Köleliği Kaldıran Başkan: Abraham Lincoln

Eğer yaşanılan yenilgilerden pes etmemeye, asla vazgeçmemeye örnek verilmesi gerekseydi, bu hiç kuşkusuz ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’ün hayatı olurdu. Zira siyasete atıldıktan sonra defalarca yenilmesine, her seferinde düş kırıklığına uğramasına karşın asla pes etmedi. Sonunda, 52 yaşında girdiği ABD Başkanlık seçimlerinde zafer bu sefer onun yanındaydı. Üstelik öldüğünde ABD’nin gelmiş geçmiş en iyi başkanlarından birisi olarak tarihe adını yazdırmayı başardı.

Köleliği kaldıran ABD Başkanı’nın kendisi de yoksul bir ailenin çocuğuydu. Abraham Lincoln’ün 12 Şubat 1809’da hayata gözlerini açtığı yer, Kentucky eyaletinin Nolin Creek bölgesinde, tahtalardan yapılmış, barakadan büyük olmayan ufacık bir kulübeydi. Çekirdek bir aileydi onlarınki. Bebek “Abe”, iki yaşındaki ablası Sarah, annesi Nancy ve babası Thomas. Küçük erkek kardeşi Thomas Jr. daha bebekken bu dünyadan göçmüştü.

Thomas Lincoln aslen bir marangozdu. Lincoln’ün büyükbabası öldüğünde, Thomas’ın abisi bütün mirasa tek başına konmuştu. Baba Thomas güç bela kazandığı paranın bir kısmını biriktirmeyi başarmış ve bu parayla küçük de olsa bir çiftlik almayı başarmıştı.

Ama bu küçük çekirdek aile Nolin Creek’de uzun süre kalamadı. O yıllarda Kentucky’de kadastro işlerinin pek de düzgün yürüdüğü söylenemezdi. Thomas’ın dişinden tırnağından arttırarak sahip olduğu arazinin tapusu eyalet tarafından iptal edilince aile mecburen Indiana eyaletine göçmek zorunda kaldı. Little Pigeon Creek denen bölgedeki evleri ise vahşi sınırın tam kıyısındaydı. Aile o kışı üç duvarı olan tahta bir barınakta geçirdi.

1818 yılında Abraham henüz dokuz yaşındayken aile bir felaket yaşadı. Bu sınır yaşamının zorluklarından yıpranan anne Nancy Lincoln öldü. Henüz otuzlarının başlarındaydı ama fakirlikten dişleri dökülmüş ve derisi kuru bir yaprak gibi olmuştu. Son darbeyi vuran yakalandığı süt hastalığı oldu. Küçük Lincoln günlerce ağladı, ama değişen hiçbir şey olmadı.

Böylesi kadınlar, evlerini yönetmedeki başarıları ile ailelerinin yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olurlardı. Nancy olmayınca kulübe yaşamı kısa sürede karmakarışık, pis ve kötü bir yaşama dönüştü. Bir şey yapılması gerekiyordu. Bu yüzden Thomas, bir yıl sonra yeniden evlendi. İkinci eşi, Sarah Bush Johnston adında dul bir kadındı. Herkes onu “Sally” diye çağırırdı.

Sıcak yürekli ve hareketli bir kadın olan Sally Lincoln, Abraham’a gerçek annesi kadar, hatta daha iyi bir anne oldu. Üvey anne olmasına karşın oğlunun garipliklerini anlıyordu; zaman zaman yaptığı neşeli şakalardan sonra birden durgunlaşıp içine çekilmesine ya da depresif, melankolik ruh haline ses çıkarmazdı.

Thomas Lincoln’ın okuma ve yazmayla pek ilgisi yoktu. Ve elbette yanında yardımcı olan oğlu için de eğitimi pek düşünmüyordu. Pek eğitimli olmasa da Sally buna karşı çıkıyordu. Onun desteklemesiyle Abraham önce İncil’i okudu, daha sonra Robinson Crusoe’yu bitirdi. ABD tarihini ve o zamanki Başkanı George Washington’ın yaşamıyla ilgili bazı kitapları da okumuştu. Bitirdikten sonra, yeniden ve yeniden okuyordu.

Aslında Abraham’ın eğitimi gelişi güzel yapılmış bir eğitimdi: Bir ay orada bir ay burada, bir ekim zamanıyla ötekisi arasında bulanan ara zamanlarda. Toplam olarak sınıfta geçirdiği zaman bir yıldan fazla değildi.

Lincoln Kendi Yolunu Çizmeye Karar Veriyor

Babası Thomas Lincoln, bu kadar eğitimin Abe için yeterli olduğu düşüncesindeydi. Gerçekten de Pigeon Creek’te önemli olan şeyler; doğumlar, ölümler ve hasat zamanlarıydı. Thomas Lincoln’ın oğlu için de gerekli olan şey tarlalarda çalışmaktı. O yıllarda Lincoln günün büyük kısmını ya babası tarafından görevlendirildiği saban başında ya da ormanda ağaç keserek geçiriyordu. Zaman zaman komşularına ırgat olarak kiralanan Abe yakınlardaki tarlalarda çalışmaya gidiyor ve sırtı bükülene değin çalışma karşılığında günde yirmi beş cent kazanıyordu.

Bu arada Abraham neredeyse babasından nefret edecek duruma gelmişti. Ama bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Tüm kazancı otomatik olarak babasına gidiyordu; yasaya göre bu böyleydi. Ancak yirmi bir yaşından sonra erkek olduğu kabul edilerek kendi parasını kendisi kullanabilecekti.

1830’da yirmi birinci doğum günü gelmişti. O yıl Thomas yeniden huzursuzlandı ve aileyi Illinois’ye taşıdı. Orada yeni bir ev kurmak, aynen Pigeon Creek’e gidişleri kadar zor olmuştu: Küreyecek daha fazla kar, temizleyecek daha fazla toprak ve kesecek daha fazla ağaç vardı.

Artık kendi hayatını kendi kazanmaya karar veren Abe, 1831 baharında kar kalkınca New Salem adında kaba saba, gürültülü bir kasabaya yerleşti. Boyu adamakıllı uzamış, güçlü kuvvetli bir adam olmuştu. Bu nedenle iş bulması güç olmadı. Denton Offutt adında bir işadamının yanında ticaret öğrenmeye başladı. Patronu, New Salem’deki malları, Sangamon ve Mississippi ırmakları üzerinden New Orleans’a taşıma işiyle uğraşıyordu. Kasaba halkının taktığı lakapla “Dürüst Abe” burada kısa zamanda iki özelliğiyle kendini herkese sevdirmeyi başardı: Çalışma saatlerinde çalıştığı dükkana gelen müşterilere anlattığı açık saçık öyküler ve olağanüstü kuvveti. Kasabaya geldiğinde kasabadaki gençlerin lideri olan Jack Armstrong ile yaptığı güreş onun ne kadar güçlü olduğunu herkese kanıtlamıştı.

Lincoln işi gereği ara sıra gemiyle gittiği New Orleans’taki köle pazarında, kölelerin ne kadar zor koşullar altında yaşadığına, insan yerine konulmadığına tanık olduğunda, üzerindeki etkisi hayatı boyunca geçmeyecek izler bıraktı. Kendi geçmişini anımsayarak, kölelerle empati kurması zor olmamıştı.

New Salem’deki dükkanda nehir taşımacılığı konusunda konuşulmadığı ve Lincoln’ın açık saçık fıkralarına gülünmediği zamanlarda, herkes politika konuşurdu. Onların sözlerini Lincoln dikkatle dinlerdi. Babasının çiftliğindeki ağır ve zahmetli işlerden kaçıp oralara gelmişti. Ama yaşamında, Illinois’deki New Salem’den daha da ileri gitmeyi amaçlayan bir gençti. Politikanın ona yararı olur muydu acaba? Olabilir gibi görünüyordu; politikaya giren adamların daha hızlı ilerledikleri belliydi.

Böylece 1832’de daha 23 yaşındayken kasabanın popüler genci Abraham Lincoln, Whig Partisi üyesi olarak siyasete atıldı. Illinois Eyalet Meclisi için adaylığını koydu. 13 adayın yarıştığı ilk seçim deneyiminde 8. oldu. İlk dört kişi meclise girebildiği için kazanamadı ama bu deneyim onun daha da hırslanmasına yol açtı.

Bir sonraki seçimleri beklerken, onun kasabada daha da popüler hale gelmesine neden olan bir olay daha gerçekleşti. Yeterli toprakları olmayan ve açlıkla boğuşan Kara Şahin önderliğindeki 500 kadar Sac ve Fox yerlisi beyazlara ait topraklara izinsizce girerek mısır ekmişti.  New Salem milis bölüğünün başına yüzbaşı olarak atanan Abraham Lincoln ve diğer askerler yerlileri Wisconsin’e kadar takip etti ve orada gerçekleşen Kötü Balta Savaşı’nda bir tek yerli bile sağ kurtulmayı başaramadı.

Avukatlığa Başlaması

Abraham LincolnArtan popülerliğinin de etkisiyle 1834 seçimlerinde bu sefer şans yüzüne güldü. O yıl Illinois Eyalet Meclisi çalışmaya başladığında, aralarında ince yüzlü, gözleri geleceğe kararlılıkla bakan, 1,93 boyunda insan irisi bir adam vardı. Ama bu insan irisi adamın artık kendi listesine eklediği bir hırsı daha bulunuyordu: Avukat olmak! Partiden arkadaşı olan John T. Stuart onun aklını çelmişti.

Bir avukat! Bu karar, hâlâ Indiana şivesiyle konuşan bir sınır adamı için olağanüstü bir istekti. Ama yasalardan ilk etkilendiği yer de Indiana’ydı. Oradan ayrılmadan az önce, bölgesel mahkeme salonlarını ve oradaki yasal dramları izlemişti. Çok etkilenmiş ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı okuyarak ülkenin nasıl yönetildiğini anlamaya çalışmıştı. İlk başlarda oldukça tereddütte kalsa da, var olan hukuk sistemindeki oldukça ilkel muhakeme ve hukuk süreçlerini gözlemleyerek, eğitimsiz olmasının avukat olmasına bir engel oluşturmayacağına karar vermişti.

Aynı zamanda Bağımsızlık Bildirgesi’ni de okumuştu: Ülke kurucularının 1776’da Bağımsızlık Savaşı sonrası İngiliz yönetiminden ayrılırken, Kral III. George’a yazdıkları mükemmel bir bildirgeydi bu. Bildirge’de şöyle deniyordu: “İnanıyoruz ki, tüm insanlar eşit yaratılmıştır ve yaradanları tarafından kendilerine, Yaşama, Özgürlük ve Mutluluğu Arama hakkı verilmiştir…” Genç adam, bu sözleri ömrü boyunca unutmayacaktı.

Sonunda Lincoln, artık yasa yapan kişiler arasına girmişti ve eğitimini daha da ileri götürmek istiyordu. Bulabildiği tüm hukuk kitaplarını topladı ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Mart 1937’de yirmi sekiz yaşındayken tam yetkili bir avukat olmuştu. O yılın Nisan ayında New Salem’den ayrılarak, eyalet başkenti olan Springfield’a şansını aramaya gitti.

Lincoln, ödünç aldığı bir atın üzerinde, eşyalarını eyerin heybelerine doldurmuş olarak Springfield’a gitmişti. Bir işi vardı, ama evi ve parası yoktu. Üzerinde yalnızca yedi doları kalmıştı. Ve bu para yatak satın almaya bile yetmezdi.

Ama daha başlangıçta şans yardım etti. Bir yatak almak için pazarlık yaptığı dükkanın sahibi, bu uzun boylu, düşünceli yüzlü genç adamdan hoşlanmıştı. Dükkanın üzerindeki odayı parasız vermeyi önerdi ve Lincoln hemen yerleşti. Zekası ve konuşma becerisi sayesinde de kısa zamanda birinci sınıf bir avukat oldu.

Kadınlarla ilişkilerinde çok çekingen olmasına rağmen, sosyal yaşamı gelişmeye başladı. Springfield, New Salem’e nazaran çok daha gelişmiş ve uygar bir kentti. Profesyonel bir avukat olarak Lincoln, birçok iyi aileyi ziyaret edebiliyordu. Ve 1839 yılında otuz yaşındayken, kentin en akıllı ve varlıklı kızlarından birine aşık oldu.

Lincoln gibi Mary Ann Todd da güç ve politikadan etkileniyordu. Ama bunun dışında, o ve uzun boylu talibi arasında hiçbir benzerlik yoktu. Mary ufak tefek, canlı ve modaya uyan bir kızdı. Hiçbir zaman çekingenlik duymaz, konuşma sıkıntısı çekmezdi. Kentucky’deki ailesi, sosyetenin önemli üyelerindendi; çok varlıklıydı ve her an emirlerini bekleyen birçok kölesi vardı.

Lincoln’ün babası da Kentucky’liydi. Ama onun toprakta çalışacak köleleri hiç olmamıştı ve yaşamını kendisi çalışarak sürdürmüştü. Kentucky’deki genel düşüncenin tersine, kölelik düşüncesine de karşıydı. Oğlu da aynı şekilde düşünüyordu: Hatta Illinois meclisinde, köleliği protesto etmişti.

Todd ailesi, Lincoln’ı ve alçakgönüllü geçmişini beğenmemişlerdi. Yine de tüm farklıklara ve zorluklara rağmen, Abraham ve Mary, birbirlerine karşı olan sevgilerini korudular. Ve 4 Ekim 1842 tarihinde, Mary’nin ablasının Springfield’daki büyük evinde evlendiler.

Mary’nin ablası bu konuyu daha o sabah duymuştu. Lincoln’ın ailesine gelince, onlar oğullarının evlendiğini aylar sonra öğrendiler. Gerçek şu ki, Lincoln, yoksul ailesinden çok utanıyordu. O zaman ve ondan sonraki yıllar boyunca geçmişini hep geride bırakmaya çalıştı.

Genç evlilerin ilk evi büyük bir ev değildi: Bir Springfield hanının üst katındaki odasıydı. Ama kısa sürede, genç avukat kötü günleri geride bıraktı. 1840’lı yılların sonlarına doğru, balkonunda şık madeni parmaklıkları ve kepenkleri olan güzel bir ahşap evin sahibi oldular. Evlilikleri her ne kadar sancılı da olsa, Lincoln üzerinde sakinleştirici bir etki yapmış, Lincoln’un davranışlarındaki depresyon ortadan kaybolmuştu. Fakat yine de melankolik durumu Lincoln’ü ömrü boyunca bırakmayacaktı.

Yaptığı evlilikle seçkinler grubuna dahil olan Lincoln’ün siyasetteki yıldızı da giderek parlıyordu. 1846 yılında Evanjelist rakibi Peter Cartwright’ı ardında bırakan Licoln, Illinois Eyalet Meclisi’nden Birleşik Devletler Kongresi’ne geçmeyi başardı. Bölgesindeki insanların üçte ikisi, Amerika Birleşik Devletleri Meclisi’nde, onları temsil etmek üzere Abraham Lincoln’ı seçmişti. Üstelik Illınois eyaletinden Meclis’e girmeyi başaran tek Whig delegesi de kendi olmuştu.

Bu zafer, onun politik kariyerinde çok büyük bir adımdı. Ancak seçim kampanyası sürerken rakibiyle yaptığı mücadele sırasında Cartwright onu dini açıdan inançsızlıkla suçlamış ve bu nedenle Lincoln’un din hakkındaki düşünceleri de ortaya çıkmıştı. Gerçekten de Lincoln tanrıya inanıyor ama dini reddediyor ya da en azından kuşkuyla yaklaşıyordu.

Bir Zamanlar Amerika

Bugünün Amerika Birleşik Devletleri, doğuda Atlas Okyanusu’ndan, batıdaki Büyük Okyanus’a kadar uzanır. 320 milyonluk nüfusuyla, dünyanın dördüncü büyük ülkesidir. Abraham Lincoln’m zamanında durum değişikti. Lincoln’un doğumundan az önce, 1800’lü yılların başlarında ABD nüfusu ancak beş milyondan biraz fazlaydı. Ayrıca bütün bir kıtaya yayılmış bir ülke de değildi. 1770’li yıllarda, İngiliz sömürgecilere karşı direnen insanlar, Doğu’da, Avrupalıların kurduğu on üç sömürgede yaşıyorlardı.

ABD’nin yavaş yavaş büyüyen nüfusu, on üç sömürgenin sınırlarının dışına taşarak batıya doğru yayılmaya başladı. Her ulaştıkları yerde, bir yerleşim bölgesi oluşturacak kadar insan birikince, orası bir eyalet sayılıyordu. Lincoln ailesinin de bu batıya gidişte rolü vardı; Virginia’daki evlerinden kalkarak Amerika’nın yerli halkı tarafından ateşli biçimde savunulan Kentucky’nin “karanlık ve kanlı topraklarında” şanslarını denemek üzere ilerlemişlerdi. Bu ilerleyiş, Abraham’ın büyükbabasına şans getirmemiş ve adam Kızılderililer tarafından öldürülmüştü.

Sömürge olan bu on üç eyaletin birbirinden çok farklı özellikleri vardı. ABD sınırları, batıya doğru genişledikçe, bu farklılıklar da genişlemeye başladı. En önemli farklılık çizgisi, Kuzey ve Güney eyaletleri arasındaydı. Güney, zengin toprakları ve sıcak nemli iklimiyle, “plantasyon” denen geniş çiftliklerin bulunduğu bir alandı. Güneylilere göre ideal yaşam biçimi, İngiliz soylularının yaşamı gibiydi: Kibar, gelişmiş, sıcak ve sosyal ilişkiler kurmayı amaçlayan bu insanlar, tüm günlerini dışarıda at binerek ya da içeride kitap okuyarak ve müzik dinleyerek geçirirlerdi. Kuzeylilerin yaşama bakışları daha değişikti. Onlar her şeyi daha fazla ciddiye alan insanlardı; çok çalışmaya, eğitime, demokrasiye ve eşitliğe önem verirlerdi.

ABD kurucuları, ülkelerini kurarken tüm insanların birbirine eşit olduğu düşüncesinden hareketle işe başlamışlardı. Ne var ki, Lincoln’un Meclis’e girdiği tarihlerde ABD, üç milyon insanın hayvan muamelesi gördüğü bir ülke haline dönüşmüştü.

Bunlar siyah kölelerdi: Yeni Dünya’da çalışmak üzere beyazlara satılmış Afrikalılar ve onların çocukları. Amerikalı ve İngiliz köle tacirleri, bu iğrenç ticaret sayesinde çok zengin olmuşlardı. 1800’lü yıllarda, İngiliz reformcuları, İngiliz gemilerinin bu işi yapmalarını önledi. Ardından ABD de, İngilizleri örnek alarak aynı şeyi yaptı.

ABD’nin kuzeyindeki reformcuların çoğu esaretin kaldırılmasından yanaydı ve tüm ülkede köleliğin sona erdirilmesini talep ediyorlardı. Hem Hıristiyanlığın hem de Bağımsızlık Bildirgesi’nin, insanlar arasında kardeşlikten söz ettiğini söylüyorlardı ve kölelik her ikisine de karşı bir davranıştı. Üstelik “Birlik” anlamını içeren, Amerika Birleşik Devletleri adına bile uymayan bir durumdu bu. Ayrıca, zenginliği çoğaltmanın yetersiz bir yöntemiydi.

Güneyliler, bu tehditleri oturdukları yerde kabullenmediler. Kabullenemezlerdi; Güney’in tüm yaşam biçimi köleliğe dayanıyordu. Her şeyi sırtlayan köleler olmazsa, Güney’in zenginliği bir gecede çökerdi. Köleler olmazsa, Güneyli beyazların yaşamı tamamıyla çökerdi. Bu, gelecekte “Ne olur?” endişesi yalnızca akıllı olanların zihnindeki bir soru değildi. ABD’nin değişken coğrafyası içinde, önemli bir tehdit oluşturuyordu.

Birlik içindeki tüm eyaletler, yaşam biçimlerini kendileri belirleme hakkına sahiptiler ve bu kölelik konusunda da geçerliydi. Ama bu ana kuralın dışında kalan bir durum söz konusuydu. Örneğin; eyaletlerin dörtte üçü köleliğe karşı çıkarsa, kalan dörtte bir eyalet de bu karara uymak zorundaydı.

1820’de Missouri Uzlaşması denen yasa, Kuzey ve Güney’e eşit sayıda eyalet vermişti. Daha sonraları bu yasaya göre, Misssouri’nin güney sınırı dışında kurulan tüm yeni eyaletlerde de köleliğin yasaklanmasına karar verilmişti.

O zaman, iki taraf da doğru karar aldıklarını sanıyorlardı. Güney, bu sayı oyununa kendi yaşam biçimini korumak yani pamuk üretimini elinde tutabilmek için razı olmuştu. Kuzeyliler ise, böylece köleliği az da olsa engellemiş oluyorlardı.

O zaman bu yasayı yapan kişiler, karşılarına birtakım sürprizlerin çıkabileceğini hesap etmemişlerdi. 1830’larda bu sürprizler hızla ortaya çıktı. Çünkü Teksaslılar, kendilerini yöneten Meksikalılara karşı isyan etmişlerdi. 1836 yılında bağımsız bir cumhuriyet, bir köle cumhuriyeti olduklarını ilan ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne katılmak üzere talepte bulundular. Teksaslı isyancılar sonunda 1845 yılında Birlik’e katıldılar. Yine bir köle eyaleti olan Florida da, az sonra onlara katıldı.

Lincoln ve Kölelik

Abraham Lincoln ve Kuzeyli generallerLincoln Meclis’te bulunduğu bu dönemde tartışma konusu yine Meksika’ydı.  Teksas Meksika’dan koparılmış olabilirdi ama Demokratlar için bu yeterli değildi. Halen Meksika’nın elinde bulunan New Mexico ve Kaliforniya’nın da ABD toprağı olmasını istiyorlardı. ABD Başkanı James K. Polk, Demokratların bu isteğine Meksika’ya savaş açarak yanıt verdi.

Demokratlar Başkanın bu kararını alkışlarken, Abraham Lincoln’un üyesi olduğu Whig’ler bu durumu haksız bir toprak gaspı olarak değerlendirip savaşa karşı çıkıyordu. Sonuçta Meksika ağır bir yenilgiye uğradı ve bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 2 Şubat 1848’de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması ile ABD’nin oldu.

Birçok göçmen akın akın bu yeni topraklara göç etmeye başladı. Hem kuzeyli hem de güneyli birçok ABD’li aynı yerleri mesken ediniyor, geldikleri yerdeki yasaları buraya da taşımak istiyorlardı. Bu durum özellikle kölelik konusunda çatışmaların alevlenmesine neden olmuştu.

Kuzeyli hukuk adamı Abraham Lincoln da bu konuyla çok ilgileniyordu. Lincoln köleliğin yayılmasına karşıydı. Ve bu konuyu siyahlardan nefret eden Illinois Eyaleti’nde dile getirmekten de çekinmiyordu. O, aşırı pamuk ekiminin toprağı çok zayıflatması üzerine er geç köleliğin sona ereceğini düşünüyordu. Ama kölelik, pamuk ekimi bölgesinden başka yerlere yayılırsa, bir daha hiç önlenemeyebilirdi.

Bu; duygular üzerine değil, mantık üzerine kurulmuş bir görüştü ve Lincoln’ın kendisi de bunun çelişkili olduğunu biliyordu. 1845 yılında bir arkadaşına yazdığı mektupta durumu açıklamış ve şöyle özetlemişti:

Özgür eyaletlerdeki bizlerin, en önemli görevi, Eyaletler Birliği için, (çelişkili görünse de) öteki eyaletlerdeki köleliğe karışmamaktır. Yine aynı derecede netlikle belirtmek isterim ki, bu köleliğin doğal yollardan ölümüne, ya da eski bulunduğu yerde ölürken yaşayacak bir başka yer bulmasına, bile bile doğrudan ya da dolaylı olarak karışmamakta yarar görüyorum.

Ülkede tansiyonun giderek yükseldiği bu dönemin ardından Lincoln, Illinois Springfield’da yine avukat olarak çalışıyordu. Çünkü 1849’da yeniden seçim zamanı gelince, insanlar onun yerine bir başkasını seçmişlerdi. Meclis’te geçirdiği dönem onu ulusal politika sahnesine çıkarmamıştı ve büyük düş kırıklığına uğramıştı.

Belki de yalnızca şanssızdı. O da geri çekilip yeniden avukatlığa dönmüştü.

O zamanlar bilmiyordu ama bu geri çekilme çok kısa sürecekti. Ve on yıl içinde, bu kez ABD’nin en önemli adamı olarak yeniden Washington’a gidecekti.

Politikaya Dönüş

Lincoln’ın yeniden politikaya dönmesini sağlayan gelişme, Kansas-Nebraska Antlaşması oldu. Eyalet olmadan önce bu toprakların özel bir yasal statüsü vardı.  Şimdi eyalet olduklarına göre buralarda köleliğe izin çıkacak mıydı yoksa özgür eyaletler mi olacaklardı? Üçüncü bir olasılık söz konusu olabilir miydi? Yani kendi kendilerine karar verme şansları var mıydı?

Sonunda, birçok Kuzeyliyi öfkelendiren bir karar çıktı ve ABD üçüncü şansı tanıdı. ABD Kongresi tarafından 30 Mayıs 1854’de kabul edilen Kansas-Nebraska Antlaşması, köleliği devam ettirme ya da yasaklama kararını bu yeni eyaletlere bırakıyordu. O tarihe kadar köleliğe karşı çıkanlar birçok politik gruba bölünmüşlerdi. Ama artık bir araya gelmeleri gerektiğini görüyorlardı. Whig, Free Soil, Liberty ve Democratic partilerinin eski savunucuları hızla birleşerek Cumhuriyetçi Parti adı altında yeni bir parti kurdular. Bu partinin iki ana amacı vardı. Birincisi, köleliği şu an bulunduğu sınırlar içinde tutmak. İkincisi, yıkılma tehlikesi içinde olan Birlik’i toparlamak.

Yeni partinin liderlere gereksinimi vardı ama uygun kişileri bulmak kolay değildi. Bunların iyi politikacı olmaları gerekiyordu: Yetki sahibi, iyi konuşabilen ve ikna gücü fazla olan kişiler. Ama aynı zamanda namuslu ve saygıdeğer bir kişilik sahibi olmaları gerekiyordu. Kuzeylilerin düşüncesine göre, tipik köle karşıtı kişi amacına ulaşmak için her şeyi yapabilen, her şeyi söyleyebilen çılgın kişiydi. Oysa Cumhuriyetçiler, ılımlı ve mantıklı birini arıyorlardı.

Kısacası Abraham Lincoln gibi birini.

1856 yılında Cumhuriyetçi Parti’ye katılan Lincoln adını hemen duyurdu. Birkaç yıl içinde yeniden politikadaki yerini buldu; konuşarak, tartışarak ve seçimlerde savaşarak partinin liderliğine kadar yükseldi. Cumhuriyetçi Parti iyi bir aday bulmak için çok uğraşmış ama sonunda aradığını bulmuştu. Çünkü Lincoln, ülkenin en mükemmel hatiplerinden biriydi.

Illinois’deki insanların binlercesi, onun Demokrat rakibi Stephen A. Douglas ile kölelik konusunu tartışmasını dinlemeye geliyorlardı. Demokrat Parti adayı olan Douglas, deneyimli bir konuşmacıydı ve uygun bir rakip bulduğunu düşünüyordu. “Popular Sovereignty” (popüler egemenlik) adındaki düzenlemesiyle, her eyaletin kölelik konusunda kendi kararını vermesini savunuyordu.

Binlerce insan sabah gazetelerinde, Lincoln’ın 1858 Cumhuriyetçilerinin eyalet meclisinde söylediği etkileyici konuşmayı okuyarak heyecanlanıyorlardı. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dille İncil’den bir alıntı yaparak konuşmuştu:

Kendine karşı bölünen bir ev, ayakta duramaz. Ya bir yanda olacağız, ya da öteki yanda. Ya köleliğin karşıtları, onun daha fazla yayılmasını önleyecekler, ya da kölelik avukatları, onun yeni ya da eski, kuzey ya da güney eyaletlerinde kabul edilmesini sağlayacaklar.

Doğulular, Ortabatı’dan gelen bu karışık saçlı, tiz sesli ve çukur gözleri ışıldayan şamatacı avukatı dinlerken çok etkileniyorlardı. New York Cooper Ensititüsü’nde, Cumhuriyetçilerin amaçlarına olan inançlarından söz ederken, hepsi onu çılgınca alkışlıyordu.

Lincoln iyi bir hatipti ama tarih yeniden tekerrür etti. 1858’deki Senato seçimlerini kazanan rakibi Stephen A. Douglas oldu. Fakat Abraham Lincoln kölelik karşıtı konuşmalarıyla tüm kamuoyunun dikkatini kazanmayı başarmıştı.

Mayıs 1860’da bir kez daha Cumhuriyetçilerin adayı olan Lincoln, Kasım ayındaki seçimlere katıldı ve bu sefer kazandı. Kuzey eyaletlerinin biri hariç tümünden oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin on altıncı Başkan’ı seçilmişti.

Bu, ılımlı, insancıl, akıllı ve mantıklı olmanın zaferiydi. Ve bu zafer, ABD’nin savaşa girmesine yol açtı.

Amerikan İç Savaşı’nın Başlaması

Özgürlük BildirgesiBeyaz Saray’da bir Cumhuriyetçi! Güney’in köle eyaletleri için bu, işin sonu demekti. 1850’lerde yaşam kaynaklarının ve kültürlerinin sürekli olarak tehdit edildiğini görmüşlerdi. Ve sonunda bir Cumhuriyetçi, üstelik köleliğe sıcak bakmayan birisi tüm ülkeden sorumlu Başkanlık makamına gelmişti!

Yapacak tek şey vardı: Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilan etmek, henüz yaşamları ve yaşam kaynakları zarara uğramamışken uzaklaşmak…

20 Aralık 1860’da, henüz Lincoln Washington’a yerleşmemişken, Güney Carolina eyaleti bağımsızlığını ilan etti. 1861 Mart ayında Başkan’ın yemin ettiği tarihlerde altı eyalet daha ayrılmıştı: Alabama, Louisiana, Missisippi, Florida, Georgia, Teksas. Bu eyaletlerin hepsi bir anda ailelerinden ayrılıp gitmişler ve Jefferson Davis‘in başkanlığında Amerika Müttefik Eyaletleri Konfederasyonu (Confederate States of America) adında rakip bir devlet kurmuşlardı. Bu devlette yalnızca bazı erkek, kadın ve çocuklar eşitti: Yani beyazlar.

Ve ardından 12 Nisan 1861’de Müttefik askerleri hiç beklenemedik bir hamleyle Güney Carolina’da, Charleston Limanı’nda, Birlik’in elinde bulunan Sumter Kalesi’ni bombardıman ettiler. Abraham Lincoln’ün en korktuğu şey başına gelmişti: Amerikan İç Savaşı başlamıştı.

Kısa süre sonra Müttefikler’in sayıs, on bir eyalete ulaşmıştı; ilk yedi eyalete, dört eyalet daha katılmıştı: Arkansas, Virginia, Kuzey Carolina ve Tennessee. Birlik’te ise, Maine’den California’ya, doğu ve batının tüm özgür eyaletleri vardı.

Şaşırtıcı bir şey, Birlik içinde hâlâ birkaç köle eyaleti de bulunuyordu: Delaware, Maryland, Kentucky ve Missouri. Virginia’nın bir bölümü de – ki artık Batı Virginia deniyor – daha sonra Birlik’e katıldı. Bu sadık köle eyaletlerinin çoğu, savaşan iki bölgenin sınırındaydı. Bu nedenle, onların Birlik’e sadık oluşları çok önemliydi.

Washington kenti hâlâ ülkenin başkentiydi ve Lincoln’ın karargahı, sınırda kurulmuştu. Odasının penceresinden, Potamac Nehri’nin karşı kıyısındaki asilerin topraklarını görebiliyordu.

Birlik taraftarları Müttefiklerin sayısını aşıyordu ve yeni endüstrileri sayesinde, savaş donanımları çok daha iyiydi. Ama başlarda tarım bölgesi olan Güney’in, Kuzey’e nazaran iki önemli kazancı vardı: Umutsuzluk ve yetenekli generalleri. Tıpkı Lincoln gibi dürüstlüğüyle tanınan Virginialı Robert E. Lee gibi.

Durum Birlik için başlangıçta hiç de iyi gitmedi. Amerikan İç Savaşı’nın ilk muharebelerinde Güneyliler başarı üzerine başarı kazanıyordu. Kuzeylilerin başarıları çok belirsiz ve küçüktü. Ama kayıpları büyük oluyordu. Örneğin Nisan 1862’de iki taraf, Tennessee’deki Shiloh bölgesinde karşılaşarak iki gün süren bir meydan savaşında çarpışmışlardı. Sonunda Güneyliler çekilmişti ama bu Kuzey için acı bir zaferdi. Birlik yanlılarından on üç bin kişi ölmüştü.

Ve Lincoln hayatının en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşarken beklemediği bir darbe daha aldı…

Eşi Mary aslında en önemli sorunlarından biriydi. Artık kırk yaşlarında bir kadındı ve Lincoln’a göre, evlendiği zamanki kadar güzeldi. Birbirlerini hâlâ çok seviyorlardı. Ama, bu sevgi, sık sık tartışmalarına engel olmuyordu. Onlar, birbirlerinden çok farklı yaradılışta iki insandı. Lincoln sakin, hüzünlü ve depresyonlara yakın bir kişiydi. Mary ise, tümüyle tutkulu ve coşkuluydu.

Onları bir arada tutan çocukları vardı. En büyük oğulları Robert artık bir delikanlı olmuştu ama küçüğü Eddie uzun süre önce ölmüştü. On bir yaşındaki Willie ile sekiz yaşındaki Tad, hâlâ fıkır fıkır kaynayan yaramaz iki çocuktu. Anne ve babaları onları çok seviyordu ama Beyaz Saray personeli onlardan yaka silkiyordu.

“Tadpole” (Yavru kurbağa) sözcüğünün kısaltılmışı olan Tad, her zaman elebaşıydı ama Willie de onun kadar yaramazdı. Oyunlar ve kahkahalar sürüp gidiyordu; ta ki, 1862 yılında iki çocuk birden ateşlenip yatağa düşene dek. Tad iyileşti ama Willie yakalandığı hastalığı atlatamadı. Lincoln yüreğinden vurulmuş gibiydi. Uzun süre etkisini üzerinden atamadı. Ama kazanması gereken bir iç savaş vardı.

Savaş böyle sürerse Kuzey’in kazanması olanaksız görünüyordu. Ama Lincoln’ün kullanmakta kararsız kaldığı bir kozu daha vardı. İşe yararsa, Müttefikleri içinden yıkacaktı. Ve aynı zamanda, ülke birliğini uzun zamandır tehdit eden konuyu da ortadan kaldıracaktı: Bu kölelikti.

Lincoln bir yasaklamacı değildi ama destekleyicilerinin çoğu yasaklamadan yanaydı. Onu, bir gün kendi düşüncelerine getireceklerine inanıyorlardı. Savaş başladığı zaman, o günün pek uzakta olmadığına karar vermişlerdi. Böylece, barış zamanında kimsenin göze alamayacağı bir şeyi yapmasını istediler: Asi eyaletlerdeki köleliği yasaklamaktı bu.

Lincoln onları dinledi. Duyguları onlardan yanaydı ama bu isteklerini reddetti. Köleliği kaldırırsa, sınırdaki eyaletleri hemen yitirebilirlerdi. Demokratların desteğini de yitirirlerdi. Cumhuriyetçilerin politik rakipleri, hem yasaklamacılardan hem de zencilerden nefret ediyorlardı. Şimdilik, Birlik’i kurtarmak için savaşmayı göze almışlardı. Güney’deki köleliği yasaklamaya kalkarlarsa, politik partiler arasındaki anlaşma suya düşebilirdi. Kuzey kendi içinde bölünürse, Güney savaşı kazanırdı.

Mantığı ve beyni “hayır” diyordu ama yüreğindeki ağırlık “evet”ten yanaydı. Kölelikten nasıl nefret etmezdi? Onun gibi Birlik’in ideallerine, yani eşitlik ve özgürlüğe inanan birisinin kölelikten nefret etmemesi olası mıydı? Ne var ki bir devlet adamı olmanın getirdiği sorumluluğun sonucu olarak “hayır” demek zorundaydı. Şöyle diyordu Lincoln:

Benim bu konudaki en önemli görevim köleliği korumak ya da yok etmek değil, Birlik’i kurtarmaktır. Birlik’i tek köle bile azat etmeden kurtarabilseydim bunu yapardım; yine bir kısmını azat edip bir kısmını bırakmakla Birlik kurtarılsaydı, onu da yapardım.

Ama artık içindeki devlet adamı da, yasaklamacıların sözlerine hak vermeye başlamıştı. Bu korkunç savaştaki tek amacı Birlik’i kurtarmaktı. Köleliğin yasaklanması belki bunu sağlayacaktı. Bu durum, Güneylilerin savaşma gücünü yitirmesine neden olabilirdi: Köleleri olmayan Güney hiçbir şey üretemez, kazanamaz, yapamazdı.

Köleliği kaldırmak için dikkatle, yavaşça ve sınır eyaletlerinin onaylarını da alarak davranmak üzere planlar yaptı. Ama bu eyaletlerin hiçbiri onayını vermedi.

Lincoln, yeniden kendi kendisiyle tartıştı. Pekala; demek ki, işi zor yanından halletmeleri gerekiyordu. Demek ki köleliği yasaklamayı onay üzerine değil, savaş durumunun ona verdiği büyük güçlerden yararlanarak, başkanlık yargısı üzerine oturtacaktı. Ve Temmuz 1862’de kesin kararını verdi.

Savaşın bitmesi gerekiyordu. Kölelere gereksinimi vardı: Ama köle olarak değil, Kuzey’i istekle ve hevesle destekleyecek özgür insanlar olarak. Onların özgürlüğü Başkan’ın ellerindeydi ve o artık bunu onlara teslim etmek istiyordu.

Birlik ordusunun Başkomutanı olarak, esaretten kurtulduklarını bildirecekti.

Neler planladığını çevresindekilere açıkladığında, ona beklemesini söylediler. Bu çok tartışılması gereken bir konuydu, çok tehlikeliydi ve zamanlaması yanlıştı. Başkan’ın planı bir köle isyanına neden olacak gibi görünüyordu. Lincoln isteksizce, onların haklılığını kabul etti. Birlik’in bir zaferini beklemek zorundaydı, eğer olabilirse.

17 Eylül’de Birlik askerleri Antietam Vadisinde Güneyli güçlerle karşılaştı. Ve çılgın bir savaştan sonra onları yendi. Her zamanki gibi insan kaybı büyüktü: Yalnızca Birlik tarafından on iki bin insan yitirilmişti. Ama Güney’in kaybı da çok büyüktü.

Ama bu da yeterliydi. Bu bir zaferdi. Bu zaferden cesaret alan Lincoln, 22 Eylül günü Özgürlük Bildirgesi’nin (Emancipation Proclamation) ilk taslağını yayımladı. Asiler 1 Ocak 1863 tarihine kadar barışa yanaşmazlarsa, o topraklarda tüm kölelerin özgür bırakılacağını bildirdi.

Yine de Güneylilerin bir an bile barışa yanaşacaklarını düşünmemişti. Zaten onlar da yanaşmadılar. 1 Ocak günü geldiğinde, iki Amerika’nın kıran kırana mücadelesi devam ediyordu. Abraham Lincoln o zaman Bildirge’yi kesinleştirmek gerektiğine inandı. Teksas, Arkansas, Mississippi, Alabama, Florida, Georgia, iki Carolina’da, Virginia ve Louisiana eyaletlerinde köleliği kaldırdığını belirten Bildirge’yi titreyen parmaklarıyla imzaladı.

Bunların dışında kalan yerler Birlik tarafından zaten alınmış ya da Batı Virginia gibi Birlik’e dönen eyaletlerdi. Köle sahibi sınır eyaletleri de muaf tutulmuştu. Artık Birlik’e sadık kalmaktan başka şansları yoktu. Kuzey kazanırsa, daha sonra onların durumu da ele alınabilirdi.

İki Cephede Savaş

Lincoln’ın bu önemli kararı, savaşı yitirmesine neden olabilirdi. Gerçekte, pek çok kişinin desteğini yitirdi. Bu ilk Özgürlük Bildirgesi’nden sonra Ekim 1862’de, Kuzey’de yeni seçimler yapılmıştı. Cumhuriyetçiler her eyalette Demokrat rakipleri tarafından yerlerinden edildiler: Köleliğin kalkmasına karşı olan insanlar siyahlardan korkuyorlardı ve özellikle siyahların kuzeye akın ederek onların arasında yaşamalarından ve çalışmalarından hoşlanmıyorlardı. Onlar savaşa katılmışlardı, çünkü Birlik’i kurtarmak istiyorlardı; köleleri değil.

Lincoln artık, iki cephede birden dövüşmeye başlamıştı. Hem Güney’de, hem de kendi evi olan Kuzey’de.

1 Temmuz 1863’te, iki tarafın orduları Gettysburg’da karşı karşıya geldiler ve şimdiye dek yapılan en kanlı savaşı yaptılar. İki günün sonunda binlerce asker ölmüş ya da yaralanmıştı. Ama bu muharebe savaşın dönüm noktasıydı. Asiler Güney’e doğru çekilmek zorunda kalmıştı.

Yine de Müttefikler hâlâ tam anlamıyla yenilmemişlerdi. Lincoln başkanlığı kaybedecek gibi görünüyordu. Başkanlık seçimleri yaklaşmıştı ama artık eskisi gibi sevilmiyordu. Önceleri Lincoln’ün ordusu gönüllülerden oluşmuştu. Ama 1863’te Kuzey, on sekiz ile kırk beş yaşları arasındaki uygun kişileri askere çağırmaya başladı. Kuzeyliler öfkelenmişler ve birçok kentte “savaş karşıtı” isyanlar patlak vermişti. İsyancılar, New York’ta asker kaydı yapan büroyu ateşe vermiş, sonra bu canice öfke kentteki siyah insanlara yönelmişti. New York isyanı bastırılana kadar beş yüz kişi ölmüştü.

Her şey böylesine belirsizliği korurken, General Sherman’ın Atlanta’da peş peşe kazandığı zaferlerle Kuzey’in şansı tümüyle değişti. Atlanta haberleri, Kuzey’de heyecan yarattı. Bu korkunç savaş belki de kazanılabilecekti! Birlik ordusu çabalarını artırdı ve 8 Kasım 1864’teki seçimlerde Lincoln, Demokrat rakibine karşı büyük bir zafer kazandı.

Yeniden seçilir seçilmez, Meclis’in yeni bir yasayı kabul etmesini istemişti. Bu, Anayasa’ya yapılan bir eklemeydi ve ABD’nin her yerinde köleliği yasaklıyordu.

Ocak 1865’te Meclis onun önerisini kabul etti. Ucu ucuna sağlanan çoğunlukla, Anayasa’ya On Üçüncü Madde eklenmişti: “Kölelik ve insanların kendi izinleri olmaksızın kullanımı, yasalara karşı işlenmiş cezaların dışında her türlü özgürlük kısıtlaması, Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde yasaklanmıştır.”

Bu karar, resmi olarak yasallaşınca, ABD köleleri, her yerde özgür olacaklardı.

Şöyle diyordu Abraham Lincoln:

Diyorsunuz ki A beyazdır, B ise siyahtır. Demek ki sorun renkte; yani açık renkte olan kişi, koyu renkte olanı köleleştirebilir, öyle mi? Ama dikkatli olun. Bu kurala göre, önünüze çıkacak sizden daha açık renkli kişinin kölesi olabilirsiniz.

9 Nisan 1865’te Güneyin General Lee’si, Kuzeyin General Grant’iyle, birçok savaşın yapıldığı Virginia’daki Appomattox Courthouse köyünde karşılaştı. Perişan olmuş büyük Güneyli lider rakibine teslim oldu ve yalnızca adamlarının atlarını muhafaza etmeleri için izin istedi. Çünkü baharda toprağı işlemek için atlara gereksinimleri olacaktı.

Grant daha sonra kendi askerlerine Amerikan İç Savaşı’nın bittiğini haber verdi. ABD yeniden birleşmişti.

Abraham Lincoln’e Suikast

Abraham Lincoln'e suikast anıBeyaz Saray’da Lincoln, her zamankinden fazla çalışıyordu. Artık savaşı kazanmışlardı ve şimdi barışı kazanma zamanı gelmişti. Savaşın harap ettiği ülkeyi onarmak gerekiyordu. Eski isyancıları yeni bir yaşam biçimine alıştırmak gerekiyordu: Yani kölelerin yardımı olmadan işlerini sürdürmek.

İş adamakıllı zor görünüyordu ama Lincoln kararlıydı. Dahası, barışı, barışçı yollarla sağlamakta kararlıydı ve “kimseye karşı kötülük duymadan; herkese merhamet göstererek” davranacaktı.

Amerikan İç Savaşı bittikten birkaç gün sonra, İyi Cuma denen Hıristiyan bayramı Paskalya öncesindeki 14 Nisan Cuma günüydü. Ama artık ülkesinin mimarı olacak Lincoln için o gün bile çalışma günüydü: toplantılar, kararlar ve imzalar günü. Akşamüzeri geç saatlerde, sık sık yaptığı gibi, karısı Mary ile Washington’da arabayla bir gezintiye çıktı. Daha sonra Fords Tiyatrosu’nda “Amerikalı Kuzenimiz” adlı tiyatro oyununu görmeye gideceklerdi.

Saat sekizden sonra Lincoln ve Mary arabalarına yeniden bindiler ve araba karanlık, sisli yollara daldı. Yolda uğradıkları birkaç arkadaşını da yanlarına alarak tiyatroya ulaştılar. Oyun başlamıştı ama onları gören seyircilerin hepsi ayağa kalktı.

Nedendir bilinmez, Lincoln yakın koruması Ward Hill Lamon’a o akşam için izin vermiş ve tiyatroya gelmesini istememişti. Bu arada oyun giderek daha komik olmuştu. Üçüncü perde sırasında artık herkes iyice sahneye yoğunlaşmıştı.

İşte tam o sırada silah sesi duyuldu…

Bir an dünya durur gibi oldu; kimse kıpırdamadı, konuşmadı, soluk almadı. Ardından, devlet locasından çığlıklar geldi.

Herkes olanlara inanamadan etrafa bakarken, locanın önünde elinde bıçak tutan bir adam görüldü. Bağırarak Lincoln’ın yanındaki Binbaşı Rathbone’u bıçakladı. Sonra sahneye atladı, büyük bir gürültüyle düştü. “Sic semper tyrannis!” (Daima tiranlar için) diye kalabalığa bağırdıktan sonra sendeleyerek kaçıp gitti.

Locada çığlıklar içindeki üç kişi, dördüncü bir kişinin üzerine eğilmişlerdi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, koltuğunda hareketsiz duruyordu. Abraham Lincoln, suikastçının ateşiyle sol kulağından girip sağ gözüne kadar ulaşan kurşun yüzünden ölmek üzereydi.

Sonraki dokuz saat korkunç saatlerdi. Seyirciler panik içinde kaçışmaya başlamışlardı. Suikastçı kaçıp giderken, bir doktor devlet locasına koşarak Lincoln’ı yaşama döndürmeye çalışmıştı. Sonra başkanı yolun karşısında Alman bir terziye ait eve taşımışlar ve bir yatağa yatırmışlardı. Şok ve üzüntüden neredeyse aklını kaçırmış gibi olan Mary de yanındaydı. General Grant’in adamlarından biri olan büyük oğlu Robert da oradaydı. Haber Washington’a yayılınca başka doktorlar, devlet adamları ve dostları koşup gelmişlerdi.

Birçok kişi Lincoln’a suikast düzenleyen adamı görmüştü. Bu adam aktör John Wilkes Booth’du. Şahsen olmasa da Başkan Lincoln de kendisini vuran bu adamı tanıyordu. 9 Kasım 1863’de onun Taş Yürek (The Marble Hearth) adlı oyununu izlemiş ve beğendiği oyuncuyu Beyaz Saray’a davet etmişti. Şimdi ise balkonun arka kısmında açtığı ufak bir delikten Lincoln’ü izleyen oydu. Silah sesi duyulmasın diye oyunun en komik bölümünü beklemiş ve sonra sessizce locaya girmiş, sahneye yoğunlaşmış olan başkanın arkasında durmuş ve tam kafasının arkasına ateş etmişti.

Lincoln’ün bilmediği, Booth’un azılı bir Güneyli olması ve Güneyi mahveden kişi olarak gördüğü Lincoln’dan nefret etmesiydi. Bu nedenle Beyaz Saray’a davet edildiğinde çeşitli mazeretler ileri sürüp gitmemiş, ama yakın çevresindekiler neden gitmediğini sorduklarında “Böyle bir Başkanın beni alkışlamasındansa, bir zencinin beni alkışlamasını tercih ederim” demişti.

General Lee 5 gün önce teslim olmuş olabilirdi ama Konfederasyon Generali Joseph E. Johnston’a bağlı birlikler hâlâ Birlik askerleriyle savaşmayı sürdürüyordu. Yani Güney için bir şans daha vardı. Bu nedenle Booth ilk başta Başkan’ı pazarlık yapmak için kaçırmayı düşünmüş ama siyahlara oy hakkı tanıyacağını açıkladığı konuşmasının ardından plan suikaste dönüşmüştü.

Üstelik şimdi hedeflerin sayısı da artmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı William H. Seward ile Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a da suikast düzenlenecek ve bir kaos ortamı yaratılarak Kuzey güçsüz düşürülecekti. Aynı akşam Dışişleri Bakanı Seward uğradığı saldırıyı oldukça ucuz atlatmış, Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a suikast düzenleyecek tetikçi ise korkup vazgeçmişti.

Booth’u yakalamak üzere peşine adamlar salındı. Ve Washington’da hızla sıkıyönetim ilan edildi. İkinci Başkanı Andrew Johnson hemen göreve çağırıldı. Başkan’ın yattığı evin dışında, acılı insanlar toplanmış haber bekliyorlardı.

Sabah oldu. 15 Nisan 1865 günü, sabah yediyi iki dakika geçe Abraham Lincoln öldü. O, Amerika Birleşik Devletleri’nin suikastle ölen ilk başkanıydı ama son da olmadı. Mezarı Springfield’da bulunan The Oak Ridge Anıtı’ndadır.

Abraham Lincoln ölmüş ama ABD toplumunda büyük bir değişimin yaşanmasını sağlamıştı. Lincoln’ın öldüğü hafta, 1863’teki bildirgesi ve Birlik orduları, üç buçuk milyon köleye özgürlük getirmişti. Ve 1869’da Meclis, Anayasa’ya önemli bir eklenti daha yaptı. Bu eklenti şöyleydi: “Amerika Birleşik Devletleri yurttaşlarının oy verme hakkı, ABD ya da herhangi bir eyalet tarafından ırk, renk ya da daha önceki kölelik durumu nedeniyle, engellenemez, kısıtlanamaz.”

Böylece 1860’lı yılların sonlarında, ABD’de kölelik tümüyle kalkmıştı ve ülkedeki siyah insanlar da yasalar karşısında beyazlarla aynı haklara sahip olmuştu. Hiç değilse yasalara göre böyleydi.

28 Ağustos 1963 tarihinde, Lincoln’ün bildirisinden yüzyıl sonra, iki yüz elli bin siyah Amerikalı, Özgürlük Bildirgesi’nin yıldönümünü kutlamak için Washington’a yürüdü. Başlarında, büyük medeni haklar savunucusu Martin Luther King vardı. Bu insanlar, kendilerini kölelikten kurtaran adamın anıtı çevresinde toplandılar.

Ellerindeki afişlerde, Lincoln’ın isteklerinin hâlâ tam gerçekleşmemiş olduğu okunuyordu. “1863’te verilen özgürlüğü, 1963’te arıyoruz!” yazılıydı.

Bir başka afişte, “Bir yüzyıl geç ödenen borç!” yazılıydı.

Lincoln’e suikast düzenleyen Booth’a gelince… Booth 12 günlük bir kaçısın ardından Virginia’da bir çiftlikte sıkıştırıldı. Teslim olmayı reddedince kafasından vurularak öldürüldü. Abraham Lincoln suikastinde rolleri bulunan biri kadın olmak üzere toplam sekiz kişiden dördü idam cezasına, dördü ise hapis cezasına çarptırıldı. İdam edilenler içindeki Mary Surratt, ABD hükümeti tarafından idam edilen ilk kadındı.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir