<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Siyaset | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/guncel-siyaset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Mar 2018 18:11:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık&#8217;ı Nasıl Devirdi?</title>
		<link>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 16:02:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ABD komplosu]]></category>
		<category><![CDATA[AIOC]]></category>
		<category><![CDATA[Ajax Operasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[BP]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[MI6]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[Petrol]]></category>
		<category><![CDATA[tudeh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5905</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tudeh’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden Muhammed Musaddık vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı. İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tudeh</strong>’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden <strong>Muhammed Musaddık</strong> vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı.</p>
<p>İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan bir tez yazmıştı. 1913’te eğitiminin bitmesinin ardından sonra Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde ders vermeye başlayan Musaddık, 1921’de Ahmed Kavam hükümetinde Maliye Bakanı, 1923’te Muşir-ed-Dovle hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı.<span id="more-5906"></span></p>
<p>1925’te yılında Başbakan Rıza Han’ın Kaçar Hanedanlığı’na son vererek Pehlevi Hanedanlığı’nı başlatan ve kendisini Şah ilan eden yasa önerisini İran Parlamentosu’nun kabul etmesi üzerine siyasetten çekilmiş; 1941’de İttifak Devletleri’nin İran’ı işgali ve Rıza Şah’ı görevden alarak yerine oğlu Muhammed Rıza Şah’ı getirmesinin ardından 1944 yılında bir kez daha milletvekili olarak siyasete dönüş yapmıştı.</p>
<p>Musaddık iç ilişkilerde katı bir anayasacı olarak bilinirdi. Şahın saltanat sürmek yerine, tıpkı Belçika ve Britanya’daki muadilleri gibi, yönetmesi gerektiğini savunacaktı. Silahlı kuvvetlerin kontrolünü elinde tuttuğu, böylelikle anayasa hukukunun ilkelerini olduğu kadar ruhunu da zedelediği, parlamento seçimlerine müdahale etmek amacıyla orduyu kullandığı, asıl sahiplerine iade edileceğine söz verilmiş hanedanlık arazilerinin denetimini yeniden eline aldığı için genç şahı topa tuttu. Seçimlere hile karıştığı gerekçesiyle 1949 Kurucu Meclisi’nin meşruiyetini sorguladı. Aynı zamanda seçim yasasında ordunun sandıkların çevresinde boy göstermesini yasaklayan, seçim kurullarının bağımsızlığını güvence altına alan ve başta Tahran olmak üzere Meclis’te şehirlere daha çok sandalye ayrılmasını sağlayan esaslı değişiklikler yapılmasından yanaydı. Hatta okuryazar olmayanların oy haklarının kaldırılması gerektiğini bile savunuyordu, çünkü “toprak oligarşisinin değişmeyen iktidarını zayıflatmanın en iyi yolu bu olacaktı.”</p>
<h2>1953 Darbesi’nin Nedeni: Anglo-Iranian Oil Company</h2>
<p>Geleneksel politikacıların “olumlu denge” ve büyük devletlere “taviz verme” gibi yanlış politikalarıyla İran’ın varlığını tehlikeye attıklarını ileri sürmüştü. “Böyle bir politika başka devletlerin de eşit ayrıcalıklar talep etmelerine yol açarak ulusal egemenliği tehlikeye sokacaktır” diye uyarıyordu. Bu nedenle 1919 İngiliz-İran Antlaşması’nı ve hem Amerika hem de Sovyetlerle yapılan 1945-46 petrol pazarlıklarını kınamıştı. Aynı gerekçelerle petrolün devletleştirilmesi davasına sarılarak hükümetin <strong>Anglo-Iranian Oil Company</strong>’ye (AIOC) el koyması gerektiğini iddia etti. İran’ın kendi petrol kaynaklarının üretiminde, satışında ve ihracatında tam denetimi elinde bulundurma hakkının vazgeçilmez olduğunda ısrarlıydı.</p>
<p>İran yönetimi ile Anglo-Iranian Oil Company arasında petrol gelirlerinin bölüşümü konusundaki tartışmalar 40’lı yılların sonlarına doğru yoğunlaşmaya başlamıştı. İran halkı İngilizlerin kendilerini sömürdükleri konusunda son derece haklıydı ve önlerinde bir örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Oysa Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a petrol gelirlerinden çok az bir pay veriyordu. 1912 ile 1933 yılları arasında AIOC 200 milyon İngiliz sterlini kâr elde ederken; İran hükümetine yalnızca 16 milyon sterlin ödenti (royalty) vermişti.</p>
<p>Musaddık çoğu zaman “İngiliz düşmanı” diye nitelense de, aslında 19. yüzyılın Britanya liberal parlamenter hükümetinin hayranıydı. Demokrasiye ve sekülerizme yürekten inanan bir insandı. Kendisi aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta sınıftı. Seçkin mustavfilerle Feth Ali Şah’ın baş veziri ünlü Muhsin Aştiyani’nin birinci göbekten torunu olan Musaddık, ayrıca kan ve evlilik bağıyla daha nice ayanla akrabaydı. Orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için “dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. Es-sultani unvanını kullanmaktan kaçınıyor, onun yerine Avrupa’da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı. Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre bu tavrı onun demagog, mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.</p>
<h2>Ulusal Cephe ve İran Petrollerinin Millileştirilmesi</h2>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright wp-image-5906 size-medium" title="Time dergisi 1951 sonunda &quot;yaşlı, tuhaf bir büyücü&quot; diye nitelediği Musaddık'ı &quot;Yılın Adamı&quot; seçip kapağına taşıyordu" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/time_dergisi-musaddik-252x350.jpg" alt="" width="252" height="350" />Hem Britanya’ya hem şaha karşı kampanya yürüten Musaddık, <strong>Ulusal Cephe</strong>’yi (Cebbe-i Milli) kurarak orta sınıf partileriyle derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. Bu nedenle Musaddık&#8217;ın yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şahı ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir.</p>
<p>1950 yılında yapılan seçimlerde sekiz üyesi Meclis’e giren Ulusal Cephe, milletvekili sayısının çok az olmasına karşın aldığı toplumsal destekle etkili bir grup oldu. Orta sınıfın da desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla kitlesel bir hareket başlatabilmişti.</p>
<p>Musaddık ve Ulusal Cephe’nin kararlı çabaları sonucunda parlamentoda kurulan Petrol Komisyonu, Mart 1951’de ve petrol sanayisinin millileştirilmesine dair tasarıyı kabul etti. Öneri 13 Mart 1951’de Meclis üyelerinin oy birliğiyle yasalaştı ve İran petrol sanayisi millileştirildi. İran’ın bütün kentlerinde halk tarafından zafer havası içinde kutlanan bu olay, İran’ın despotizme ve kolonyal tahakküme başkaldırısının zaferi olarak İran tarihine geçti. Bu başarı, Musaddık’ı Nisan 1951’de Başbakanlık koltuğuna taşıdı.</p>
<p>Başbakan olarak Musaddık kendi programlarını yaşama geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi. National Iran Oil Company’yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı, AIOC direnince Musaddık NlOCnin rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol kuyuları ve boru hattıyla birlikte AlOC’yi devralmasını emretti. AlOC’yi destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran’dan yapılan petrol ihracatını durdurarak <a href="http://www.serenti.org/birlesmis-milletler/">Birleşmiş Milletle</a>r’e şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi&#8217;nin karşısına çıkan Musaddık, Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı. Buna misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra Körfezi’ndeki donanmasını takviye etti. İran’a ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu.</p>
<p>Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş göstermeye başladı. Musaddık’ın monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca, şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis’in seçimleri Musaddık tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanını da atama yetkisinin anayasa kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şaha meydan okudu. Ordunun Şahın denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı. Şah karşı çıkınca, Musaddık davasını doğrudan halka götürdü.</p>
<p>Bir radyo yayınında menfur güçlerin petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.</p>
<p>Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu. 30 Tir gününü ‘‘milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş Bakanlığının görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi, savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı, 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı, Saray Bakanlığına Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini yasakladı, yine Şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı” olarak kınayan gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.</p>
<p>Böylece Musaddık hem İngiltere’yi hem de Şahı karşısına almış oldu.</p>
<h2>Adım Adım 1953 İran Darbesine</h2>
<p>1953 İran darbesi genellikle İran’ın uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim olarak gösterilmiştir. Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına İngilizlerle Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı. Kamuya yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu. Londra açısından AIOC, İran’da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu. Ayrıca Britanya hazinesine 24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor ve AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya’daki petrol arama çalışmalarına ve İngiltere’deki hissedarlara gidiyordu. Washington açısından -aslında Londra için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi. Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı. İpleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle uluslararası petrol piyasasını Bâtılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi. Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti de zarar görürdü.</p>
<p>Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu. Britanyalılar en başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık&#8217;ın kontrol meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar İran’ın kâğıt üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yolları denediler. Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Kasım ayına kadar sürdü. ABD’nin tutum değişikliğinin temel nedeni 1952 Kasım ayında yapılan ABD Başkanlık seçimlerini Dwight Eisenhower’ın kazanmasıydı. Çünkü bir önceki başkan Harry Truman, Kore Savaşı ve <a href="http://www.serenti.org/mccarthy-donemi-abdde-cadi-avi/">Mc Charty’cilik </a>yüzünden yeterince yıpranmış, başarısız bir darbe girişimi ile İran ile bağların tamamen kopması riskini göze alamamıştı.</p>
<p>Yeni başkanın beyin takımı, Musaddık konusunda Londra ile aynı görüşü paylaşıyordu. Özellikle de Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı olarak kabineye alacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına getireceği Allen Dulles…</p>
<p>Dwight Eisenhower daha yemin etmemişti ki, Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Monthy Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a geldi. Bu sefer Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol sorunu üzerinde konuşmadı. Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma arkadaşlarına Musaddık’ın eğer devrilmezse İran’ın ekseninin Sovyetler Birliği’ne doğru kayacağını, komünist TUDEH partisinin ordudaki adamlarıyla her an darbe yapabileceğini anlattı. Oysa gerçekte asıl sorun komünizm falan değildi. Çünkü Sovyetler Birliği, 1953 Şubat ayında ölen Stalin’in ardından kendi sorunlarıyla boğuşuyordu.</p>
<p>Başkan Eisenhower bir süre sonra Musaddık’ın devrilmesi gerektiğine ikna olmuştu.</p>
<h2>Kod Adı Ajax Operasyonu</h2>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-5907 size-medium" title="1953 İran darbesinde Musaddık'ın en büyük hatalarından birisi, darbenin sona erdiğine inanıp kendisini destekleyen kitleleri sokaktan çekmesiydi" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/musaddik_darbe-350x197.jpg" alt="" width="350" height="197" />Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 ajanları darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde bir araya geldi. Yıllar sonra adının “<strong>Ajax Operasyonu</strong>” (resmi adıyla TP-Ajax) olduğu ortaya çıkacak bu darbe planını uygulamaya koyacak isim oldukça tanınan birisiydi: Theodere Roosevelt’in torunu da olan CIA Ortadoğu Direktörü<strong> Kermit Roosevelt</strong>.</p>
<p>Her iki istihbarat da plana en kuvvetli kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir aralıklı olarak İran’da çalışmış Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir” konusunda kapsamlı bir istihbarat toplamıştı. CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın paha biçilmez olduğu belliydi.</p>
<p>Amerikalılar da masaya kendi geniş büyükelçilik olanaklarını koydular: İran ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.</p>
<p>Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt, Temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a ulaştı ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti. Onun varlığından İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.</p>
<p>Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli istifasını imzalayana dek, Şahın aklı bu plana yatmış sayılmazdı. Şah, Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek niyetinde değildi. Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar çekingen ve korkaktı. Şahın ikna edilmesi gerekiyordu.</p>
<p>İlk denemeyi Musaddık tarafından sürgüne gönderilen Prenses Eşref yaptı. Gizlice ülkeye getirilen Prenses Eşref ne kadar dil döktüyse de Şahı ikna etmeyi başaramadı. Sıra Kermit Roosevelt’in bizzat gidip Şahı ikna etmesiydi. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi. Şahı Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine ikna etmeyi başardı.</p>
<p>1 Temmuzda İngiltere Başbakanı Churchill, 11 Temmuz’da da ABD Başkanı Eisenhower’ın darbe planına onay vermesiyle Ajax Operasyonu başladı.</p>
<h2>Muhammed Musaddık’ın Devrilmesi</h2>
<p>Ajax Operasyonu’nun ilk adımı 15 Ağustos 1953’te atıldı. Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan Musaddık’ı görevinden aldığını ve ömür boyu ev hapsine mahkum ettiğini açıkladı. Fakat Musaddık kendisini teslim almaya gelen Şahın Muhafız Alayı Komutanı Albay Nasıri’yi ve beraberindeki askerleri tutuklatmış, Musaddık yanlıları da İran sokaklarına dökülerek eyleme başlamıştı. Sokak çatışmalarında yüzlerce insan ölmüş ve durumun kontrolden çıkması üzerine Şah Roma’ya kaçmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Darbe başarısız olmuş gibi görünüyordu. 18 Ağustos 1953 tarihinde CIA merkezinden İran’daki istasyon şefine gönderilen belgede şöyle yazıyordu: “Operasyon denendi ve başarısız oldu. ABD’nin rolünü ortaya çıkaracak herhangi bir Musaddık karşıtı operasyona katılmamalıyız. Musaddık’a karşı yürütülen operasyon sona erdirilmelidir.”</p>
<p>Fakat Kermit Roosevelt daha son kozunu oynamadığını düşündüğünden bu emri görmezden geldi. Musaddık’ın en büyük hatası ise darbenin bastırıldığını düşündüğü için daha fazla kan dökülmemesi adına taraftarlarını sokaklardan çekilmeye davet etmesi oldu.</p>
<p>28 Mordad (19 Ağustos) Ajax Operasyonu’nun ikinci aşaması başladı. Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahranın şehir merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi. Gözlemcilere göre, beş yüz kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. Sokaklarda Musaddık yanlıları da kalmadığından karşı koyacak kimse yoktu. Musaddık devrildi, tutuklandı, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi.</p>
<p>Bu noktada, 15 Temmuz darbe girişimi bastırıldıktan sonra halkı günlerce sokaklarda kalmaya devam etmesini söyleyen Tayyip Erdoğan’ın tarihten bir ders almış olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p>1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nasır ve Sukamo’yu andıran- gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu darbe Şahı İngilizlerle, Anglo-Iranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal Cephe’yi ve Tudeh Partisi’ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam “köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batıyla yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim <a href="http://www.serenti.org/iran-islam-devrimi/">1979 İran İslam Devrimi</a>’nin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir.</p>
<p>İyice yıpranan Anglo-Iranian Oil Company adını British Petroleum (BP) olarak değiştirse de artık gelirini zorunlu olarak İran halkıyla daha fazla bölüşmek zorunda kalacaktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</title>
		<link>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammed Ali Çalışkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jan 2018 13:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Yeltsin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde Rusya&#8217;ya yönelik tepkiler var. Özellikle ABD ve AB tarafından bakınca artan bir saldırganlık dalgası gözlemleniyor. Tabi bu Ortadoğulu İslamcılar tarafından da söylenen bir şey. Özellikle Yeltsin&#8217;den sonra göreve gelen Putin&#8217;in icraatlarına bakınca bu konudaki korkularının yersiz olduğunu söylemek zor. Vladimir Putin göreve geldikten sonra önce Çeçenistan’da kanlı bir müdahale gerçekleştirdi ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/">Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde Rusya&#8217;ya yönelik tepkiler var. Özellikle ABD ve AB tarafından bakınca artan bir saldırganlık dalgası gözlemleniyor. Tabi bu Ortadoğulu İslamcılar tarafından da söylenen bir şey. Özellikle Yeltsin&#8217;den sonra göreve gelen Putin&#8217;in icraatlarına bakınca bu konudaki korkularının yersiz olduğunu söylemek zor.</p>
<p><strong>Vladimir Putin</strong> göreve geldikten sonra önce Çeçenistan’da kanlı bir müdahale gerçekleştirdi ve Kafkasya&#8217;da Rusya&#8217;nın toprak bütünlüğünü tekrar sağladı. 2008 yılındaki Gürcistan Savaşıyla da beraber NATO&#8217;nun Kafkasya&#8217;ya yayılmasını önledi, 2014 tarihli Kırım’ın ilhakıyla beraber Rusların çoğunluk olduğu diğer bölgelerde umutlanmalara sebep oldu ve bunun ilk işareti Doğu Ukrayna’da görüldü. Ardından da Ukrayna iç savaşı 2014&#8217;te Kırım&#8217;ın ilhakından hemen sonra başladı ve en sonda da Suriye&#8217;yi batıya veya güneye kaptırmamak için yaptığı müdahale ile birlikte Ortadoğu&#8217;daki dengelerin değişmesini engelledi.<span id="more-5890"></span></p>
<p>Bu kadar kısa bir süreçte çok fazla cephede çok fazla mücadele verildi ve şuan için hepsinde zafer söz konusu.</p>
<p>Rusya’nın şu anki pozisyonu Nazi Almanyasına benziyor diyebiliriz, hatta benzemek ne kelime tıpatıp aynısı.</p>
<p>Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğinde yenilmenin verdiği utançla beraber büyük bir ekonomik dar boğaza girdi. Halk “bizi bu hale kim getirdi?” diye sorduğunda cevap; <strong>İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD </strong>idi.</p>
<p>Bu ülkeler kazandıktan sonra Almanya’nın bir daha kendilerine rakip olamaması için Almanya&#8217;yı kısıtladılar. Ama ne oldu? Halk öfke biriktirdi ve bu öfke Adolf Hitler gibi insanların yükselebilmesini sağladı. Sonuç olarak ortaya intikam için tekrar savaşma arzusu doğurdu ve İkinci Cihan Harbi çıkıp yine milyonlarca insanı öldürdü.</p>
<p>Aynı güçler ilk cihan harbinde yaptıklarını bu sefer yapmadılar. Çünkü Soğuk Savaş vardı ve her iki blok da Almanya&#8217;da kontrol ettikleri bölgeyi inşa ederek birbirleriyle şov yapma yarışına girdiler. ABD, Batı Almanya&#8217;yı besliyor ve doğuya &#8220;kapitalizmin güzelliklerine bak&#8221; diyordu. SSCB ise Doğu Almanya&#8217;yı besliyor ve &#8220;İşte Sosyalizmin faydaları&#8221; diyordu. Bu Almanya&#8217;nın şuan olduğu gibi Avrupa&#8217;nın lider ekonomisi olmasında çok önemli bir faktör oldu.</p>
<p>Rusya da, Almanya gibi son ve en dramatik savaşını kaybetti. Bu, Soğuk Savaş&#8217;tı. 1991’de Soğuk Savaş bittiğinde artık Rusya adıyla gerileyen bir ülke ortaya çıktı. 90’lı yıllar Rusya için tıpkı Almanya&#8217;nın Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra olduğu gibi ekonomik bunalım yılları oldu. İnsanlarsa kendilerini bu hale getirenin ABD ve AB olduğunu düşündü. Tıpkı Almanya’nın savaş kaybetmesinden sonra olduğu gibi, Rusya’da da savaş kaybedildikten sonra ülkede faşizm fikri güçlendi. Medyayı her gün göçmenlere yönelik cinayetler gerçekleştiren örgütlerin haberleri doldurur oldu. Çünkü insanlar yaşadıklarından dolayı öfkeliydiler ve intikam alacak birini arıyorlardı. Zaten bu yüzden Kırım&#8217;ın ilhakı, batıya karşı geri çekilmenin durması olarak sahiplenilip Putin&#8217;in karizmasını arttırdı ya.</p>
<h2>Rusya Aynı Sorunları Yaşıyor</h2>
<p>Rusya, Almanya&#8217;nın Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonraki bunalımına benzer bir hal yaşadı. Tıpkı Versay Antlaşması&#8217;yla Batılıların Almanya&#8217;ya ağır faturalar dayatması gibi 90&#8217;lı yıllarda da batılılar Rusya&#8217;nın batı yanlısı lideri Boris Yeltsin&#8217;e ağır faturalar dayattılar. Yeltsin, Batının tavsiyeleri üzerine özelleştirmelere gitti ve bu özelleştirmeler çok ucuza yapıldı. Buda zengin-fakir uçurumunun artmasına ve büyük oligarkların oluşmasına zemin hazırladı. Yeltsin&#8217;in Rus halkına bir diğer kazığı ise Sovyet mirası olan bedava eğitim, kreş, sigorta ve sağlık hizmetlerini kaldırması oldu. Bu Rus halkının sosyal yaşamını felç etti. Doğurganlık oranı yüksek bir toplum bir anda dünyanın en az doğurgan halklarından biri oldu, çünkü artık çocuklarına kreş, okul, sağlık ve iş sağlama yükümlülüğü olan bir devlet yoktu, artık herkes kendi başının çaresine bakacaktı, artık arkalarında onlara güvenceler sunan ve sunmakla kalmayıp yerine getiren bir devlet yoktu ve onlar bu gelecek kaygısı yüzünden ailelerini büyütmeyi ertelediler.</p>
<p>Aslında ABD’nin yapması gereken Rusyayı 90’lı yıllarda ezmek yerine kalkındırmaktı. Bunu Almanya ve Japonya’da yaptılar, gayette güzel oldu. Şimdi Japonlar ve Almanların intikam almak gibi bir derdi yok ama Rusların var.</p>
<p>Hitler, Büyük Buhran&#8217;ın yarattığı mali bunalım yüzünden çıkış yolu arayan Alman halkı sayesinde iş başına gelmişti, tıpkı 1998 ekonomik krizinden sonra Yeltsin&#8217;e yönelik baskının artıp istifa etmesi ve yerine Putin&#8217;in gelmesi gibi.</p>
<p>Hitler, göreve geldikten sonra Almanya&#8217;da ekonomik toparlanma başlamıştı, tıpkı Rusya’da Putin’in gelmesinden sonra olduğu gibi.</p>
<p>Hitler, ilk <strong>Avusturya</strong> ile birleşmeyi sağlamıştı, tıpkı Putin’in<strong> </strong>Rusya&#8217;yı Kırım&#8217;la birleştirmesi gibi.</p>
<p>Hitler, Avusturya&#8217;dan sonra Çekoslovakya’nın yarısını ilhak etmişti, tıpkı Putin’in Gürcistan‘ın bir kısmını işgal etmesi gibi.</p>
<p>Hitler, <strong>Polonya</strong>‘ya girerek ikinci dünya savaşını başlatmıştı ve Putin, Gürcistan&#8217;a, Kırım&#8217;a ve Suriye&#8217;ye girerek ikinci soğuk savaşı başlatıyor.</p>
<p>Bu süreçlere baktığımız zaman Rusya&#8217;nın da kaderinin iki dünya savaşını da kaybeden Almanya gibi olacağını düşünerek, ikinci soğuk savaşında kaybedeninin Rusya olacağını söyleyebilir miyiz acaba?</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/">Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Latin Amerika&#8217;da İkinci Condor Planı Devrede</title>
		<link>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammed Ali Çalışkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Dec 2017 14:36:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Condor Planı]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5873</guid>

					<description><![CDATA[<p>Latin Amerika, tarih boyunca ABD kapitalizminin acı yükünü dünyada en ağır biçimde hisseden bölge oldu. Zaten biz bu yüzden Latin Amerika için &#8220;ABD&#8217;nin arka bahçesi&#8221; diyoruz ya. Ne zaman halk kapitalizm kaynaklı sorunlardan bıktığını belirtse, demokrasiyle yada devrimle düzeni değiştirmeye kalksa üstlerine Neoliberalizmin şiddeti çöktü. Genelde darbe yada karşı devrim denenmiş, eğer bunlarda da başarısız olunursa [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/">Latin Amerika’da İkinci Condor Planı Devrede</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Latin Amerika, tarih boyunca ABD kapitalizminin acı yükünü dünyada en ağır biçimde hisseden bölge oldu. Zaten biz bu yüzden Latin Amerika için &#8220;ABD&#8217;nin arka bahçesi&#8221; diyoruz ya.</p>
<p>Ne zaman halk kapitalizm kaynaklı sorunlardan bıktığını belirtse, demokrasiyle yada devrimle düzeni değiştirmeye kalksa üstlerine Neoliberalizmin şiddeti çöktü. Genelde darbe yada karşı devrim denenmiş, eğer bunlarda da başarısız olunursa Küba, Nikaragua ve Venezuela örneklerinde gördüğümüz gibi ambargo uygulanarak başkalarına örnek olması önlenmiştir.<span id="more-5873"></span></p>
<p><a href="http://www.serenti.org/11-eylul-1973-silide-darbe-vakti/"><strong>Condor Planı</strong></a> da bu bastırmaların askeri darbe bölümünü oluşturur.</p>
<p>Latin Amerika dünyada bölgesel anlamda suç oranlarının birincisi, yoksulluk oranınında ikincisi olması musibetiyle her zaman isyankar ve gergin bir ortam teşkil etmiştir. Özellikle Soğuk Savaş sırasında ardı ardına gelen değişim sesleri, ABD’nin arka bahçesinde hiçbir yerde hissedilmediği kadar hissedilmiştir.</p>
<p>Her ne kadar soğuk savaş dönemi gündeme geldiğinde akıllara Uzakdoğu ve Doğu Avrupa gelse de aslında Latin Amerika&#8217;daki mücadeleler Uzakdoğu kadar olmasa bile Avrupa&#8217;dan çok daha dramatiktir.</p>
<p>Soğuk savaş döneminde Latin Amerika&#8217;da demokratik yollarla ortaya çıkan pek çok sosyalist hükumet askeri darbeler yoluyla iktidardan indirilmiş, hatta indirilmekle kalmayıp ideolojik soykırımlar sonucu büyük temizliklere girişilmiştir. Paraguay’da 1954, Brezilya’da 1964, Arjantin’de 1966, Uruguay’da 1971, Bolivya ve Şili’de 1973 yıllarında askeri darbeler olmuş, ordu yönetime el koymuştur. Darbe yönetimleri pek çok siyasi cinayetler işlemiş yada cezaevlerinde işkence etmiştir. 1975 yılında bu ülkelerin temsilcileri Santiago’da toplanmış ve devrimci, muhalif örgütlenmeleri yok etmek için birlikte hareket etme kararı almışlardır. Bu karara göre ülkeler sadece birbirlerinin sınırlarındaki muhalifleri yakalamakla kalmayacaklar, aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış muhalifleri de yakalayacaklardı. Pek çok Latin Amerikalı devrimci, ya tutuklandıktan sonra kaybolmuş ya da herhangi bir yerde aniden kaybolmuştur. Bu planlar Bill Clinton döneminde, 2000 yılında açıklanan belgeler sonucunda -CIA desteği- daha açık biçimde ortaya konmuştur. Sözde demokrasinin kalesi olarak sunulan ABD, demokratik yollarla iktidara gelen hükumetleri darbeyle devirerek bizlere demokrasi anlayışının ne seviyede olduğunu gösteriyor aslında.</p>
<h2>Yeni Condor Planı: Askeri Değil Hukuki Darbe</h2>
<p>Bu üst üste gelen darbe yönetimlerinin işlediği cinayetlerin nasıl bunalımlara yol açtığını anlamak için günümüz Honduras’ına bakmak yeterlidir.</p>
<p>Honduras, yıllardır dünyada cinayet oranı en yüksek ülkedir. Tabi ki bölgesel olarak en yüksek suç oranlarına sahip Orta Amerika gibi bir yerden böyle bir ülkenin çıkması normal karşılanabilir ama Honduras’ın en yakın rakibi olan komşu ülkelerine bile oldukça fark atmasının sebebi, 2009 yılında düzenlenen askeri darbedir. Bu cunta yönetiminin günümüzde de hala devam eden siyasi ve sosyal temizliği yüzünden Honduras bu kötü üne sahip olmuştur. Fakat görünen o ki, kimse bu devlet terörünü konuşmuyor. 2009’da ABD karşıtı lider Manuel Zelaya’nın devrilmesine sebep olan bu askeri darbe yine ABD’nin itibarını zedeledi tabii ki ama bundan sonra sadece yöntemleri değişecekti.</p>
<p>Günümüzde başta Brezilya ve Venezuela&#8217;da yaşananlar geçmişte askeri yöntemle gerçekleşen darbelerin bugün farklı biçimlerde uygulandığını gösteriyor. ABD Venezuela’ya direk, Brezilya’ya ise dolaylı işlediği ambargo ile devleti yıpratarak darbeye hazırlık gerçekleştirmiştir. Şimdi de eskisi gibi olmayan yeni bir Condor Planı işletiyor.</p>
<p>Elbette geçmişte yapılan uygulama biçimi ABD’nin itibarını zedelediği için bu sefer askeri alanda değil, hukuki yollardan darbe yapılıyor. Korkarım ki geçmişte olduğu gibi yine zalimler kazanacak.</p>
<p>2012’de Paraguay’da sosyalist başkan Fernando Lugo’ya karşı uygulanan ‘Parlamento Darbesi’ daha sonra Brezilya’da devreye girdi ve tıpkı Paraguay’da olduğu gibi maalesef yine başarılı oldu. Fernando Lugo devrilerek ilk aşama tamamlandı. Brezilya’da Dilma Rousseff devrilerek ikinci ve en önemli aşama tamamlandı, şimdi sıra Venezuela lideri Nicolás Maduro’da.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5878 size-large" title="Venezuela halkı şunu düşünmeli, refahtaki azalmanın kaynağı rejim mi yoksa ABD mi? Bu soruya doğru cevabı bulabilseler, Bolivarcılığa değil emperyalizme tepki gösterirlerdi zaten." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro-600x339.jpg" alt="" width="600" height="339" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro-350x198.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Bugün Maduro’yu mağdur etmek isteyenler 2002 yılındaysa askeri darbe yoluyla Hugo Chavez’den kurtulmak istiyordu. 2002 yılındaki bu askeri darbe girişimi, halkın kimse çağrı yapmadan ve kendi dürtüleriyle 3 gün süren efsanevi direnişi sonucu başarısızlığa uğradı ve Chavez kurtuldu. Bu sefer ABD 2002’nin rövanşını alabilecek mi göreceğiz ama şu var ki; bu sefer işleri daha kolay olacak ne yazık ki! Çünkü Venezuela, ABD ambargosu, suç ve düşük seyreden petrol fiyatları sebebiyle eski refahından çok uzak ve bu yüzden halk nezdinde rejimin düşmesi gerekiyor. Halbuki halk şunu düşünmeli, refahtaki azalmanın kaynağı rejim mi yoksa ABD mi? Bu soruya doğru cevabı bulabilseler, Bolivarcılığa değil emperyalizme tepki gösterirlerdi zaten.</p>
<p>Bir diğer cephemiz ise Nikaragua. Bu ülke daha önce 1909&#8217;da ABD işgaline uğramış ve 1933&#8217;e kadar işgal devam etmişti. ABD askerleri çekildiler ama o tarihte ülkenin başına kukla Somozaları yerleştirdiler. Somozalar sanki bir krallık yönetiyormuşçasına babadan oğla bir hanedanlık sistemiyle Nikaragua&#8217;nın nimetlerini belli başlı destekçileriyle birlikte sömürdüler. Taki 1979 devrimine kadar.</p>
<p>Latin Amerika&#8217;nın yeni bir Küba vakası olmasın isteyen ABD, önce karşı devrimci paramiliter kuvvetlerle devrimi sabote etmeye çalışıyordu. Üstelik hava desteği vermekten de çekinmiyordu. Birde üstüne Küba benzeri vahşi bir ambargo eklenerek Nikaragua felç edildi.</p>
<p>Günümüzde Nikaragua, Panama kanalına bir alternatif olacak yeni bir kanal üzerine çalışıyor. Yapılması planlanan kanal projesi ülke ekonomisi için inanılmaz bir nimet olmasına karşın, sözde çevrecilerin hükümete baskısı devam ediyor. Bu Venezuela’dan sonra sıranın bu ülkeye geleceğini düşündürüyor. Çünkü; Bu kanal <strong>ABD-ÇHC mücadelesi</strong>nin zirve noktası. Kapasitesi daha yüksek olan bu kanal’ın bitmesiyle beraber Panama Kanalı’nın önemi azalacak ve ABD, Çin karşısında ticari ve ulaşım manasında büyük kayıp yaşayacak. Bu yüzden <strong>Nikaragua çok önemli. Ancak sözde çevrecilere dur denmesi gerekiyor. Bu çevreciler şuan Venezuela&#8217;da gördüğümüz sokak olaylarını örnek alıyorlar.</strong></p>
<p>Bolivya’da, ABD tarafından uyuşturucu üzerinden baskı altına alınıyor. Malum Bolivya, Kolombiya&#8217;yla birlikte dünyanın uyuşturucu ambarı. Fakat buna bahane anti-emperyalist örgütler olamaz. Geçmişte Latin Amerika genelinde uyuşturucu kartelleri ile ABD güdümündeki iktidarların içli dışlı ilişkileri bu kadar ortada iken, nasıl olur da, Kolombiya&#8217;daki uyuşturucu trafiğinin suçu FARC ve ELN gibi devrimci örgütlerin üzerine yıkılabilir? Yada Bolivya&#8217;daki Sosyalistlerin üzerine yıkılabilir? Halbuki bölge genelindeki devrimci örgütlerin en büyük kayıpları oligark yönetimlerin askerlerine karşı değil kartellere karşı verilen çatışmalarda yaşandı.</p>
<p>Kim bilir belki Venezuela lideri Nicolás Maduro’dan sonra sıra Nikaragua’da değil de, Bolivya lideri Evo Morales’te olacak. Evo Morales sempatik kişiliği, samimiyeti, icraatları ile en az Küba kadar Latin Amerika’ya örnek olma özelliğini gösteriyor. Zaten düşük bütçesine rağmen Ekvador’ da yaşanan deprem sonrası yapılan yardımlar, diğer ülkelere kıyasla çok cömertti. Bolivya, ABD için büyük bir tehlike olabilir mi bilemeyiz ama ABD nezdinde onlarda bir sosyalist ve bu yüzden hayatta kalmamalılar.</p>
<p>Bakalım ikinci Condor Operasyonu’nun Brezilya&#8217;dan sonra yeni kurbanı hangi halklar olacak, Venezuela mı? Nikaragua mı? Bolivya mı? Küba mı? Bekleyip göreceğiz.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/">Latin Amerika’da İkinci Condor Planı Devrede</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</title>
		<link>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2017 16:04:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[pkk]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5851</guid>

					<description><![CDATA[<p>1998 yazında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan gergin ve hırçın bir ruh haline bürünmüştü. Bir sürü esrarengiz toplantı yapıyordu. Ani bir kararla PKK’nın Suriye’deki iki eğitim kampının dağıtılmasını ve militanların ülkenin farklı bölgeleriyle Kuzey Irak’a gönderilmesini emretti. Suriye Öcalan’dan topraklarındaki PKK eğitim kamplarını kapatmasını ya da ülke içindeki hareketlerini sınırlamasını ilk kez istemiyordu. 1991 [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/">Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1998 yazında <strong>PKK</strong> terör örgütü lideri <strong>Abdullah Öcalan</strong> gergin ve hırçın bir ruh haline bürünmüştü. Bir sürü esrarengiz toplantı yapıyordu. Ani bir kararla PKK’nın Suriye’deki iki eğitim kampının dağıtılmasını ve militanların ülkenin farklı bölgeleriyle Kuzey Irak’a gönderilmesini emretti.</p>
<p>Suriye Öcalan’dan topraklarındaki PKK eğitim kamplarını kapatmasını ya da ülke içindeki hareketlerini sınırlamasını ilk kez istemiyordu. 1991 yılında, Öcalan’ın Iraklı Kürt temsilcilerle toplantılar düzenlediği gerekçesiyle, Suriye tarafından kısa bir süre gözaltına alındığı biliniyor. Ayrıca 1992’de, Suriye PKK’nın Bekaa’daki askeri eğitim tesislerinde faaliyeti durdurmuş, 1997’de ise Öcalan’dan, Bekaa Vadisi’ndeki Bar Elias kasabasında toplantı amacıyla kullanılan evleri boşaltmasını talep etmişti. Fakat bu sefer Türkiye, Suriye’ye ilk kez ciddi anlamda baskı yapıyordu. Yaz sonuna yaklaşıldığında, Türk yetkililer gerekli görülürse PKK liderini tasfiye etmek için askeri güç kullanılabileceği yönünde mesajlar vermeye başladılar.<span id="more-5851"></span></p>
<p>PKK komuta kadrosundan Şemdin Sakık’ın yakalanması Ankara’yı cesaretlendirmekle kalmamış, Sakık büyük olasılıkla, örgüte Suriye tarafından sağlanan desteğin yeni ayrıntılarını da açıklamıştı. Bu esnada Türkiye, Güneydoğu’da bariz bir askeri üstünlük sağlamıştı ve Suriye nezdinde de aynı üstünlüğe sahip olduğunun farkındaydı. Ağustos ayında atanan yeni askeri kadronun göreve başlamasıyla Türkiye’nin söylemi daha da sertleşti.</p>
<h2>Suriye, Abdullah Öcalan’ı Ülkeden Gönderiyor</h2>
<p>Eylül ortasında Türk Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, Türkiye&#8217;nin Suriye sınırındaki askeri üsse bizzat gelerek, Şam’ı, Türkiye&#8217;nin iyi niyetini suistimal etmekle suçladı: “Artık sabrımız kalmadı.” Birkaç gün sonra Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ankara&#8217;nın kendini savunmak zorunda kaldığını ima ederek, ilan edilmemiş bir savaştan söz etti. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1 Ekim 1998&#8217;de, TBMM’nin açılışında yaptığı “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum” sözleri ve Türkiye&#8217;nin askeri birliklerini güneye kaydırması, Suriye hükumetinin Öcalan&#8217;ın varlığının büyük bir soruna dönüştüğünü anlamasına yetmişti.</p>
<p>PKK Avrupa Komitesi (resmi adı ERNK Cephesi) üyeleri, durumu Abdullah Öcalan’la görüşmek ve toplantı yapmak için derhal Suriye’ye hareket ettiler. PKK’nın esas Avrupa sözcüsü -Suriye kökenli olan- Akif Haşan, Şam’ın baskılara daha fazla dayanamayabileceği yönünde Öcalan’ı uyardı.</p>
<p>Öcalan’ın sorunu, kendisinin belki de hiçbir önemi olmadığını kabul edememesiydi. Uzun zamandır destek gördüğü Suriye’nin kendisini kapının önüne koyacağına ihtimal vermiyordu. Yirmi yıla yakın bir süredir Suriye topraklarındaydı ve bu zaman zarfında hem Türkiye’ye baskı yapılabilmesine hem de Suriyeli Kürtlerin bulundukları çevreden uzaklaştırılmalarına vesile olmuştu. Yakın zamanda ise, Iraklı Kürtlere yönelik PKK saldırıları bölgenin istikrarsızlığında etkili olmuş ve Irak Kürt devletinin oluşumu olasılığını zayıflatmış, bölgedeki ABD etkisini de sınırlandırmıştı; bu gelişmelerin ikisi de Suriye’nin çıkarınaydı. Ancak Şam yönetimi bu tür militan gruplara sağladığı destekte dikkatli davranıyordu ve temel ilkesi bu grupların Suriye’nin ulusal bütünlüğünü tehdit edecek hiçbir şey yapmamalarını sağlamaktı. Oysa şimdi Türk hükümeti ciddi biçimde Suriye’nin bütünlüğünü tehdit edecek mesajlar vermeye başlamıştı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Öcalan’ı feda etmenin en akıllıca hareket olacağını düşünmeye başladı.</p>
<p>Ekim başlarında Mısır Suriye’yi, Türkiye’nin askeri tehditlerinde ciddi olduğu yönünde uyarınca, Suriye yetkilileri Öcalan’a, tatsız bir seçimle yüz yüze kaldıklarını ve en doğrusunun Öcalan’ın ülkeyi terk etmesi olduğunu söylediler. Öcalan daha sonra Suriyelilerin kendisine, “Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar veya biz seni yakalar ve Türkiye’ye teslim ederiz; tercih yapmak zorundasın,” dediklerini anlatacaktı.</p>
<p>Öcalan 9 Ekim 1998’de, Abdullah Sarıkurt adına düzenlenen sahte bir pasaportla ülkeden sessizce ayrıldı; tıpkı 19 yıl evvel sessizce geldiği gibi. Öcalan’ın ülkeyi gerçekten terk ettiğine Ankara’nın inanabilmesi birkaç gün aldı. Öcalan’ın şoförü Suriye’nin kuzeyini kat ederken, PKK mensupları da da yavaş yavaş, Öcalan’ın ülkeden ayrıldığı haberini öğreniyorlardı. Pek çoğu Öcalan’ın ortadan kaybolduğunu duymuşlardı, ama herkes gibi bunun ne anlama geldiği ve Öcalan’ın nerede olduğu hakkında kafaları karışıktı.</p>
<p>Öcalan’ın durumu kritikti.  Altı hafta önce Suriye’den kaçmıştı, ama kendisine sığınma hakkı verecek ülke bulamadığı için hâlâ firardaydı. Başlangıçta PKK’ya sempatiyle yaklaşılan Yunanistan’dan sığınma alacağını tahmin ediyordu, dolayısıyla 9 Ekim günü Şam’dan tarifeli bir uçakla doğruca Atina’ya gelmişti. Ancak Atina’ya vardığında -sonraları kendisinin ifade edeceği biçimiyle- Yunanistan “son derece kötü yüzünü” göstermiş ve Öcalan’a ülkeyi terk etmesi için üç saat mühlet vermişti.</p>
<p>Aynı gece, aşırı milliyetçi lider Vladimir Jirinovsky sayesinde Moskova’ya uçma izni alabildi. Fakat Rusya Parlamentosu’nun Öcalan’a sığınma hakkı tanıması yönündeki güçlü eğilime rağmen, Rus hükümeti yetkilileri Öcalan’ın kalmasını istemiyorlardı. Türkiye ABD’nin aracılığıyla, Öcalan’ın Moskova’da korunmakta olduğu istihbaratını almıştı. Türkiye’yle karşı karşıya gelmekten kaçman Rus yetkililer bir yandan Öcalan’ın varlığını inkâr ederken, bir yandan da PKK liderine Rusya’dan gitmesi gerektiğini açıkça anlattılar.</p>
<h2>İtalya Öcalan’a Kucak Açıyor</h2>
<p>Abdullah Öcalan’ın Rusya’dan sonraki durağı İtalya’ydı. İtalya Komunist Partisi başkanı telefonu eline almış ve kendisi de bir zamanlar Komünist Parti’de yer almış olan Başbakan Massimo D’Alema’yı arayarak Öcalan’ın İtalya’ya gelmesi için izin almıştı.</p>
<p>12 Kasım günü Öcalan Roma’ya geldi ve gerçek kimliğini ibraz ederek sığınma talebinde bulundu. Tutuklanarak cezaevine konacağından emindi, zira İtalya’ya varışından hemen evvel edindiği bilgiye göre ülkeye girişi engellenmeyecekti, ama serbest de kalamayacaktı. Göğüs ağrıları olduğunu söylediği için ağır güvenlik önlemleri altında derhal hastaneye sevk edildi.</p>
<p>Öcalan’ın geliş haberi yavaş yavaş duyulmaya başladı ve birkaç saat içinde de haber patladı. Kürtler onu korumak için seferber olurken, Türkler de kendilerinin terörist lider addettiği bir adamı Avrupa’nın korumayacağını düşünüyordu.</p>
<p>Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, “Apo’nun yakalanması PKK’ya indirilmiş en ağır darbedir,” derken haber bültenlerinde çok neşeli görünüyor ve ekliyordu: “İtalya’nın Apo’yu barındırmasına ihtimal vermiyoruz.”</p>
<p>Öcalan’ın Roma’ya gelişi sadece İtalya’da değil, bütün Avrupa’da ve ABD’de de derin bir ikilem yaratmıştı. Türkiye Öcalan’ın acilen iadesi konusunda ısrarlı çağrılarda bulunurken, Washington da Roma’ya, PKK liderine siyasi sığınma vermemesi için baskı yapıyor, birçok Avrupa ülkesiyse Öcalan’ın kendi topraklarına gelmemesinden rahatlamış görünüyordu.</p>
<p>Günler geçip de Öcalan İtalya’da sıkı güvenlik önlemleri altında tutulmaya devam ettikçe, Türkiye’nin tavrı kızgınlığa dönüşüyordu. Ankara’daki İtalyan Büyükelçiliği önünde gösteriler düzenlendi. İtalyan ürünlerinin boykot edilmesi çağrısı yüzünden kârlı savunma sözleşmeleri tehdit altına girdi.</p>
<p>İtalyan yönetiminin Öcalan’ın sınır dışı edilmesi hususunda gösterdiği isteksizliğin Türkleri hayal kırıklığına uğrattığı açıktı. Ama bütün bunların haricinde, iadenin önündeki asıl engel, İtalyan yasalarının, idam cezasının mevcut olduğu ülkelere suçluların iadesine izin vermemesiydi. Türkiye idam cezasının geçerli olduğu bir ülkeydi. Öcalan’ın İtalyan yetkililerce reddedilen siyasi sığınma talebi, olayı daha da karmaşık hale getiriyordu. Bir nokta çok açıktı: İtalyanların, muhtemelen iyi niyetle ve akşam yorgunluğu neticesinde verdikleri giriş izni yüzünden, işler sarpa sarmıştı.</p>
<p>Roma bir süre sonra Öcalan’dan kurtulabilmek için Almanya’nın yardımını istedi. PKK liderinin İtalya’da resmen tutuklanmasının gerekçesi sekiz yıl önce Almanya tarafından çıkartılmış bir tutuklama izniydi: Bu, suçlunun mahkemeye çıkartılması için Almanya’ya verilmesini gerektiriyordu. Fakat Almanya Öcalan’ı dava etmek gibi bir niyetinin olmadığını söyledi. Alman yetkililer PKK’nın kendi topraklarındaki örgütsel faaliyetlerini de göz önünde bulundurarak, Öcalan’ı mahkemeye çıkarmanın ülkelerindeki 2,5 milyonluk Kürt ve Türk toplulukta şiddet eylemlerine yol açacağından endişe ettiklerini açıkça belirttiler.</p>
<p>İtalyan yöneticiler başka bir plan üretemedikleri için Öcalan’ı bir tür ev hapsinde tutuyorlardı. Öcalan Roma’nın uzak semtlerinden birinde PKK yandaşlarınca kiralanmış üç katlı bir binaya nakledilmişti. İki kat İtalyan polisleri ve güvenlik cihazlarıyla doldurulmuş, üçüncü kat ise terör örgütü liderine ve ziyaretçilerine ayrılmıştı.</p>
<p>Roma pek çok yönden hoş bir yerdi ve villadaki hayat gayet güzeldi. Öcalan özgür değilse de, istediği kişilerle bağlantı kurmakta serbestti. Öyle de yapıyordu. Suriye ve Kuzey Irak’taki militanları arayarak PKK’yı telefonla yönetmeye devam etti. Kimin nereye gideceği, toplantılardan hangi kararların çıkacağı gibi emirleri, bulunduğu yerden veriyordu. Birbiri ardına gelen konuklarını villada ağırlıyordu. Geleceğini tartıştığı Avrupa’daki PKK yetkilileri, görüşlerini öğrenmek isteyen gazeteciler, zor durumdaki bir lidere iyi niyetlerini göstermek isteyen bir dizi yabancı ve Kürt&#8230;</p>
<p>Ancak İtalya’nın Öcalan’ın sığınma talebini değerlendirmekte gecikmesi endişe uyandırıyordu. Öcalan İtalya’da durumun çok daha kolay olacağını düşünmüş, kendisine bir siyasi liderden çok bir suçlu gibi davranılmasına çok şaşırmış, hatta bundan üzüntü duymuştu. Bütün dikkatlerin Kürt meselesine yoğunlaştığı Avrupa’da bulunmaktan mutlu değildi. İçinde bulunduğu kötü durumdan ötürü neredeyse bütün Kürtlerin onu savunmak üzere seferber olmaları da işe yaramıyordu. PKK lideri, Suriye’nin kendisine koymuş olduğu genel kurallar haricinde, hareketlerinin kısıtlanmasına alışkın değildi.</p>
<p>Öcalan’ın morali iyiden iyiye bozulmuştu; değişken ve tutarsız açıklamalar yapıyordu. PKK’nın yayın organı Serxwebun’un iddiasına göre, başını ABD ve İsrail’in çektiği uluslararası komplolardan söz ediyordu. Bir an İtalya’dan kaçmaya karar verdiğini söylüyor, hemen ardından, kalacağını ve PKK’yı gerçek bir siyasi harekete dönüştüreceğini duyuruyordu. PKK’nın başından çekilebileceğini duyuruyor, ama sonra bundan da vazgeçiyordu. Silahlı mücadelenin bırakılacağını söylüyor, ancak PKK için yeni ve tutarlı bir siyasal proje ortaya atmıyordu. Haftalar geçtikçe, kendisini kabul etmeye hazır bir ülke bulma konusunu giderek daha fazla dillendirmeye başladı.</p>
<p>16 Ocak 1999’da, Öcalan son kez fikrini değiştirdi. PKK bir uçak kiraladı ve Öcalan Moskova’nın hemen dışındaki bir havaalanına uçtu. Gelişi, PKK’nın temsilcileri ile Rus yetkililerin müzakeresi neticesinde kabul edilmişti. Öcalan, anlaşmaya göre altı ay kalmasına izin verileceğine inanıyordu, fakat Rusya hemen sözünden dönüp Öcalan’ı Suriye’ye geri dönmeye zorladı (muhtemelen, Moskova’daki PKK’lılar ya durumu yanlış anlamış, ya yanlış kişilerle görüşmüş ya da meselenin zaman içinde çözüleceğini düşünmüşlerdi). Bir hafta boyunca Tacikistan’da Rus Güvenliği’nin kontrolünde tutulduktan sonra ayın 29’unda St. Petersburg’a uçuruldu. Burada Öcalan’ı, görünüşe göre eskiden beri PKK sempatizanı olan emekli bir Yunan deniz amiralinin ayarladığı özel uçak bekliyordu. Uçak Öcalan’ı Yunanistan’a götürdü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5855 size-full" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis.jpg" alt="Abdullah Öcalan'ın yakalanışı ve Türkiye'ye getirilmesi büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilmişti" width="589" height="396" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis.jpg 589w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/abdullah_ocalan_yakalanis-350x235.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 589px) 100vw, 589px" /></p>
<h2>Yunanistan Ateşle Oynadığının Farkına Varıyor</h2>
<p>Yunanistan, bir risk olmadığı sürece PKK’ya karşı destekleyici bir tutum içindeydi. Ne var ki, risk belirince, Yunanistan duraksadı. Öcalan’ın geri döndüğü haberi hükümeti paniğe soktu, hatta söylentiye göre Başbakan Kostas Simitis haberi duyduğunda fenalaştı. Korkmakta haklıydı. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Öcalan’ı barındıran herhangi bir komşu ülkenin askeri bir hamleyle karşı karşıya kalabileceğini ima etmişti.  Türkiye’yle Yunanistan arasında Kıbrıs ve Ege Adaları nedeniyle süregelen gerilime istinaden, Atina pek cazip bir hedef olabilirdi.</p>
<p>Yunan yetkililer Öcalan’a ülkeyi terk etmesini söyleyip, bu konuda cesaretlendirmek için, Hollanda’dan sığınma hakkı sağlayacaklarına dair hem kendisine hem de Yunanistan’daki destekçilerine söz verdiler. Bu, Öcalan’ı yeniden uçağa binmeye ikna etmek için yeterli olduysa da, Öcalan Beyaz Rusya, Minsk’e indikten sonra, beklenen uçak hiç gelmedi. Öcalan sonradan, “dondurucu soğukta dört saat boyunca” beklediğinden yakınacaktı.</p>
<p>1 Şubat’ta gece yarısından hemen sonra, kendisini getiren uçakla gerisin geri Atina’ya döndü. Yunan güvenlik yetkilileri girişine izin vermeyip Öcalan’ı apar topar Korfu Adası’na gönderdiler. Kenya’ya gitmesi ve orayı, bir Afrika ülkesinden siyasi sığınma elde etmek için üs olarak kullanması tavsiye edildi. Gerekli izin alınıncaya kadar, Yunanların koruması altında büyükelçinin villasında kalacaktı. Bu çılgınca bir fikirdi: Öcalan da sonradan tüm bu olan bitenin komplo olduğunu savunacaktı. Öyle olmasa bile bu plan, Yunanistan’ın Öcalan’ı başından savabilmek için nasıl çaresiz kaldığını, bir yandan da onu Türkiye’ye teslim eden ülke olmayı hâlâ istemediğini gösteriyordu. En azından buna mutlak surette mecbur kalmadıkça.</p>
<p>2 Şubat’ta bir Yunan uçağı Öcalan’ı Kenya’ya götürdü. Pasaport kontrolünden geçirilen Öcalan büyükelçinin villasında siyasi sığınma başvurusunu hazırladı. Bu sırada Türk ve Amerikan istihbarat servisleri -belki diğerleri de- Öcalan’ın kesin yerini tespit etmeye çalışıyordu. Zor olmadı. Bilgiler Öcalan’ın kısa bir süre Yunanistan’da kaldığını gösteriyordu, Nairobi’de sürekli olarak cep telefonunu kullanmış ve büyükelçinin villanın bahçesinde yürüyüşe çıkmıştı. Hatta gelişini takip eden iki gün içinde bir Kenya gazetesi, “Bu adamı tanıyor musunuz?” başlığı altında Öcalan’ın fotoğrafını yayınladı.</p>
<p>5 Şubat’ta, bir Yunan hükümet yetkilisi elçiliği arayıp şifreli sözcüklerle Öcalan’ın ülkeyi terk etmek zorunda olduğunu söyledi. Hollanda’dan sığınma sağlanacağına dair yeni sözler verildi. Atina’nın, büyükelçilikteki görevliler ve binayı terk etmeye yanaşmayan Öcalan üzerindeki baskısı artmıştı. 12 Şubat’ta Kenya Hükümeti, Yunan Büyükelçiliği’ni, Öcalan’ın oradaki varlığından haberdar oldukları ve gönderilmesini istedikleri yönünde bilgilendirdi. Görünen o ki, Ağustos ayında ABD Büyükelçiliğinin bombalanmasının ardından Nairobi’de mevcudiyetlerini güçlendiren Amerikan istihbarat servisleri, Öcalan’ın varlığına dair kanıtlar sunmuştu. Kuşkusuz, aynı bilgiler, belki daha da evvel Ankara’ya da ulaşmıştı.</p>
<h2>Abdullah Öcalan’ın Yakalanışı ve Türkiye’ye Getirilişi</h2>
<p>Abdullah Öcalan’ın Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde olduğu ve Hollanda’ya siyasi sığınma talebinde bulunacağı bilgisi kendisine ulaşan Türk istihbaratı çoktan hazırlıklara başlamıştı. Bu istihbarat bilgileri içinde belki de en kritik olanlardan biri, Öcalan’ın Hollanda’ya Falcon 900B tipi bir uçakla götürülecek olduğuydu. Hemen aynı tip bir uçağın Türkiye’de olup olmadığına bakıldı. Türkiye’de aynı model tek bir uçak vardı ve o da eski Devlet Bakanı ve işadamı Cavit Çağlar’a aitti.</p>
<p>Çağlar’ın uçağı da Türkiye’de bu renklere boyandı ve aynı işaretler uçağa eklendi. Uçak, doğrudan Kenya’ya değil, 10 Şubat’ta özel eğitimli güvenlikçiler ve istihbaratçılar dışında bir de askeri doktorla birlikte Uganda’ya hareket etti. Bunun nedeni ise, Hollanda’dan söz konusu kuyruk numarasına sahip asıl uçağın, beklenmedik bir şekilde Kenya’ya girmesi, Kenya hava sahasında aynı tip ve aynı kuyruk numarası ile iki ayrı uçağın dikkat çekip, operasyonun bozulabileceği endişesiydi. Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye getirecek ekip, kendilerini muz tüccarı olarak tanıtarak operasyon gününü beklemeye başladı.</p>
<p>10 Şubat’ta Uganda’ya giden uçağa, 14 Şubat akşamı Kenya’nın başkenti Nairobi’ye gitme emri verildi. Çünkü Hollanda’daki uçak yola çıkmıştı. Ne var ki, diğer uçağın Kenya’ya ulaşmasına daha saatler vardı. Abdullah Öcalan’ın yakalanış hikayesinde, tüm süreç boyunca Öcalan’ın yanında olan Yunanlı ajan Savas Kalendiris şöyle anlatıyor:</p>
<blockquote><p>Kenya Dışişleri Bakanlığı Yunan elçiyi çağırdı. Tüm iletişim araçlarımız devre dışı bırakıldı. Elçiliği ablukaya aldılar. Elçimiz bakanlığa gitmeyi reddetti. Kenyalı yetkililer gerekirse elçiyi güç kullanarak götürmek üzere binaya geldiler. Gitmek zorunda kaldık. Bakanlıkta uydudan çekilen görüntüleri gösterip “Öcalan&#8217;ın elçilikte olduğunu biliyoruz” demişler. Kenyalılar Öcalan&#8217;ı bir uçakla Hollanda veya Finlandiya&#8217;ya göndermeyi önerdiler. Elçi Atina&#8217;yı aradı, onlar da anlaşmamızı önerdiler. Kenyalı yetkililer, akşam saat 19.00&#8217;a kadar süre verdiler ve &#8220;Bu saatten sonra elçiliğe suikastçiler girebilir, sizi öldürüp Öcalan&#8217;ı kaçırabilirler, bundan sorumlu değiliz haberiniz olsun&#8221; dediler.</p>
<p>Elçi Öcalan&#8217;a öneriyi açıkladı. Yalnızca iki saatimiz vardı. Öcalan “Hadi gidelim, ne zamanımız ne de seçeneğimiz var. Arkadaşlarıma daha fazla yük olmak istemiyorum” dedi. Plana göre diplomatik plakası bulunan elçilik aracına binecektik. Araçla uçağın yanına kadar gidecek, ben araçtan inip uçağın içini kontrol edecektim. Uçak güvenliyse Öcalan&#8217;la birlikte uçağa binecek ve gitmek istediği ülkeye gidecektik. Ancak Kenyalılar bizi kendilerine ait 3 araca bindirdiler. Elçi ilkinde, Öcalan ortadakinde ve ben de 3&#8217;üncü otomobildeydim. Şoförler Kenyalıydı. Öcalan&#8217;ın bulunduğu otomobil yolda bizden ayrılınca şoförden Öcalan&#8217;ın bindiği otomobili takip etmesini istedik ancak bunu reddedip, havaalanında buluşacağımızı söylediler. Havaalanına varınca bir saatten fazla Öcalan&#8217;ı aradık ama bulamadık. Taksiyle elçiliğe döndük ve olayı Atina&#8217;ya bildirdik. Sonraki gün televizyondan Öcalan&#8217;ın kaçırıldığını öğrendik.</p></blockquote>
<p>Yunanlı ajan bir saat boyunca boşuna beklemişti. Çünkü araçlar başından beri Türk ajanlarının ya da onlar için çalışan kişilerin kontrolü altındaydı. Arabayı doğruca havaalanının ayrı bir bölümüne sürdüler. Öcalan, daha sonra, bir şeylerin yanlış gittiğinin önceden farkına vardığını, ancak yapacak bir şey olmadığını söyleyecekti. Yine de neler olduğunu tam olarak bilmiyordu ve bir görüşe göre, son dakikaya kadar gerçekten de Hollanda’ya uçtuğunu sanıyordu.  Böylece, uçağa bindi. Uçak, saat 20.00 sıralarında Türkiye’ye doğru hareket etti. Öcalan’ın elleri ve gözleri bağlandı, ağzına tıkaç sokuldu, vücudu kayışlarla bağlandı ve muhtemelen kendisine sakinleştirici verildi.  Uçakta bulunan bir askeri doktor sağlığını kontrol etti.</p>
<p>Uçaktaki Türk istihbarat ajanları en azından yolculuğun bir kısmını filme aldılar ve daha sonra bunu parçalar halinde televizyon kanallarına dağıttılar. Tekrar tekrar gösterilen bir parçada, maskeli Türk ajanları Öcalan’ın gözlerindeki bağı çözüp ağzındaki tıkacı çıkarıyorlar. Öcalan zorlukla göz kapaklarını aralıyor ve yavaşça hareket ediyor. O anda bir ajan konuşuyor: “Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin.”</p>
<p>Öcalan Türkiye yolundaydı.</p>
<p>Operasyon planları yapılırken, Öcalan&#8217;ı getiren uçağın Bandırma’daki askeri havaalanına inmesi planlanmıştı. Ne var ki yoğun sis nedeniyle Bandırma’ya inemeyen uçak zorunlu olarak İstanbul’a yönlendirildi. Ancak İstanbul Atatürk Havalimanı&#8217;ndaki yetkililere, operasyonun son derece gizli olmasından dolayı böyle bir uçağın geleceği konusunda bilgi verilmemişti. Nitekim, kule ilk başta yaklaşan uçağa iniş izni vermedi. Bunun üzerine, dönemin Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri devreye girdi ve uçağın soru sorulmadan, Atatürk Havalimanı’na inişi sağlandı.</p>
<p>Uçak havalimanına indiğinde, kapılar hiç açılmadı, içindekiler aprona ayak basmadı. Yalnızca, Ulaştırma Bakanlığı&#8217;ndan gelen emir doğrultusunda, uçağa yakıt ikmali yapıldı ve Bandırma&#8217;daki sisin kalkması beklendi.</p>
<p>Sisin dağıldığı haberi üzerine uçak yeniden Bandırma&#8217;ya doğru yola çıktı. Uçak Bandırma&#8217;ya yaklaştığında, dönemin Genelkurmay Başkanı bizzat Bandırma üssünün komutanını arayarak, kendisine &#8220;Bir uçak birazdan üsse inecek. İçindeki paketi bizzat, aprona giderek sen teslim al&#8221; talimatı verildi. Ancak operasyonun gizliliği nedeniyle üs komutanı bile sözü edilen &#8220;paketin&#8221; ne olduğunu bilmiyordu. Komutan, ancak uçak Bandırma&#8217;ya inip de kapısı açıldığında &#8220;paketin&#8221;, Öcalan olduğunu öğrendi.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/">Abdullah Öcalan Nasıl Yakalandı?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/abdullah-ocalan-nasil-yakalandi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</title>
		<link>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 16:04:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[cumhurbaşkanlığı seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fahrettin Altay]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5666</guid>

					<description><![CDATA[<p>10 Kasım 1938 sabahı yaşama gözlerini yuman Mustafa Kemal Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında 5 Eylül 1938 günü kendi el yazısıyla düzenleyip Beyoğlu VI. Noteri’ne teslim ettiği vasiyetname dışında siyasal içerikli bir başka vasiyet bırakmamıştı. Söz konusu yazılı vasiyetinde ise Türkiye İş Bankası&#8217;ndaki payının yıllık gelirlerinin bazı kişilere ödenecek aylıklar dışında, Türk Tarih Kurumu ile [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/">İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Kasım 1938 sabahı yaşama gözlerini yuman <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında 5 Eylül 1938 günü kendi el yazısıyla düzenleyip Beyoğlu VI. Noteri’ne teslim ettiği vasiyetname dışında siyasal içerikli bir başka vasiyet bırakmamıştı. Söz konusu yazılı vasiyetinde ise Türkiye İş Bankası&#8217;ndaki payının yıllık gelirlerinin bazı kişilere ödenecek aylıklar dışında, Türk Tarih Kurumu ile <a href="http://www.serenti.org/turk-dil-devrimi-ve-turk-dil-kurumunun-kurulusu/">Türk Dil Kurumu</a> arasında paylaşılmasını ve kız kardeşi Makbule Atadan&#8217;ın oturduğu Çankaya&#8217;daki evin ölümüne kadar ona bırakılmasını belirtmekle yetinmişti.<span id="more-5666"></span></p>
<p>Atatürk’ün siyasal içerikli bir vasiyetname düzenlememiş olması da çok doğaldı. Çünkü saltanat sistemine son verip ulusal egemenliğe dayalı bir Cumhuriyet kurulmasını sağladığına göre, kendisinden sonra yerine geçecek devlet başkanını belirlemesi ya da vasiyet etmesi, savunduğu düşüncelere aykırı davranmak ve kendisi ile çelişkiye düşmek olacaktı. Her ne kadar o dönemde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Hasan Rıza Soyak, 1973&#8217;te yayımlanan anılarında, Atatürk&#8217;ün bilinen bu vasiyetnamesini yazdıktan sonra, kendisine, Cumhurbaşkanı seçilecekler arasında ilk akla gelecek olan <strong>İsmet İnönü</strong>&#8216;nün, kamuoyunun sempatisini kazanamadığını, bu nedenle <strong>Mareşal Fevzi Çakmak</strong>&#8216;ın seçilmesi için yasal bir yolun bulunmasının çok iyi olacağını söylediğini aktarıyorsa da, o günlerin öteki tanıklarının anlatımları ve olayların gelişmesi Soyak&#8217;ı doğrulamamaktadır.</p>
<p>Şöyle ki, Soyak, bu konuyu dönemin Başbakanı Celal Bayar&#8217;a aktardığında, o, böylesi bir öneriyi doğrudan doğruya Atatürk&#8217;ten duymak istediğini belirtmiştir. Bu, Bayar&#8217;ın, Soyak&#8217;ın anlatımına fazla güvenmediğinin bir kanıtıdır. Nitekim Başbakan, Atatürk&#8217;ün böyle bir eğilimi olup olmadığını saptamaya çalışmış, ancak bunu doğrulayacak herhangi bir şey saptayamamıştır. İsmet İnönü ise bu sözlü vasiyet olayının tümüyle <strong>Şükrü Kaya</strong>, <strong>Tevfik Rüştü Aras</strong> ve <strong>H. R. Soyak</strong>&#8216;ın bir &#8220;düzen”i olduğunu öne sürmektedir:</p>
<blockquote><p>Bir vasiyet koparmak veya uydurmak için çok çırpındılar&#8230; Atatürk&#8217;ten koparamadılar. Sözlü olarak uydurmaya çalışan Rıza teşebbüs etti. Celal Bayar kabul etmedi.</p></blockquote>
<p>Öte yandan, sonraki yıllarda Kılıç Ali&#8217;yi ziyaret eden İsmet Bozdağ, orada, üzerinde &#8220;<strong>Atatürk&#8217;ün Vasiyeti</strong>&#8221; yazılı bir zarf gördüğünü söylüyorsa da şimdiye değin Atatürk’ün başka bir vasiyeti ortaya çıkarılamamıştır. Söz konusu zarfın içinde de 5 Eylül tarihli vasiyet metninin bir kopyasının bulunduğu düşünülebilir. Bayar da sonunda Atatürk&#8217;ün siyasal bir vasiyeti olmadığı kanısına varmıştır. Nitekim Atatürk&#8217;ün yakınlarından olan ve İnönü ile arasının iyi olmadığı bilinen İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 17 Ekim 1938&#8217;de düzenlediği basın toplantısında, Atatürk&#8217;ün siyasal bir vasiyetinin olmadığını vurgulamış ve &#8220;Cumhurbaşkanı kim olacak?&#8221; sorusuna, &#8220;TBMM kimi seçerse o olacak&#8221; yanıtını vermiştir.</p>
<h2>Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı Kim Olacak?</h2>
<p>Aslında Atatürk&#8217;ün hastalığı ağırlaştığında yerine kimin Cumhurbaşkanı olacağı, yalnız basının ve Türk kamuoyunun değil, Türkiye&#8217;deki diplomatik çevrelerin de üzerinde durdukları en önemli soru haline gelmişti. Şükrü Kaya bu nedenle bir basın toplantısı yapmak gereğini duymuş ve gazetecilere &#8220;yazılmamak koşulu&#8221; ile Atatürk&#8217;ün adım adım ölüme yaklaştığını söylemişti. Ondan iki gün sonra, 19 Ekim&#8217;de de İngiltere Büyükelçisi hükümetine gönderdiği raporda, Atatürk&#8217;ün yakında öleceğinin beklenildiğini, bu yüzden Türk hükümetinin şimdiden gereken önlemleri almaya başladığını bildirmişti.</p>
<p>Atatürk son nefesini verirken, Malatyalı İsmet İnönü iktidarda değildi. Meclis’te ve Meclis dışında olabildiğince arka planda kalmaya çalışarak, evine kapanmış bir insandı. O günlerde Pembe Köşk, bir inziva köşesi gibi görünüyordu. Pembe Köşk&#8217;ün münzevisi; bir parlamento üyesi ve bir eski başbakan için günlük hayatın gerekli kıldığı görünüşler dışında, çevresinden kendini çekmiş gibiydi. İsmet İnönü’nün Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olması çok zor görünüyordu. Ama tarih çok farklı biçimde tecelli edecekti.</p>
<p>“Atatürk&#8217;ten sonraki iktidar savaşımı&#8221; olarak da nitelenen bu dönemde <strong>Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanı adayları</strong> olarak beş kişi üzerinde durulmuştu:</p>
<ul>
<li>İsmet İnönü</li>
<li>Fevzi Çakmak</li>
<li>Fethi Okyar</li>
<li>Abdülhalik Renda</li>
<li>Celal Bayar.</li>
</ul>
<p>Oysa gerçekte 2 aday, İnönü ve Okyar ile 2 &#8220;çevre&#8221; söz konusu idi. Çünkü Atatürk&#8217;ün ve İnönü&#8217;nün çevresindekilerin seçim savaşımına girdiklerini gören Bayar, &#8220;Kendim hiçbir şey olmayacağım!&#8221; diye adaylıktan çekilmiştir. Atatürk&#8217;ün çevresinden olan Soyak, Ş. Kaya, T. R. Aras, Salih Bozok, Ali Çetinkaya için ise temel amaç, İnönü&#8217;nün aday olmasını önlemekti. Ona karşı TBMM içinden güçlü bir aday çıkaramayacaklarını bildikleri için de çeşitli yollar, yöntemler denemeye koyulmuşlardı.</p>
<h2>Perde Arkasında Cumhurbaşkanlığı Savaşları</h2>
<p>Dışişleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras, İnönü&#8217;yü Ankara’dan uzaklaştırabilmek için ona ABD Büyükelçiliği’ni önermişti. Ancak İnönü bunu şiddetle reddetmişti. Anılarında bunu, &#8220;Kıyameti kopardım, ürktü, sindi&#8221; diye anlatmaktadır. Şükrü Kaya ise, İnönü&#8217;yü ve yandaşlarını Meclis dışında bırakabilmek için, seçimlerin yenilenmesine çalışmıştı. Fakat Atatürk&#8217;ün hastalığı ve TBMM&#8217;nin geleneksel 1 Kasım açılışı için Ankara&#8217;ya gelemeyişi bu düşüncesini gerçekleştirmesine olanak bırakmamıştı.</p>
<p>O günlerde İstanbul&#8217;a gelmiş olan Londra Büyükelçisi Fethi Okyar, görevi başına dönmeyi geciktirince kendisinin de Cumhurbaşkanlığına aday olduğu söylentileri yayılmıştı. Onun adaylığı İngiliz ve Fransız Dışişleri Bakanlıklarına da yansımıştı. İngiltere Büyükelçisi Londra&#8217;ya gönderdiği 10 Ekim 1938 günlü raporda, Okyar&#8217;ın Cumhurbaşkanı seçilmesi olasılığından söz etmişti. Bununla birlikte yeterince popüler olmayan Okyar&#8217;ın ülkedeki siyasal çatışmaları önleyemeyeceğini de eklemişti. İnönü ise günlüğünde, &#8220;Fethi Okyar fitneye iltifat etmedi&#8221; demekle yetinmektedir.</p>
<p>O günlerde Cumhurbaşkanlığına aday olması için Fevzi Çakmak&#8217;a da öneride bulunulmuştu. Öneriyi yapan ise bizzat Genelkurmay’ı ziyaret eden Celal Bayar’dı. Gerçi kendisi milletvekili olmadığı için seçilmesine yasal olanak yoktu ama bir çözüm bulunabileceği düşünülüyordu. Ne var ki Genelkurmay Başkanı olan Çakmak yine ordunun başında kalmak istediğini belirterek öneriyi kabul etmemişti. Üstelik Bayar da ona kimin Cumhurbaşkanı olmasını uygun bulduğunu sorduğunda, Çakmak, hükümetin ve TBMM&#8217;nin emrinde olduğu yanıtını vermiştir. Böylece İnönü&#8217;nün seçilmesinden yana olan Bayar o dönemde çok önemli olan Çakmak&#8217;ın da desteğini sağlamıştır. İnönü, Çakmak&#8217;ın davranışını şöyle özetlemektedir: &#8220;Mareşal, ortalığı bir süre yokladıktan sonra istemez bir durum aldı. Çekilmenin başlangıcında korkmuş, bana sokulmamıştı. Sonra eskisinden daha çok sokuldu.”</p>
<p>Fevzi Çakmak’ın öneriyi kabul etmemesinin ana nedeni, orduya tam anlamı ile egemen olamamasıydı. Atatürk’ten sonra kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışmalarının tüm şiddetiyle sürdüğü o günlerde I. Ordu Müfettişi Orgeneral <strong>Fahrettin Altay</strong>, I. Ordu’da kolordu ve tümen komutanları ile bir toplantı yapmış ve toplantıdan İnönü’nün desteklenmesi kararı çıkmıştı. Genelkurmay II. Başkanı Asım Gündüz’ün alınan kararı Fevzi Çakmak’a bildirmesiyle, Çakmak için geri çekilmek dışında bir seçenek kalmamıştı. Kurtuluş Savaşı ve ardından ordu içinde başlayan klikleşmelerde Atatürk ve İnönü’nün yanında yer alan Orgeneral Altay’ın yapılacak seçimde İnönü’den yana ağırlığını koyması, Fevzi Çakmak ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yle karşı karşıya gelmekten çekinmelerine neden olmuş ve Fahrettin Altay&#8217;ın seçimlere ağırlığını koyması dengeleri tümüyle değiştirmişti.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı adayları arasında anılan TBMM Başkanı <strong>Abdülhalik Renda</strong>&#8216;ya gelince…  Şükrü Kaya, T. Rüştü Aras ve bazı arkadaşları onu asıl nedeninin bildirmeden İstanbul&#8217;a çağırmışlardı. Bu davet Atatürk’ün ilk komaya daldığı ve bu komadan kurtulduğu günlerdeydi. Haydarpaşa’dan karşıya geçilerek Perapalas Oteli’ne gidildi. Vekiller Renda’yı bir odaya aldılar. Tahmin edilebileceği gibi birtakım maksada giriş sözlerinden sonra Renda’ya, Atatürk’ten boşalacak yere kendisinin cumhurbaşkanlığının düşünüldüğü söylendi ve bu konuda fikirleri soruldu. Fakat bir devlet adamından ziyade çok iyi bir bürokrat olan ve hiç bir zaman bu çerçevenin dışına çıkamayan Abdülhalik Renda’nın yanıtı son derece keskin bir ret oldu. Öyle ki, onu bu mevki için hazırlamaya çalışanlar, bir kez daha ısrar etmek cesaretini bile bulamadılar. Renda Dolmabahçe’de kısa bir sıhhat temennisi ve saygılarının arzı ricasından sonra, aynı gün Ankara’ya döndü.</p>
<p>İnönü’ye gelince; Meclis’te çoğunluğun hararetli, kayıtsız şartsız bağlılığını belki de her zaman sağlayamamış olsa bile, herkesin mantığı kaçınılmaz ve en doğal zorunluluk halinde onun cumhurbaşkanlığı etrafında toplanıyordu. İnönü havanın bu gelişmelerini evinde ve elbette ki uyanık bir dikkatle izlemiştir.</p>
<p>Perde gerisinde bu girişimler sürdürülürken Atatürk&#8217;ün komadan çıkamayacağı kanısı da güçlenmişti. Bu durumda her olasılığa karşı TBMM&#8217;nin toplanmasını sağlayabilmek için, 9 Kasım da İstanbul&#8217;da bulunan milletvekillerine Ankara&#8217;ya dönmeleri çağrısı yapılmıştı. Gerçekten de Atatürk ertesi gün 10 Kasım sabahı son nefesini vermişti.</p>
<p>Atatürk&#8217;ten sonra bir iktidar boşluğunun doğmamasına çalışan Başbakan Celal Bayar, onun vefat ettiği kesinleşince, 10 Kasım akşamı saat 23.30’da Ankara’ya döndü. Onu istasyonda Cumhurbaşkanı Vekili ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Parti Genel Sekreteri ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile vekiller, mülki ve askeri erkan karşıladılar. Garın merasim salonunda neredeyse bütün yabancı ülkelerin elçileri ve ataşeleri kendisini bekliyorlardı. Karşılama ve teessür bildirileri sessiz fakat hazindi. Başvekil istasyondan doğru Büyük Millet Meclisi’ne geldi. Meclis Başkanı’nı ziyaretinin ardından geç vakitte Bakanlar Kurulu toplandı. Kabine durumu görüşüldü. Anayasa gereği Cumhurbaşkanlığı Vekilliğini üstlenmiş olan A. Renda, bir bildiriyle Anayasanın 34. maddesi uyarınca TBMM&#8217;yi 11 Kasım 1938 günü toplantıya çağırdı:</p>
<blockquote>
<p style="text-align: right;">Ankara, 10 (Anadolu Ajansı)</p>
<p>Reisicumhur Atatürk’ün milleti mateme garkeyleyen (boğan) elim zıyaı dolayısıyla, Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 34’üncü maddesi mucibince yeni reisicumhur intihap edilmek üzere teşrinisaninin (Kasım’ın) 11’inci cuma günü saat 11’de Büyük Millet Meclisi’ni toplantıya, davet ederim.</p>
<p style="text-align: right;">Reisicumhur Vekili ve Büyük Millet Meclisi Başkanı</p>
<p style="text-align: right;">M. A. RENDA</p>
</blockquote>
<p>11 Kasım Cuma günü Meclis genel kurulundan önce yapılan CHP grubu toplantısında ortaya bir aday ismin sürüleceği düşünülmüştü. Fakat Celal Bayar şöyle konuştu: “Reylerinizi serbestçe vereceksiniz. Parti grubu toplantısı reisicumhur adayını seçmek içindir. Herkes, istediği adayı yazsın. En çok oy alan, umumi heyette aday gösterilecektir…”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5667 size-large" title="İsmet İnönü’nün Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olması çok zor görünüyordu. Ama tarih çok farklı biçimde tecelli edecekti." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani-600x374.jpg" alt="Türkiye Cumhuriyeti'nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü" width="600" height="374" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ismet-inönü-cumhurbaskani-350x218.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı Seçilmesi</h2>
<p>İnönü&#8217;nün katılmadığı bu toplantıda, kullanılan 323 oydan 322&#8217;sinin İnönü&#8217;ye verildiği milletvekillerinden yalnızca Hikmet Bayur&#8217;un Celal Bayar&#8217;a oy verdiği anlaşılmıştı. İşte bu toplantıda bulunan yazar Asım Us’a göre hiç kimse kimseye, kime oy vermesi gerektiğini sormadı. Grup toplantısının ardından saat 11&#8217;de TBMM toplantısına geçilmişti. Buna 387 milletvekilinden 348&#8217;i katılmıştı. Kullanılan 348 oyun hep İnönü için verildiği görülmüştü.</p>
<p>Meclis Başkanı sonucu şöyle açıkladı:</p>
<blockquote><p>Oyların sayım neticesini arz ediyorum. Seçime 348 arkadaş iştirak etmiştir. Malatya Mebusu ismet İnönü, 348 oyla ve müttefikan reisicumhur intihap edilmiştir.</p></blockquote>
<p>Böylece İsmet İnönü, Atatürk&#8217;ten sonra <strong>Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı</strong> seçilmişti. Gerçi İnönü Meclis hayatında, daha önce de cumhurbaşkanlığı için oy almıştı. Bu oy, tek oydu. Ve ilk Cumhurbaşkanı seçilirken, Mustafa Kemal tarafından ona verildi&#8230;</p>
<p>Kazım Özalp&#8217;in aktardığına göre, cumhurbaşkanı seçimi yapılırken hasta olduğu için Meclis’e gelemeyen ünlü romancı Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şükrü Kaya&#8217;ya bir telgraf göndererek oyunun İnönü&#8217;ye verilmesinin sağlanmasını dilemişti. Oylama sürerken söz alıp bu telgrafı okuyan Şükrü Kaya, hem kendisi için hem de Gürpınar adına oy kullanmak istemiş, fakat başkan A. Renda, &#8220;Oylama tamamlanmıştır&#8221; diye buna olanak bulunmadığını söylemiştir.</p>
<p>İnönü günlük anılarında Cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle değerlendirmişti.</p>
<blockquote><p>Meclis çılgın bir halde 24 saat güç sabretti. Bütün memleket radyolar batında bekledi. Oybirliği ile beni Cumhurbaşkanı seçtiler. İktidarda olmayan, hatta iktidar mevkiine fikrini sekmedikleri, korktukları bilinen bir çekilmiş adamın getirilmesi, isteyerek ve serbest oy ile yapılmış gerçek bir seçim olarak tarihe geçecekti.</p></blockquote>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı seçildiğinde, İsmet İnönü Meclis’te yoktu. Pembe Köşk’ün münzevisi gene Pembe Köşkündeydi. Meclis Başkanı onu evinden almak ve Mec­lis’te yemine davet etmek için toplantıya 20 dakika ara verdi. İkinci celse 12.10’da açıldı ve İnönü milletvekillerinin şiddetli alkışları arasında kürsüye çıktı. Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 38’inci maddesi gereğince yemin etti ve cumhurbaşkanı olarak ilk nutku­nu verdi. “Şartların Getirdiği Adam”, arkada kalan yollara se­rilen basamak taşlarına basarak, şartların hazırladığı zirveye ulaşmıştı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildiği zaman 53 yaşındaydı.</p>
<p>Yeni cumhurbaşkanı seçilince Celal Bayar kabinesi usulen istifasını verdi. İnönü yeni kabineyi kurmakla yine Celal Bayar’ı görevlendirdi. Yeni Celal Bayar kabinesinde önemli iki değişiklik dikkati çekiyordu. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yerine Dr. Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Şükrü Saraçoğlu getirilmişti. Bu değişiklikler İnönü’nün işaret ve tavsiyeleri ile yapılmıştı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/">İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/ismet-inonu-nasil-cumhurbaskani-secildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</title>
		<link>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2016 19:10:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Nasyonal Sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nazizm]]></category>
		<category><![CDATA[NSDAP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4797</guid>

					<description><![CDATA[<p>1918 yılında Adolf Hitler, Münih’te o zamanlar için önemsiz bir parti olan Alman İşçi Partisi&#8217;nin yürütme komitesine yedinci üye oldu. Halk yığınları karşısında rahatlıkla konuşan, yığınları harekete getiren bir insandı. Çevresinde tanınmaya başlayınca partinin adını NSDAP  (Nationalsozialistsche Deutsche Arbeiterpartei &#8211; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi. 24 Şubat 1920’de, Nasyonal Sosyalist Partisi’nin ilk toplantılarından [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/">Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1918 yılında <strong>Adolf Hitler</strong>, Münih’te o zamanlar için önemsiz bir parti olan Alman İşçi Partisi&#8217;nin yürütme komitesine yedinci üye oldu. Halk yığınları karşısında rahatlıkla konuşan, yığınları harekete getiren bir insandı. Çevresinde tanınmaya başlayınca partinin adını <strong> NSDAP </strong> (Nationalsozialistsche Deutsche Arbeiterpartei &#8211; <strong>Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi</strong>) olarak değiştirdi. 24 Şubat 1920’de, Nasyonal Sosyalist Partisi’nin ilk toplantılarından birinde, Hitler 25 maddelik bir program ilan etti.</p>
<p>Adolf Hitler ve Anton Drexler tarafından kaleme bu programda Alman ırkının üstünlüğü açıkça ileri sürülüyor, eğitim sisteminin devlete saygı temeli üzerine kurulacağı, pratik bilgilere önem verileceği belirtiliyordu. Parlamentarizm soysuzlaşmış bir sistem olarak gösteriliyor, basındaki Yahudi ve materyalist öğeler temizlenerek gerçek bir Alman basınının kurulması isteniyordu. Programa göre Roma kaynaklı kozmopolit ve materyalist hukukun yerini Cermen Hukuku almalı, devlet merkezileştirilmeli, din özgürlüğü Cermen ırkına zarar getirmemek kaydıyla tanınmalıydı.<span id="more-4797"></span></p>
<p><a title="Nasyonal Sosyalizm Nedir?" href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalizm-nedir/">Nasyonal Sosyalizm</a>’in temelini oluşturan bu program aynı zamanda Hitler’in iktidara gelmesi durumunda Almanya’nın saldırgan ve savaşçı bir tutum alarak diğer devletler için ne büyük tehlikeler yaratacağının ipuçlarını veriyordu. Zira programda tüm Almanlar aynı devlet içinde toplanması, Alman ulusunun Versay Antlaşması’nın yüklediği yükümlerden kurtarılması I. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya&#8217;nın elinden alınmış olan eski sömürgelerin tekrar Almanya’ya geri verilmesi isteniyordu.</p>
<p>Bununla birlikte bu program birçok anlama çekilebilecek, partinin demokrasiye ve mevcut yasalara saygılı olduğu izlenimi yaratacak bir ifadeye de sahiptir. Demokratik düzene karşı olan partilerin demokrasiye bağlıymış izlenimi vermeleri olağandır. Zira Asıl hedeflerin içi boş söylevlerin ardına gizlenmesi politik arenada sık rastlanan bir olgudur.</p>
<h2 id="firstHeading" class="firstHeading" lang="tr">Nasyonal Sosyalist Program</h2>
<p>Alman İşçi Partisi’nin programı bir çağ programıdır. Önderleri programda sayılan hedeflerin gerçekleştirilmesinden sonra kitlelerin yapay olarak artırılmış hoşnutsuzluğundan yararlanarak partinin devamını sağlamak amacıyla yeni hedefler belirlemeyeceklerini ifade ederler.</p>
<p>1) Bütün Almanların, ulusların kendi yazgısını tayin hakkı çerçevesinde, bir Büyük Almanya&#8217;da bir araya gelmelerini talep ediyoruz.</p>
<p>2) Alman ulusunun başka uluslar karşısında eşit haklara sahip olmasını, Versay ve St. Germain barış anlaşmalarının feshini talep ediyoruz.</p>
<p>3) Milletimizin iaşesi ve nüfus fazlamızın iskanı için toprak ve arazi (koloni) talep ediyoruz.</p>
<p>4) Ancak Alman ulusundan olanlar yurttaş olabilir. Mezhebi ne olursa olsun, Alman kanı taşıyan herkes Alman ulusundandır. Bu nedenle, Yahudiler Alman ulusundan sayılamazlar.</p>
<p>5) Yurttaş olmayanlar Almanya&#8217;da ancak konuk olarak bulunabilirler ve yabancılar yasasına tabi olmalıdırlar.</p>
<p>6) Devletin yönetilmesine ve yasalarına ilişkin karar verme hakkı, yalnızca yurttaşlara tanınmıştır. Bu bakımdan, ister ülke düzeyinde olsun, ister eyalet veya belediye düzeyinde, her türlü resmi makamda yalnızca yurttaşların bulunabilmesinden yanayız. Bir makamı işgal edecek kişiyi, karakter ve yeteneklerine bakmaksızın salt parti üyeleğine göre belirleyen yozlaştırıcı parlamento düzenini reddediyoruz.</p>
<p>7) Devletin, öncelikle kendi yurttaşları için çalışma ve yaşama olanaklarını geliştirmesinden yanayız. Ülkedeki nüfusun tamamını doyurmak mümkün değilse, başka uluslardan olanlar sınırdışı edilmelidir.</p>
<p>8) Alman olmayan unsurların ülkeye gelişi engellenmelidir. 2 Ağustos 1914&#8217;den sonra Almanya&#8217;ya göç etmiş bulunan, Alman olmayan herkesin sınırdışı edilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>9) Bütün yurttaşlar eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir.</p>
<p>10) Her yurttaşın ilk yükümlülüğü, manevi ve bedensel olarak yaratımda bulunmak olmalıdır. Bireyin faaliyeti toplumun genel çıkarlarına aykırı olamaz. Bütün toplumu kapsayacak şekilde ve herkesin yararına olmalıdır.</p>
<p>Bu nedenle şunları talep ediyoruz:</p>
<p>11) Emek ve çaba harcamadan gelir elde edilmesinin önüne geçilmelidir. Faiz köleliği yıkılmalıdır.</p>
<p>12) Her savaşın bütün ulusun malından ve kanından olağanüstü fedakârlıklarda bulunmasına yol açtığı göz önüne alınarak, savaştan kişisel servet elde etmek, ulusa ihanet olarak tanımlanmalıdır. Bu nedenle, savaş sayesinde elde edilmiş bütün kazançlara el konulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>13) Anonim şirketleşmiş (tröstleşmiş) olan bütün işletmelerin devletleştirilmesinden yanayız.</p>
<p>14) Büyük işletmelerde çalışanlara kârdan pay verilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>15) Yaşlılık sigortasının geliştirilmesini istiyoruz.</p>
<p>16) Sağlıklı bir orta zümrenin yaratılıp korunmasını, bütün büyük mağazaların derhal kamulaştırılarak düşük fiyatlarla küçük esnafa kiralanmasını, küçük esnafın devletin, eyaletlerin ve belediyelerin mal alımlarında öncelikle gözetilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>17) Ulusal gereksinimlerimize yanıt verecek bir toprak reformu yapılmasını ve toprağın topluma yararlı amaçlar için tazminatsız olarak kamulaştırılmasına olanak sağlayan bir yasanın çıkarılmasını istiyoruz. Tarımda faiz kaldırılmalı, toprak ve arsa spekülasyonu engellenmelidir.</p>
<p>[Hitler, 13 Nisan 1928&#8217;de bu maddeye şu eklemeyi yaptı:]</p>
<p>NSDAP programının rakiplerimiz tarafından çarpıtılması nedeniyle aşağıdaki saptama gerekli görülmüştür:</p>
<p>NSDAP&#8217;nin özel mülkiyetten yana olduğu açıktır. Bu itibarla, &#8220;tazminatsız kamulaştırma” fıkrası ancak yasalar çerçevesindeki bir uygulamayı ifade etmektedir ve yasadışı yollarla edinilmiş ya da ulus yararına işletilmeyen toprakların, gerek görülürse kamulaştırılması durumu için öngörülmüştür. Burada öncelikle kastedilen, Yahudi arsa spekülatörleridir.</p>
<p>18) Faaliyetleriyle toplumun genel çıkarlarına zarar veren unsurlarla ödün verilmeden mücadele edilmesini talep ediyoruz. Vatan hainleri, tefeciler, vurguncular, karaborsacılar, vs. ırk ve mezheplerine bakılmaksızın ölümle cezalandırılacaklardır.</p>
<p>19) Materyalist düzene hizmet eden Roma hukukunun yerini, Alman toplum hukuku almalıdır.</p>
<p>20) Her yetenekli ve çalışkan Almana daha yüksek eğitim ve böylelikle yönetici görevlere gelme yolunu açmak için devlet, ulusal eğitimi titizlikle geliştirmeyi görevi saymalıdır. Bütün eğitim kurumlarındaki tedrisat, pratik yaşamın gerekliliklerine uygun duruma getirilmelidir. Okuldan başlayarak (yurttaşlık dersiyle), devlet fikrinin küçük yaştan kavratılması hedeflenmelidir. Ebeveyni yoksul olan özel yetenekli çocukların, zümre ve mesleklerine bakılmaksızın devlet adına okutulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>21) Devlet, ana ve çocuğu koruyarak, gençlerin çalışmasını yasaklayarak, beden eğitimi ve sporun yasayla zorunlu kılınması yoluyla bedensel gelişmelerini sağlayarak, gençliğin bedensel gelişmesiyle ilgili dernekleri destekleyerek ulusun sağlığını yükseltmelidir.</p>
<p>22) Paralı askerliğin kaldırılarak bir halk ordusunun kurulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>23) Bilinçli siyasal yalanlarla ve bunların basın yoluyla yayılmasına karşı yasalarla mücadeleden yanayız. Alman bir basının yaratılması amacıyla,</p>
<p style="padding-left: 30px;">a) Almanca çıkan bütün gazetelerin yönetici ve çalışanlarının Alman yurttaşı olmasını,</p>
<p style="padding-left: 30px;">b) Alman olmayan gazetelerin yayınlanabilmek için devletten izin alma zorunluluğunun getirilmesini ve bunların Alman diliyle yayın yapmalarının yasaklanmasını,</p>
<p style="padding-left: 30px;">c) Alman gazetelerine Alman olmayanların ortak olmalarının ya da yayın politikalarını etkilemelerinin yasaklanmasını talep ediyoruz. Bunlara uygun hareket etmeyen gazeteler kapatılarak, buralarda çalışan Alman olmayan kişiler sınırdışı edilmelidir.</p>
<p>Ulusun genel yararına aykırı davranan gazeteler kapatılacaktır. Ulusal yaşamı parçalayıcı etkileri olan sanatsal ve edebi eğilimler ile mücadele edilmesini ve bu düzenlemelere aykırı hareket eden kuruluşların kapatılmasını talep ediyoruz.</p>
<p>24) Devletin varlığını tehlikeye düşürmedikleri ve Cermen ırkının töresel ve ahlaki duygularına aykırı olmadıkları sürece, her türlü dini inanç serbest olmalıdır. Parti, belirli bir mezhebe bağlanmaksızın, pozitif Hristiyanlığı savunur. İçte ve dışta Yahudi-materyalist zihniyet ile mücadele eder. Parti, ulusumuzun sürekli iyiye gitmesine &#8220;ortak yarar kişisel yarardan önce gelir&#8221; esasına bağlı kalınarak gerçekleşebileceğine olan kesin inancını ifade eder.</p>
<p>25) Bütün bunların yaşama geçirilebilmesi için, güçlü bir merkezi otoritenin yaratılmasını talep ediyoruz. Merkezi siyasal parlamento, bütün ülkede ve devletin bütün kurumlarında mutlak otoriteye sahip olmalıdır.</p>
<p>Ülke çapında çıkarılacak yasaların tek tek eyaletlerdeki uygulaması için, zümre ve meslek odaları kurulmalıdır.</p>
<p>Parti önderleri, yukarıdaki maddelerin gerçekleştirilmesi için kararlılıkla, gerektiğinde canlarını ortaya koymaktan çekinmeyerek çaba göstermeye söz verirler.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/">Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
