1929 Dünya Ekonomik Krizi Türkiye’yi Nasıl Etkiledi?

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren kurucu kadroların temel hedefi, yeni kurulan devlet sınırları içinde ulusal bir ekonomi yaratmaktı. Sanayi önde olmak koşuluyla tarım ve hizmet sektörünün geliştirilmesi ve bir Türk burjuvazisinin oluşturulması onlar için, ulusal iktisadi kalkınmanın temel unsurları olduğu kadar tam bağımsızlığın da ana koşuluydu. Osmanlı sanayisinin gelişmemesinin nedenlerini ve sonucunda Osmanlı’nın çöküş nedenlerini çok iyi özümsemiş kurucu kadro için ekonomi öncelikli konuydu.

1923 yılından 1929 yılına kadar sürdürülen Atatürk dönemi ekonomi politikası, kısmi liberal bir anlayışla dışa açık ekonomi koşulları altında gerçekleşen güçlü bir ekonomik iyileşme dönemi olarak nitelendirebilir. Bu dönemde devlet doğrudan yatırıma yönelmek yerine, yasal ve kurumsal düzenlemeleri yaşama geçirerek özel sektörü yatırım yapmaya teşvik etmiş; özel girişimin yatırımlarıyla sanayileşmenin ve buna bağlı olarak kalkınmanın gerçekleşmesi hedeflenmiştir. Nitekim daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlardan da yurt içinde sanayi kurmayı ve geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik tanıyan ve mülkiyet haklarını koruyan bir ekonomik sistemin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki ekonomi politikası olacağı anlaşılmaktadır.

Sanayileşme ve Türk burjuvazisinin gelişmesinin, devletin iktisat politikasının yeni hedefleri olarak belirlenmesiyle birlikte, özel sektör lehine etkin bir müdahaleci politika izlenmeye başlandı. Kibrit, alkollü içecek üretimi, gaz yağı ithali ve limanların işletilmesi gibi alanlardaki devlet tekelleri, uygun koşullarla, özellikle iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası ile siyasi bağlantısı olan özel firmalara devredildi. 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile Türk karasularında yük ve yolcu taşıma hakkının yalnızca Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına tanınması da Türk burjuvazisi oluşturma çabalarının bir sonucuydu.

Özel Sektör Öncülüğünde Büyüme Denemesi

Sanayileşme adımlarının hızlanması için ilk olarak 1913 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun 1927 yılında gözden geçirilerek ve kapsamı genişletilerek yürürlüğe girmesiyle, gıda maddelerinin işlenmesi, dokuma, çimento ve diğer inşaat malzemeleri gibi alanlarda üretim yapan sanayi kuruluşlarına birçok teşvik ve yardım sağlandı. Bu yasa kapsamında özel sektör girişimcilerine ucuz arsa, bazı vergilerde muafiyet, ürünlerin taşınmasında indirim sağlanarak sermaye birikimi sağlanmaya çalışıldı. Hükümet ulusal bir Türk burjuvazisi oluşturma gayreti içinde olduğu gibi, sermaye eksikliğinin farkında olduğu için yerli firmalarla ortaklık biçiminde, yabancı sermayenin ülkeye girmesine de sıcak bakıyordu. Nitekim 1920’li yıllar boyunca kurulan 200’ü aşkın anonim şirketin yüzde 30’undan fazlasının ortakları içinde yabancıların bulunması bunun bir göstergesidir.

Fakat tüm bunlar, hükümetin ekonominin tamamen dışında olduğu anlamına da gelmiyordu. Sonuçta Cumhuriyet’i kuran kadrolar, tüm teşviklere karşın ülkede yeterli sermaye birikimi olmadığından özel sektörün yatırım olanaklarının da kısıtlı olduğunun bilincindeydi. Bu nedenle kamu çıkarını ilgilendiren alanlarda devlet zorunlu olarak birçok kez ekonominin içine girmek zorunda kalmıştı.

Devletin ekonomiye doğrudan katılmasının en önemli ayağı bu dönemde ulaştırma sektörü üzerinden gerçekleşti. 1924 yılında kabul edilen yasayla ülkedeki demiryolları devletleştirildi. Ulusal bir ulaşım ağının oluşturulması hem askeri hem de ekonomik açıdan stratejik bir öncelik taşıyordu. Yeni ulus devletin sınırları içinde bütünleşmiş bir iç pazarın yaratılması yolunda önemli bir adım sayılan, Doğu Anadolu’yu ülkenin diğer bölgelerine bağlayacak yeni demiryollarının yapımı için yüksek bedelli ve uzun vadeli bir yatırım girişimini başlattı.

1929 öncesi dönemde hükümet tarafından ekonomiye yönelik diğer önemli bir müdahale ise kuşkusuz, halk için sıkıntı yaratan Aşar Vergisi ile hayvan varlığından alınan verginin 1924 yılında kaldırılmasıydı. Bu oldukça cesur bir adımdı. Çünkü brüt tarım geliri üzerinden alınan yüzde 10 oranındaki aşar vergisi, devletin tek başına en önemli gelir kaynağıydı. Nitekim 1920’li yılların başında aşar vergisinin tüm devlet gelirleri içindeki payı yüzde 20’sinden fazlaydı. Fakat bu kırsal nüfus üzerindeki vergi yükünde önemli bir azalma ve halkın yaşam standardını yükseltme anlamına geliyordu.

Aşar Vergisi’nin kaldırılmasıyla, Cumhuriyet ekonomisinin yarısına yakın bir bölümünü oluşturan tarım sektöründe, 1920’li yıllarda büyük bir iyileşmeye tanık olundu. Bu düzelme, dünya piyasalarında gözlenen olumlu fiyat ve talep eğilimlerinin yardımıyla birleşince ardından kentsel ekonomiyi de peşinden sürüklemişti. 1923 ile 1929 yılları arasında tarımsal üretim neredeyse ikiye katlandı. Yine de Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi üretim istatistikleri arasında yapılacak ayrıntılı karşılaştırmalar, tarımda kişi başına üretim düzeyinin, Birinci Dünya Savaşı öncesi düzeyinin halen daha altında olduğunu göstermektedir.

Bu dönemde sanayi üretiminin yılda ortalama yüzde 10’un üzerinde artış göstermesi de ilk bakışta etkileyici bir tablo olarak görülebilir. Aslında bu tablo büyük oranda, savaş sonrasında kentlerde yaşanan inşaat sektöründeki büyük patlamadan ve daha genel anlamda, savaş sonrası toparlanmadan kaynaklanıyordu. Ayrıca Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan işletmelerinin çoğunun sanayi kuruluşu sayılamayacak hayvancılık, tarım ve madencilik sektöründen olması kanunun hedefine ulaşmadığının bir göstergesiydi.

Kısacası Türkiye 1929 yılına girerken halen daha ekonomisinin büyük ölçüde tarıma bağlı olduğu, aile tipi çok küçük işletmelerden oluşan bir sanayi sektörüne sahip, özel sektörün teşvikinden umduğunu bulamayan bir ülke görünümü çiziyordu. Kriz öncesinde Türkiye’nin bütün kalkınma umudu dış ticaretin sağlayacağı yabancı döviz ile ulusal ekonomini bütçeye aktaracağı vergi gelirlerine bağlıydı. Yine de 1929 yılı için umut doluydu. Çünkü o yıl iklim koşullarının çok iyi gitmesi, ürün rekoltesinin yüksek olacağı ve buna bağlı olarak ekonominin olumlu bir seyir izleyeceğini intibaı bırakmıştı.

1929 Ekonomik Krizinin Türkiye’ye Sıçraması

Oysa 1929 yılında ABD’de başlayıp kısa sürede diğer ülkelere sıçrayan 1929 Dünya Ekonomik Krizi bu iyimser havayı bir anda sona erdirdi. Çünkü bu kriz o tarihe kadar dünyanın karşılaştığı en büyük ekonomik krizdi. Dünya ekonomileri üzerinde yıkıcı etkiler yaratan 1929 Buhranı Türkiye ekonomisinde de bazı sorunların doğmasına neden olmuştu. Her ne kadar olumsuz etkileri olsa da 1929 Krizi’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerinin diğer ülkelerle karşılaştırıldığı zaman hafif olduğu görülür. Türkiye’nin 1929 krizinden diğer ülkelerden daha az etkilenmesinin nedenleri vardır:

  • Türkiye’de pazar ekonomisinin henüz tam olarak gelişmemiş olması,
  • Dünya ekonomisiyle tam olarak bütünleşmemiş ve dolayısıyla dünya ticaretindeki payının önemsiz denecek bir seviyede olması,
  • Kendi kendine yeten bir ekonomi modeli benimsemiş olması,
  • Türkiye’nin ekonomik yapısının göreceli sağlam ve sade olması,
  • Diğer ülkelere göre yabancı fon miktarının Türkiye’de çok düşük olması,
  • Lozan Antlaşması ile 5 yıl boyunca kabul edilen % 13 gümrük vergisinin krizin öncesinde sona ermesi ve krizden önce Türkiye’nin gümrük vergisi oranlarını yükseltmiş olması.

Yukarıda maddeler halinde verilen nedenlerden dolayı 1929 Krizi’nin Türkiye üzerindeki etkileri diğer ülkelere kıyasla çok daha az yıkıcı oldu. Yine de böylesi büyük bir krizden Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksızdı.

Türkiye 1929 Krizi’nin etkilerini ilk olarak Türk Lirası’nın serbest kur rejimi ile bağlı olduğu İngiliz Sterlini karşısında oldukça hızlı değer kaybetmesiyle hissetmeye başladı. Dönemin ne basını ne de ekonomi kurmayları bu değer kaybının gerçek nedeninin ilk başta farkına varamamış, bunun o yıl ithalatta görülen patlamadan dolayı yaşandığını sanmıştı. Fakat krizin Türk ekonomisine en büyük yansıması, tarım ürünlerinin fiyatlarında meydana gelen ani ve yüksek düşüş olmuştur.

Fiyat düşüşleri uluslararası piyasalardaki düşüşlere bağlı olarak önce kendisini ihraç edilen tarım ürünlerinde gösterdi. Türkiye’nin en önemli tarım ürünleri olan buğday ve diğer tahılların fiyatlarında yüzde 60’ın üzerinde bir düşüş meydana gelmiş ve fiyatlar 30’lı yılların sonuna kadar bu düzeylerde kalmıştır. Örneğin 1928 yılında kilosu 15 kuruşa satılan buğday, 1931 yılında 5 kuruşa zor alıcı buluyordu

En önemli ihraç ürünleri olan tütün, kuru üzüm, fındık ve pamuğun fiyatları da ortalama yüzde 50’ye varan düşüşler yaşandı ve ancak 30’ların sonlarına doğru bu ürünlerin fiyatlarında bir miktar yükselme oldu.

Türkiye bu kriz ortamında tarım ihracatını tonaj olarak artırmayı başardı ancak uluslararası piyasalardaki fiyatlardaki düşüş nedeniyle ihracat değer olarak azaldı. Sanayi ürünlerindeki fiyat düşüşü ise gelişmiş ülkelerin aldıkları önlemler sayesinde tarım ürünlerine göre düşük düzeyde kaldığından ihraç malları çok ucuzlayan fakat ithal sanayi ürünlerine gereksinim duyan Türkiye aleyhine işlemiştir. Tarım ürünlerinin fiyatlarının % 60-70’e varan oranda düştüğü bu dönemde Türkiye’nin ithal ettiği sanayi ürünlerinin fiyatlarındaki düşüşün yalnızca % 10-27 dolaylarında kalması nedeniyle Cumhuriyet hükümetlerinin 1923’den beri gerçekleştirmeye çalıştıkları tarımda makineleşme çabaları büyük sekteye uğramıştır.

Ekonomisi tarıma bağlı olan ve çalışan işgücünün neredeyse % 70’inin tarım sektöründe çalıştığı bir ülkede, 1929 Ekonomik Krizi’nin etkisini en fazla hissedecek olanlar da doğal olarak geçimini tarımdan sağlayan çiftçilerdi. Ekonomik krizin bir sonucu sonucu tarım ürünlerinin fiyatlarında başlayan düşüş Türkiye ekonomisinde deflasyonist bir süreci başlatmıştı. 1918=100 bazlı TÜFE’ye göre hazırlanan veriler,  1929 yılında 90.26 düzeyine yükselen TÜFE’nin krizin ardından sürekli düşüş trendi izleyerek 1935 yılında 62.56 düzeyine kadar gerilediğini gösteriyordu.

Ürünlerin fiyatının sürekli düşmesiyle başlayan deflasyon ortamında, sattığı ürünler artık para etmeyen ya da elde ettiği kazanç geçinmesine yetmeyen çiftçilerin çoğu arazilerini ve hayvanlarını satarak başka işlerde çalışmak amacıyla kent ve kasabalara göç etmeye başladı. Bunun doğal sonucu, ekili alanların azalması ve birçok tarım işletmesinin kapanmasıydı.  Tarım arazilerinin fiyatları bu satış furyasında dip yaptı. Örneğin Adana’da kriz öncesinde dönümü 20-25 bin lira olan araziler artık dönümü en fazla 5 bin liradan el değiştiriyordu.

Ekonomik buhranın tarım kesiminde yarattığı bir başka tahribat ise çiftçilerin devlete ve bankalara olan kredi borçlarını ödeyememesiydi. Alacağını tahsil edemeyen Ziraat Bankası çiftçiye verdiği krediyi kesince, sermaye gereksinimini karşılayabilmek için çitçinin tefeci ve murahabacıya başvurmaktan başka çaresi kalmayınca oluşan sarmal döngü tarım kesimindeki çöküşün derinliğini arttırdı.

Ekonomik büyümenin eksiye döndüğü 1929 yılı sonrasında, dış ticarette hacminde de 1929 Krizi’nin etkisiyle yarıdan fazla düşüş yaşandı. Her ne kadar dış ticarette büyük bir daralma yaşansa da, ithalatın ihracata oranla çok daha fazla düşmesi nedeniyle 1929 yılında %60.6 olan ihracatın ithalatı karşılama oranının 1933 yılına gelindiğinde % 128.8 düzeyine yükselmesi olumlu bir gelişmeydi. Yine de 1929 Krizi’nin etkilerinin ilk hissedildiği dönemde ekonomi hem reel hem de spekülatif açıdan ciddi bir döviz bunalımı ile karşılaşmıştır. Bunun öncelikli nedeni, yeni uygulamaya giren 1499 sayılı gümrük tarifesinin resimleri çok fazla yükselteceğini düşünen spekülatörlerin yüklü miktarda mal ithal etmesi, kısmen de Osmanlı döneminden kalan borcun yıllık ilk taksitinin ödenmesiydi.

Krizin bir diğer etkisi ise zaten az sayılabilecek yabancı yatırımların tamamen kesilmesi oldu. Lozan Antlaşmasına ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan ithal edilecek mallarda uygulayacağı gümrük vergisi oranı 5 yıl süreyle en fazla % 13 olacaktı. 1928 yılında bu süre dolduğunda Türkiye gümrük vergisi oranlarını yükseltmiş, gümrük vergilerinin artırılması nedeniyle bazı yabancı firmalar Türkiye’de yatırım yapmak için çalışmalara başlamıştı. Örneğin Ford Motor kriz öncesinde hükümet yetkilileri ile bir antlaşma imzalayarak İstanbul’da otomobil, kamyon, traktör, uçak malzemesi üretimi ve montajı yapacak bir fabrika kurmayı kararlaştırmıştı. Krizle birlikte bu plan da rafa kalktı. Hükümet, yalnızca birinci beş yıllık kalkınma planı için Sovyetler Birliği’nden ve 1938’de yapımına başlanan bir demir çelik fabrikası için İngiltere’den sermaye bulmakta başarılı olabildi.

1929 Krizinin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri 1929-1933 yılları arasındaki ekonomik verilere bakarak da rahatlıkla anlaşılabilir:

Yıl Dış Ticaret Hacmi TL İhracatın İthalatı
Karşılama Oranı (%)
Dış Tic. Dengesi
Milyon USD
KBMH USD GSYH
Artışı %
GSYH
(Milyon TL)
1929 411.000.000 60.6 -48.7 74 27 2073
1930 299.000.000 102.6 1,8 55 -23,8 1581
1931 253.000.000 100.5 0,3 48 -12 1392
1932 187.000.000 117.8 7,3 39 -15,8 1171
1933 171.000.000 128.8 13,0 45 -2,5 1141

1929 Ekonomik Krizine Karşı Türkiye’nin Aldığı Tedbirler

Türkiye’nin 1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne karşı aldığı tedbirler maddeler halinde şöyle özetlenebilir:

  • Liberal ekonomi politikasının terk edilip Devletçilik İlkesi doğrultusunda devlet eliyle sanayileşmeye ağırlık verilmesi,
  • Miktar sınırlamaları ve gümrük vergilerinin yükseltilmesiyle ithalatın azaltılmaya çalışılması,
  • Dış ticarette kliring ve trampa sistemlerinin benimsenmesi,
  • Türk parasının istikrarını korumak için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kurulması ve 1567 sayılı Türk Parası’nın Kıymetini Koruma Kanunu’nun çıkarılması,
  • Devletin çiftçiden doğrudan alım yapmaya başlayarak ürün fiyatlarının daha da düşmesini engellemek,
  • Yerli malı kullanımını teşvik için Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin kurulması,
  • Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin üstlendiği Osmanlı borçları için yeni bir ödeme planı yapılması.

1929 Ekonomik Krizi’nin Türkiye’nin ekonomi politikalarında yarattığı en büyük değişiklik, o tarihe kadar uygulanmakta olan kısmen liberal ekonomi politikalarının terk edilip Devletçilik ilkesinin yaşama geçirilmesi oldu. Bunalım kapitalist ülkelerde büyük yıkıma neden olurken; Sovyetler Birliği uyguladığı planlı ve dışa kapalı ekonomi modeliyle 1929 Krizi’nden Batılı kapitalist ülkelere oranla çok daha az etkilenmiş hem de sanayileşmede büyük ilerlemeler kaydetmişti.

Türkiye’de ise durum Sovyetler Birliği’nin tam tersiydi. Özel girişimin dinamizmi sayesinde sanayileşmenin ve buna bağlı olarak kalkınmanın gerçekleşeceği umulmuş ve devletin olanaklarıyla özel girişim teşvik edilmişti. Fakat dönemin sonunda tatmin edici sonuçlar alınamadı; daha doğrusu elde edilen başarılar yönetici kadronun beklentilerinin çok altındaydı. Çünkü sanayinin gelişme hızı, ekonominin tüm diğer sektörlerinin oldukça altında kalmıştı. Bu büyüme ise cılız Osmanlı sanayisinin yapısı aynen muhafaza edilerek ve daha çok savaş koşullarının oluşturduğu artı kapasitenin yeniden üretime yönelmesinden başka bir şey değildi.

1927 yılında yapılan sanayi sayımı, mevcut 65.245 işyerinden 23.316’sında yalnızca 1 kişinin çalıştığını gösteriyordu. Yani işyeri sahibi dışında başka hiçbir çalışanı yoktu. Yine bu sanayi kuruluşlarının % 36’sında 2 ya da 3 kişi çalışıyordu. Sanayileşme açısından oldukça kötü olan bu tablo, dışa açık ekonomi koşullarında, özel girişime dayalı sanayileşme politikasının başarısızlıkla sonuçlandığının kanıtıydı.

Bütün bu yaşananlar liberal sisteme duyulan güveni sarstı, önder kadroların liberal ekonomiye bir alternatif olarak ortaya çıkan planlı ekonomiye ilgi duymalarına ve benzer bir iktisat politikasının Türkiye’de uygulanabilirliği ve başarı şansı üzerinde düşünmelerine neden oldu. Bu nedenle 1929 Krizi’nden sonra uygulanmaya başlayan ekonomi politikasının üç temel belirleyici özelliği olduğu söylenebilir: Korumacılık, Devletçilik, Planlama.

1930 yılından başlayarak devletin ekonomiye müdahalesini sağlayan yasalar peş peşe çıkarılmaya başladı. 1931 yılında Devletçilik İlkesi CHP parti programının bir parçası oldu. Devletçilik ilkesinin öncülüğüyle sanayileşme hamlesi yolunda atılan ilk adım, Devlet Sanayi Ofisi ve Türkiye Sanayi Kredi Bankası’nın kapatılarak bunların yerine 1933 yılında Sümerbank’ın kurulması oldu. Ardından, ülkenin yeraltı kaynaklarını işletmek ve değerlendirmek, sanayinin gereksinim duyduğu madenleri, endüstriyel hammaddeleri, enerjiyi sağlamak ve bunları gerçekleştirmek için gereken sermayenin toplanacağı her türlü bankacılık işlemini yapması için 14 Haziran 1935 tarihinde Etibank kuruldu.

Planlı ekonomi dönemine geçiş, 1933’te hazırlanan sanayileşme programının ilkeleri çerçevesinde ve Sovyet danışmanların yardımıyla 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başladı. Bu planla ithal ikamesi yöntemiyle yerli kaynakların kullanımını artırarak ithalatın GSMH içerisindeki payının azaltılması ve yatırımların artırılması hedefleniyordu. 1938 yılında başlatılan ikinci beş yıllık planın uygulanmasına ise, II. Dünya Savaşı nedeniyle ara verildi. Bu dönemde devlet, özel girişimlerin sermaye eksikliğinden dolayı yatırım yapamadığı alanlarda büyük yatırımlar yapmaya başladı. 30’ların sonuna gelindiğinde devlet, demir-çelik, dokuma, şeker, cam sanayii, çimento, kamu tüketim hizmetleri ve madencilik gibi bazı kilit sektörlerde önemli, hatta en önemli üretici konumuna gelmişti. 1929 yılında cari fiyatlarla ulusal gelirin % 9,9’unu sağlayan sanayi kesiminin payının 1939’a gelindiğinde % 18,3’e çıkması devletçilik ilkesiyle başlayan sanayileşme hamlesinin başarısını gözler önüne seriyordu. Üstelik bu dönemde devlet yalnızca yeni sanayi tesisleri kurmakla kalmamış, ekonomide yaşanan tüm sıkıntılara karşın yabancı şirketlerin elinde bulunan işletmelerde de (demiryolu, kömür, elektrik, gaz vb) devletleştirme uygulamıştı. Ayrıca 1920’li yıllarda özel girişime devredilen birçok devlet tekeli de devletleştirme kapsamında geri alındı.

Hükümetin 1930’lu yıllarda uygulamaya koyduğu makroekonomik politikaların ise genişleyici nitelikte olduğu söylenemez. Maliye ve para politikaları bakımından devletçiliğin geniş kapsamlı göstergelere etkisi oldukça sınırlı kalmıştır. Devletin gelir ve giderleri 20’lerin sonunda GSYH’nin yaklaşık yüzde 13-15’ine denk iken, bu değer 30’larda yalnızca yüzde 17-19’a yükselmiştir. Bütün olarak bakıldığında, bu yıllarda devlet bütçesi denkti ve tasarrufu arttırmak ve enflasyonu dizginlemek amacıyla para basmaktan özellikle kaçınılmıştı.

Dış ticarette yaşanan bunalımın ciddiyeti, hükümeti korumacılığa yönelerek dış ticaret ve kambiyo alanını daha fazla denetlemesi gerektiğine inandırdı. Miktar sınırlamalarına ek olarak ithal edilen gıda maddeleri ve mamul tüketim mallarına uygulanan gümrük tarife oranları da önemli ölçüde yükseltildi; fakat tarım ve sanayi makine ve akşamı ile sanayi hammaddeleriyle ilgili tarife oranları daha düşük tutuldu. İthalata uygulanan ortalama gümrük tarife oranları yüzde 13’ten yüzde 46’ya yükseltildi. 18 Aralık 1929’da halkı yerli malı kullanmaya teşvik etmek, tasarrufa alıştırmak, yerli malların arzını artırmak hedefiyle Ankara’da Atatürk’ün himayesinde Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin ilk üyesi olan Atatürk’ün öncülüğünde çalışmalarına başlayan kurum, düzenli olarak “Vatandaş yerli malı kullan!”, “Vatandaş para biriktir!” sloganları ile bütün okullarda “Tasarruf Haftaları” düzenlemiş ve yerli malı kullanımını teşvik etmek için ülke çapında sergiler açmıştır.

Bu düzenlemelere ek olarak 25 Şubat 1930 tarihinde döviz alım ve satımını düzenleme, tahdit etme ve gerekli önlemleri alma konusunda hükümete yetki veren 1567 sayılı Türk Parası’nın Kıymetini Koruma Kanunu ve Türk lirasının değerinin korunmasıyla dolaylı olarak ilgili “Ticarette Tağşiş’in Men-i ve İhracatın Murakabesi ve Korunması Hakkında Kanun” da 6.10.1930 tarih ve 1705 sayı ile kabul edildi. Bu dönemde yasal düzenlemelerden bir diğeri de dış ticaret ile ilgili olarak 22.7.1931 gün ve 1873 sayılı “Ticaret Mukavelesi ve Modüs Vivendi Akdetmeyen Devletler Ülkesinden Türkiye’ye Yapılacak İthalata Memnuiyetler veya Tahdid veyahut Takyitler Tatbikine Dair Kanun”un kabul edilmesiydi. Bu üç yasadan ilki spekülasyona yönelik girişimleri denetim altına almaya amaçlıyor, ikincisi, ihracatçılara bazı yaptırımlar getiriyor, üçüncüsü de ithalat­çı tüccarı denetim altına almayı amaçlıyordu.

Bu tedbirlerin sonucu olarak ithalat hacminin GSYH’deki payı 1928/1929’da yüzde 14,4’ten 1932/1933’te yüzde 8,7’ye ve 1938/1939’da da 6,8’e kadar inerek çarpıcı biçimde geriledi.

Türkiye bir yandan ithalatı azaltıcı önlemler alırken, diğer taraftan ihracatı artırmak için çeşitli düzenlemelere gitti. 1934 yılında hem ihracatı teşvik hem de ihraç edilen mallarda belli bir kalite standardını sağlayarak Türk ürünlerinin uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü artırmak amacıyla TÜRKOFİS kuruldu. Kurum aynı zamanda yeni pazarlar bulma konusunda da görevlendirildi.

Parasal alandaki sorunların çözümü için atılan bir diğer adım ise 11 Haziran 1930 tarihinde 1715 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Yasası’nın yürürlüğe girmesi ve 1931 yılında TCMB’nın fiilen çalışmaya başlaması oldu. Hükümet böylece para ve kambiyo politikaları oluşturmaya yarayacak bir ekonomi aracına kavuştu.

1929 yılında başlayan ödemeler dengesi sorununun bir dizi başka etkisi daha olmuştu. Birincisi, ticaret açıkları ve ödemeler dengesi sorunlarıyla ilgili kaygılar, hükümeti giderek artan biçimde, 1930’lu yıllarda dünyada yaygın bir eğilim olan, kliring ve trampa anlaşmaları yapmaya ve ikili ticarete yöneltti. 30’lu yılların ikinci yarısına gelindiğinde, ülkenin dış ticaret hacminin yüzde 80’den fazlası artık kliring ve karşılıklı kota sistemleri ile gerçekleşiyordu. Bu ikili düzenlemeler, aynı zamanda Güneydoğu Avrupa’ya yönelik bilinen stratejisinin bir parçası olarak Türk ihraç mallarına daha uygun fiyat vererek kendi safına çekmek isteyen Nazi Almanya’sının Türkiye’nin 1 numaralı dış ticaret ortağı olmasını sağladı. Almanya’nın Türkiye’nin ihracatındaki payı, 1931-1933 arasında yüzde 13’ten 1937-1939 arasında ortalama yüzde 40’a yükseldi. Benzer biçimde, Türkiye’nin ithalatındaki payı, 1931-1933 arasında yüzde 23 iken, 1937-1939 arasında yüzde 48’e yükseldi.

Hükümetin ödemeler dengesi konusunda duyduğu kaygının ikinci sonucu dış borç ödemelerinin durdurulması ve ilk yıllık taksit ödemesinin yapıldığı 1929’dan sonra yeni bir ödeme programı belirlenmesini istemesiyle sonuçlandı. Ardından başlayan pazarlıklar, gerek dünya ekonomisinin yaşadığı bunalımın gerekse borçlu diğer ülkelerin de yeni ödeme programına sıcak bakmalarıyla 30’ların geri kalanında ödenmesi gereken yıllık taksit miktarları yarıdan fazla azaldı.

1929 Krizi’nden en çok etkilenen tarım kesiminin sorununa devletin bulmaya çalıştığı çözümlerden ilki, 1932 yılından itibaren buğday ve tütün alımlarında doğrudan ve dolaylı fiyat destekleme programlarını başlatmasıydı. Hükümet önce Ziraat Bankası, ardından bu amaçla 1938 yılında kurulan bağımsız bir kurum olan Toprak Mahsulleri Ofisi aracılığıyla köylüden buğday satın almaya başladı.

Yine 1935 yılında 2836 Sayılı yasa ile Tarım Kredi Kooperatifi Kanunu kabul edildi. Çıkarılan bu yasayla hedeflenen, Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla çiftçilerin kısa ve orta vadeli kredi gereksinimlerini karşılayarak tefecilerin eline düşmesini engellemek, yeni tarım tekniklerini öğreterek ve daha yüksek randıman veren tohum cinslerini teşvik ederek tarımdaki verimliliği artırmaktı.

Ne var ki 1930’ların sonuna kadar devlet eliyle yapılan alımlar sınırlı düzeyde kaldı ve herhangi bir yılda elde edilen buğday rekoltesinin yüzde 3’ünü geçmedi. Bu alımlar buğday fiyatlarının daha da fazla düşmesini engellediyse de tarım sektöründe çalışanların karşı karşıya kaldığı ticaret hadlerindeki gözle görülür bozulmayı tersine çevirmeye yeterli olamadı.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir