İran’da Bir Türk Devleti: Safeviler

1501 yılında Şah İsmail ile temeli atılan ve 1736 yılında yıkıldığı kabul gören Safevilerin İran’da modern çağı başlattığı söylenebilir. Türkmen kökenli bir anne babadan doğan Şah İsmail’in kurduğu bir Türk devleti olan Safeviler bölgede derin izler bırakmış, ayakta kaldığı 235 yıl boyunca, İran, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Türkmenistan, Afganistan ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüştür. Safevilerin Türk tarihi açısından en ilgi çekici özelliklerinden birisi, Osmanlı Devleti bile Fars kültüründen olağanüstü etkilenmişken Farsların yoğunlukta olduğu İran coğrafyasındaki Safevilerin Türk diline ve Türk kültürüne Osmanlı’ya oranla çok daha yakın durmalarıdır. Aynı zamanda şair olan Safevilerin kurucusu Şah İsmail şiirlerinde Türkçe kullanmaya özen göstermiş, saltanatı döneminde Uygur alfabesini kullanarak Türklüğünü her fırsatta ön plana çıkartmıştı. Onun yarattığı düzenli ve sağlam devlet yapısı, yaklaşık 250 yıl devam eden siyasal parçalanmışlığa ve yabancı Moğol, Timurlu ve Türkmen yönetimlerine son verdi. Safevi hanedanı ayrıca toplumu gittikçe artan bir bağdaşık yapıya kavuşturarak, bir tür İran ulusal devleti yarattı. Şiiliğin İmamiye kolunu benimsemesi, İran’ın bugüne kadar süren kendine özgü dinsel gelişiminin temellerini attı.

Safevilerin ortaya çıkışının geçmişi, Moğol istilalarının 13. yüzyıl ortalarında merkezi dinsel otoriteyi yıkmasına ve bölgenin siyasal-ekonomik bunalıma düşmesine kadar iner. Bu durum tasavvufi, bölgesel “popüler İslam”ın güçlenmesine ve çeşitli tarikatların gelişmesine hız kazandırdı. Şeyh Safiyüddin (1252-1334) Doğu Azerbaycan’ın Erdebil kentinde 1300 dolaylarında kendi tarikatını kurdu. Safeviye olarak bilinen bu tarikat hızla halk desteğini artırdı ve kitlesel bir dinsel hareketin, sosyal ve devrimci kurtuluş yönündeki özlemlerin odak noktası haline geldi. Safiyüddin ve ilk halefleri Sünni mezhebine katı biçimde bağlıydı. Ama Safeviye tarikatı 15. yüzyıl ortalarında Şiiliğin İmamiye kolunun ilkelerini benimseyince, öğreti bakımından gittikçe militanlaştı.

Şeyh Cüneyd (1447-1460) bu öğretiyi yaymak için çeşitli komşu ülkelere temsilciler gönderdi ve Safeviye içinde kendi dinsel otoritesine bağlı bir Türkmen askeri önderliği oluşturdu. Oğlu Şeyh Haydar (1460- 1488) Azerbaycan’da askeri güce dayalı bir devlet kurmaya yöneldi ve bu amaçla Kızılbaşlar olarak bilinen tekörnek bir ordu yarattı. Bu adın kaynağı askerlerin 12 imamı temsil eden 12 kıvrımlı kırmızı sarıklar takmalarıydı.

Şah İsmail ve Safevi Devleti’nin Kurulması

Haydar’ın komşu Çerkez topraklarına saldırdığı 1488’de, henüz bir yaşında olan oğlu İsmail sıkı bir Şiilik ruhuyla yetiştirildi ve çok geçmeden tarikatın şeyhi oldu. Daha çocukken, bir hükümdar olarak sivrilmesini sağlayacak olan güçlü bir göreve bağlılık duygusu ve etkileyici bir duruş edindi. Bütün ömrü boyunca, dinsel coşkusunu başkalarına iletmeye çalıştı; tutkulu bir şair ve davasının parlak bir propagandacısıydı. 1499’da, daha 12 yaşındayken, İran’da iktidarı ele geçirmeye karar verdi. Göçebe Türkmenlerden aldığı destek ile giderek güçlenen Şah İsmail onlarla birlikte Hazar Denizi kıyısındaki Gilan eyaletinden yola çıkarak Doğu Anadolu’yu aştı ve Tebriz’in üzerine yürüdü. Çerkezlere karşı zaferinden sonra, İran’da iktidarda olan Türkmen Akkoyunlular tutunamayarak kaçtı. Şah İsmail Ağustos 1501’de Tebriz’e ulaştı ve Safevi Devleti’nin temellerini attı. 1507’ye doğru Irak’ı da ele geçirdi ve doğudaki Özbekleri yendi; bütün Akkoyunlu toprakları ve İran’ın geri kalan kesimi 1512’de Safevi yönetimine girdi.

Şah İsmail iç politikada en yakın çevresinin tavsiyelerine ve halkın büyük bir bölümünün muhalefetine aldırmayarak, İmamiye Şiiliğini resmi mezhep olarak dayattı. Bütün İslam dünyasından Şii âlimleri sarayına çağırdı ve Sünnileri İran’dan kovdu. Şiiliğe dönenlere yüksek mevkilere çıkma fırsatını cömertçe sundu. Böylece, teokratik meşruiyete dayalı mutlak bir monarşi yarattı; şah unvanını almakla birlikte, Safeviye tarikatının şeyhi olarak kaldı.

Safevi zaferi hem doğudaki Özbek Şeybaniler hem de batıdaki Osmanlılar arasında huzursuzluk yaratmıştı. Üstelik Osmanlı Devleti tarafından dışlanan Türkmen kitleler de Şah İsmail’in tarafına geçiyor ve Safeviler gün geçtikçe aynı bölgede egemenlik peşinde olan Osmanlı için büyük tehdit oluşturuyordu.  1511 yılında başlayan ve Osmanlı Devleti’ni uzun süre uğraştıran Şahkulu İsyanı, Osmanlı’yı Şah İsmail tehdidi konusunda radikal çözüm bulmaya zorladı. Savaşçı Sultan I. Selim (1512-1520) İran’ı istila etti ve üstün askeri birlikleriyle Ağustos 1514’te Safevileri Çaldıran Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattı. Böylece Doğu Anadolu sonunda Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandı. İzleyen dönemde, Safeviler ile Osmanlılar arasındaki ilişkiler köklü güvensizlikten açık husumete kadar varan evreler geçirdi; ama İranlılar Osmanlı askeri gücünün üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı.

Çaldıran yenilgisinden sonra Şah İsmail kendini iyice edebiyata verip devlet yönetiminden uzak kaldı ve imparatorluk içinde iki ayrı kesimi uzlaştırma sorunuyla yüz yüze geldi. Kabile federasyonları halinde örgütlenmiş olan Türkmen Kızılbaş emirlerinin oluşturduğu askeri elit tabaka (seyfiye), daha önce Safeviye tarikatına sağladığı desteğin karşılığı olarak iktidarda bir pay istedi. Bu durum şahları, yeni devleti ayakta tutmak için gittikçe yerli Fars idari elit tabakasına (kalemiye) bağımlı hale getirdi. Şah İsmail ve ardılları güç dengesini korumaya yönelik aktif bir politika izlediler; ama Kızılbaş emirlerin egemenliklerinin sınırlanması uzun bir zamanı aldı. Dolayısıyla, Türkmenlerin kabileciliğine karşı gittikçe eski İranlı memurlar elitlerinden ve büyük toprak sahiplerinden, yani “ulusal bakımdan yerleşik” unsurdan yana bir tutum takındılar. Vezirler peş peşe Fars kökenliler arasından seçilmeye başlandı.

Seçilen vezirlerin peş peşe Fars kökenli olması büyük hataydı. Çünkü bu durum devletin kurucu unsuru olan Türkmen kitlelerin devlete olan güvenini zayıflatmış, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi devlete karşı isyanlar başlamıştı. Yaklaşık 15 yıl sürecek bu isyanlar sırasında 4 vezir doğrudan, 1 vezir ise dolaylı yollardan Türkmenler tarafından öldürüldü. Şah İsmail Mayıs 1524’te Tebriz’de öldüğünde, hepsi kendisi kadar dinsel karizma taşımayan ardıllarına bu nedenle zorlu bir miras bıraktı.

Oğlu Şah Tahmasp’ın (1524-1576) henüz bir çocuk olması nedeniyle, ilk başlarda ülkeyi onun adına Kızılbaş emirler yönetti. Gelgelelim aralarındaki şiddetli husumet dış düşmanların işine yaradı; doğuda Horasan eyaleti için Özbeklerle (1524-1537), batıda da Azerbaycan için Osmanlılarla (1530-1555) bir dizi savaşa girildi. Osmanlıların sürekli ilerlemesiyle birlikte, bir süre işgal altında kalan Tebriz saldırıya açık bir sınır kenti haline geldi, iktidar iplerini 1533’te eline alan Şah Tahmasp, bu nedenle 1548’de İran platosundaki Kazvin’i imparatorluğun yeni başkenti olarak seçti.

Şah Tahmasp 1537’de Özbekleri barışçıl bir şekilde Horasan’dan geri çekilmeye zorladı. Osmanlılarla 1555’te varılan barış antlaşması Azerbaycan’ın tekrar Safevilere bırakılmasını sağladı, ama Irak’ın kaybedilmesiyle sonuçlandı. Tahmasp sınır bölgelerinde tampon devletler kurdurdu ve ardından bunları tedricen imparatorluk bünyesine aldı. Gürcistan’a da başarılı seferler düzenledi ve 1554’teki işgalden sonra bu ülkeyi bir Safevi eyaletine dönüştürdü. O tarihten itibaren, gittikçe ordunun başına Gürcüler ve diğer Kafkasya halkları arasından yetiştirilen komutanları getirdi; böylece torunu I. Abbas’ın tamamlayacağı askeri reformu başlattı. Anadolu’nun kaybıyla birlikte Safevi kültürünü ulusallaştırma ve İranlılaştırma süreci de onun yönetimi altında gerçekleşti. Bu dönemden sonra Türkmenler varlıklarını korumaya çalışmışlarsa da bir Türk Devleti olarak kurulan Safevi Devleti giderek Farslaşmaya ve Fars devleti haline gelmeye başlamıştır. Çoğu Türkmen de Şia mezhebinin itikatlarını benimseyerek Şiileşmiş, sonrasında ise edebi ve kültürel yönden asimilasyona uğrayarak Farslaşmıştır.

Tahmasp sağgörülüydü, ama bağnazlık yönünde bir eğilimi de vardı. Resmi Şiiliği babasının getirdiği devrimci ve ahretçi unsurlardan arındırdı. Teşvik ettiği kitap resimleme sanatı, onun döneminde ilk yüksek düzeyine ulaştı.

Tahmasp’ın ölümünden (Mayıs 1576) sonra, imparatorluğu oğulları yönetti. Kana susamış II. İsmail’in (1576-1577) ve neredeyse kör olduğu için devlet işlerini yürütmekten âciz Muhammed Hudabende’nin (1578- 1587) döneminde, İran uçurumun eşiğine kadar geldi. Osmanlılar 1578’de Gürcistan ve Kürdistan’ı ele geçirdi; çeşitli eyaletler özerkliklerini ilan ederek merkezi yönetimden koptu. Saraya hâkim olan Kızılbaş emirlerin canice şiddeti bizzat şahın karısının, baş vezirin ve veliahdın canına mal oldu. Önemli reformların bir türlü yapılamaması üzerine, Meşhed valisi 1581’de Muhammed Hudabende’nin küçük oğullarından, on yaşındaki Şehzade Abbas’ı şah atayarak, koruması altına aldı. Sonunda, 1587’de ordusuyla Kazvin’in üzerine yürüdü.

Safeviler Altın Çağı: Şah Abbas Dönemi

Safevi Devleti bayrağıŞehzade Abbas hamisiyle birlikte Ekim 1587’de Kazvin’e ulaşınca, babası iktidarı derhal ona bıraktı. Coşkuyla üstlendiği bu görevi boyunca (1587-1629) gösterdiği başarılar, İran’ın en önemli şahı olarak tarihe “Büyük” sanıyla geçmesini sağladı. Bazı aksiliklere rağmen, İran’a yeni bir çehre kazandırma yönündeki hedefine kararlılıkla sarıldı. Osmanlılarla 1578’den beri süren savaşa 1590’da son verdi. İçeride daha serbest hareket etmek ve İran ordusunu yeniden düzenlemek amacıyla Azerbaycan’ı, Irak’ı ve Tebriz’i bu devlete bıraktı. Bütün Horasan’ı 1598’de Özbeklerden geri aldıktan sonra, tekrar Osmanlı cephesine döndü. 1601’de Bahreyn adasını ilhak etti, 1603’te Azerbaycan’ı işgal etti ve 1608’e kadar süren seferlerle Şirvan, Ermenistan ve Gürcistan’ı geri aldı. Tebriz yakınında 1623/24’te elde ettiği zaferden sonra, Irak’ı bir kez daha Safevi Devleti sınırları içine katmayı başardı.

Bu parlak askeri zaferlere rağmen, Büyük Abbas’ın asıl başarıları iç politikadaydı. Özellikle kamu yaşamının bütün alanlarını tutarlı biçimde merkezileştirmesi şahlık iktidarını büyük ölçüde güçlendirdi. Kapsamlı askeri ve idari reformlarının ilk hedefi Kızılbaş emirlerini etkisizleştirmekti; Osmanlıların devşirme sistemini örnek alarak, Hıristiyan Gürcüler, Çerkezler ve diğer Kafkasyalılar arasında çocuk yaşta seçilip yetiştirilmiş askerlerden oluşan bir süvari birliği ve bir daimi ordu kurdu. Fiilen askeri köle (gulam) konumunu taşıyan ve şahisevani (şaha sadık adamlar) olarak şahsen hükümdara hizmet eden bu askerlerin aylıkları şahlık hazinesinden ödenmekteydi. Sonraki valilerden ve komutanlardan çoğunun gulam saflarından gelmesi, şaha bu bağlılık temelinde güç kazandırdı.

Abbas mevcut bütün verimli enerjileri İran’da bir araya getirmek peşindeydi. Seferlerinin ardından 70 bin Ermeni’yi ve 100 bin Gürcü’yü İran’a yerleştirdi. Böylece Kafkasyalılar ve özellikle Gürcüler Safevi İmparatorluğu’nun üçüncü etnik bileşeni haline geldi; bu durum Türkmenler ile İranlılar arasındaki farklılıkları azalttı ve siyasal elit tabaka için yeni bir temel yarattı. Şah yeni oluşturulan idari makamları Kafkasyalılara vermekle, rütbelerin artık kökene göre belirlenmeyeceğini, kendisi tarafından bahşedileceğini vurgulamış oldu. Ayrıca, imparatorluğun daha uzak eyaletlerini merkezi denetim altına alarak, bir bölümünü doğrudan tahtın mülkü haline getirdi ve dedesinin döneminden kalan son tampon devletleri imparatorluk bünyesine kattı. Şahlık sarayı artık imparatorluğun tek merkeziydi.

Abbas sarayın yeni önemini göstermek amacıyla, 1598’de İsfahan’ı Safevi İmparatorluğu’nun başkenti yaptı. Odak noktası “Meydan-ı Şah” olan bu kenti İslam dünyasının en heybetli metropollerinden birine dönüştürdü ve “İslam’ın İncisi” ya da “Dünyanın Yarısı” olarak nitelendirdi. Kafkasyalı zanaatkârları ve sanatçıları kendilerine ayrılmış mahallelere yerleştirerek ve ekonomik güçlerinden yararlanmak amacıyla ülkeye getirttiği Yahudi ve Hıristiyan tüccarlara ve zanaatkârlara geniş kapsamlı kültürel özerklik tanıyarak, ekonomik refaha ulaşılmasını sağladı. Saray atölyelerinde ihracata dönük her türden zanaat üretimini başlatarak, sarayın zenginliğini önemli ölçüde artırdı. Bunlara ek olarak, başta Babürlü yönetimindeki Hindistan, Kırım Tatarları ve Rus çarlarının sarayı olmak üzere, diğer ülkelerle çok iyi ekonomik ve diplomatik ilişkiler geliştirdi. Tek bir sikke birimi oluşturdu, iltizam ve vergi sistemlerinde reform yaptı. Basra Körfezi’ndeki Portekiz ticaret limanı Hürmüz’ü 1622’de ele geçirdi ve yerini alması için kurdurduğu Bender Abbas anakara limanından Basra Körfezi ticaretini denetim altına aldı.

Abbas’ın siyasal öngörüsü, dinsel hoşgörüsü ve ruhani konulardaki açık görüşlülüğü ticareti, iş hayatını ve sanatları bütün dinsel kısıtlamalardan kurtardı; öte yandan, gerek halka dönük gösterilerle, gerekse sayısız dinsel vakıfla kendisini ateşli bir Şii gibi sunmasını bildi. Kendi siyasal gayelerine tabi kalmalarını sağlamakla birlikte, ruhban sınıfına da geniş özgürlükler tanıdı. Ocak 1629’da Eşref’teki yazlık ikametgâhında öldüğünde, İran ekonomik ve siyasal gücünün doruğuna ulaşmış, modern ve sağlam temellere sahip bir imparatorluktu artık.

Safevilerin Yıkılmasına Neden Olan Hata

Safevi Devleti haritasıNe var ki, Büyük Abbas ailesiyle ilişkilerinde ciddi hatalar yaptı. Güvensizlik beslediği için, oğullarını haremde neredeyse hapis koşullarında yetiştirdi ve siyasal eğitim görmelerine ya da hükümdarlık görevine hazırlanmalarına fırsat vermedi; oğullarından ve torunlarından birkaçını idam ettirdi ya da gözlerine mil çektirdi. İzleyen dönemde, Safevi şehzadeleri ya bir şiddet, entrika ve şayia ortamında büyüdü ya da düpedüz ihmal edildi; öyle ki, çoğu toplumun dışında kalma veya ağır zihinsel bozukluklar geçirme noktasına vardı. Bu durum sonuçta Safevi İmparatorluğu’nun gerilemesinin başlıca nedenlerinden biri oldu.

Abbas’ın torunu ve ardılı Şah I. Safi (1629-1642) böyle bir kişiliğe sahipti. Sürekli tehdit altında büyümüştü ve tahta çıktığında sefahatin eşiğine varan bir taşkınlıkla davrandı. Kapıldığı paranoya yüzünden, beş yıl içinde geri kalan akrabalarını, askeri ve idari önderleri ve eyalet valilerini bertaraf etti. Halktan uzaklaşarak tamamen kabuğuna çekildi, devlet işlerine katılmadı ve dertlerini şarapla boğmaya çalıştı. Bu arada ülkeyi 1634’ten itibaren, çok dürüst ve tecrübeli bir idareci olan Baş Vezir Mirza Tâki yönetti. İktidar değişikliğinden yararlanarak 1629’da saldırıya geçerek Ermenistan’ı işgal etmiş olan Osmanlılar, 1638’de de Bağdat’ı aldı; bu kent Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türklerin elinde kaldı. Mirza Tâki 1639’da bir barış antlaşması imzalayarak, Safeviler ile Osmanlılar arasındaki savaşa nihayet son verdi. Abbas’ın politikası doğrultusunda Gürcüleri toplumla bütünleştirmeyi daha ileriye götürerek, yeni bölgelere yerleştirdi ve ticari işlere atılmalarını teşvik etti.

Safi’nin oğlu II. Abbas (1642-1666) tıpkı babası gibi sert bir ortamda yetişti; ama güçlü ve canlı bir kişiliğe sahipti. İncelikli saray teşrifatıyla ve muhteşem kabul törenleriyle iktidarını sergiledi. Devlet işlerini bizzat yürüttü, tahta bağlı mülkleri artırdı, ulaşımı ve ticaret yollarını güvenli hale getirdi. Avrupa ticaret şirketleriyle ekonomik alışverişleri teşvik etti; özellikle İngiliz Doğu Hint Kumpanyası’nın şubeler açmasına izin verdi ve bunlara yasal ayrıcalıklar tanıdı. Yolsuzlukla ve kayırmacılıkla mücadele ve refah düzeyini yükseltme çabaları doğrultusunda hukuk sistemini düzeltmeye özel önem verdi. Onun yönetimi altında Safevi şah ve devlet kültünün geçirdiği evrimle, Safeviye tarikatının başındaki şah rolü yerini tamamen meşruiyetini Allah’tan alan mutlakıyetçi hükümdar rolüne bıraktı. Abbas katı Şii fıkıh âlimlerinin siyasal nüfuzuna karşı bir denge unsuru yaratmak amacıyla, siyasetten uzak filozoflara, mutasavvıflara ve dervişlere destek verdi.

İkinci önemli siyasal yetkili konumundaki baş vezir, zamanla bütün taht varlıklarının idaresini üstlenen saray atölyelerini denetlemekten de sorumluydu. Şah bu ikili idari işlev aracılığıyla güç dengesini bilinçli olarak korudu. Bu becerikli hükümdarın son yılları, kalıtımdan gelen frenginin yol açtığı zihinsel bozukluğun gittikçe ağırlaşmasıyla gölgelendi; akıl hastalığı kendi ailesine yönelik hunharca bir mezalime girişmesine yol açtı.

Oğlu II. Safi (1666-1694) haremde yetiştirilmenin bir başka kurbanıydı: Dindar, barışsever ve ince sanat zevkine sahip olmakla birlikte, şatafata düşkün, tembel ve çevresinden kopuktu. Uyuşturucu iptilasıyla çökmesine rağmen, bir müneccimin kehaneti üzerine Mart 1668’de tekrar fiilen tahta geçerek Şah Süleyman adını aldı ve devlet işlerini bir tür gizli divan oluşturan haremağalarına bıraktı. Temel siyasal reformlar yapılmadı; Özbekler ve diğer komşu halklar hiçbir engelle karşılaşmadan İran topraklarına akınlar düzenledi.

Safi’nin oğlu ve Şah Sultan Hüseyin’in dönemine (1694- 1722) damga vuran özellik de sürekli kötü yönetimdi, ama bunun farklı sebepleri vardı. Şah barışsever, dost canlısı ve mutedildi, ama bağnazlığa varacak ölçüde dindardı. Babasının döneminde önemli bir nüfuz elde etmiş olan Şii ruhban sınıfının üst kademeleri büsbütün güçlendi. Onların egemenliği altında, Sultan Hüseyin dedesinin yüksek mevkilere getirdiği filozoflara, mutasavvıflara ve dervişlere yönelik bir sindirme hareketine girişti. Sünnileri, Yahudileri, Hıristiyanları ve diğer dinsel azınlıkları inanç değiştirmeye zorlayan bağnazca kampanyalar başlattı. Böylece Safevi Devleti’nin yapısına aykırı bir dinsel hoşgörüsüzlük ortamı doğdu ve çok geçmeden halk arasında yönetime tepkiler gelişti. Ülkenin ekonomik gerilemesini önlemeye ve düşen devlet gelirlerini artırmaya yönelik yüksek vergi artışları ve yeni vergiler durumu daha da ağırlaştırdı.

Şiilerin zorla inanç değiştirme girişimleri özellikle imparatorluğa yeni katılmış Afgan kesiminde, Kandehar eyaletinde yaşayan Sünnilerin muhalefetiyle karşılaştı. Bu bölge 1648’de ilhak edilmiş ve geçmişte geniş çaplı kültürel özerklikten yararlanmıştı. Şah’ın Gürcü birlikleriyle bir isyanı bastırmasından sonra, Gılzai kabilesi öncülüğündeki Afganlar 1709’da ülkedeki bütün şahlık memurlarını ve askerleri kovarak, yeniden fiili özerklik elde etti. Mahmud’un komuta ettiği Gılzai kuvvetleri 1719’da İran’a saldırdı ve birbiri ardı sıra kentleri ele geçirdikten sonra Nisan 1722’de İsfahan’ı kuşattı. Kent açlık tehlikesi üzerine Ekim ayında teslim oldu. Sultan Hüseyin’in iktidarı bırakmak zorunda kaldığı Mahmud, 1726’da şah unvanını aldıktan sonra öldürüldü.

Gılzailerin iç kavgalara tutuşması ve ülkenin kargaşaya sürüklenmesi, Osmanlılara İran’ın batı kesimini ele geçirme fırsatını verdi. Bu topraklar daha sonra Rusya’yla paylaşıldı. İmparatorluğun geri kalan kesimi 1722’den itibaren, hırslı ordu komutanlarınca yönetildi; bunlar çeşitli Safevi şehzadelerini çoğunlukla çocuk yaşta kukla hükümdarlar olarak başa geçirdi.

İşte böyle bir ortamda, Türkmen Afşar Kızılbaş kabilesinden Nadir adlı komutan iktidara yükselerek, İran tarihinin en büyük fatihlerinden biri oldu. Bir kukla Safevi şahı adına, Afganları 1726’da İsfahan’dan ve 1730’da da bütün İran’dan sürdü. Azerbaycan ve Kafkasya’yı Osmanlılardan geri aldı. Baştaki şahı 1736’da devirerek, Nadir Şah (1736-1747) adıyla bizzat tahta çıktı ve Safevi Devleti’ne son verdi.  Ardından başkenti Meşhed’e taşıdı.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir