Yusuf Akçura’nın Türk Siyasi Yapılanmasına Etkileri

Türkiye’de milliyetçilik hareketinin oluşumunda Osmanlı toprakları dışında kalan iki düşünce odağı oldukça etkili olmuştu: Batı Türkologları ve Çarlık Rusyası’ndaki Türk milliyetçileri. İkincisi Türk milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak temellendirilmesi işlevinde önemli katkılar sağlamıştı.

Rusya’dan göç eden milliyetçi Türk aydınları “Osmanlılık”, “İslamcılık” siyasaları yerine “Türkçülük” siyasasını ülkenin gündemine getirmişler, Türk milliyetçiliği de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türklerden önce Rusya’da yaşayan Türkler arasında gelişmişti. Kırım, Kafkasya gibi Türk illerinde ekonomik yapı değişikliğinin yanısıra Rus devletinin Türkleri eritmek için uyguladığı Pan-Slavizm ideolojisi Türk toplumları içinde milliyetçi düşünceleri ulusal benliği koruma amacıyla bir karşı tepki olarak geliştirip biçimlendirmişti.

Rusya’daki Türk aydınları arasındaki ilk ve önemli etki yaratmış olanı Gaspıralı İsmail Bey’di (1851-1914). 1883 yılından itibaren Kırım Hanlığı’nın eski başkenti Bahçesaray’da yayınladığı Tercüman gazetesiyle “Dilde, Fikirde, İşte, Birlik” düşüncesini işleyerek gazetesiyle İstanbul’a ulaşmış buradaki aydınları etkilemişti.

1904-1905 Japon-Rus savaşında Rusların yenilgisinin ardından anayasanın ilan edilmesiyle doğup gelişen görece özgürlükçü ortam Türkçü aydınların siyasal istek ve düşüncelerini yaymalarına uygun koşullar yaratmıştı. Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali (1864-1941) Füzûyat gazetesinde Türk milliyetçiliğinin hedeflerini Gökalp’ten önce “Türkçülük, İslamcılık ve Avrupacılık” olarak kaynaştırıp sistemleştirmeyi önermişti. Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu (1869-1939) Türklerin Rusya’daki diğer uluslarla eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunmaktaydı. Bölgedeki Ermeni egemenliğine karşı savaşmak amacıyla Fedai adlı gizli bir örgüt kurmuştu.

Rusya’dan Türkiye’ye gelen bu aydınlar içinde Türk milliyetçiliğinin temellendirilmesinde büyük katkılar yapacak olan Akçuraoğlu Yusuf öteki adıyla Yusuf Akçura‘ydı (1876-1935) (Bkz. Togay, 1944). Zengin bir burjuva ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Akçura, babasının ölümü ve ailesinin ekonomik durumunun bozulması üzerine küçük yaşta annesiyle İstanbul’a gelmiş, askeri okulda öğrenimini sürdürmüş, Jön Türklerle ilişkisi nedeniyle Fizan’a sürülmüş, daha sonra öğrenimini Paris’te Ecole des Sciences Politique’te sürdürmüştü. Paris’te Jön Türklerle ilişki kuran Yusuf Akçura, Osmanlılık ideolojisini benimsemediğinden bu grup içinde yer almamış, öğrenimi bitince Rusya’ya dönmüştü.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla yeniden Türkiye’ye dönen Akçura, siyasal Türkçülük düşüncesinin araştırma ve geliştirilmesinde büyük rol oynayacaktı. Ekim 1919’da İfham gazetesine yaptığı bir açıklamada ekonomi ve sosyolojide halkçılık ve devletçilik ilkelerinin Türk halkının çıkarlarına en uygun ilkeler olduğunu ilk kez açıklayan aydın kimliği taşıyacaktı. Yusuf Akçura’yı bu çerçeveden algılamak gerekiyor.

Yakın tarihimiz içerisinde özellikle siyasal ve toplumsal yaşamda etkin bir rol oynamış olan Jön Türk düşüncesi “Bu devlet nasıl kurtarılabilir” sorusunda odaklaşmış sorunun çözümüne yönelik olarak verilen yanıtlar farklı siyasal görüşlerin ortaya çıkmasında etkili olmuştu.

Jön Türk düşüncesinin “Devlet” sorusunda odaklaşmasına karşın bu çerçeve dışında soruna mensup olduğu çevre aracılığıyla farklı bir boyuttan yaklaşarak çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nda “Osmanlıcılık”, “İslamcılık”, “Türkçülük” görüş ve politikalarının karşılaştırmalı tartışmasını gündeme ilk kez Yusuf Akçura getirmişti.

İlk gençlik yıllarında Mercani, Nasiri, Barudi ve eniştesi İsmail Gaspıralı gibi Rusya’daki Türkçülerin görüş ve düşüncelerini benimseyen Akçura, Harbiye’de öğrenim gördüğü yıllarda da Necip Asım, Veled Çelebi, Bursalı Tahir Bey gibi edebi Türkçülere ilgi duymuştu.

Paris’te Ecole des Sciences Politique’te öğrenimi sırasında Albert Sorel, Emile Boutmy, Funck Brentano, Leroy-Bcaulieu gibi tarih, ekonomi ve milliyetler sorunu konularıyla ilgilenen öğretim üyelerinin yer aldığı bir eğitim kurum unda onlardan etkilenmişti. Halkseverlik (Narodniçestvo) akımının etkisinde de kalan Akçura en önemli etkiyi Paris’te karşılaştığı Jön Türklerden Dr. Şerafettin Mağmumi’den almıştı.

Mağmumi, Jön Türklerin izledikleri politikanın açmazlarını dile getirerek, Osmanlılık düşüncesinin işe yarar bir sentez oluşturmadığını, Türk milliyetçiliğinden başka çözüm olmadığı telkinleriyle yapacaktı.

Üç Tarz-ı Siyaset

Türk milliyetçiliğinin geleceğini günümüze biçimlendiren oluşumlara katkısı açısından ilk kavrayıp yorumlayan Akçura olmuştu.

Yusuf Akçura1904’de Kahire’de “Türk” gazetesinde yayınlanan “Üç Tarz-ı Siyaset”le “Türkçülük” “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık”a bir almaşık olarak önerilmişti. Akçura’ya göre “Türk Birliği” düşüncesi oldukça yeniydi. Ne Osmanlılar döneminde, ne de ondan önce izine rastlama olanağı yoktu. İstanbul’da son yıllarda Türk milliyeti yanlısı bir düşünce odağı gelişmişse de bunun çalışmaları siyasal olmaktan öte “ilmi” idi. Akçura’ya göre bu merkezin teşekkülünde Almanlarla Osmanlıların “münasebeti” rol oynamıştı.

Akçura, bu düşünce odağıyla; Şemsettin Sami, Mehmed Emin, Necib Asım, Veled Çelebi, Hasan Tahsin’i kastetmişti. Akçura’ya göre Osmanlı Devleti dışında çeşitli ülkelerdeki Türkler arasında da siyasal Türkçülük ya yoktu, ya da Rusya Türkleri arasında olduğu gibi belirsizdi:

Lâkin Türklük siyaseti de, tıpkı İslam siyaseti gibi umumidir; hududu Osmaniye ile mahdud değildir. …Ne olursa olsun, ırka müstenit siyasi bir millet türetmek fikri henüz pek turfandadır, pek az yaygındır.

Akçura’ya göre “Türk Birliği”nde en büyük rolü Osmanlı Devleti oynayacaktı. Bu rol Japonya’nın sarılar aleminde oynamakta olduğu rolün beyazlar arasında benzeri olacaktı.

1904’te “Üç Tarz-ı Siyaset”le ortaya konulan görüşler ırk birliği kaynaklı bir “Türk milliyet-i siyasiye” düşüncesine dayalıydı. XIX. yüzyılın fikri cephaneliğine ellerini hızla daldırmış ve kendi tasarısına uygun düşecek silahlan çekip almıştı. Milliyetçilik teorileri arasında ırk kavramına ağırlık vereni benimsemiş, onun Türk milliyetçiliği davasına daha iyi uyarlayacağını düşünmüştü. İmparatorluğun yapması gereken geleneğin koyduğu çerçeveyi aşıp yeniye dönük ulusal bir politika gütmekti. Coğrafi ve kültürel açıdan Asya’ya yönelerek “Türklük”ün başına geçmekti. Batılı uzmanlara göre makale “1848 Manilestosu”nun oynadığı rolün benzerini Türkçülük için oynamıştı.

Akçura’da Milliyetçilik İdeolojisi ve Ekonomi İlişkisi

1908 “Jön Türk İnkılabı”yla Kırım’dan Türkiye’ye dönen Akçura, çeşitli yüksekokul ve fakültelerde tarih öğretmenliğini sürdürmüş, Türk dünyasının sorunlarıyla ilgili “Türk Derneği”, “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” gibi örgütlerde görev almış, ulusal ve kültürel bir duyarlılıkla “Türk Yurdu” dergisinin Türk’ün düşünce dünyası olarak içeriklendirip algılanmasında önemli bir görev üstlenmişti.

Akçura 1912’de Salname-i Servet-i Fünun’da yayınlanan “Türklük” başlıklı makalesinde Türk ulusunun etnolojik bilgisinin kaynak ve oluşumunu maddi etmenlere bağlamaktaydı;

… Lâkin Türk milletinin marifet-i kavmiyesinin husulüne en ziyade tesir eden âmil, fikri olmaktan ziyade maddi, iktisadi olsa gerektir; zaten diğer milletlerin marifet-i kavmiyesi de fikri amillerden ziyade iktisadi amillerin netice-i tesirâ’tıdır …

Akçura karşılaştırmalı olarak irdelediği etnolojik bilgilerin kaynak ve oluşumunu öteki uluslar içinde ekonomik etmenle açıklamaktaydı:

…Fenni keşiflerden doğan büyük istihaller devr-i iktisadisi, Avrupa heyet-i içtimaiyelerinin hakimiyeti mevkiine sınıf-ı mutavassıtı (burjuvazi) yi getirdi. Mutavassıt sınıfın maddi menafii, milliyetlerin tefevvuk (üstünlük) ve temeyyüzünü (farklılık) icap ettirir…

Akçura’ya göre geçen yüzyılın siyasal ortamını derinden etkilemiş olan bu olayla Batı toplumları kendi milliyetlerine açık ve kesin sınırlar çizip, aynı ulusun, ortak ekonomik çıkarlarını gümrük duvarlarıyla pekiştirip, ticaret yollarıyla da bağlamışlardı. Batı toplumlarında köklü yapısal değişmelere yol açan bu olaylar Türk dünyasında ekonomik ve toplumsal alanda önemli sonuçlar yaratmıştı:

…Avrupalı sanatkar ve tacirler Türk yerine üşüşerek yerli mamulat makamına fabrika emtiası getirdiler ve evvelden köylere, kasabalara kafi geldiği halde, fabrikalara karşı vücudunu müdafaa edemeyen el destgâhları mahvoldu, gitti.

Batının sanayi ürünlerinin Osmanlı toplumunda çözücü etkilerine böyle işaret eden Akçura “Mahkum Türk Memleketlerinde” olayın farklı bir yönde geliştiğine de işaret etmektedir. Bu ülkelerde bazı becerikli, açıkgöz kimseler, Batılıların bu yeni sanayi ve ticaret etkinliklerini benimseyip uygulamaya kalkmışlar. Ulaşım ve güvenlik ortamının doğurduğu kolaylıklar da bu girişimcilerin başarısını destekleyip geliştirmişti. İşte bu suretle Türk aleminde yeni bir içtimai kuvvet zengin bir burjuvazi (mutavassıt sınıf) peyda…” olmuştu. Kazan, Bakü ve Orenburg burjuvazisi bu gelişmenin sonuçlarıydı. “Sınıf-ı mutavassıt” yurtseverdi, “menali-i iktisadiyesi milliyet fikir ve hissinin inkişaf ve terakkisini ister”di. Kısa bir sürede bu sınıfın çevresinde “milliyetperverlik nazariyatçıları” toplanmıştı:

…İşte bir taraftan fikri amillerin, diğer taraftan maddi amillerin tesiri neticesi olarak Türk aleminde, Türklük fikir ve hissi millisi doğmuş, tabir-i diğerle Türklerde marifet-i kavmiye tekevvün etmeye başlamıştı…

Milli Burjuvazi ve Akçura’nın Sınıfsal Yaklaşımı

Akçura’nın sosyoloji açısından ilginç bir yönü de analitik bir düşünce çerçevesinde Marksizm’den ödünç aldığı sınıf kavramını Osmanlı toplumu için geçerli olabilecek yeni kavramsal seçenekler olarak kullanılabilmiş olmasıydı. Sınıf ve sınıfsal yaklaşımın Osmanlı aydınlarının gündeminde yer almadığı bir toplumsal ortamda Akçura, imparatorluğun ayakta kalmasını milli burjuvazisini geliştirmesine bağlamaktaydı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde 1914’de Türk Yurdu’nda yazdığı “Türklerin İktisadi Uyanışı” başlıklı makalesinde Akçura konuya şöyle yaklaşmaktaydı:

… Zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir. Muasır büyük devletler, sanatkâr, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir.

Akçura’nın toplumun geçmişte yaşanmış olaylara toplumun bugünü ve geleceği açısından nasıl baktığını göstermesi açısından yazdığı makale ilginçti. Temellendirmeye çalıştığı görüşlerindeki yönlendirici etki Balkan Savaşları yenilgisiyle ortaya çıkan milliyetçi taleplerdi. Bu talepler ekonomik bir uyanış ve bilinçlenmenin göstergesi olarak gündeme gelmişti.

Türk milliyetçileri Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Batının liberal “nazariyeleri”nin karşısına “Milli İktisat” anlayışını çıkarmışlardı. Bu, Türklerin çıkarlarını korumayı, Batı anlamında yerli bir girişimci sınıf yaratmayı amaçlayan bir ekonomik politika anlayışıydı. Akçura’ya göre:

İntibah-ı iktisadinin asıl ve mühim ciheti, san’at ve ticareti hor gören ve bir Osmanlı Türküne lâyık meşgale ancak askerlikte memurluktur diyen hatalı ve zararlı zihniyetin değişmesidir. Osmanlı saltanatında Türk burjuvazisi hemen yok gibiydi (….) Türkiye’de dahi burjuvazi sınıfını mahkum unsurlar teşkil ediyordu. Osmanlı, yalnız sipahi ve memurdu.

Milli İktisat ve İktisadi Devletçilik

…Devlet-i Osmaniyye’nin 19’uncu asır burjuvazisi garp capitalismesinin komisyonculuğunu ve acentalığını eden Yahudi, Rum, Ermeni gibi yerli gayr-i Türklerle menşei milliyelerinin ve tabiyyet-i hakikalarının tefrik ve temeyyüzü gayr-ı kâbil levantenlerden terekküp ediyordu…

Savaş yıllarında milli iktisadı güçlendirme amacına yönelik önlemler alınmıştı. Kapütülasyonların kaldırılması, İtibar-ı Milli Bankası’nın kurulması, ulusal sanayiyi koruyup geliştirme amacıyla çıkarılan gümrük kanunu, şirketleşme çabaları, milli iktisat anlayışının somut uygulamalı sonuçlarıydı.

Akçura, savaş yıllarının “milli iktisat”ını içtenlikte savunmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nda Batının acenta ve komisyonculuğunu yürüten azınlık ve levanten burjuvaziye karşı yerli ve milli sermaye sınıfını geliştirip büyütmek gerekmekteydi.

1917’de Türk Yurdu’nda yazdığı “İktisadi Siyaset Hakkında” başlıklı yazısında şunları demekteydi:

Eğer milli bir burjuva sınıfını kendi içlerinden, Avrupa sermayesinden de istifade ederek, bir sermayedar burjuva sınıfı çıkaramayacak olurlarsa, yalnız memur ve köylüden ibaret Osmanlı heyet-i içtimaiyyesinin muasır bir devlet halinde devamlı yaşayabilmesi zorlaşacaktı.

Akçura milli bir burjuva sınıfını ayakta tutmayı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalizmi geliştirmeyi amaçlamaktaydı. Dünyada oluşan güçler dengesinde Osmanlı’nın var olmasını bu gelişmeye bağlamış gözükmekteydi. Devletçilik teriminin ona mal edilmesinin ilk örneğine Ekim 1919’da İfham gazetesinin bir açıklamasında rastlanmaktaydı. İfham Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine ilişkin Milli Türk Fırkası’nın programını açıklarken şöyle yazmaktaydı: “Ekonomide ve sosyolojide, o (Akçura) halkçılık ve devletçilik ilkelerinin Türklerin hissiyatına, geleneklerine, bugünkü ve gelecekteki çıkarlarına en uygun ilkeler olduğuna inanıyor.”

Français Georgeon’a  (Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura- (1876-1935), Çev. Alev Er, Ankara: Yurt Yayınları) göre bu ilginç bir bilgiydi. Çünkü o güne kadar Türkiye’de devletçilik diye bir kavram hemen hiç duyulmamıştı. Devletçilik düşüncesi 20’li yıllarda belli bir yörüngeye oturacak ve 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla siyasal devletçilik ekonomik devletçiliği yaşama geçirecekti.

Akçura ‘da “devletçilik” milli iktisat anlayışını bütünleyen bir öge olarak belirmişti. Türk burjuvazisinin sermaye birikimi sorununu aşmada bir almaşık olarak düşünülmüştü. Cumhuriyet dönemi ekonomi politikaları, resmi görüş ve uygulamalar milli iktisat çerçevesinde İzmir İktisat Kongresi’nde yeniden gündeme gelecekti. 1919’da “Türkçülük”, “Demokratik Türkçülük” kategorileriyle ayrımlaşacaktı. Akçura bu yol ayrımında 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği “Cihan Harbi’nde İştirakimiz ve İstikbalimiz” konferansında, ikincisini savunmaktaydı.

Sonuç

Jön Türklerin Osmanlılık idealiyle milliyetleri kaynaştırma ve uzlaştırma çabaları sonuçsuzdu. Osmanlı toplumunun çözülmesi kaçınılmaz bir süreçti. Bu süreçte devleti ayakta tutacak olan Türkçülük ve Türk milliyetçiliği idealiydi. Balkan fıçısının patlamasıyla “milli iktisat” ya da “milli ekonomi” Türkçü aydınların liberalizme karşı savundukları öğreti olmuştu. Yerli bir kapitalist sermaye sınıfının yetiştirilmesi çağdaş devlet olmanın temel koşuluydu. Sermaye birikimini gerçekleştirmede “devletçilik” amaca ulaşmada bir araçtı. Önemli bir strateji uzmanı olan Akçura’da araç ve amaçlar Türk ulusunun yükselmesinin temel taşlarıydı.

Yazı Hakkındaki Düşünceleriniz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir