Başlangıç » Dünya Tarihi, Tarih

Amerikan İç Savaşı

Yazar / 05 Temmuz 2012 – 03:15Yorum Yok

1850’lere gelindiğine, ABD batıya doğru hızla büyüyen ve yapı değiştiren bir ülke görünümündeydi. Kuruluş yıllarında nüfus kuzey ve güney eyaletlerinde yarı yarıya bölünmüşken, bu tarihlere gelindiğinde, nüfusun üçte ikisi hızla sanayileşen kuzey eyaletlerinde toplanmıştı. Kuzeydeki endüstrileşme o kadar büyüktü ki, ABD’nin tüm mamül ürünler üretiminin %90’ı Kuzey eyaletlerinde yapılıyordu.  Kuzey’in hızla artan sanayileşmeye paralel olarak özgür insanlara, sanayi işçilerine ve tüketicilere gereksinimi vardı. Bu yüzden kölelik, kağıt üzerinde bile olsa neredeyse ortadan kaldırılmıştı. Kuzeyin 1860’da 22 milyon olan toplam nüfusunun yalnızca 500.000 kadarını köleler oluşturuyordu.

Güney’de ise durum tam tersineydi. Atlas Okyanusu’dan başlayıp Missisippi ötelerine kadar uzanan geniş bir bölgeye yayılmış olan Güney’in ekonomisi tamamen tarıma dayalıydı. Güney Carolina pirinç, Lousinia şeker, Maryland, Virginia ve Kuzey Carolina eyaletleri ise tütün yetiştirmek için elverişli bir iklim ve toprağa sahipti.  Pamuk ise son yıllarda giderek en önemli tarım ürünü haline gelmişti. 1850 yılında tüm dünyada üretilen pamuğun %80’ini Güney eyaletleri karşılıyordu.

Büyük çiftliklerinin kurulu olduğu ve ekonomisinin temelini tarımın oluşturduğu Güney eyaletleri bu yüzden Kuzey’in tersine özgür insanlardan çok kölelerin oluşturduğu iş gücünün kendi gereksinimlerine uygun olduğunu düşünüyordu. 1860’da toplam 9 milyon nüfusa sahip olan Güney’de nüfusun 3.5 milyonunun kölelerin oluşturması bu nedenleydi. İronik bir biçimde Güneyli yazarlar, emek-sermaye bağlamında kölelik sisteminin Kuzey’de uygulanan ücretli kölelik sisteminden çok daha insancıl olduğunu savunuyorlardı.

Amerikan İç Savaşı

1846 yılında Meksika ile yapılan ve 1847’de sonuçlanan savaş sonunda kazanılan yeni topraklar kölelik-özgürlük çatışmalarını yeniden alevlendirmişti. Meksika’dan kazanılan Arizona, Nevada, California, Utah eyaletleriyle, New Mexico, Colorado ve Wyoming eyaletlerinin bazı kesimlerini içine alan, 1,36 milyon kilometrekarelik bu topraklarda kölelik sistemi mi geçerli olacaktı yoksa buralar da özgür topraklar mı olacaktı? Güneyliler Meksika’dan kazanılan bu toprakların köle sahiplerine açılmasını savunurken Kuzeyliler buna şiddetle karşı çıkıyorlardı. Çünkü yayılmasına izin verilmezse kölelik siteminin eninde sonunda ortadan kalkacağını düşünüyorlardı.

Güneyliler tüm bu gelişmeleri kuşku içinde izliyor, eninde sonunda kendilerine köleliği kaldırmaları için baskı yapılacağını düşünüyorlardı. Kuzey ağırlığını artırdıkça, Güney giderek kuzeyin insafına kalacağı paranoyasına kapıldı. Üstelik Kuzeylilere karşı içten içe öfke de duyuyorlardı. Çünkü üretimi kendileri yapıyorlar ama Kuzeyli iş adamları Güney’in tütününü pazarlayarak kendilerinden çok daha fazla kazanıyordu! İç savaş çıkınca, Güney’in Cumhurbaşkanlığı’na getirilecek olan Jafferson Davis bu sırada Mississippi Senatörü idi ve istifa etmeden önce yaptığı bir konuşmada şunları dile getiriyordu:

“Sizi (kuzeylileri kastediyor) ilgilendiren kölelik veya insanlık değil. Kongre’yi ve hükümeti ele geçirip bunları Kuzey’in büyümesinin bir aracı olarak kullanacaksınız. Kuzey endüstrisi Güney halkının zararına büyüyecek.”

Güney, İç Savaşa Hazırlanıyor…

ABD tarihinin en kanlı savaşı1859 yılında John Brown’un köleleri isyana çağırması ve 21 adamıyla Batı Virginia eyaletinde Harper’s Ferry’de bulunan bir cephaneliği ele geçirmesi büyük korku yarattı. Brown’un amacı ele geçirecekleri silahlarla Güney’de kölelik karşıtı bir ayaklanma başlatmaktı. Brown üç yıl kadar önce de Kansas’da, köleliği destekleyen 5 kişiyi öldürmüştü. Brown yakalanıp asıldı ama ipler gerilmeye devam etti. Onu yakalayan birliğin komutanı Robert E. Lee ise, iki yıl sonra Güney ordularının başkomutanı oldu.

Bu olay 20. Yüzyıl’da, kurgusu biraz değiştirilerek, Ronald Reagan ve Erol Flynn’ın başrollerini paylaştıkları bir filme de konu olmuştur…

Bu sırada Abraham Lincoln, diğer adayların oyları bölmesi sayesinde başkan olmuş ve kaynaşma içindeki kasabaları aşıp Washington’a ulaşmıştı. Köleliğe karşıydı; ama şimdi bunu düşünecek hali yoktu. Amacı, kölelik kalsın veya kalmasın, birliği kurtarmaktı. Esasen o tarihlerde, kuzeyde kölelik olmamakla birlikte, zenciler sadece 4 eyalette oy verebiliyor ve hiçbirinde jüri üyesi olamıyorlardı.

Lincoln’ün başkan seçilmesiyle birlikte Güney Carolina Birlik’ten ayrıldığını açıklayan ilk eyalet oldu. Zaten uzun zamandır Birlik’ten ayrılmak için fırsat kolladığı bilinen Güney Carolina’ya, köleliğe karşı olduğu bilinen Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesi aradığı bahaneyi vermişti. 1 Şubat 1861 tarihinde ise altı Güney eyaleti daha (Florida, Alabama, Mississippi, Georgia, Teksas ve Louisiana) Birlik’ten ayrıldı.  Bu 7 eyalet, 7 Şubat 1861 tarihinde geçici bir anayasa ile Amerika Konfedere Devletleri’ni  kurduklarını duyurdular. Diğer Güney eyaletleri şimdilik beklemedeydiler.

Winfield Scott’un “Anaconda Planı”

Güney eyaletleri kurdukları yeni Amerika Konfedere Devletleri’ne bir başkent kurmak için Washington’un sadece 100 mil güneyinde olan Richmond’u seçmişlerdi. Güney’in başkanı Jafferson Davis ve Kuzey’in başkanı Abraham Lincoln tüm savaşı adeta komşu olarak ve zaman zaman top sesleri altında geçirdiler.

İç savaşın fitilini ateşleyen olay, 12 Nisan 1861 sabahı Güneyli General Beauregard’ın Fort Sumter’deki federal garnizonu top ateşine tutması oldu. Kale iki gün gün sonra teslim olmak zorunda kaldı. Sumter’in düşmesinin ardından Virginia 17 Nisan’da Birlik’ten ayrıldığını açıkladı;  onun hemen ardından Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina Amerika Konfedere Devletleri’ne katıldıklarını açıkladılar. İçlerinde belki de en gönülsüz olanları Virginia idi. Çünkü hem Amerikan Devrimi’ne öncülük etmişler hem de şimdiye kadar Birlik’e 5 başkan vermişlerdi. Ama artık bunların bir önemi kalmamıştı, ABD tarihinin en kanlı savaşı başlamıştı…

Hem Kuzey’in hem Güney’in bu savaşta kendilerine göre avantajları vardı. Maddi kaynaklar olarak Kuzey tartışmasız olarak üstündü. Endüstriyel gücü Güney’le kıyaslanamaz ölçüdeydi ve her türlü savaş gerecini üretmesine olanak sağlıyordu. Güney’in en büyük üstünlüğü ise savaşın daha iyi tanıdığı kendi toprakları üzerinde gerçekleşmesiydi. Üstelik Güneyli komutanlar Kuzeyli meslektaşlarına oranla savaş konusunda çok daha deneyimli ve derin askeri köklere sahiptiler. Gerçekten de savaşın ilk yıllarında yapılan muharebelerin büyük kısmından Güneyliler üstünlükle ayrıldılar. Ama bunların hiçbirisi kesin bir askeri zafer kazanmak için yeterli olmadı.

Her iki tarafta da karşı başkente yürüyüp işi kısa sürede bitirmek isteyen generaller vardı. Ancak savaş, çatışmalar başladıktan kısa süre sonra istifa eden Kuzey’in ilk başkomutanı yaşlı Winfield Scott’un gösterdiği ve “Anaconda Planı” adı verilen uzun ve ıstıraplı yola uygun şekilde gelişti ve bitti.

Güney’in kolay kolay teslim olmayacağını düşünen Scott, Konfederasyon’un önce abluka altına alınıp tecrit edilmesini ve nihai darbelerin daha sonra indirilmesini düşünüyordu. Önce Mississippi’den güneye inilerek batı eyaletleri Konfederasyon’dan ayrılacak, bu arada Güney, denizden ablukaya alınacak ve gücü azalınca da ezilecekti.

Bu, gerçekten de Anaconda’nın kurbanını ezmesi gibi zor bir yol olacaktı! Zorlu bir yoldu ama başarılı da olacaktı. Savaşın başlarında kıyıların ablukaya alınmasının etkisi Güneyliler için önemsiz oldu. Ama aradan zaman geçtikçe Güney’in hem ihracatı hem de savaşı sürdürmek için gereksinim duyduğu ilaç, cephane, giysi ithalatı neredeyse durma noktasına geldi. Anaconda Planı her geçen günle birlikte Güney’in askerlerini boğmaya başladı…

Savaş kısa sürede Atlantik ve Batı cepheleri olarak ikiye ayrıldı. Appalachian Dağları ile Atlantik arasındaki dar şeritte, Potomac Nehri’nin iki yakasındaki komşu başkentlere yapılan hücumlar sonuçsuz kaldı.

Kuzeyliler uzun çatışmalardan sonra Missisippi’yi ele geçirip Konfederasyon’u ikiye böldüler. Burada parlayan Grant başkomutan oldu. Sonra Grant ve Sberidan, Potomac kıyısında Robert E. Lee’nin büyük kuvvetleriyle boğuşurken, Sherman güneyde Atlanta’ya ilerleyerek, Konfederasyon’un kalan parçasını tekrar ikiye böldü.

Daha sonra Grant, Meksika Savaşı’nda aynı alayda çarpıştığı eski üstü ve şimdi karşısında “Başkomutan” olan Lee’yi teslim aldı…

Stonewall’un Öyküsü

Amerikan İç Savaşı’nda, Konfederasyon Başkomutanı Robert E. Lee’nin en güvendiği general, Thomas J. (Stonewall) Jackson idi. O da bir West Point mezunu ve Meksika Savaşı gazisi idi. Stonewall Jackson, 1852’de, yükselme olanaklarının çok zayıf olduğu küçük Amerikan ordusundan istifa etmiş, Virginia Askeri Akademisi’nde fizik ve topçu taktikleri öğretmeni olmuştu. 1861’de derhal savaşa koşmuş, bir hafta sonra tuğgeneral, birkaç, ay içinde de tümgeneral olmuştu. Savaş konusundaki üstünlüğü, tıpkı II. Dünya Savaşı’nın komutanları Rommel ve Patron gibi, çok hızlı manevra yaparak düşmanı şaşırtıp baskına uğratmasında yatıyordu.

Jackson, “Düşmanı daima karanlıkta bırak, yanlış düşünmeye yönelt ve uygun durumda derhal baskına uğrat” şeklinde, evrensel geçerliliği olan bir başarı şiarına sahipti. Çok dindardı; ama bu onun acımasız ve çetin bir savaşçı olmasına mani olmuyor, tam tersine onu amacına yoğunlaştırıyordu.

Jackson’un “StonewaIl” yani “Taş duvar” lakabını alması, savaşın ilk büyük çatışmalarından olan ve “Bull Run” ya da bazen “Birinci Manassas” adı verilen muharebede oldu.

Burada, Kuzeyliler hücum ederken önlerine dikilmiş bekleyen Jackson’u gören Güneyli general Barnard E. Bee, “İşte orada Jackson, bir taş duvar gibi duruyor” dedi ve bu sıfat derhal her iki ordudaki tüm askerlerin diline yapıştı.

Tabii bu arada, Bee’nin Jackson’a bu sözleri, çok iyi savunma yapıp Kuzeylileri durdurduğu için övgü olarak mı, yoksa karşı taarruza geçmediği için, bir yergi olarak mı söylediği bilinmiyor. Ve asla da öğrenilemedi! Çünkü Bee, kısa süre sonra öldü. Jackson ise İkinci Manassas, Fredericksburg ve daha birçok seferde, Güney ordularının en başarılı komutanlarından birisi oldu.

İndirdiği karşı darbelerle Richmond’a yürüyen Kuzey ordularının ters yüz edilmesinde, Jackson’ın büyük payı vardı. Savaş bölgesinin geneline en geniş anlamda hakim oluyor, süvarileriyle Kuzeyli komutanların keşiflerini perdeliyor ve karşı taarruzları en beklemedikleri anlarda yapıyordu.

İç Savaşın Kaderini Değiştiren Üç Kurşun

Ne var ki, Stonewall Jackson’un ölümü de bir keşif kolunun başında ilerlerken oldu… 1863 yılının Mayıs avındaki Chancellorsville Muharebesi’nde, tam da zaferin kazanıldığı bir sırada, en ön saflarda at sürerken, alacakaranlıkta onu tanıyamayan kendi askerleri tarafından üç kurşunla yaralandı. Hastaneye kaldırıldı, sol kolu kesildi ve sekiz gün sonra öldü.

Jackson’un ölümü, Konfederasyon Başkomutanı Robert E. Lee için, çok büyük bir darbe oldu. Ölümünden önce, henüz yaralı iken Jackson’un sol kolu kesildiğinde, “O sol kolunu, ben ise sağ kolumu yitirdim” dedi. Belki de Lee, Jackson yerine muharebeyi yitirmeyi bile tercih edebilirdi.

Askeri tarih uzmanları, bundan iki ay sonra yapılan çok kritik Gettysburg Muharebesi’nde, Jackson yanında olsa idi, Lee’nin muharebeyi kazanabileceği konusunu çok tartışmışlardır. Gettysburg Muharebesi Amerikan İç Savaşı’nın en önemli muharebesiydi. Kuzey’den 82 bin, Güney’den 75 bin askerin katıldığı bu çarpışmada 3.000’den fazla Birlik ve 4.000’e yakın Konfederasyon askeri öldü;  her iki taraftan yaklaşık 20.000 asker de yaralanmıştı.

Muhtemeldir ki o muharebeyi yitirmeseler dahi, Güneyliler savaşı yine kazanamazlardı. Ama olayların seyri değişebilir ve farklı bir barış isteği gelişebilirdi… Bu da, günümüz Amerika Birleşik Devletleri’nin kaderini etkileyebilirdi…

ABD tarihinin bu en kanlı savaşı, 9 Nisan 1865 tarihinde Konfederasyon ordusunun Appomattox’a yakın bir yerde kuşatılmasının ardından teslim olmak zorunda kalmasıyla sona erdi. Savaşın sona ermesinden yalnızca 5 gün sonra ise Abraham Lincoln, bir tiyatro oyununu izlerken Güney taraftarı bir casus olan John Wilkes Booth tarafından başından vurularak öldürülecekti.

Kuzey Güney İç Savaşı’nda Askeri Kadrolar

Amerika’da İç Savaş patladığı sırada, West Point mezunu ama çoğu başka işler yapmakta olan 1.600 civarındaki subay, eşit sayılarla Güney ve Kuzey orduları arasında bölünür. Bunların çoğu birbirlerini tanımaktadırlar ve hatta aralarında akraba olanlar da vardır. Her eyalet, eline geçen her subayı alayların ve tugayların başına rasgele yerleştirerek cepheye gönderir. Örneğin, ileride Kuzey’in başkomutanlığına getirilecek olan, fakat sivil hayatta uzun süredir bir iş tutturamamış bulunan Grant, tesadüfen geldiği bir tren istasyonunda, o yörede derlenmekte olan birliğin komutanlığı için teklif alır. Sonra “Illinois Gönüllüleri Albayı” ve hemen ertesinde de general olacaktır Grant…

Savaşın ilk günlerinde, “albaylık” isteyen Sherman’a sokakta rastladığı eski bir subay arkadaşı da şunları söyler: “En azından generallik istemeliydin.” Sherman ise, “Ben rütbeleri sırayla kazanacağım” diye yanıtlar. Sherman, savaşın sonunda, dört güçlü kolorduya komuta edecektir…

Özellikle Kuzey’de, generallerin çoğu acemiydi. Savaşın ilk döneminde, son derece yeteneksiz birçok subay ve hatta askerlikle ilgisi olmayanlar, sırf yerel yöneticilere yakın oldukları için, komutanlıklara getirildiler. Bunlar arasından “kötüler” tasfiye olunup iyiler kalana kadar geçen süreçte, yüz binlerce asker boşu boşuna can verdi… Güneyliler sayıca azınlıkta ve daha fakir olmalarına rağmen, genelde daha iyi savaştılar ve Kuzeylileri birçok yenilgiye uğrattılar. Güneylilerin çoğunun kırsal alanlarda yaşayan, araziye ve silaha alışkın kişiler olmasının, bunda büyük rolü oldu.

Ancak ileri bir sanayi gücüne ve nüfusa sahip olan Kuzey, giderek ağırlığını koydu ve zaman içerisinde Grant, Sheridan ve Sherman gibi büyük savaş liderlerini yarattı. Ne var ki Güney’in de Robert E. Lee, Stonewall Jackson, Johnston, Longstreet, Beauregard, Forrest, James Ewell Brown gibi generalleri daha İç Savaş’ın başında parladılar…

1861 ve 1865 arasındaki bu savaşın generallerinin çoğu, Napolyon hayatta iken doğmuşlar ve onun savaşlarını okuyarak yetişmişlerdi. Hücuma inanıyorlardı ve bu da o dönemde, “süngü hücumu” anlamına geliyordu. Napolyon zamanında taburlar karşı karşıya geldiklerinde, ağızdan dolma tüfeklerle sadece tek el ateş edilebiliyor ve sonra da boğaz boğaza mücadele başlıyordu. Ancak 1860′lara gelindiğinde, seri ateşli tüfekler bunu değiştirmiş, fakat bu değişim subayların zihnine henüz yerleşmemişti. Hücuma kalkan binlerce asker, her seferinde iki siper arasındaki bölgede paramparça oldukça, askerlerini hızla yitiren generaller, bu hayati gerçeği öğreneceklerdi.

Bu anlamda, Amerikan İç Savaşı, dünyanın ilk modern savaşıdır.

Etiketler:,

Yazı hakkındaki yorumunuz!

Düşüncelerinizi paylaşın ya da geri bildirim yapın. Ayrıca Comments Feed RSS'den okuyun.

Spam, reklam, argo sözcük içeren ya da konuyla ilgisiz yorumlar onaylanmayacaktır!