;ın öldüğünü kanaat getirince ters istikametteki Cami ve 18 Mart sokaklarına girerek sahil yoluna doğru kaçmışlardı.</p>
<p>Cinayetin işlenmesinin ardından polis ekipleri olay yerine geliyor, ancak öldürülenin kimliğini 15 dakika sonra tespit edebiliyorlardı.</p>
<p>Hiram Abas&#8217;ın Milli İstihbarat Teşkilatı ile ilk tanışıklığı 1957&#8217;de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduğu yıllara rastlıyordu. 1967’e değin İstanbul&#8217;da çalışan Abas, mesai arkadaşları arasında sivrilerek ABD&#8217;ye gidiyor ve CIA&#8217;de 4 yıl eğitim görüyordu. Burada sorgulama ve istihbarat edinme konularında kısacası kontrgerilla konusunda uzmanlaşan Abas, Batum&#8217;da konsolos olarak görev yapmıştı. Dünyanın ünlü casuslarının cirit attığı Beyrut’ta MİT&#8217;e çalışmıştı. Abas kendini asıl 12 Mart askeri muhtırasından sonra gösteriyordu. İstanbul&#8217;daki operasyon ve istihbarat birimlerini yönlendiren Abas, sol örgütlere karşı mücadeleye girişiyordu. Ancak adını ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence iddialarıyla duyurmaya başlayan Abas, ilk kez THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi) davasında sanıklar tarafından teşhis ediliyordu. O zamana kadar Abas&#8217;ın adı biliniyordu, ancak yüzünü herkesten saklamayı başarabilmişti.</p>
<h2>Silahlı Çatışmada Yaralanmıştı</h2>
<p>1972 yılında THKP-C örgütü liderlerinden Ziya Yılmazın Fındıkzade&#8217;deki evinde silahlı çatışmayla yakalanması sırasında boynundan yaralanan Hiram Abas, özel bir hastanede &#8220;Albay&#8221; olarak tanıtılıp tedavi ediliyordu. Casusluk konularında o denli uzmanlaşmıştı ki, Ankara’da MİT&#8217;in kontrispiyonaj (karşı-casusluk) biriminde başöğretici olarak görev almıştı. Abas, kısa süre sonra bölümün daire başkanlığına getirilmişti. Sorgulama, karşı-casusluk uzmanlıklarıyla yetinmemiş, özellikle Ortadoğu&#8217;daki örgütler ve PKK konularında da hatırı sayılır söz sahibi olmuştu.</p>
<p>1978&#8217;de MİT&#8217;e bağlı MAH (Milli Asayiş Hizmetleri) biriminin başındayken MİT Daire Başkanı Albay Sabahattin Savaşman’ın CIA ve İngiliz Gizli Servisine ajanlık yaptığı gerekçesiyle tutuklanmasında ön plana çıkmıştı. Böylece Abas, 2 Ekim 1980&#8217;de emekli olmadan önce MİT&#8217;te de ne denli kulağı delik olduğunu kanıtlıyordu. Ancak emekliliğe alışamamıştı. Turgut Özal&#8217;ın başbakanlığı döneminde danışmanlarından eski MİT görevlisi Bülent Öztürkmen&#8217;in önerisi üzerine 13 Ocak 1986&#8217;da yeniden MİT&#8217;e müsteşar yardımcısı olarak dönüyordu. Aslında bu adım, askeri bir darbeyi önceden haber alamamaktan korkan Özal&#8217;ın MİT&#8217;i sivilleştirme adımının bir parçasıydı. MİT Müsteşarları çok uzun yıllardır Korgeneral rütbesindeki askerlerden oluşuyordu. Oysa bir Korgeneralin kendisinin rütbece üstü olan bir kuvvet komutanı hakkında hükümete rapor sunması düşünülemezdi. Nitekim Doğu Perinçek, Mehmet Ali Birand, İlhami Soysal gibi bazı gazetecilerin tüm karşı çıkışlarına karşın 34 aydır boş duran Müsteşar Yardımcılığı makamına Hiram Abas’ın getirilmesi MİT’in sivilleştirilmesinin ilk adımıydı.</p>
<p>Hiram’ın basın önüne çıkması Özal’ın PKK örgütünün sızmaları ve bazı kanunların ele alınması amacıyla Suriye&#8217;ye yaptığı geziye Abas’ı da dahil etmesiyle oldu. Ne de olsa yanında bir PKK ve Ortadoğu örgütü uzmanı olması gerekliydi. Üstelik Abas’ın Kürt sorunu karşısındaki tavrı, Özal’ın düşünceleri ile birebir uyuşuyordu. Özal gibi Abas da yalnızca askeri yöntemlerle bir sonuca ulaşılamayacağını düşünüyor, sivil ve siyasi yöntemlerin devreye alınmasını istiyordu. Abas gezi boyunca hep geri planda kalmak isterken, gazetecilerin &#8220;kim bu adam?&#8221; sorularıyla dikkati çekti ve fotoğrafları ilk kez basında yer aldı.</p>
<h2>Terör Örgütlerinin Baş Hedefi Hiram Abas</h2>
<p>Hiram Abas halk arasında pek tanınmıyordu ama istihbarat dünyasında ve yasadışı örgütler arasında dikkat çeken isimlerden biriydi. Ermeni terör örgütü ASALA&#8217;ya karşı yürütülen operasyonların planlanmasını yapmış, birçok &#8220;mafya babası&#8221; ve kaçakçısının gözaltına alındığı &#8220;Babalar Operasyonu&#8221;nu bizzat yönetmişti. 12 Mart döneminde Talat Turhan gibi birçok insana işkence yapıldığı Ziverbey Köşkü’nün baş aktörlerindendi. Sıradışı, korkusu olmayan bir istihbaratçıydı. Öyle ki, 1968&#8217;de MİT Müsteşarı kendisini çağırıp, &#8220;Paris ve Beyrut olmak üzere iki dış görev var, hangisini seçeceksin&#8221; diye sorunca, hareketsiz ve sakin Paris yerine &#8220;silahların patladığı, casusların çarpıştığı&#8221; Beyrut&#8217;u tercih etmişti.</p>
<p>Emekli olduktan sonra Halit Narin&#8217;in yanında ve Fevzi Gandur Müessesesi adlı bir denizcilik şirketinde danışman olarak çalışan Abas, başta Dev-Sol olmak üzere çeşitli örgütler tarafından sürekli tehdit ediliyordu. Buna karşılık ısrarla koruma istemediğini belirtiyordu.</p>
<p>Şimdi tekrar istihbarat mensupları arasında büyük tepkiye yol açan, Abas&#8217;ın öldürüldüğü 26 Eylül gününe dönelim&#8230;</p>
<p>Olaydan hemen sonra ellerinde spor çantalar taşıyan biri 20-22 yaşlarında 1.65 boylarında, kıvırcık saçlı, diğerininse dazlak olduğu belirtilen saldırganlar, büyük bir hızla olay yerinden uzaklaşıyorlardı.</p>
<p>Ardından polis asfaltın üzerinde 7.65 çaplı 4 boş kovan ve olay yerinin biraz uzağındaki bir garajın duvarında bir mermi çekirdeğinden başka bir şey bulamıyordu. Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı Mahur Sokak&#8217;a geldiğinde gazetecilere &#8220;Saldırganlardan birinin eşkâli daha önceki olaylara uyuyor, bunu belirledik, bu işi bitirdik&#8221; diyordu.</p>
<p>Ancak burada kafalara takılan bir soru vardı. Polis ekipleri Hiram Abas&#8217;ı 15 dakika sonra teşhis ederken, olay yerine gelen Hamdi Ardalı nasıl oluyor da yalnızca birkaç dakika içinde eşkali belirlenen kişilerin diğer siyasi cinayetleri de işlediği kanaatine varabiliyordu?</p>
<p>Ayrıca iki saldırgan farklı noktalardan ateş etmesine karşın, Hamdi Ardalı olay akşamı yaptığı açıklamada tek silah kullanıldığını açıklıyordu. Olayda bir başka kuşkulu nokta ise üçüncü kişi üzerinde yoğunlaşıyordu. Görgü tanıklarına göre cinayetin işlendiği sırada bir başka saldırgan iki arkadaşına gözcülük yapıyordu. Ancak daha sonraki polis incelemelerinde üçüncü kişinin varlığına ilişkin bilgi edinilemedi.</p>
<p><strong>Hiram Abas suikasti</strong>ni çok geçmeden Dev-Sol&#8217;un Silahlı Devrimci Birlikler kanadı üstleniyordu. Dev-Sol olaydan 10 saat sonra gazetelerin yakınlarındaki bazı noktalara bıraktıkları bildirilerde şu iddiaları öne sürüyordu:</p>
<blockquote><p>12 Mart ve 12 Eylül&#8217;de Türkiye ve Ortadoğu halklarına karşı açılan savaşın kurmaylarından kontrgerilla şefi, MİT yöneticisi, Kürt ulusal hareketini yok etmenin planlayıcısı CIA ve MOSSAD ile işbirliğinde bulunarak Filistin halkına komploların düzenleyicisi, THKP-C örgütünün lideri Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesinde bizzat tetiği çeken ve devrimcilere karşı 140 operasyona doğrudan katılan savaş suçlusu Hiram Abas örgütümüz tarafından ölüme mahkûm edilerek cezalandırılmıştır.</p></blockquote>
<h2>Ünlü MİT Raporu</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-4104 size-full alignright" title="Hiram Abas halk arasında pek tanınmıyordu ama istihbarat dünyasında ve yasadışı örgütler arasında dikkat çeken isimlerden biriydi." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/12/hiram_abas.jpg" alt="Hiram Abas" width="350" height="225" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/12/hiram_abas.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/12/hiram_abas-150x96.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Hiram Abas’ın öldürülmesi hemen birtakım soruları da beraberinde getirdi. Türkiye&#8217;nin bir anda çalkalanmasına yol açan Mehmet Eymür’ün hazırladığı sonradan açıklanan ve ilk kez Aydınlık dergisinde yayınlanan MİT raporunda Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Necdet Üruğ, İstanbul eski Valisi Nevzat Ayaz, eski Emniyet Müdürü Ünal Erkan ve eski Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Ağar gibi isimlerin karanlık işlere bulaştıkları öne sürülüyordu. Daha doğrusu rapora göre, Dev-Sol örgütü bazı mafya babaları, yüksek rütbeli askeri personel, emniyet müdürleri ve siyasilerle derin bağlantılar içindeydi. Kamuoyunda raporun kimin tarafından hazırlanıp basına sızdırıldığı sorusuna yanıt aranırken Hiram Abas ortaya çıkıyor ve bir gazeteye &#8220;Raporu yazanı biliyorum&#8221; diyordu. Daha sonraki günlerde raporun MİT Kaçakçılık ve İstihbarat Daire Başkanı Mehmet Eymür, yardımcısı Korkut Eken, Atilla Aytek ve kendisine bağlı birimlerde çalışan 20&#8217;ye yakın görevli tarafından hazırlandığı belirleniyordu.</p>
<p>Bunun üzerine Abas, Eymür ve Eken, MİT&#8217;ten istifa etmek zorunda kalıyorlardı. Abas’ın öldürülesi MİT raporunda sözü edilen karanlık ilişkileri yeniden gündeme getiriyordu&#8230; Acaba Abasın öldürülmesinde bu karanlık ilişkilerin rolü de var mıydı? Nitekim Mahir Kaynak Hiram Abas suikasti ile ilgili değerlendirmesinde şunları söylüyordu:</p>
<blockquote><p>Bu olay patlak verdiğinde devlet içerisindeki klikler savaşı doruk noktasına ulaşmıştı. Aslında birçok siyasi cinayetin arkasında da bu kanatların egemenlik mücadelesi vardı. Hiram bir odaktı. Raporu Mehmet Eymür&#8217;e hazırlatan da oydu. Hiram&#8217;ın Dev-Sol tarafından öldürülmesi pek şaşırtıcı değildi. Çünkü Dev-Sol&#8217;un uyuşturucu ve silah ticareti yapan bazı Kürt işadamları üzerinden bu grubun denetimine girdiği biliniyordu. Dev-Sol gibi bir örgütün tek başına hareket edebilmesi mümkün değildir. Dev-Sol özellikle 1980&#8217;li yılların ortalarında bazı uyuşturucu kaçakçısı Kürt işadamlarıyla ilişki kurdu. Diğer taraftan çoğu kimsenin gözardı ettiği bir başka mesele de Dev-Sol&#8217;un ordu içindeki bağlantılarıydı.</p></blockquote>
<p>Hiram Abas&#8217;ın öldürülmesi, Dev-Sol tarafından işlendiği öne sürülen cinayetlerle büyük benzerlikler gösteriyordu. 1 Mayıs&#8217;ta mimlenen polis memuru Kazım Çakmakçı, emekli savcı Albay Durmuş Akçen, çevik kuvvette görevli polis memuru İsmail Kılıç, emekli başkomiser Ali Ekinci&#8217;nin öldürülmesinde de susturuculu 7.65&#8217;lik tabanca kullanılmıştı. Ve tüm adı geçen kişiler enseden vurularak öldürülmüşlerdi. Acaba Dev-Sol seçtiği kişilere ölümü ensesinde hissettirecek kadar profesyonel bir örgüt mü? Dev-Sol bu denli ustalık ve uzmanlık isteyen istihbaratı nasıl edinmişti? Bir köstebek mi vardı? Abas suikastini gerçekleştiği öne sürülen Ferit Eliuygun’un Beşiktaş&#8217;ta bir hücre evine yapılan baskın sırasında öldürülmesi tüm soruları iyice işin içinden çıkılmaz hale getirdi .Sonuçta Hiram Abas’ın öldürülmesi üzerindeki sır perdesi halen daha kaldırılabilmiş değil.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/hiram-abas-suikasti/">Hiram Abas Suikasti</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/hiram-abas-suikasti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Aleminin En Büyük Düşmanı Komünistliktir</title>
		<link>http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2014 23:34:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve Komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kutay]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Tevetoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Millet dergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=2968</guid>

					<description><![CDATA[<p>50 yıl önce yalan olduğu kanıtlanmış olmasına karşın halen daha "Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir" sözüne gerçekmiş gibi sarılanların olmasına şaşırmamak gerekir.</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/">Türk Aleminin En Büyük Düşmanı Komünistliktir</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca toplumların büyük önderlerine ya da örnek aldığı kişilere söylemedikleri deyişler, sözler yüklenmiştir. Bazen öylesine uydurulmuş olsa da çoğu zaman bu sözler toplumları kendi ideolojilerine çekmek isteyenler, toplumları yanlış yönlendirmek isteyenler tarafından uydurulagelmiştir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Söz konusu Türkiye olduğunda birçok siyasal sloganın sonradan uydurulup Atatürk’e mal edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Tıpkı <strong>Cemal Kutay</strong>’ın çıkardığı <strong>Millet dergisi</strong>nin, Atatürk’e ait olduğunu iddia ederek fitilini ateşlediği “<em>Şurası unutulmamalıdır ki, Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir</em>” elyazısı gibi…</p>
<p>Cemal Kutay yönetiminde 31 Ocak 1946 tarihinde haftalık siyasi dergi olarak yayın yaşamına başlayan Millet dergisinin yayın politikası incelendiğinde üç ana eksenin yön verdiği söylenebilir:</p>
<ul>
<li>Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştirip, Demokrat Parti’yi desteklemek,</li>
<li>Komünizm tehlikesine karşı uyarıcı yayınlar yapmak,</li>
<li>Halkı dini konularda yönlendirmek.</li>
</ul>
<p><span id="more-2968"></span></p>
<p>Gerçi derginin ilk başlarda belirgin bir komünizm ya da Sovyetler Birliği düşmanlığı yoktu. Hatta “Amerikan Ermenileri Beş Vilayetimizi İstiyor” gibi ABD karşıtı manşetleri de vardı. Fakat ne zaman ki II. Dünya Savaşı sırasında izlediği <a title="İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası" href="http://www.serenti.org/ikinci-dunya-savasinda-turkiyenin-dis-politikasi/">dış siyaset</a>in bedeliyle Türkiye’nin politik havası değişince Millet dergisinin yayın politikasına keskin bir komünizm düşmanlığı damgasını vurdu. İki Gürcü profesör 21 Aralık 1945 tarihli basında çıkan yazılarında, Giresun, Gümüşhane ve Bayburt’a kadar olan bölgenin Gürcistan’a iade edilmesi gerektiğini yazıyordu. Gerçekte bu Türkiye’ye yapılmış resmi bir talep değildi ama Sovyet yönetiminin onayı olmadan böyle bir yazı yazılamayacağı düşünülecek olursa düşmanca bir tutumdu.</p>
<p>Türkiye’nin politik havası bir anda değişmişti. Millet dergisi de 8 Mayıs 1947 tarihli sayısında 1928 yılındaki komünist tevkifatı sürerken Atatürk’ün bir sofra sohbeti sırasında şunları dediğini ileri sürüyordu:</p>
<blockquote><p>Bu memleketteki komünistler yalnız bizim tevkif ve hapsettiklerimizden ibaret değildir. Bunları bıraksak belki aralarında hatalarını anlayarak ıslahı nefs edenler olur. Bu işlerle bizzat yakından meşgul olacağım.</p></blockquote>
<p>Derginin bir sonraki 15 Mayıs 1947 tarihli 67. sayısının kapağındaki bir fotoğraf ise günümüze kadar süren kandırmacanın başlangıcıydı. Derginin kapağında bir tarih kitabının son sayfasının fotoğrafı bulunmaktaydı. Fotoğraftaki son sözcüğünün altında ise Atatürk’e ait olduğu iddia edilen o meşhur sözler:</p>
<blockquote><p>Şurası unutulmamalıdır ki, Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.</p></blockquote>
<p>Aynı sözler derginin ileriki sayılarında da birçok kez yayınlandı ama etkisi sınırlı oldu. Gerçek oyun bundan çok daha sonra, 31.12.1964 tarihli <strong>Toprak dergisi</strong>nde yayınlanan bir yazı ile başladı.</p>
<h2>Atatürk’ün Komünizme Karşı Tarihi Emirleri!</h2>
<p>Atatürk, 5 Ağustos 1929 tarihinde trenle Eskişehir’e uğramış, kendisini bekleyen kalabalığa ve o tarihte merkezi Eskişehir’de bulunan Temyiz Mahkemesi üyelerine hitaben bir konuşma yapmıştı. Atatürk’ün yaptığı bu konuşma, dönemin resmi yayın organı olarak nitelendirebileceğimiz Hakimiyet-i Milliye gazetesinde de yayınlanmıştı (Konuşmanın tam metnini Atatürk’ün Söylev Demeçleri II. Cilt “Eskişehir Halkı İle Bir Konuşma” başlığı altında bulabilirsiniz).</p>
<p>Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularından olan AP’li senatör <strong>Dr. Fethi Tevetoğlu</strong>, Atatürk’ün Eskişehir halkına yaptığı adı konuşmanın altına Millet dergisinin adı geçen sayılarında yer alan iki yazıyı da eklemiş, sanki Atatürk’ün Eskişehir’de söyledikleriymiş gibi Toprak dergisinde yayınlamıştı. Kısacası Atatürk’ün Eskişehir’deki nutku bilinçli olarak tahrif edilmiş, bambaşka bir biçime bürünmüştü.</p>
<p>Yıllar geçince konu tam anlamıyla “Delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” atasözündeki hale büründü. Yalan yıllar içinde öylesine dallanıp budaklandı ki, sözün çıkış noktası olarak Millet dergisindeki fotoğrafın yerini Tevetoğlu&#8217;nun tahrif edilmiş Eskişehir nutku alıverdi. Atatürk’ün Eskişehir halkına yaptığı konuşmaya sonradan eklenen sözlerle ta 1947’de başlayıp 1964’te hortlayan bir uydurmaca Atatürk’ün komünizme karşı tarihi emirleri haline geldi.</p>
<p>Dikkat ederseniz, bugün Atatürk’ün söylediğini iddia ettikleri sözleri gerçekmiş gibi yayınlayan birçok site ya da eserde kaynak olarak Millet dergisi gösterilmez, “Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926” yazar.</p>
<p>Yalan dallanıp budaklanınca düzeltilmesi gerekenler de elbette çok oluyor. Birincisi, Atatürk’ün Eskişehir’de bir konuşma yaptığı yazdığımız gibi tamamen gerçektir. Ama Atatürk’e mal edilen sloganı içermediğini hem Hakimiyet-i Milliye gazetesinden hem de Cumhuriyet gazetesinden öğrenmek hiç de zor değil. Merak eden bir insanın Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ne bakarak gerçeğe rahatlıkla ulaşabileceği düşünüldüğünde bu uydurmacanın halen daha sürmesi bir hayli düşündürücüdür.</p>
<p>İkincisi, verilen 1926 tarihi de yalanın boyutunu ortaya koymaktadır. Çünkü toplamda 22 kez Eskişehir’e uğramış olsa da Atatürk 1926 yılında Eskişehir’e hiç uğramamıştır. Resmi kaynaklar da konuşmanın 1929 yılında olduğunu onaylamaktadır. 1926 yılında medyum tutarak Atatürk’ün 1929’da ne söyleyeceğini biliyorlarsa orası ayrı!</p>
<p>Üçüncü ve son olarak Eskişehir’de Atatürk’e tanıtılan gazeteci Faruk Şükrü Yersel, Sakarya gazetesinin başyazarıdır. Dediğimiz gibi yalan yıllar içinde öyle bir hal almış ki, Atatürk konuşmayı Eskişehir’de yaptı diye başyazarın gazetesinin adı bile Sakarya’dan Eskişehir’e dönüşüvermiş!</p>
<p>Atatürk’ün Eskişehir’de Fethi Tevetoğlu’nun ilave ettiği sözleri söylemediğini, Fethi Tevetoğlu’nun Atatürk’ün konuşmasını kendi ideolojisine göre nasıl tahrif ettiğini anlattıktan sonra gelelim diğer konuya. Çünkü bazılarınız “Tamam Atatürk bu sözleri Eskişehir’de söylememiş ama aynı sözler Millet dergisinin kapağında, üstelik Atatürk’ün elyazısıyla var” diyebilir.</p>
<h2>Peki Elyazısı Kime Ait?</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-3007 size-medium" title="Sovyet düşmanlığının yaygın olduğu bir dönemde bu sözü uyduranlar ya 1929 yılındaki Sovyet dostluğu havasından bihaberler, ya da Atatürk’ün Kurtuluş Savaşımızın en büyük müttefiklerinden olan Sovyetler Birliği ile ölünceye kadar sürdürdüğü dostane dış politikadan." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/10/aralov_ataturk-350x262.jpg" alt="aralov_ataturk" width="350" height="262" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/10/aralov_ataturk-350x262.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/10/aralov_ataturk-600x450.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/10/aralov_ataturk-150x112.jpg 150w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2014/10/aralov_ataturk.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Aslında Millet dergisinin fitilini ateşlediği bu sahtekarlık neredeyse 50 yıl önce tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Sahtekarlığı ortaya çıkaran kişi ise ünlü gazeteci Çetin Altan’dan başkası değil. Altan 1965 yılında, o sözlerin bulunduğu Millet dergisi ile birlikte Ecvet Güresin’den aldığı Atatürk’ün İsmet İnönü’ye kendi el yazısı ile yazdığı bir mektubu İsveç Devlet Kriminoloji Enstitüsü’ne grafolojik olarak incelenmeleri için gönderir. Kısa bir süre sonra Enstitü uzmanlarından Gunnar Sandström başkanlığında yapılmış bir incelemenin raporu eline ulaşır. Rapor, elyazısının Atatürk’e ait olmadığını onaylamaktadır:</p>
<blockquote><p>30 Ağustos 1965 tarihli yazınızda, 143 numaralı Türkçe ‘MİLLET’ gazetesinin 4 Kasım 1948 tarihli nüshasının, onuncu sayfasında bulunan aşağıdaki satırların incelenmesini istemişsiniz… K harfinin sağ aşağı kısmı (büyük ve küçük k), Z harfinin yazılış şekli ve T harfinin yazılışında benzemeyen taraflar mevcuttur. …Eğer bu mektup adı geçen satırların yazıldığı tarihte, Atatürk’ün el yazısına iyi bir örnek oluşturuyorsa, yaptığımız araştırmalar sonucunda adı geçen satırların <strong>O’nun tarafından yazılmadığı tespit edilmiştir</strong>. Araştırma, Büro Müdürü Gunnar Sandström tarafından yönetilmiştir. Evrakınız da bu mektupla iade edilmektedir.</p></blockquote>
<p>Çetin Altan işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Elyazısı madem Atatürk’e ait değil, o zaman kim taklit etmiştir? Araştırmasını derinleştirdiğinde, derginin o sayısının yayınlandığı tarihte Millet dergisinin binasında çalışan Murat Sertoğlu, Altan’ın kulağına bütün elyazılarını Münir Hayri Egeli’nin taklit ettiğini fısıldayıverir. Fail bulunmuştur! Egeli biraz sıkıştırılınca Atatürk’ün elyazısını kendisinin taklit ettiğini itiraf eder. Ama Atatürk’ün öyle bir yazısı olduğunu, yalnızca onu cama dayayarak kopyasını çıkardığını söyler. Altan orjinal belgenin yerini sorduğunda aldığı yanıt hayli şaşırtıcıdır: “<em>Yerini söyleyemem. Söylersem, komünistler gidip imha ederler.</em>”</p>
<p>Yıllar sonra milletvekili olan Çetin Altan milletvekili olmasının avantajını kullanarak meclise soru önergesi verir ve orijinal belgenin bulunmasını ister…</p>
<p>Ve böyle bir belge tüm aramalara karşın bulunamaz!</p>
<p>50 yıl önce yalan olduğu kanıtlanmış olmasına karşın halen bu sözlere gerçekmiş gibi sarılanların olmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü burası aklın az, dilin çok çalıştığı; araştırmanın yerini kulaktan dolma bilgilerin aldığı bir ülke olan Türkiye. Atatürk’ün komünist olmadığını ya da komünizme sıcak bakmadığını anlamak için ne Einstein düzeyinde zeka sahibi olmaya gerek var ne de O’nun ağzından sözler uydurmaya. Çünkü komünizmin Türk insanının toplumsal yapısına uygun düşmediğini belirten ve gerçek olan onlarca sözü zaten var.</p>
<p>Ama Atatürk’ün kendisine mal edilen sözlerdeki gibi azılı bir komünist düşmanı olmadığını anlamak için de fazla zeka gerekmiyor. Sovyet düşmanlığının yaygın olduğu bir dönemde bu sözü uyduranlar ya 1929 yılındaki Sovyet dostluğu havasından bihaberler, ya da Atatürk’ün Kurtuluş Savaşımızın en büyük müttefiklerinden olan Sovyetler Birliği ile ölünceye kadar sürdürdüğü dostane dış politikadan.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/">Türk Aleminin En Büyük Düşmanı Komünistliktir</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/turk-aleminin-en-buyuk-dusmani-komunistliktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
