Başlangıç » Edebiyat, Kültür-Sanat

Tevfik Fikret’in Şiirleri ve Edebi Kişiliği

Yazar / 30 Eylül 2012 – 10:25

Servet-i Fünun” dergisinin kurucularından ve bu sanat çığırının şiir dalını temsil edenlerden biri olarak Tevfik Fikret’in yazınımızdaki yeri önemlidir.

Tevfik Fikret şiir yazmaya 13-14 yaşlarında, Galatasaray Lisesi’ndeki öğrenciliği sırasında başladı. Hocası Feyzi ve sonradan hocası olacak Muallim Naci’nin etkisi altında divan şiiri taklidi çelimsiz manzumelerle başlamış, yine hocası olan Recaizade Ekrem’in etkisiyle yazdığı yeni tarz şiirlerinde de ta 1885’e kadar kişiliğini ortaya koyamamıştır.

1889’dan itibaren şiirleri Mirsad ve Malûmat dergilerinde çıkmaya başladı. Yavaş yavaş dikkati çeken şiirlerinde Batı edebiyatının etkisi gitgide güçleniyordu. Ressam yaradılışını meydana çıkaran bir renklilikle dolu doğa tasvirleri, daha sonraki şiirlerinde göstereceği gücün ilk işaretlerini taşıyordu. Birçok eleştirmen Fikret’in betimlemelerindeki güce işaret etmiş ve bunu ressam yaradılışına vermiştir.

Acemilik devresi sona ererken, ilk şiirlerinde görülen kayıtsız, şen ve huzurlu doğası da sona erecektir. Memleket işlerine, toplumsal sorunlara karşı fertleri zırhlandıran Doğu zihniyeti, Batı yapıtlarıyla daha yakından tanışma sonucu yavaş yavaş gücünü kaybederken, Tevfik Fikret’te etrafını çevreleyen toplum gerçeğinin bilinci uyanmaya başladı. Vatanın acıklı halini, istibdadın korkunç baskısını, dev adımlarla ilerleyen özgür bir dünya karşısında uyuşuk Doğu’nun evladı olmanın duyduğu utancı gitgide büyüyecek olan bir huzursuzluğun ilk belirtileri doğmuştu içinde.

Gerçi 1896’da yazdığı “Hasta Çocuk” şiirine kadar bu toplumsal ilgiyi belirleyecek bir şiirine rastlayamıyoruz. Ama birdenbire yazılarına çökmüş olan o sebepsiz üzüntü ve sıkıntının, şairin ruhunda başlamış bir bunalımın ilk belirtileri diye kabul edebiliriz.

Servet-i Fünuncuların yazılarını baskısı altında tutan o kötümser ve hasta ruh halinin nedenlerini Abdülhamid istibdadının aydınlara nefes aldırmayan boğucu havasında aramak daha doğru olur. Servet-i Fünuncuların en belirgin özellikleri: karamsarlık, hayal kırıklığı, aşırı duygusallık, toplumdan ve gerçeklerden kaçıştı. Fakat bu nitelikleri Fikret’e yakıştırmak ya da Fikret’i tamamen böylesi bir genellemenin içinde göstermek yanlıştır. Fikret o ünlü “inzivasında” bile “muhalif aydın” kimliğini korumasını bilmiştir. 1905’te, İkinci Abdülhamid zorbalığının otuz yılını doldurduğu yıl, oğlu Halûk’a yazdığı “Sabah Olursa” adlı şiirinde, “Evet sabah olacaktır, sabah olur, geceler / Kıyamete kadar sürmez; sonunda bu semâ, / Bu mâvi gök size bir gün acır; üzülme.” der.

Tevfik Fikret'in yaptığı bir tabloŞair, “Sabah Olursa”nın sonunda, aydınlanmaya duyduğu inancı ve geleceğe güvenini dile getirir: “Aydınlanma… asrımızın, işte, emellerinin rûhu; / Silin bulutları, silkin korkunun gölgesini, / Ziya içinde koşun bir mutlu kurtuluşa!/ Ümidimiz bu: ölürsek de biz, yaşar mutlak / Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak.” Tevfik Fikret, aydınlanmanın şairidir.

Tevfik Fikret şiirimize, ilk kez gerçek yaşamı konu olarak sokmuş, günlük konuşma dilinden öğeler alan bir biçem (üslup) yaratmış, alışılagelmiş aruz kalıplarıyla yeni sesler çıkarmasını bilmiştir. Böylece Fikret, Tanzimat şiirimizi hem içerik, hem de biçim bakımından umulmadık noktalara ulaştırmıştır. Şair-yazar-edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret (1907-1992), Fikret’in şiirini şöyle değerlendirmiştir:

Divan edebiyatıyla olan bütün bağlarını koparmış, şiirlerinde hem biçim, hem de anlam bakımından Batı edebiyatını, özellikle Fransız edebiyatında Pamasyen adı verilen realist şairlerin etkisi altında, gözleme dayanan, kişisel duygular yerine dışarıda görülenleri anlatan, biçim kusursuzluğuna önem veren şiirler yazmıştır. Bu yoldan hareket ederek, günlük hayatta rastlanan herhangi bir şeyi, mesela bir beyaz yelkeni, bir bisikleti, yerdeki ayak izlerini vb. şiir konusu olarak ele almıştır. (…) Türkçeyi Aruza ustalıkla uydurmuş, nazmı nesre yaklaştırarak eski edayı büsbütün ortadan kaldırmış, eski nazım biçimlerini bırakarak Batı edebiyatında gördüğü sone, terza-rima (Şehrâyîn) ya da hiçbir kurala bağlı bulunmayan serbest müstezat, vb. gibi   birtakım yeni nazım biçimleri kullanmış, göz  kafiyesi yerine kulak kafiyesini benimsemiştir. Yazı dili ile konuşma dilinin birleştirilemeyeceğini söylemiş olmakla birlikte, Meşrutiyet’ten sonra yazdığı şiirlerin bazı bölümlerinde ve hece vezniyle yazdığı çocuk şiirlerinde sade dil ve halk söyleyiş tarzını üstün bir başarı ile kullanmıştır. (Türk Edebiyatından Seçme Parçalar, s. 240, 241.)

Şair ve toplumbilim uzmanı Ziya Gökalp (1876- 1924), Tevfik Fikret’i şöyle değerlendirir:

(…) Türklerin de İslamiyet’ten önce bir kavim dönemi vardır. Bu devrelere ait hayatın tasvirini “Dede Korkut” kitabında görüyoruz. İslamiyet’in kabul edilmesiyle Türkler, bir ümmet dinine, bir ümmet uygarlığına girmiş oldular. Böylece, eski kavim edebiyatı yerine bir ümmet edebiyatı oluştu… Tanzimat’a kadar gelen edebiyatımız ümmet edebiyatından ibaretti… Ümmet çeşnisi, Arap ve özellikle Acem etkileri ile devam ediyordu. Bu çeşniyi, bu etkileri kökünden söküp atan yenilikçi yalnız Tevfik Fikret oldu… Görülüyor ki Tevfik Fikret’in gerçek “misyonu” Rönesans hareketini gerek dilde, gerek sanatta ve ahlâkta olgunluğun son derecesine ulaştırmaktı. O, bu rolü hakkıyla yerine getirdi… Fikret ümmet ruhuna, ümmet uygarlığına son ve kesin darbeyi vuran yenilikçidir… Edebiyatımızı asrileştirerek ve insanileştirerek gerçek rolünü hakkiyle ifa etmiş bir dâhimizdir! Bu ülke her alanda Fikret’ler yetiştirebilmiş olsaydı bugün bambaşka bir yerde olurdu… (Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Orhan Karaveli, s. 51.)

Fikret, “ümmet değil, ulus olduğumuzu” kavratmaya çalışırken düşün adamı Yusuf Akçura (1876-1935), 1904’te “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini yayımlar. Tevfik Fikret ile Akçuraoğlu Yusuf’un düşünsel birlikteliği dikkat çekicidir. Akçuraoğlu Yusuf, İkinci Meşrutiyet’in ilanından dört yıl önce Mısır’da “Türk” adlı gazetede basılan; 32 sayfalık makalesinde şu sonucu açıklar: “Genç Türklerin uğrunda çalıştıkları Osmanlı milleti oluşturma hareketi, boş bir girişimdir. Tek çıkar yol ulusçuluktur.” Akçuraoğlu Yusuf’un, Üç Tarz-ı Siyaset’i, laik düşüncenin bütünlüklü ve kusursuz bir yapıtı olarak görülür. Hiçbir sorunun ortaya konulmasında ve eleştirilmesinde “şeriattan” yararlanmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin, dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.

Tevfik Fikret - ŞerminFikret’in “Balıkçılar” başlıklı şiiri, -yayımlandığı 1899 yılı düşünülecek olursa- söyleyiş, betimleme ve imge yemliklerini içerir. “Bugün açız yine evlâtlarım”, “(…) sen biraz ninenle otur”, “Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;” gibi sözleri kullanmak Türkçede bir devrimdir. Yine “Balıkçılar” adlı şiirdeki, “Döğerdi sâhili binlerce dalgalar asabî”, “Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme…”, “(…) bir eski tekneciğin /Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak” gibi şiir cümle ve cümlecikleriyle Fikret, Türk şiirine ilk kez gerçek anlamıyla resmi sokar. ‘Balıkçılardaki “başlarında uçan kazâ” ise şairin benzerlerini sıklıkla tekrarlayacağı yeni bir imge örneğiydi. Şairin öteki şiirlerinde de özellikle “Hasta Çocuk”, “Sarhoş”, “Çirkin” başlıklı şiirlerinde; hep aynı yenilikleri görürüz. Fikret, bilinçli olarak şiirimizin hem özünü, hem de biçimini değiştirmeye uğraşır.

Tevfik Fikret’in sanatçı kişiliğini yoğuran niteliklerden biri de onun, toplumsal sorunlar karşısındaki tavrıdır. Memleketin talihsizliği, onu kişisel üzüntülerinden daha çok etkiliyor, karşılaştığı cahilliklerin, bayağılıkların çirkefli havasını solumamak için zaman zaman etrafına küserek evine kapanıyor, burada dertleriyle baş başa yaşıyordu.

Erdeme bu derece âşık, başkalarının dertlerine bu derece duyarlı bir şairin, tarihimizin en karanlık, en acıklı devrelerinden birinde bize yalnızca neşeli, şakrak şiirler bırakması gerçekten anlaşılması güç bir karşıtlık olurdu.

Fikret, İkinci Abdülhamid’in getirdiği karanlığın, kıyamete dek sürmeyeceğine de yürekten inanıyordu. Bu inancı taşıdığı yıllarda, babası Antep’te sürgündeyken ölmüştü. Zaman, Osmanlı İmparatorluğu’nda iç isyanların arttığı, Düyun-u Umumiye’nin İmparatorluğun yeraltı kaynaklarına haciz koyduğu, ihbarların dosyaları kabarttığı zamandır.

Babasının Hama’ya sürüldüğü günlerde, Fikret’in başından bir jurnal olayı geçer. Hastalanan dostları İsmail Safa’yı görmeye giderler. [İsmail Safa (1867-1901), yazar Peyami Safa'nın babasıdır. Peyami Safa'nın (1899-1961) adını Tevfik Fikret koymuştur.] Bu ara şiirler de okurlar, günü bir edebiyat gününe çevirirler. Toplantı hemen saraya jurnal edilir. Fikret’in İkinci Abdülhamid’e yergi yazdığı ihbar edilir. Şair tutuklanır ve iki gün Beşiktaş’taki Hasan Paşa Karakolu’nda alıkonulur. Evi didik didik aranır (1898).

“Vatan, millet, hürriyet, adalet” gibi elli-altmış sözcüğü yasaklayan sansür, yazı yazmayı son derece güç duruma getiriyordu. Sansürcüler, Abdülhamit’in rahatsız olacağı her sözcüğün üstünü çiziyorlardı. Şair, 1901’de yazdığı “Sis” şiiriyle bu durumu çok iyi anlatır. Evini göz hapsinde tutan polisle İstanbul’u dumanıyla saran sis arasında kaldığı bir günde yazmıştır, “Sis” şiirini. Yahya Kemal’in neredeyse hemen her semtine övgüler düzdüğü İstanbul şehri için Fikret, “Ey köhne Bizans, ey koca büyücü bunak, / Ey bin kocadan artakalan bâkire dul;” der. İstanbul kenti ile yıkılmakta olan İmparatorluğu özdeşleştirmiştir. Şöyle sürer şiir: “Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet, ey kent; / Örtün ve sonsuz uyu, ey dünya kahpesi!” İstanbul, bütün pisliklerini ve facialarını örtünmesi gereken bir “fâcire-i dehr!”dir (dünya orospusudur) artık.

Saray, Fikret’i rahat bırakmaz. Robert Koleji müdürünün daveti üzerine, eşiyle Kolej’e giden Tevfik Fikret sorgulanır. Fikret’in eşi Nâzıma Hanım, olayı şöyle anlatır:

(…) Kolej’de bir müsamereye davetli idik. Tabiî, beni de götürdü. Meğer böyle bir toplantıya ilk kez bir Türk kadım gidiyormuş. Daha önce görülmemiş bir şey. (Herhalde alman jurnal üzerine) kendisini Beşiktaş’ta (görevli) Hasan Paşa’nın karakoluna götürdüler. Hasan Paşa (onu tanır ve ) kendisine hürmet ederdi: “Fikret Bey oğlum, demiş. Haydi şimdi git ama bir daha eşini oraya buraya götürdüğünü duymayayım!” (Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Orhan Karaveli, s. 154.)

[Bu olay, yaklaşık 1908'den 1918'e dek on yıl boyunca iktidarı elinde tutan İttihat ve Terakkicilerin (dolayısıyla da Osmanlıların), kadınları nasıl “ikinci sınıf’ gördüklerini göstermiyor mu?]

Baskılar, Fikret’i “Bir Lâhza-i Teahhur”u (‘Bir Anlık Gecikme’yi) yazmaktan alıkoyamaz. 1905’te, İkinci Abdülhamid’e suikast yapılır fakat başarısızlıkla sonuçlanır. (“Cuma Selâmlığı” sırasında, İkinci Abdülhamit’in arabasına konulan saatli bomba patlar… 26 kişi ölür, 58 kişi yaralanır. Padişah “Bir Anlık Gecikme” sayesinde yara almadan kurtulur. Bombayı koyanın C.E. Joris adında Belçikalı terörist olduğu ve Ermenilerin hesabına çalıştığı anlaşılır. Bombayı koyan önce idama mahkûm edilir, sonra Batılı ülkelerin baskısı sonucunda salıverilir.) Tevfik Fikret, İkinci Abdülhamit’i öldürme girişiminin başarısız olmasına çok üzülür ve üzüntüsünü “Bir Lâhza-i Teahhur” (Bir Anlık Gecikme) başlıklı şiirinin şu dizeleriyle anlatır: “Ey şanlı avcı, tuzağını boş yere kurmadın! / Attın… Fakat ne yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”

Fikret’in “Hitab” başlığını koyduğu fakat ‘Tarih-i Kadîm (Eski Çağlar Tarihi)’ olarak tanınacak olan 212 dizelik şiiri, 1905 yılının 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece yazılıp bitirilecek; tarihsiz ve imzasız, hatta başlıksız olarak çoğaltılıp elden ele dolaşacaktır. (Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Orhan Karaveli, s. 109.)

Tevfik Fikret, “Tarih-i Kadîm”de, bağnazlığa açıkça çatar, sorgular. Savaşı en gür sesiyle ilençler: “Ne savaşçı, ne savaş ne istilâ: / Ne sataşma, ne saltanat ne eşkiyâ, /Ne şikâyet, ne de istibdatın zulmü; / Ben benim, sen de sen; ne tapılan ne tapan!”

Fikret “Tarih-i Kadim” manzumesiyle bütün geriliklerin nedeni saydığı softalık zihniyetine saldırınca şair Mehmet Akif sesini yükseltir ve Fikret’i zangoçlukla suçlar. Fikret de ona, Sırat-ı Müstakim dergisini çıkardığından kinaye, “Molla Sırat” diye seslenerek “Tarih-i Kadim’e Zeyl”i yazar. Fikret bu tartışmada bilimin, bilimsel düşünmenin savunmasını üzerine almıştı.

Edebiyat tarihimizde bu tür tartışmaların ilki olmak bakımından önemli bir yeri olan bu çatışmada Fikret’in rolü, o devirde bağnazlığın gücü göz önüne alınacak olursa, medeni cesaretin eşsiz bir örneğidir.

Çocukluğunda koyu bir dindar olan Tevfik Fikret, dinin softa ve yobazlar elinde değiştirilerek tarih boyunca nice kötülüklere alet edildiğini görüp anladıktan sonra büyük bir inanç bunalımı geçirdi ve sonunda bilimden başka bir şeye inanmayan bir anlayışa erişti. Bu yoldaki açık sözlülüğü bazı dindar arkadaşlarıyla arasının açılmasına neden olduğu gibi aleyhinde birçok saldırılara da yol açtı.

Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunu ve değerleri gevşemiş toplumun içinde, keyifle yaşamakta olan ahlaksızlıkları gören şair, bu görüntüyü doğuran nedenler üzerinde de durur. Tevfik Fikret inanmıştır ki Türk toplumunun bu üzücü duruma gelmesine neden “şark zihniyeti”dir. Bu zihniyetin yaydığı ağır havaya, bir de İkinci Abdülhamid’in baskıcı yönetimi eklenince, Türk aydınına soluk alacak yer kalmamıştı. Fikret’in şiirlerinde, o dönemdeki aydınların, üzüntülerini – hırçınlıklarını- başkaldırılarını ve umutsuzluklarını görebiliriz. 1908 gelir çatar, İkinci Meşrutiyet ilan edilir… Bu günler, Fikret’in özlemle beklediği günlerdir. İkinci Meşrutiyet’in yürürlüğe girmesinden bir gün sonrasında, 24 Temmuz 1908’de, “Rücu” (Cayma) adlı şiiri yazar. “Sis” şiirindeki kötümserlik ve başkaldırıdan bir tür geri dönüş ve cayma olarak algılanan dizeleriyle Fikret, ülkeye güzel günler getirdiklerine inandıklarını alkışlar. Bir yandan da uyarır: “Güzel düşün, iyi hisset, yanılma, aldanma!”

İkinci Meşrutiyet’in sonrasında umulan olmaz: İttihat ve Terakki Fırkası (Partisi) ne kapitülasyonları kaldırır, ne de Düyun-u Umumiye’yi. İç ve dış çöküntü son hızla sürüp gider. Osmanlıcılık, İslamcılık, Muasırlaşma, Milliyetçilik, Türkçülük akımları yaygınlaşır. İmparatorluktan kopup bağımsızlaşan ülkelerin sayılarının çoğalması, çöküntüyü daha da artırır.

İkinci Meşrutiyet’in kabul edilmesinden 9 ay sonra, İkinci Abdülhamid tahtta iken 13 Nisan 1909’da İstanbul’da, 31 Mart Olayı denilen gerici ayaklanma yaşanır. Fikret, İkinci Meşrutiyet’in duyurulmasından kısa süre sonra (1909’da), “Halûk’un Veda’ı” adlı şiiri yazar… İkinci Meşrutiyet’e olan inancını daha o zamanlarda yitirmiştir.

Türk yazınında, çocuklar için ilk şiir kitabı “Şermin”i 1914’te Tevfik Fikret, hece ölçüsüyle yazmıştır. O, gençlere ve çocuklara ilk kez bu denli çok güvenen şairimizdir. Şermin’de ele alınan konuların eğitici yapısı, duru dili; Divan Edebiyatı’nın tekdüzeliğini yıkmıştır.

Tevfik Fikret, “Halûk’un Defteri” adlı yapıtında ise gençlere seslenir. Halûk’un Defteri, şairin 1900’de yayımlanan Rübâb-ı Şikeste’den sonra 1911’de yayımladığı ikinci şiir kitabıdır. Fikret bu kitabında, Servet-i Fünun dönemindeki şiir güzel duyusunu (estetiğini) değil, dünya görüşüne koşut olarak şiirinin içeriğini değiştirmiştir… Daha çok savaşımcı, gençliğe yol gösterici tavır takınmıştır. Halûk’un Defteri’ndeki düşüncelerin, yeni Türkiye’yi kuran kuşakları etkilediğine kuşku yoktur.

Tevfik Fikret ikinci kez köşesine çekilir. Yeni yönetimle (İttihat ve Terakki Fırkası’yla) kavgalarını, ünlü “inzivasında” yürütür. Fikret’in köşesine çekilmesi, şiirlerini yazmaması demek değildir. Tersine şiirleri, coşkun akarsular gibi gürül gürül akmıştır. Eski tarihle Hicri 1295’te, İkinci Abdülhamit’in Meclis’i kapatışı ile İttihat ve Terakki’nin Padişaha Meclis’i dağıttırması arasında benzerlik kurarak “Doksan Beşe Doğru ” şiirini yazar. Fikret bu şiirinde, “kanun-özgürlük ve tarih” sözcüklerinin yaşamsal karşılıklarını sorgular: “Kanun diyoruz; nerde o secde edilen hayal? / Düşman diyoruz; nerde bu? Hariçte mi, biz mi? / Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı ve yüce; / Düşman bize kanun mu, hürriyetimiz mi? / Bir hamlede biz bunları kahrettik önce.”

Fikret, “Doksan Beşe Doğru”nun ardından, 1912’de “Rübâbın Cevâbı” (Sazın Cevabı)nı yazar. Bu şiirinde siyasal tavrının gerekçelerini açıklar… Şiir, bir süredir sessiz kalması yüzünden Fikret’in kendisiyle hesaplaşması niteliğindedir… Rübâbın Cevâbı’na, neredeyse, özeleştiri şiiri diyebiliriz.

Şair, bilime inanır. O, bilimsel ilerlemelerle insanın, birçok düzensizlikleri ortadan kaldıracağını düşünür. Bunun için 1911’de “Halûk’un Amentüsü”nde şöyle der: “Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın; / Her şey olacak bilginin gücüyle… inandım.

1909’da Padişahtan alınan bazı yetkiler, 1912’de Padişaha, İttihat ve Terakki Fırkası’nca geri verdirilir. Fikret, “Hân-ı Yağma” (Yağma Sofrası) şiirini, 1912’de yönetime bir tokat gibi yazar… Yıkılmakta olan İmparatorluğun içki ve “sefahat” (zevk ve eğlenceye düşkünlük) âlemlerini, açgözlülüğünü ve işbirlikçiliğini, resim çizer gibi göz önüne serer.’Hân-ı Yağma’nın şu dizelerinde, Fikret’in her şeye karşın güzel günlere olan inancını hiç yitirmediğini görüyoruz: “Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! /Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!”

Bu dizelerden sonrasını, okuyalım: “Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak, / Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… // Yiyin efendiler yiyin; bu haykıran sofra sizin; /Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!’’

Tevfik Fikret, son dizelerini okuduğumuz Hân-ı Yağma’yla İkinci Meşrutiyet dönemi devletlilerinin yakalarına yapışır. Bugün de aynı dizeler; hayali ihracat çetelerinin, bankaları hortumlayanların, rüşvet alanların, işini bilen memurların, yolsuzluk yapanların, devletin kasasını boşaltıp IMF’ye el açanların, yolsuzluk dosyalarını komisyonlarda uyutan siyasi parti üyelerinin, Türkiye’nin altını oyanların suratlarında şaklayabilir.

Örnek İnsan Tevfik Fikret

Tevfik Fikret, Türk Ocağı’nca milliyetsizlikle, İslamcılarca dinsizlikle suçlanır. Yine de ödün vermez. Şairin, “Tarih-i Kadîm”deki dizelerinde, erdemli yaşamının- “savaşa ve sömürüye karşı oluşunun”- özgürlük severliğinin- toplumun gelişmesinden yani oluşunun – ilericiliğinin izleri bulunur.

Fikret, hem yurt, hem de insanlık sevgisine eşit yer ayıran insandır. Yurdunu, “Ferda” (Yarın) şiirindeki şu dizelerle betimler: “(…) senin bugün / Cennet kadar güzel vatanın var: Şu gördüğün /Zümrüt bakışlı, ince gülüşlü kızcağız / Kimdir, bilir misin? Vatanın!… Şimdi saygısız / Bir göz bu nazlı çehreye Allah esirgesin-, /Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?’” Şair, yurdumuza yaraşan işler yapabilmemiz için neler gerektiğini Ferda’da anlatan insandır.

Ulusunu ve tarihini seven Fikret, “Halûk’un Amentüsü”nde, “Toprak vatanım, insan soyu milletim… İnsan /İnsan olur ancak, buna iz’anla inandım.// (…) // İnsanoğlu birbirinin kardeşi.. Hülya!/0lsun, ben o hüya’ya da bin canla inandım.” diyebilecek denli, geniş insanlık sevgisinin örneğini veren sanatçıdır

Tevfik Fikret, çalışmadan alınacak para doğru değildir diye, ödenen aylığı geri çeviren insandır.

Fikret’in Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi’nin) müdürlüğü sırasında, Galatasaray Lisesi çağdaş bir eğitim kurumu konumuna gelir. Yenilikçi bir yönetici olarak o, medrese anlayışını sürdürmek isteyenlere karşı savaşım verir. Gericilerin engellemeleri yüzünden, bu okulda fazla kalamayan Fikret, son yıllarında Robert Kolej’de edebiyat öğretmenliğiyle yetinir. Bununla birlikte, hiçbir zaman eğitim sorunlarına ilgisini kesmez. O, zamanın ileri gelen eğitimcilerinden Sâti Beyle birlikte, çağdaş bir okul açıp en yeni eğitim yöntemlerin uygulamayı düşünen eğitimcidir.

Tevfik Fikret, ressamdır. Mekteb-i Sultani’de okurken Şeker Ahmet Paşa’dan (1841-1907) ve Fransız ressam Habet’ten resim dersleri alır. Yağlıboya tablolar, karakalem çalışmalar yapar. Resim çizip altına şiir yazma, 1894-1898 yılları arasında yaygın bir akımdır. Fikret, 37 şiirle en fazla “resim altına şiir yazan” şair hakkına sahiptir. Tevfik Fikret, ışık-renk ve perspektif bilgilerinden şiirlerinde çokça yararlanan şair-ressamdır.

Tevfik Fikret, mimardır. Rumelihisarı’ndaki “Âşiyan” adını verdiği evinin planını yaparken beş ev planı çizer. Bu arayış çizimlerinde, Prusya tipi ile Selçuklu çadır tipi mimarisi arasında gidip geldiği görülür.

Âşiyan’ın planı dışında, kimi dostlarının da ev planlarını çizdiği biliniyor. Şair Nigâr Hanım’ın da bahçe planını çizmiştir

Fikret, Âşiyan’ın bahçesini düzenlerken doğayı bozmadan ondan yararlanmış. Oturma köşesindeki taş masa ve taş koltuklar, kayanın doğallığından ustaca yararlanılmasına güzel bir örnektir. Ağaçların arasında yapılan havuz da sanki yapılmamış, doğada kendiliğinden oluşmuş izlenimi yaratıyor. Şair, havuzun üstündeki kayanın yüzeyine altı dizelik şiirini işlemiş.

Fikret, 31 Martçıların lisesini yıkacaklarını işitince, “Önce benim cesedimi çiğnerler, ondan sonra içeri girerler!”  diyerek gericilere karşı, lisenin kapısına dikilen yiğit insandır. Şair, İkinci Abdülhamid’in tahta çıkış yıldönümlerinde, İstanbul bayram şenliğine gönderilirken, evinin ışığını söndürüp karanlıkta oturan adamdır.

Fikret, “Hân-ı Yağma’dakilerin içine beni de katıyor mu?” diye haber yollayan, dürüstlüğüyle tanınan İçişleri Bakanı ve Sadrazam Talât Paşa’ya gülümseyerek yanıt veren, özgürlük tutkunu bir kahramandır.

Tevfik Fikret asıl kişiliğini toplumsal konulara ilgi göstermeye başladıktan sonra bulmuştur. Bugün Fikret’in en çok okunan, büyüklüğünü meydana getiren şiirleri, devrinin kötülüklerine isyan eden, ileriye umutla bakan, gelecek iyi günleri özlemle anan, erdem ve doğruluk telkin eden şiirlerdir.

Doğuştan hatip olan Fikret, bu şiirlerinde belagat ve coşkunluğun en güzel örneklerini vermiştir. Gerçek şiirin belagattan kabil olduğu kadar uzaklaşmakla elde edileceğini söyleyenlerin savı yabana atılamazsa da, yaradılışı bakımından daha çok bu türlü şiirlere yeteneği olduğunu kabul etmek gerekir.

Şair, Rübâb-ı Şikeste’nin başında, kendini şöyle tanıtır: “Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanat /Kendi boşluk ve gökkubbemde uçar giderim /Eğilmek, esaret zincirinden ağırdır boynuma / Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”  Bu sözleri söyleyen Tevfik Fikret, ahlakını örnek aldığımız kişidir.

Bugün Tevfik Fikret’in şiirlerini, kolaylıkla okuyup anlamak olanaksızdır. Bu güçlük, yalnız ona özgü değildir. Tanzimat’tan bu yana nice şairlerimiz, artık sözlük ve yardımcı kitaplar olmaksızın okunamazlar. Tevfik Fikret, sanatı, kişiliği, aydınlanmacı-ilerlemeci dünya görüşü ile her zaman anımsamamız gereken şairimizdir. Onu anlamak için gereken çaba gösterilmelidir.

Bu yazıda Tevfik Fikret’in edebi yönü ve kişiliği üzerinde durulmuştur. Yaşamını merak eden okuyucularımız Aydınlanmanın Şairi Tevfik Fikret yazısını okuyabilir.

Tags: ,

Yazı hakkındaki yorumunuz!

Spam, reklam, argo sözcük içeren ya da konuyla ilgisiz yorumlar onaylanmayacaktır!