<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Sun, 10 Mar 2019 13:57:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Geronimo: Son Kızılderili İsyancı</title>
		<link>http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2019 13:57:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Apache]]></category>
		<category><![CDATA[Geronimo]]></category>
		<category><![CDATA[kızılderili]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5981</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kızılderililer, Beyaz Adam kıtalarına ayak basıncaya değin gerçekten de barış içinde yaşıyorlardı. Ataları bu topraklarda hep huzurlu bir yaşam sürmüş, tek kaygıları Yüce Ruh’un isteklerini yerine getirmek olmuştu. Kötü talihin ilk başlangıcı, 1492 yılında Kristof Kolomb’un Hindistan yerine yanlışlıkla Amerika’yı keşfetmesi oldu. Sonra ardından Amerigo Vespuçi geldi ve XVII. yüzyılda beyaz adamların kolonileri&#8230; Amerika kıtasının [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/">Geronimo: Son Kızılderili İsyancı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kızılderililer, Beyaz Adam kıtalarına ayak basıncaya değin gerçekten de barış içinde yaşıyorlardı. Ataları bu topraklarda hep huzurlu bir yaşam sürmüş, tek kaygıları Yüce Ruh’un isteklerini yerine getirmek olmuştu. Kötü talihin ilk başlangıcı, 1492 yılında Kristof Kolomb’un Hindistan yerine yanlışlıkla Amerika’yı keşfetmesi oldu. Sonra ardından Amerigo Vespuçi geldi ve XVII. yüzyılda beyaz adamların kolonileri&#8230;</p>
<p><a href="http://www.serenti.org/amerika-kitasinin-unutulmus-kasifleri/">Amerika kıtasının keşfi</a> ile Beyazlar, “Yeni İngiltere” adını verdikleri bu topraklara akın ettiklerinde, karşılarında kırmızı derili bembeyaz yürekli insanlar buldular. Kızılderililer, ellerindeki tüm olanakları çok uzak topraklardan gelen yeni konukları için seferber etti. Çünkü bu topraklar alabildiğince zengin, herkesi doyurmaya yetecek kadar bereketliydi. <span id="more-5981"></span>Oysa bilmedikleri, açgözlü Beyaz Adam’ın bu toprakları Kızılderililerle paylaşmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Beyaz Adam yıllar boyunca işgal ettiği toprakların gerçek sahiplerini acımadan katletti, topraklarına el koydu, oradan oraya sürüp durdu. Beyaz adam toprak için kendi arasında da hiç durmadan savaşıyordu ama konu Kızılderilileri katletmek olunca hem Meksika ordusu hem de ABD ordusu birlikte hareket ediyordu. 1870’li yıllara gelindiğinde Kızılderili soykırımından kurtulup direnmeyi sürdüren yalnızca birkaç bin Kızılderili kalmıştı. Beyazları o yıllarda en çok uğraştıran kabilelerin başında ise “Apache” kabilesi geliyordu.  Ve bu kabile içinden bir isim, adını direnişle özdeşleştirmeyi başaracaktı: <strong>Geronimo</strong>.</p>
<h2>Geronimo Kimdir?</h2>
<p><strong>Goyathlay</strong> ya da Beyazların ona verdiği adla Geronimo, 1829 yılında o zamanlar Meksika sınırları içerisinde kalan Arizona’da dünyaya gelmişti. Kızılderili dilinde anlamı “<strong>Esneyen Adam</strong>” olan Goyathlay, Apachelerin Bedonkohe kabilesine mensuptu. Tam bir Apache gibi yetiştirilmiş, 17 yaşında iken hayatı boyunca yapacağı toplam 9 evlilikten ilkini yaparak komşu kabileden Alope ile evlenmiş ve bu evlilikten üç çocuğu olmuştu. Bir kabile şefi değildi; gerçekte işi insanları iyileştirmek olan bir şamandı. Fakat yazgısı onu en tanınmış Kızılderili şeflerinden biri olmaya sürükleyecekti.</p>
<p>5 Mart 1851’de (bazı kaynaklarda 1858 olarak belirtilir) ellerindeki buffalo ve geyik derilerini yiyecek karşılığı Beyazlarla takas etmek için kabilenin diğer erkekleriyle birlikte Janos kasabasına indiklerinde kamplarına José María Carrasco önderliğinde Meksikalı askerler saldırmış; annesi, üç çocuğu ve karısı da dahil olmak üzere nerdeyse kamptaki herkes askerler tarafından katledilmişti.</p>
<p>Bu tarih onun yazgısında bir dönüm noktası olmuştu.</p>
<p>İleride kendi biyografisinde o akşam kamplarına döndüğünde gördükleri için “Her şeyimi kaybettim” diye yazıyordu. Yüreği beyazlara karşı artık intikam ateşiyle yanıyordu. Geronimo o gecenin ardından her yerde Meksikalı askerlere saldırılar düzenlemeye başladı. Saldırılar öylesine ani ve beklenmedik ve bir o kadar kusursuzdu. “Çok fazla Meksikalı öldürdüm. Kaç tane olduğunu bilmiyorum. Bazıları saymaya bile değmezdi” diyecekti ileride.</p>
<p>Fakat 1848 yılında ABD-Meksika Savaşı’nın sona ermesi ve Guadalupe Hidalgo Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte bölgenin dengesi de değişmişti. Savaşı ABD’nin kazanmasıyla Arizona bölgesi artık ABD’nindi ve ABD hükümeti Arizona’nın altınla dolu topraklarını göçmenler arasında yavaş yavaş paylaştırmaya başlamıştı. Şimdi düşman yalnızca Meksikalılar değil aynı zamanda Amerikalılardı.  Fakat bu toprakları Kızılderililerden almak öyle kolay olmayacaktı…</p>
<p>Arizona’daki Chiricahua Apacheleri sınır bölgesine yerleşen göçmenlere ve karargahlara ani baskınlar düzenlemeye, yağmalar yapmaya başladı. Chiricahua Apachelerinin yaşadığı topraklar o dönemde, direnen Kızılderililerin adeta sığınağı haline gelmişti. Washington’a gönderilen mesajlarda sık sık bölgenin çok tehlikeli olduğu vurgulandı ve sonunda ordu duruma el koydu.</p>
<p>3 Mayıs 1876’da bölgedeki temsilciliğe gönderilen emirle, Chiricahua bölgesindeki Kızılderililerin San Carlos’a götürülmesi istendi. Temsilci John Clum istemeye istemeye bu emri Apache reisi Cochise&#8217;ye iletti. Artık Beyazlarla savaşmaktan yorulan barış yanlısı şef, kabilesi için en iyi olduğunu düşündüğünden beraberindekilerle göçe başladı.</p>
<p>Ancak kabilenin neredeyse yarısı bu zorunlu tutsaklığı kabul etmedi. Yüzlerce kişi gruplar halinde Meksika sınırını geçerek özgür yaşamı seçti. Ordunun amansız takibine rağmen sınırı geçmeye çalışanlar içinde Geronimo da vardı.</p>
<p>1877 Mart’ında Geronimo’nun yaşadığı Ojo Caliente’ye bir grup Amerikan askeri geldi. Geronimo ve diğer isyancı şef Victorio görüşmek için kasaba merkezine çağrıldı. Bundan sonrasını Geronimo, kendi yaşam öyküsünde şöyle anlatıyor: “Bize ne istediklerini söylemediler, ama dostça bir tutum içindeydiler. Toplantı istediklerini sandık ve onlarla gittik. Kasabaya girer girmez askerler çevremizi sardılar ve silahlarımızı aldılar&#8230;”</p>
<h2>Geronimo Tutuklanıyor</h2>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright wp-image-5985 size-medium" title="Geronimo: Son Kızılderili isyancı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2019/03/geronimo-312x350.jpg" alt="Geronimo: Son Kızılderili isyancı" width="312" height="350" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2019/03/geronimo-312x350.jpg 312w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2019/03/geronimo-536x600.jpg 536w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2019/03/geronimo.jpg 540w" sizes="(max-width: 312px) 100vw, 312px" />Bu Geronimo’nun ilk tutuklanışıydı. Kendisini bir mahkemede savunma hakkı verilmeksizin doğrudan hapishaneye atıldı. Demir parmaklıklar arkasında 4 ay geçirdi ve tıpkı tutuklanışında olduğu gibi yine hiç bir açıklama yapılmadan salıverildi. Ancak artık dışarıda da kendisini bekleyen bir özgürlük yoktu.</p>
<p>Beyaz adam Kızılderililerin tamamına yakınını kamplara doldurmuştu. Geronimo da bir süre San Carlos’ta yaşamak zorunda kaldı. Ancak fazla dayanamadı. 1881 Eylül’ünde 70 silahlı arkadaşıyla birlikte kamptan kaçtı.</p>
<p>Sierra Madre’deki eski üsleri onları bekliyordu. Adamlarıyla birlikte 6 aylık bir hazırlık döneminden sonra yeniden savaş alanlarına döndü. Beyazlar korkuyla da olsa artık Kızılderililerin de insan olduğunu anlamışlardı. Duygularıyla oynandığında onlar da sert tepkiler verebiliyordu.</p>
<p>Amerikan birliklerinin komutanı General Crook, Geronimo’ya adamlarıyla birlikte teslim olması durumunda ömür boyu baskısız ve savaşsız bir ömür vaat etti. Geronimo adamlarını toplayana kadar generalden süre istedi. Aldığı onayın ardından 8 ay içinde, Meksika’nın öte yanındaki tüm Apacheleri topladı. 1884 Şubat’ında beraberindeki yüzlerce kadın ve çocukla birlikte sınırı geçti.</p>
<p>Apacheler yeniden zincirlerle yaşamamaya yeminliydi. Sınırın ötesinde kurulan pusulardan, göçmen birliklerinden ve ordudan kaçarak birkaç ay yaşadılar. Bölgede girişilen her türlü yağma faaliyetinin sorumlusu olarak Geronimo gösteriliyordu. Oysa o yalnızca kaçmaya ve zincirlerden uzak bir hayat sürmeye çalışıyordu. Artık 57 yaşındaydı ve savaşlardan, kaçıp kovalamalardan çok yorulmuştu. General Crook bir kez daha Meksika sınırını geçti ve Geronimo’yu aramaya başladı. Amansız bir takip yürüten General Crook Apachelerin de saygısını kazanmış ve bir de lakap almıştı: “Nantan Lupan” yani Şef Kurt. 1886 Mart’ında general ve Apache şefleri yeniden masadaydı.</p>
<p>General, şeflerden kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi. Geronimo hapis cezasına razıydı. Yalnızca mahpus günlerinin bitiminde rezervasyonda yaşamayacağına dair garanti istiyordu. Washington’u bu konuda ikna edebileceğine inanan General Crook, söz verdi. &#8220;Sana teslim oluyorum&#8221; dedi Geronimo; &#8220;Bana ne istersen yap. Bir zamanlar fırtına gibiydim, oysa şimdi her şey bitti&#8230;&#8221;</p>
<h2>Geronimo’nun Son Yılları</h2>
<p>Ancak bitmemişti. Onlara içki satarak para kazanan bir asker, Geronimo’nun kulağına, Meksika sınırını geçtikten sonra kendisinin ve adamlarının öldürüleceğini fısıldadı. Götürüldüğü Bowie Kalesi’ne çok kısa bir mesafe kala Geronimo, gecenin karanlığından yararlanıp adamlarıyla birlikte kaçmayı başardı.</p>
<p>Geronimo’nun firarı General Crook’un da görevden alınmasına neden oldu. Washington bu sefer, Apache bölgesine, yükselme hırsıyla her şeyi yapabilecek olan yeni bir komutanı, General Nelson Miles’ı atadı. Miles’ın ilk işi Geronimo ve adamlarının peşine düşmek oldu. Bu amaçla başlarında Yüzbaşı Henry Lawton’ın olduğu özel bir birlik oluşturdu ve sınırı geçti. Onları bulmak bu birlikteki askerlerden Charles Gatewood’a kısmet oldu.</p>
<p>Gatewood, Geronimo’dan Generale güvenmesini ve teslim olmasını istedi. Geronimo ona inandı ve son kez silahını bıraktı. Tarih 4 Eylül 1886’ydı ve artık herkes rahat bir nefes almıştı. Çünkü Sonora Valisi’nin raporuna göre, Geronimo ve adamları yalnızca son 5 ay içinde 500 ya da 600 kişiyi öldürmüştü!</p>
<p>General Miles’ın yanına götürüldüğünde aralarında şöyle bir konuşma geçti.</p>
<blockquote><p>General: Sizi devlet korumasına aldıracağım. Gönderileceğiniz topraklarda hep alıştığınız kadar çok suyu, toprağı ve yeşili bulacaksınız.</p>
<p>Geronimo: Bizimle konuşan komutanlar hep bu sözleri verdiler. Artık bana masal gibi geliyor. Doğrusu size inanmakta çok zorlanıyorum.</p>
<p>General: Ben hayatta oldukça ne yaparsan yap bir daha tutuklanmayacaksın.</p>
<p>Geronimo: Bundan sonra hep barış içinde yaşamak istiyorum ve buna söz veriyorum.</p>
<p>General: Geçmişte yaptığın her şey artık silindi, hepsi önemsiz. Bundan böyle yepyeni bir hayata başlıyorsun.</p></blockquote>
<p>Karşılıklı sözler, vaatler, yeminler ve teslimiyet. Beyazların karşısında direnen son kale düşmüştü. Apachelerin son isyancı reisi Geronimo teslim olmuştu.</p>
<p>Sonra uzun esaret yılları başladı. Geronimo 1894 yılına kadar Pickens Kalesi’nde hapis kaldıktan sonra savaş suçlusu olarak Sill Kalesi’ne gönderildi. 1903 yılında Katolikliği seçen Geronimo artık yaşlanmış, geçimini fotoğraflar ve yaptığı elişlerini satarak sağlayan bir ihtiyara dönüşmüştü. Daha sonra Omaha ve Buffalo sergilerinde ve ardından 1904 St. Louis Dünya Fuarı’nda “Vahşi Batı”nın simgesi olarak halka teşhir edildi. 1905 yılında S. M. Barrett adında bir öğretmen, ABD Başkanı Roosevelt’den kopardığı özel bir izinle Geronimo’nun hayatını onun ağzından dinledi ve kaleme aldı.  Yine aynı yıl Başkan Roosevelt’ten doğduğu topraklara geri dönmek için af istedi ama hâlâ kendisinden korkulduğu için bu isteği kabul edilmedi.</p>
<p>İsyanla, mücadeleyle dolu bir yaşamı rezervasyonda sona erdiğinde, hâlâ savaş tutsağı kabul ediliyordu. 1909 yılının karlı bir Şubat günü atından düştü. Ancak ertesi gün bulunduğunda çok kötü üşütmüş ve zatürreye yakalanmıştı. Yaşlı bedeni yalnızca altı gün dayanabildikten sonra 17 Şubat 1909’ta 79 yaşında yaşamını yitirdi.</p>
<p>Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine karşın, Geronimo adı hep yaşadı. Kimi ona “dönek” dedi, kimi “cani”’; ancak Geronimo, Kızılderili isyanının sembol isimlerinden biri olarak tarihe geçti.</p>
<p>Geronimo’nun öyküsü hâlâ dilden dile dolaşır. Amerika’nın gerçek tarihini araştıran herkes onun adını saygıyla anar. Kaleme aldığı belgelerde hem kendi hayatını hem de de Kızılderililerin tarihini aktaran ve Geronimo ile aynı yıl ölen Dakota Siularının lideri Kızıl Bulut, onun şu sözlerini aktarır:</p>
<p><em>&#8220;Bize birçok sözler verdiler. Anımsayamayacağım kadar çok. Biri dışında hiçbirini tutmadılar. Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.&#8221;</em></p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/">Geronimo: Son Kızılderili İsyancı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adriyatik’in Türk Düşmanı Korsanları: Uskoklar</title>
		<link>http://www.serenti.org/adriyatikin-turk-dusmani-korsanlari-uskoklar/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/adriyatikin-turk-dusmani-korsanlari-uskoklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jan 2018 23:18:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Adriyatik denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Brazzere]]></category>
		<category><![CDATA[Habsburg]]></category>
		<category><![CDATA[korsanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı donanması]]></category>
		<category><![CDATA[Uskoklar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5929</guid>

					<description><![CDATA[<p>1571 yılında Venedik ve İspanya ile yapılan İnebahtı Savaşı’nın ardından Adriyatik Denizi’nde sular biraz durulmuş, resmi olarak adı konmasa da bir barış dönemi yaşanmaya başlanmıştı. Adriyatik’in doğu sahilleri halen daha Osmanlı’nın egemenliği altındaydı ama bölgedeki deniz yollarının güvenliği varılan mutabakat sonucunda Venedik donanmasına bırakılmıştı. Osmanlı açısından Adriyatik sularında deniz yolu güvenliğinin sağlanması ticari açıdan yaşamsal [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/adriyatikin-turk-dusmani-korsanlari-uskoklar/">Adriyatik’in Türk Düşmanı Korsanları: Uskoklar</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1571 yılında Venedik ve İspanya ile yapılan <strong>İnebahtı Savaşı</strong>’nın ardından <strong>Adriyatik Denizi</strong>’nde sular biraz durulmuş, resmi olarak adı konmasa da bir barış dönemi yaşanmaya başlanmıştı. Adriyatik’in doğu sahilleri halen daha Osmanlı’nın egemenliği altındaydı ama bölgedeki deniz yollarının güvenliği varılan mutabakat sonucunda Venedik donanmasına bırakılmıştı.</p>
<p>Osmanlı açısından Adriyatik sularında deniz yolu güvenliğinin sağlanması ticari açıdan yaşamsal önemdeydi. Çünkü XVI. yüzyılın hemen başlarında bu sularda boy göstermeye başlayan ve <strong>Uskoklar </strong>adı verilen korsanlar, savaşın ardından Osmanlı tüccarları için adeta kabus haline gelmişti.<span id="more-5929"></span></p>
<p>Uskok sözcüğü Hırvatça Uskočiti, yani sıçramak, öte tarafa atlamak sözcüğünden türetilmiş olarak Uskok, kaçkınlar, karşı tarafa geçenler, sığınmacılar anlamına gelir. Aslında Uskoklar’ın doğması da Osmanlı’nın fetih politikalarının bir sonucudur. Bunlar genel olarak Balkanlardaki Osmanlı fetihleri sırasında bu toprakları terk etmek ya da kaçmak zorunda kalan savaşçı Hristiyan mültecilerdi ve <strong>Habsburglar</strong> tarafından yerleştirildikleri Hırvatistan-Slovenya bölgesinde Habsburg topraklarını Türklere karşı koruyorlardı. Türklerle daha rahat savaşabilmeleri için kendilerine 1535 yılında ayrıcalıklar tanınmış, vergiden muaf tutulmuş ve kendi yöneticilerini seçme hakkı verilmişti. Karşılığında istenilen tek şey, ömür boyu birer asker olarak Türklere karşı savaşmalarıydı.</p>
<p>Uskoklar da tam olarak kendilerinden beklenileni yaptılar. Osmanlılara karşı hem karada hem de denizde faaliyet gösteren Uskoklar, XVI. yüzyıl boyunca denizde Adriyatik’te ve karada Seng bölgesinde Habsburg İmparatorluğu’nun hizmetinde Türklere karşı baskınlar yaparak Hristiyanların koruyuculuğu rolüne soyunmuş bir korsanlar topluluğu olup çıktı. Ama hedefleri yalnızca Osmanlı gemileri de değildi. Örneğin Türklerin koruması altındaki Raguza Cumhurunun ticaret gemileri de ya da arada bir Venedik gemileri de bu saldırılardan payına düşeni almaktaydı.</p>
<h2>Uskoklar&#8217;ın Senj&#8217;e Nakledilmeleri Dönüm Noktasıydı</h2>
<p>Uskoklar’ın tarihinde en önemli yıllardan biri olarak 1537 yılı kabul edilebilir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin bu tarihte Kilis’i fethetmesi üzerine buradan kaçan halk, Habsburglar tarafından daha güvenli olan Hırvatistan’ın Senj bölgesine yerleştirilmiş ve burada korsanlık faaliyetlerine başlamışlardı. Senj bölgesi korsanlık için son derece uygun doğal koşullara sahipti. Ulaşılması son derece güç, topçu ateşine uygun olmayan dağlık bir mıntıkaydı. Büyük gemilerin demir atmasına elveren uygun olmayan koyları, su yüzeyinin üzerine kadar çıkan kayalıklarla (resif) kaplı olması nedeniyle denizden ulaşılması da son derece zordu.</p>
<p>Uskoklar işte bu bölgede <strong>Brazzere </strong>adı verilen küçükleri 6-8, daha büyükleri 12-16 kürekli ve kürek sayısının 3-4 misli tayfalarıyla kadırgalardan çok daha hızlı hareket eden tekneleriyle bir gecede 100 deniz mili yol alıyorlar ve gördükleri her yerde Osmanlı ticaret gemilerine saldırıyorlardı. Son derece hızlı,  manevra kabiliyeti yüksek ve küçük oldukları için kayalıklarının arkasına bile saklanabildiklerinden ele geçirilmeleri oldukça zordu. Bu özellikleri ile Uskoklar, Karadeniz&#8217;e çıkan ve süratli tekneleri şaykalarla İstanbul Boğazı’na kadar gelip zarar veren Kazaklara benzemektedir.</p>
<p>Osmanlı arşiv belgelerinde Uskoklar için &#8220;harbi kâfir, hırsız ve eşkıya&#8221; tabirleri kullanılırken üsleri olan Seng için de “harbi kal‘a&#8221; veya “darülharb kal&#8217;ası” ifadeleri kullanılıyordu. Piri Reis’in Kitâb-ı Bahriye&#8217;sinde ise, Seng kalesi “Sanya Kal’ası” olarak geçmektedir.</p>
<p>Uskoklar’ın Adriyatik sahillerinde saldırdıkları Osmanlı limanlarını üç ana bölgede toplamak ve bu merkezleri esas alarak incelemek konunun takibi bakımından daha isabetli olacaktır. Bunlar kuzeyden güneye doğru Kilis bölgesi, Gabele ve Nova civarıdır. Uskoklar’la ilgili ayrıntılı bir araştırma yapan Bracewell, kıyıların ve deniz ticaret yollarının Uskoklar için çok kârlı bir hedef olduğunu ve yaklaşık 1520’lerden itibaren Adriyatik&#8217;teki Osmanlı ticaretini hedef alan saldırılar düzenlediklerini belirtmektedir.</p>
<p>Adriyatik’in kıyı bölgesinde olan ve Venedik’e tabi bulunan Zadra, Şibenik, Spilıt ve Trogir’in hinterlandındaki pek çok Osmanlı köyü de bu durumdan etkilenmekteydi. Hatta 1591’de bu saldırılar sonunda Osmanlı reayası topraklarını terk etmek zorunda kalmıştı. Ayrıca Uskoklar’ın deniz kenarına yakın yerlerdeki üstünlükleri nedeniyle buralarda yaşayan ve sayısı 10.000 haneye ulaşan Osmanlı reayası Uskoklar’a haraç vermek durumunda idiler. Osmanlı idaresindeki köyler, yağmalanmaktan kurtulmak için 1576’dan beri bu vergiyi ödemek durumunda kalmışlardı. Bu haraçların toplanması hiçbir resmi yetkisi olmayan Uskok voyvodaları ile köyler arasındaki mutabakat sonucu gerçekleşmekteydi. Yine 1588’de Uskoklar’ın Neretva nehrinin ağzından Zadar sınırlarına kadar olan bölgede her haneden bir Venedik altını haraç aldıkları tespit edilmektedir.</p>
<h2>Uskok Baskısı Altında Osmanlı Limanları</h2>
<p><img decoding="async" class="alignright wp-image-5930 size-medium" title="Uskoklar'ın Adriyatik Denizi'ndeki korsanlıkları Osmanlı'nın başını oldukça ağrıtmıştı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/uskoklar-350x215.jpg" alt="" width="350" height="215" />Venedik devleti de Uskoklar’a karşı Osmanlı tüccarını himaye ettiği halde, daha sonraları ve özellikle Osmanlı devleti ile arasının açık olduğu zamanlarda bu tavrını değiştiriyor ve Uskoklar’a yardımcı oluyordu. Bu yüzden Uskoklar&#8217;ın Osmanlı tüccarına ve topraklarına yaptıktan saldırılar şikayet konusu oluyordu. Çünkü Seng kalesinden çıkan Uskoklar, Venedik’e ait Zadar, Şibenik ve Spilit’e uğrayıp Dalmaçya kıyılarını takip ederek güneye doğru iniyorlardı. Önemli bir ticaret iskelesine sahip olan ve deniz ticaret trafiği itibariyle dikkat çeken Osmanlı idaresindeki Makarska limanının karşısındaki Venedik&#8217;in Braç (Brast) adasına yerleşiyorlardı. Sonra da denizlerde rastladıkları tüccar gemilerine saldırarak mallarına el koyuyor, kendilerini esir ediyorlardı. Ayrıca Venedik’e ait adalara uğradıklarında ise ada halkı onların hem sığınmalarına yardımcı oluyor ve hem de yiyecek ihtiyaçlarını karşılıyordu.</p>
<p>Deniz kenarında olan Makarska iskelesi saldırılardan olumsuz etkilendiği için tüccarın gidiş-gelişi azaldığından iskele gelirleri de düşmüş, bu sebeple korunması için iç bölgelerdeki kalelerden nefer gönderilmesi ve gereken mücadeleyi yapmak için kalelerde azap ağalığı makamının yeniden faal hale getirilmesi uygun görülmüştür.</p>
<p>Osmanlı topraklarından Venedik’e giden ve bu esnada Uskoklar’ın saldırılarına uğrayarak mağdur olan Müslüman tüccarın sayısı hiç de az değildir. Gabele bölgesinden Venedik’e gitmek üzere yola çıkan tüccar, genellikle Far (Lesina) Adası&#8217;ndaki Venedik gemilerine biner ve bu yolla Venedik’e ulanır ve dönüşte de aynı yolu kullanırlardı. Ne var ki bu yolculuk sırasında Venedik kaptanlarının Uskoklar’a göz yumması veya yardım etmesi sebebiyle Müslüman tüccarın bulunduğu gemiler saldırıya uğruyordu.</p>
<p>Örneğin Ankaralı tüccardan Seyyid Abdi&#8217;nin başından geçenler bunun tipik bir örneğidir ve İstanbul- Venedik arasında sürdürülen ticaretin aşamalarını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Seyyid Abdi, 1586 senesi başlarında Ankara&#8217;dan 38 yük (76 denk) sof temin edip İstanbul’a getirmiş, burada mîrî gümrüğünü inlediği gibi, Venedik bay loşuna da her yük için 160 akçe vermiş ve iki adamı ile birlikte malını Venedik’e yollamıştır. Bunlar Gabele iskelesine geldiklerinde orada da gerekli gümrüğü ödemiş ve 5 Şubat 1586’da Venedikli bir sof tüccarının gemisiyle yola çıkarken Uskoklar’ın saldırısına uğramıştır. Gabele’nin üzerinde bulunduğu Neretva nehrinin girişinde güvenliği sağlamak Venediklilerin sorumluluğunda olduğu halde, Venedikli kadırga reisi Uskoklar’la işbirliği yaptığından geminin basılmasına ve yağmalanmasına göz yummuşlar ve olayda tüccarın iki adamından biri öldürülmüş, diğeri esir edilmiştir. El konulan mallar ise, Uskoklar’la Venedikli gemi reisi arasında taksim edilmiştir. Tüccar Seyyid Abdi ısrarla hakkını aramışsa da 24 Ekim 1590 tarihli bir kayıttan anlaşıldığına göre, olayın üzerinden yaklaşık dört yıl geçtiği halde bir sonuç elde edilememiştir.</p>
<p>Saldırıların sürekli artması karşısında Osmanlı Padişahı III. Murad, Venedik Doçu Pasquale Cieogna’ya Kasım 1594’te bir mektup göndererek Uskoklar’ın Venedik’le işbirliği halinde Gabele iskelesini yağmalamaya çalıştıklarını, tüccar gelmediği için Gabele iskele gelirlerinin azaldığına dikkatini çekmiştir. Ayrıca, Osmanlı toprağına bir top menzili mesafede olan ve Neretva Boğazı karşısında bulunan Skurye Adası’nda yaptırılan kalenin derhal yıktırılmasının Osmanlı çıkarları açısından önemini vurgulamıştır.</p>
<p>Buna karşılık Venedik makamları, Osmanlıların kendi sahillerini korumak için bölgeye gemi gönderme ve oraya savunma amaçlı kale yapma eğilimlerine daima karşı çıkmıştı. Venedik’in asıl maksadı, bölgedeki ticaret merkezlerini kendi limanlarına taşımaktı. Çünkü Uskoklar Osmanlı limanlarını yağmaladıkça tüccar güvensiz bulduğu bu limanları terk ediyor, Venedik’e tâbi Spilit, Şibenik, Trogir gibi limanlara uğruyordu.</p>
<h2>Uskok Korsanlığının Sonu</h2>
<p>Uskoklar’ın Adriyatik Denizi’nde korsanlık yapmaları dışında, karadan da Osmanlı topraklarına durmaksızın akın düzenlemeleri ve Türklere zarar vermeleri başlangıçta oldukça hoş görülmekteydi. Hatta Venedik 1540 yılında Uskoklar’a “Korsanlık Ruhsatı” (Kaperbrief) vermiş ve İnebahtı Savaşı’nda Venedik donanmasıyla birlikte Osmanlılara karşı savaşmışlardı. Ancak Uskoklar’ın İnebahtı Savaşı’nın ardından başlayan barış ortamında Müslüman ya da Hristiyan ayırt etmeksizin Venedik gemilerine de saldırmaya başlaması Venedik’i de artık bu deniz korsanlarına karşı bir önlem almak zorunda bıraktı. 1590’lı yıllarda Venedikliler, Uskoklar’ın merkezleri konumunda olan Senj kalesi başta olmak üzere Triest ve Fiume’deki üslerini abluka altına aldılar ancak bu ablukalar başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü Uskoklar, Türklerle olan savaşı bir kutsal savaş olarak gören Papalık tarafından da desteklenmekteydi ve yaptıkları bazı yanlış işler görmezden gelinebilirdi. Venedikliler Papalığı karşılarına almaktan korktuklarından ve “Türk dostu” damgası yemekten çekindiklerinden daha fazla ileri gidemediler. Üstelik Habsburglar, Uskoklar’ın harekat alanlarını sınırlayacağına dair Venediklilere söz de vermişti.</p>
<p>Fakat her şeyin gibi sabrın da bir sınırı vardı. Habsburgların verdikleri sözleri tutmamasının yanında 1608’de Uskoklar’ın yeniden Venedik gemilerine saldırmaya başlaması, İstirya’daki Pula kasabasına saldırmaları, geniş yağma ve katliam yapmaları üzerine sahillerdeki tüm Hıristiyan yerleşimleri de Müslümanlar kadar kendilerini tehlikede görmeye başlayınca Venedik bu sorunu kökünden çözmeye karar verdi. 1615 Kasım ayında Venedik ve Habsburg-Uskok arasında başlayan savaş Uskok Savaşı tam 3 yıl sürdü. 24 Temmuz 1617 tarihinde yapılan barış anlaşması sonucunda Uskokların bütün gemileri imha edildi. Uskoklar da Senj bölgesinden alınarak sahilden yaklaşık 50 km. içerideki Karlstadt ve Kulpa bölgelerine nakledilerek tarih sahnesinden silindi.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/adriyatikin-turk-dusmani-korsanlari-uskoklar/">Adriyatik’in Türk Düşmanı Korsanları: Uskoklar</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/adriyatikin-turk-dusmani-korsanlari-uskoklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Misak-ı Milli Kararları ve Önemi</title>
		<link>http://www.serenti.org/misak-i-milli-kararlari-ve-onemi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/misak-i-milli-kararlari-ve-onemi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Savaş Yücel Sipahioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jan 2018 21:46:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Elviye-i Selase]]></category>
		<category><![CDATA[Felah-ı Vatan]]></category>
		<category><![CDATA[Meclisi Mebusan]]></category>
		<category><![CDATA[Misak-ı Milli]]></category>
		<category><![CDATA[Ulusal Ant]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5919</guid>

					<description><![CDATA[<p>Misak-ı Milli, (Ulusal Ant), son Osmanlı Meclisi’nin 28 Ocak 1920 tarihinde son biçimini verip imzaya açtığı, 17 Şubat 1920 günü oylayarak kabul ettiği, temeli Erzurum ve Sivas Kongrelerince benimsenen ilkelere dayalı Türk ulusunun birliği ile yurdunun bütünlüğünü ve gelecekteki güvenliği ile gelişmesini amaçlayan karardır. 16-29 Kasım 1919 tarihleri arasında, Sivas’ta Mustafa Kemal, bazı komutanlar, Heyet-i [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/misak-i-milli-kararlari-ve-onemi/">Misak-ı Milli Kararları ve Önemi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Misak-ı Milli</strong>, (Ulusal Ant), son Osmanlı Meclisi’nin 28 Ocak 1920 tarihinde son biçimini verip imzaya açtığı, 17 Şubat 1920 günü oylayarak kabul ettiği, temeli Erzurum ve Sivas Kongrelerince benimsenen ilkelere dayalı Türk ulusunun birliği ile yurdunun bütünlüğünü ve gelecekteki güvenliği ile gelişmesini amaçlayan karardır.</p>
<p>16-29 Kasım 1919 tarihleri arasında, Sivas’ta Mustafa Kemal, bazı komutanlar, Heyet-i Temsiliye üyeleri ve diğer bazı önemli kişilerin katılımıyla önemli bir toplantı gerçekleşmiştir. Toplantının amacı Meclisin nerede açılacağı ve gündem maddelerini tespit etmekti. Mustafa Kemal, işgal güçlerinin denetimim altındaki İstanbul’da Meclis’in sağlıklı çalışamayacağını düşünüyor ve başka bir ilde toplanmasını istiyordu. Fakat toplantı sonunda Mustafa Kemal’e rağmen 28 Aralık 1918’de kapatılan, genel seçimler sonucu yeniden oluşan Meclis-i Mebusan’ın bir kez daha İstanbul’da toplanması kararlaştırıldı. Yine de Meclis’in tam bir güven içinde çalıştığı anlaşılıncaya kadar Heyet-i Temsiliye’nin göreve devam etmesi, Paris Barış Konferansı’ndan olumsuz bir karar çıkması, Hükümet ve Meclisi Mebusan’ın da bunu onaylaması durumunda milli iradeye başvurulması kabul edildi.<span id="more-5919"></span></p>
<p>Mustafa Kemal 1920 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Ankara’da bulunan milletvekilleri ile gruplar halinde ya da tek tek görüşmeye başladı. Bu görüşmelerde Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları yeniden gözden geçirildiği gibi, Türk ulusunun emel ve hedeflerinin de kısa bir programa temel oluşturacak biçimde ve toplu bir tarzda ifade edilmesi gereği üzerinde duruldu. Böylece Misak-ı Milli metninin taslağı Mustafa Kemal tarafından hazırlandı. Ayrıca Mustafa Kemal, İstanbul’a gidecek mebusların Meclis-i Mebusan’da “<strong>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu</strong>” adıyla bir grup kurmalarını, kendisinin Meclis başkanlığına seçilmesi için girişimlerde bulunmalarını istemişti.</p>
<p>Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de İstanbul’da Fındıklı Sarayı’nda toplandı. Ne var ki Meclis başkanlığına Mustafa Kemal yerine İstanbul mebusu Reşat Hikmet Bey seçildiği gibi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu yerine “<strong>Felah-ı Vatan</strong>” adındaki grup kurulmuştu.</p>
<p>Yine de Meclis’i Mebusan’ın 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda, Mustafa Kemal tarafından hazırlanan 8 maddelik Misak-ı Milli taslağı Trabzon Milletvekili Hüsrev Sami (Gerede) tarafından okundu. Fakat maddelerin tümü üzerinde uzlaşma sağlanamadığı için tartışmalar çıkmış ve bir komisyonda maddelerin yeniden ele alınması karara bağlanmıştı.  Bundan sonra Misak-ı Milli üzerindeki tartışmalar genellikle gizli oturumlarda yapılmış ve dışarıya bilgi sızdırılmasına özen gösterilmişti. Sonunda 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli’nin son şeklini aldı ve 17 Şubat 1920 günü oylanarak kabul edildi. Toplam altı maddeden oluşan <strong>Misak-Milli kararları</strong> şunlardır:</p>
<h2>Misak-ı Milli Kararları</h2>
<p><strong>Madde1:</strong>  Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günkü Silah Bırakışımı [Mondros Mütarekesi] imzalandığı sırada, düşman ordularının işgali altında kalan kesimlerinin [o sırada Hatay ve Musul bölgesi Türk egemenliği altında idi] geleceğinin, halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir. Söz konusu silah bırakışımı dahilinde, din, soy ve amaç birliği bakımından birbirine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duygulan besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü, ister bir eylem, ister bir hükümle olsun hiç bir nedenle, birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.</p>
<p><strong>Madde 2:</strong> Halkı özgürlüğe kavuşunca, oylarıyla anavatana katılmış olan üç il [<strong>Elviye-i Selase</strong> yani Kars, Ardahan ve Batum] için gerekirse yeniden halkın serbest oyuna başvurulmasını kabul ederiz.</p>
<p><strong>Madde 3:</strong> Türkiye ile yapılacak barışa kadar ertelenen Batı Trakya&#8217;nın hukuksal konumunun belirlenmesi de, halkının özgürce yapacağı oylamaya göre olmalıdır.</p>
<p><strong>Madde 4:</strong> İslam Halifeliğinin ve Yüce Saltanatın merkezi ve Osmanlı Hükümetinin başkenti olan İstanbul kenti ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşulu ile Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte öteki tüm devletlerin oybirliği ile verecekleri karar geçerlidir.</p>
<p><strong>Madde 5:</strong> Müttefik Devletler ile düşmanları ve onların kimi ortakları arasında yapılan antlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkların da özdeş haklardan yararlanması umudu ile, bizce de benimsenip güvence altına alınacaktır.</p>
<p><strong>Madde 6:</strong> Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak bulunması ve daha çağdaş biçimde, düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için, her devlet gibi, bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında, bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal, parasal vb. alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara karşıyız. Saptanacak borçlarımızın ödenmesi koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.</p>
<p>17 Şubat 1920’de Meclis-i Mebusan’ca kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli’nin içeriği ile M. Kemal’in Rauf Bey’e (Orbay) gönderdiği metin arasındaki bazı farklılıklar bulunmaktadır:</p>
<ul>
<li>Ankara metninde dünya barışını korumak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti’ni (Cemiyet-i Akvam) destekleyen bir hüküm yazılmasına karşın İstanbul’da kesinleşen metinde bu kuruluştan hiç söz edilmemektedir,</li>
<li>Ankara metninde Mondros Mütarekesi ile belirlenen sınırlar içinde yaşayan İslam çoğunluğunun “ayrılık kabul etmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul’da bölünmezlik daha da genişle “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan “Osmanlı İslam” toplumu için öngörülmüştür,</li>
<li>Ankara metninde Osmanlı memleketleri içinde Müslüman topluluklar için “özkardeş” deyimi kullanıldığı halde İstanbul metninde buna yer verilmemiştir.</li>
</ul>
<p>Misak-ı Milli, Ankara’da TBMM’nin açılışından sonra da çeşitli çeşitli çevrelerden gelen bazı engellerle karşılaşması üzerine, TBMM’nin 18 Temmuz 1920 günkü oturumunda metin bir kez daha ele alınmış ve pekiştirilmesi için bağlılık yemini edilmesi gerekli görülmüştür.</p>
<h2>Misak-ı Milli’nin Önemi ve Sonuçları</h2>
<p>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kuruluş belgelerinden biri olarak olarak kabul edilebilecek Misak-ı Milli kararları her şeyden önce bir meclis kararıdır ve dolayısıyla Türk ulusunun kararı anlamına gelmektedir. Türk ulusu Misak-ı Milli ile tam bağımsızlık bilincini kazanmış bir ulus olarak sahip olmaları gereken hakları istemişlerdir. Misak-ı Milli kabul edilmemiş olsaydı, Milli Mücadele’nin siyasi programı ulusun temsilcileri tarafından resmen kabul edilmemiş olacaktı. Oysa Misak-ı Milli, Erzurum ve Sivas Kongresi’nde alınan kararlarının Osmanlı Mebusan Meclisi’nce kabul edildiği anlamına geliyor ve Anadolu hareketini başarıya bir adım daha yaklaştırıyordu.</p>
<p>Meclis tarafından alınan bir karar olması nedeni ile Misak-ı Milli’nin demokratik olmak gibi bir yönü de vardır ve bu yönü ile ileriki yıllarda özellikle Avrupa devletleri ile olan ilişkilerimizde temel ilke olarak istifade edilmiştir. Atatürk dönemi Türk dış politikasına da Misak-ı Milli kararları yön verecektir.</p>
<p>Alınan kararlar Osmanlı Devleti’nin artık dağıldığını, yeni bir devletin kurulacağını, yapılan çalışmaların bunun hazırlıkları olduğunu belli etmekteydi. Bir devletin ve ulusun varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin en temel koşulu bir toprak parçasına sahip olmasıdır. Misak-ı Milli de işte kurulacak yeni vatanın sınırlarını belirlemektedir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5920 size-large" title="Misak-ı Milli sınırlarını gösteren harita" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/misaki-milli-sinirlari-600x394.jpg" alt="" width="600" height="394" /></p>
<p>Kurulacak yeni devletin sınırları da <strong>Misak-ı Milli sınırları</strong> ile çok açık biçimde çizilmişti. Öyle ki; Doğu&#8217;da Kars, Ardahan ve Batum&#8217;dan oluşan üç sancak yeni devletin sınırları içine dahil edilmektedir. Güney sınırımızın İskenderun&#8217;un güneyinden başlayarak, Halep&#8217;le Katıma arasında Cerablus Köprüsü’ne uzanan bir hat olduğu, buradan doğuya doğru devam ederek Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük yörelerini birbirine bağlayan hattın da ülkemizin sınırları içinde yer aldığı ifade edilmektedir. Batı sınırımız ise Batı Trakya bölgesini kapsamaktadır.</p>
<p>30 Ekim 1918 tarihli ateşkesin yapıldığı sırada sınırlarımızın içinde kalan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu yerlerin tamamının, gerçekten veya hükme bağlı olarak hiçbir sebeple ayrım kabul etmez bir bütün olduğunun bir ilke olarak belirmesi yaşamsal değerdedir. Ulusal sınırlar içinde vatanın bölünmez bir bütün olduğu ilk defa Erzurum Kongresi’nde belirtilmiş ve Sivas Kongresi’nde yeniden onaylanmıştı. Misak-ı Milli kararları ile vatanın bölünmez bütünlüğü Mebuslar Meclisi’nce de kabul edilerek, belirlenen sınırlar içindeki topraklan işgal eden devletlerle mücadele edileceği ortaya konulmuştur. Erzurum ve Sivas Kongrelerine dayanarak, Türk devletinin ulusal sınırları belirlenmiştir. Kars, Ardahan, Batum’da tekrar halkoyuna başvurulabilmesi, Batı Trakya’nın hukuksal durumunun oturanların özgür oylarına göre gerçekleşeceği, bu bölgede Türk nüfusun çoğunluğuna güvenildiğinin bir kanıtıdır.</p>
<p>İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul’un güvenliği sağlanmaya çalışılmış ve Boğazların, Türklerin denetiminde olması gerektiği açıklanmıştır. Azınlık haklarında karşılıklılığın esas alınmasının bir ilke olarak ortaya konmuştur. Devletlerin ve ulusların eşitliğini Türkiye’deki azınlıklara verilebilecek hakların ölçüsünü belirtmiştir.</p>
<p>Yine Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa devletlerine vermiş olduğu siyasi, adli, mali imtiyazlara (kapitülasyonlara) ilk kez karşı çıkılmıştır. Türkiye’nin gelişmesi ve güçlenmesini engelleyen etkenler ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Misak-ı Milli’nin ilanı, İstanbul’un resmen işgaline neden olmuş, bu gelişme de Mustafa Kemal Paşa’ya Milli Mücadele’yi Padişah adına yürüttüğünü söyleme olanağı vermiş, ayrıca bu durum 19 Mayıs 1920’de yayınlanan bir genelge ile milletin yeniden seçeceği temsilcilerle, Meclis-i Mebusan’dan katılabilenlerle oluşan olağanüstü yetkili meclisin toplanmasına yol açmıştır</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/misak-i-milli-kararlari-ve-onemi/">Misak-ı Milli Kararları ve Önemi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/misak-i-milli-kararlari-ve-onemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık&#8217;ı Nasıl Devirdi?</title>
		<link>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 16:02:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ABD komplosu]]></category>
		<category><![CDATA[AIOC]]></category>
		<category><![CDATA[Ajax Operasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[BP]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[MI6]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[Petrol]]></category>
		<category><![CDATA[tudeh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5905</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tudeh’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden Muhammed Musaddık vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı. İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tudeh</strong>’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden <strong>Muhammed Musaddık</strong> vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı.</p>
<p>İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan bir tez yazmıştı. 1913’te eğitiminin bitmesinin ardından sonra Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde ders vermeye başlayan Musaddık, 1921’de Ahmed Kavam hükümetinde Maliye Bakanı, 1923’te Muşir-ed-Dovle hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı.<span id="more-5906"></span></p>
<p>1925’te yılında Başbakan Rıza Han’ın Kaçar Hanedanlığı’na son vererek Pehlevi Hanedanlığı’nı başlatan ve kendisini Şah ilan eden yasa önerisini İran Parlamentosu’nun kabul etmesi üzerine siyasetten çekilmiş; 1941’de İttifak Devletleri’nin İran’ı işgali ve Rıza Şah’ı görevden alarak yerine oğlu Muhammed Rıza Şah’ı getirmesinin ardından 1944 yılında bir kez daha milletvekili olarak siyasete dönüş yapmıştı.</p>
<p>Musaddık iç ilişkilerde katı bir anayasacı olarak bilinirdi. Şahın saltanat sürmek yerine, tıpkı Belçika ve Britanya’daki muadilleri gibi, yönetmesi gerektiğini savunacaktı. Silahlı kuvvetlerin kontrolünü elinde tuttuğu, böylelikle anayasa hukukunun ilkelerini olduğu kadar ruhunu da zedelediği, parlamento seçimlerine müdahale etmek amacıyla orduyu kullandığı, asıl sahiplerine iade edileceğine söz verilmiş hanedanlık arazilerinin denetimini yeniden eline aldığı için genç şahı topa tuttu. Seçimlere hile karıştığı gerekçesiyle 1949 Kurucu Meclisi’nin meşruiyetini sorguladı. Aynı zamanda seçim yasasında ordunun sandıkların çevresinde boy göstermesini yasaklayan, seçim kurullarının bağımsızlığını güvence altına alan ve başta Tahran olmak üzere Meclis’te şehirlere daha çok sandalye ayrılmasını sağlayan esaslı değişiklikler yapılmasından yanaydı. Hatta okuryazar olmayanların oy haklarının kaldırılması gerektiğini bile savunuyordu, çünkü “toprak oligarşisinin değişmeyen iktidarını zayıflatmanın en iyi yolu bu olacaktı.”</p>
<h2>1953 Darbesi’nin Nedeni: Anglo-Iranian Oil Company</h2>
<p>Geleneksel politikacıların “olumlu denge” ve büyük devletlere “taviz verme” gibi yanlış politikalarıyla İran’ın varlığını tehlikeye attıklarını ileri sürmüştü. “Böyle bir politika başka devletlerin de eşit ayrıcalıklar talep etmelerine yol açarak ulusal egemenliği tehlikeye sokacaktır” diye uyarıyordu. Bu nedenle 1919 İngiliz-İran Antlaşması’nı ve hem Amerika hem de Sovyetlerle yapılan 1945-46 petrol pazarlıklarını kınamıştı. Aynı gerekçelerle petrolün devletleştirilmesi davasına sarılarak hükümetin <strong>Anglo-Iranian Oil Company</strong>’ye (AIOC) el koyması gerektiğini iddia etti. İran’ın kendi petrol kaynaklarının üretiminde, satışında ve ihracatında tam denetimi elinde bulundurma hakkının vazgeçilmez olduğunda ısrarlıydı.</p>
<p>İran yönetimi ile Anglo-Iranian Oil Company arasında petrol gelirlerinin bölüşümü konusundaki tartışmalar 40’lı yılların sonlarına doğru yoğunlaşmaya başlamıştı. İran halkı İngilizlerin kendilerini sömürdükleri konusunda son derece haklıydı ve önlerinde bir örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Oysa Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a petrol gelirlerinden çok az bir pay veriyordu. 1912 ile 1933 yılları arasında AIOC 200 milyon İngiliz sterlini kâr elde ederken; İran hükümetine yalnızca 16 milyon sterlin ödenti (royalty) vermişti.</p>
<p>Musaddık çoğu zaman “İngiliz düşmanı” diye nitelense de, aslında 19. yüzyılın Britanya liberal parlamenter hükümetinin hayranıydı. Demokrasiye ve sekülerizme yürekten inanan bir insandı. Kendisi aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta sınıftı. Seçkin mustavfilerle Feth Ali Şah’ın baş veziri ünlü Muhsin Aştiyani’nin birinci göbekten torunu olan Musaddık, ayrıca kan ve evlilik bağıyla daha nice ayanla akrabaydı. Orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için “dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. Es-sultani unvanını kullanmaktan kaçınıyor, onun yerine Avrupa’da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı. Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre bu tavrı onun demagog, mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.</p>
<h2>Ulusal Cephe ve İran Petrollerinin Millileştirilmesi</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-5906 size-medium" title="Time dergisi 1951 sonunda &quot;yaşlı, tuhaf bir büyücü&quot; diye nitelediği Musaddık'ı &quot;Yılın Adamı&quot; seçip kapağına taşıyordu" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/time_dergisi-musaddik-252x350.jpg" alt="" width="252" height="350" />Hem Britanya’ya hem şaha karşı kampanya yürüten Musaddık, <strong>Ulusal Cephe</strong>’yi (Cebbe-i Milli) kurarak orta sınıf partileriyle derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. Bu nedenle Musaddık&#8217;ın yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şahı ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir.</p>
<p>1950 yılında yapılan seçimlerde sekiz üyesi Meclis’e giren Ulusal Cephe, milletvekili sayısının çok az olmasına karşın aldığı toplumsal destekle etkili bir grup oldu. Orta sınıfın da desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla kitlesel bir hareket başlatabilmişti.</p>
<p>Musaddık ve Ulusal Cephe’nin kararlı çabaları sonucunda parlamentoda kurulan Petrol Komisyonu, Mart 1951’de ve petrol sanayisinin millileştirilmesine dair tasarıyı kabul etti. Öneri 13 Mart 1951’de Meclis üyelerinin oy birliğiyle yasalaştı ve İran petrol sanayisi millileştirildi. İran’ın bütün kentlerinde halk tarafından zafer havası içinde kutlanan bu olay, İran’ın despotizme ve kolonyal tahakküme başkaldırısının zaferi olarak İran tarihine geçti. Bu başarı, Musaddık’ı Nisan 1951’de Başbakanlık koltuğuna taşıdı.</p>
<p>Başbakan olarak Musaddık kendi programlarını yaşama geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi. National Iran Oil Company’yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı, AIOC direnince Musaddık NlOCnin rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol kuyuları ve boru hattıyla birlikte AlOC’yi devralmasını emretti. AlOC’yi destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran’dan yapılan petrol ihracatını durdurarak <a href="http://www.serenti.org/birlesmis-milletler/">Birleşmiş Milletle</a>r’e şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi&#8217;nin karşısına çıkan Musaddık, Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı. Buna misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra Körfezi’ndeki donanmasını takviye etti. İran’a ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu.</p>
<p>Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş göstermeye başladı. Musaddık’ın monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca, şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis’in seçimleri Musaddık tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanını da atama yetkisinin anayasa kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şaha meydan okudu. Ordunun Şahın denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı. Şah karşı çıkınca, Musaddık davasını doğrudan halka götürdü.</p>
<p>Bir radyo yayınında menfur güçlerin petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.</p>
<p>Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu. 30 Tir gününü ‘‘milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş Bakanlığının görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi, savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı, 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı, Saray Bakanlığına Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini yasakladı, yine Şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı” olarak kınayan gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.</p>
<p>Böylece Musaddık hem İngiltere’yi hem de Şahı karşısına almış oldu.</p>
<h2>Adım Adım 1953 İran Darbesine</h2>
<p>1953 İran darbesi genellikle İran’ın uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim olarak gösterilmiştir. Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına İngilizlerle Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı. Kamuya yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu. Londra açısından AIOC, İran’da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu. Ayrıca Britanya hazinesine 24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor ve AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya’daki petrol arama çalışmalarına ve İngiltere’deki hissedarlara gidiyordu. Washington açısından -aslında Londra için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi. Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı. İpleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle uluslararası petrol piyasasını Bâtılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi. Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti de zarar görürdü.</p>
<p>Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu. Britanyalılar en başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık&#8217;ın kontrol meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar İran’ın kâğıt üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yolları denediler. Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Kasım ayına kadar sürdü. ABD’nin tutum değişikliğinin temel nedeni 1952 Kasım ayında yapılan ABD Başkanlık seçimlerini Dwight Eisenhower’ın kazanmasıydı. Çünkü bir önceki başkan Harry Truman, Kore Savaşı ve <a href="http://www.serenti.org/mccarthy-donemi-abdde-cadi-avi/">Mc Charty’cilik </a>yüzünden yeterince yıpranmış, başarısız bir darbe girişimi ile İran ile bağların tamamen kopması riskini göze alamamıştı.</p>
<p>Yeni başkanın beyin takımı, Musaddık konusunda Londra ile aynı görüşü paylaşıyordu. Özellikle de Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı olarak kabineye alacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına getireceği Allen Dulles…</p>
<p>Dwight Eisenhower daha yemin etmemişti ki, Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Monthy Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a geldi. Bu sefer Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol sorunu üzerinde konuşmadı. Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma arkadaşlarına Musaddık’ın eğer devrilmezse İran’ın ekseninin Sovyetler Birliği’ne doğru kayacağını, komünist TUDEH partisinin ordudaki adamlarıyla her an darbe yapabileceğini anlattı. Oysa gerçekte asıl sorun komünizm falan değildi. Çünkü Sovyetler Birliği, 1953 Şubat ayında ölen Stalin’in ardından kendi sorunlarıyla boğuşuyordu.</p>
<p>Başkan Eisenhower bir süre sonra Musaddık’ın devrilmesi gerektiğine ikna olmuştu.</p>
<h2>Kod Adı Ajax Operasyonu</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5907 size-medium" title="1953 İran darbesinde Musaddık'ın en büyük hatalarından birisi, darbenin sona erdiğine inanıp kendisini destekleyen kitleleri sokaktan çekmesiydi" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/musaddik_darbe-350x197.jpg" alt="" width="350" height="197" />Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 ajanları darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde bir araya geldi. Yıllar sonra adının “<strong>Ajax Operasyonu</strong>” (resmi adıyla TP-Ajax) olduğu ortaya çıkacak bu darbe planını uygulamaya koyacak isim oldukça tanınan birisiydi: Theodere Roosevelt’in torunu da olan CIA Ortadoğu Direktörü<strong> Kermit Roosevelt</strong>.</p>
<p>Her iki istihbarat da plana en kuvvetli kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir aralıklı olarak İran’da çalışmış Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir” konusunda kapsamlı bir istihbarat toplamıştı. CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın paha biçilmez olduğu belliydi.</p>
<p>Amerikalılar da masaya kendi geniş büyükelçilik olanaklarını koydular: İran ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.</p>
<p>Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt, Temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a ulaştı ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti. Onun varlığından İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.</p>
<p>Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli istifasını imzalayana dek, Şahın aklı bu plana yatmış sayılmazdı. Şah, Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek niyetinde değildi. Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar çekingen ve korkaktı. Şahın ikna edilmesi gerekiyordu.</p>
<p>İlk denemeyi Musaddık tarafından sürgüne gönderilen Prenses Eşref yaptı. Gizlice ülkeye getirilen Prenses Eşref ne kadar dil döktüyse de Şahı ikna etmeyi başaramadı. Sıra Kermit Roosevelt’in bizzat gidip Şahı ikna etmesiydi. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi. Şahı Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine ikna etmeyi başardı.</p>
<p>1 Temmuzda İngiltere Başbakanı Churchill, 11 Temmuz’da da ABD Başkanı Eisenhower’ın darbe planına onay vermesiyle Ajax Operasyonu başladı.</p>
<h2>Muhammed Musaddık’ın Devrilmesi</h2>
<p>Ajax Operasyonu’nun ilk adımı 15 Ağustos 1953’te atıldı. Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan Musaddık’ı görevinden aldığını ve ömür boyu ev hapsine mahkum ettiğini açıkladı. Fakat Musaddık kendisini teslim almaya gelen Şahın Muhafız Alayı Komutanı Albay Nasıri’yi ve beraberindeki askerleri tutuklatmış, Musaddık yanlıları da İran sokaklarına dökülerek eyleme başlamıştı. Sokak çatışmalarında yüzlerce insan ölmüş ve durumun kontrolden çıkması üzerine Şah Roma’ya kaçmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Darbe başarısız olmuş gibi görünüyordu. 18 Ağustos 1953 tarihinde CIA merkezinden İran’daki istasyon şefine gönderilen belgede şöyle yazıyordu: “Operasyon denendi ve başarısız oldu. ABD’nin rolünü ortaya çıkaracak herhangi bir Musaddık karşıtı operasyona katılmamalıyız. Musaddık’a karşı yürütülen operasyon sona erdirilmelidir.”</p>
<p>Fakat Kermit Roosevelt daha son kozunu oynamadığını düşündüğünden bu emri görmezden geldi. Musaddık’ın en büyük hatası ise darbenin bastırıldığını düşündüğü için daha fazla kan dökülmemesi adına taraftarlarını sokaklardan çekilmeye davet etmesi oldu.</p>
<p>28 Mordad (19 Ağustos) Ajax Operasyonu’nun ikinci aşaması başladı. Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahranın şehir merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi. Gözlemcilere göre, beş yüz kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. Sokaklarda Musaddık yanlıları da kalmadığından karşı koyacak kimse yoktu. Musaddık devrildi, tutuklandı, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi.</p>
<p>Bu noktada, 15 Temmuz darbe girişimi bastırıldıktan sonra halkı günlerce sokaklarda kalmaya devam etmesini söyleyen Tayyip Erdoğan’ın tarihten bir ders almış olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p>1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nasır ve Sukamo’yu andıran- gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu darbe Şahı İngilizlerle, Anglo-Iranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal Cephe’yi ve Tudeh Partisi’ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam “köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batıyla yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim <a href="http://www.serenti.org/iran-islam-devrimi/">1979 İran İslam Devrimi</a>’nin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir.</p>
<p>İyice yıpranan Anglo-Iranian Oil Company adını British Petroleum (BP) olarak değiştirse de artık gelirini zorunlu olarak İran halkıyla daha fazla bölüşmek zorunda kalacaktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yahudi Şeriatının Temel İlkeleri</title>
		<link>http://www.serenti.org/yahudi-seriatinin-temel-ilkeleri/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/yahudi-seriatinin-temel-ilkeleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2018 14:51:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dinler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[10 Emir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5882</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yahudi Devleti, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’a göre tanrının, insanlara kurmalarını, topluca yaşamalarını buyurduğu bir topluluktur. Ancak bu devlet, bütün insanların değil, yalnız Yahudi soyunun devletidir. Tanrı Hz. Musa’ya bütün Yahudileri bir araya toplamasını, onları bir devlet bütünlüğü içinde düzenlemesini buyurur. Bu nedenle Musa, bir devlet kurucusudur da. Tevrat’a göre, Hz. Musa bir yandan kurtarıcı, devlet [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/yahudi-seriatinin-temel-ilkeleri/">Yahudi Şeriatının Temel İlkeleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yahudi Devleti, Yahudilerin kutsal kitabı <strong>Tevrat</strong>’a göre tanrının, insanlara kurmalarını, topluca yaşamalarını buyurduğu bir topluluktur. Ancak bu devlet, bütün insanların değil, yalnız Yahudi soyunun devletidir. Tanrı Hz. Musa’ya bütün Yahudileri bir araya toplamasını, onları bir devlet bütünlüğü içinde düzenlemesini buyurur. Bu nedenle Musa, bir devlet kurucusudur da.</p>
<p>Tevrat’a göre, Hz. Musa bir yandan kurtarıcı, devlet kurucu, bir yandan da bir din önderi olarak tanrının görevlendirdiği bir kimsedir. Bu nedenle, görevine uygun olarak getirdiği bir takım kurallar düzeni vardır. İbrani dini, bu kurallara göre bütünlük kazanmıştır. Hz. Musa&#8217;nın getirdiği genel din kuralları, yani <strong>Yahudi şeriatı</strong> bütün insanlar için değil, peygamberi olduğu Yahudi ulusu içindir. Günümüzde de İsrail devletinin yazılı bir anayasası olmayıp,  Tevrat başta olmak üzere; Mişna ve Talmud&#8217;a bağlı dini esaslara uyulmakta, böylece Yahudilik inanç, adet ve gelenekleri insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde temel alınmaktadır.<span id="more-5882"></span></p>
<p>Yahudi inancında, tıpkı diğer tek tanrılı dinlerde olduğu her şeyden önce imanın temel şartını Tanrının varlığına ve birliğine olan inanç oluşturur. Yalnız diğer tek tanrılı dinlerden farklı olarak Yahudiler tek Tanrıya inanmakla birlikte, Tanrı&#8217;nın &#8220;Alemlerin rabbi&#8221; olduğuna değil, &#8220;Yahudilerin rabbi&#8221; olduğunu kabul eder. Yahudi inancına göre Tanrı&#8217;nın en sevgili ulus Yahudilerdir. Bunun en büyük kanıtı da, Tanrı&#8217;nın İsrailoğulları ile Musa&#8217;nın kişiliğinde Sina&#8217;daki ahitleşmesidir.  Hz. Musa Sina’da iken Tanrı, Yahudiliğin temel ilkelerini oluşturan “<strong>On Emir</strong>”i (Aseret Adiberot) Hz. Musa’ya vahyetmiştir. Hz. Musa’nın iki taş levhaya yazılı olarak Sina Dağı’ndan getirdiği On Emir şunlardan oluşmaktadır:</p>
<ol>
<li>Seni Mısır’dan tutsaklıktan kurtaran Tanrı benim.</li>
<li>Benden başka Tanrı’n olmayacaktır. Boşlukta, yerin üstünde veya altında, denizlerin derinliklerinde var olan varlıkların resimlerini yapmayacak ve onlara hiç bir biçimde tapmayacaksın.</li>
<li>Tanrı’nın adını boş yere ağzına almayacaksın.</li>
<li>Cumartesi gününü daima hatırlayıp, onu kutsal kılacaksın. Haftanın 6 günü çalışacak, yedincisinde dinleneceksin. Cumartesi günü dinlenmeye ayrılmış umumi dinlenme günüdür. O gün ne sen, ne oğlun, ne kızın, ne uşağın, ne de hayvanların, kısaca hiç biriniz çalışmayacaksınız.</li>
<li>Anne ve babana hürmet edeceksin.</li>
<li>Öldürmeyeceksin.</li>
<li>Zina yapmayacaksın.</li>
<li>Çalmayacaksın.</li>
<li>Yalan tanıklık yapmayacaksın.</li>
<li>Hiç kimsenin evine, barkına, karısına, hizmetçisine, öküzüne, eşeğine velhasıl sana ait olmayan bir şeye göz dikmeyeceksin.</li>
</ol>
<p>Hz. Musa’nın bir peygamber olarak getirdiği dinin, insanların yaşayışlarını düzenleyen temel ilkelerini onun üç kitabında buluyoruz. Bu kitaplar Çıkış, Levililer ve Tesniye’dir. Bu üç kitapta sıralanan kurallar genellikle ikiye ayrılır:</p>
<ul>
<li>Tapınmalarla, inançlarla ilgili olup uyulması gereken kurallar bütünü;</li>
<li>Yasaklarla sıralanan, yapılmaması gereken eylemler.</li>
</ul>
<h2>Yahudilikte Tabular</h2>
<p>Bu bölüme girenlere, genellikle “tabu” (haram) denebilir. Bunlar Yahudi dininin temel işlemleri sayılır ve şöyle sıralanabilir.</p>
<ul>
<li>Hayvanlarla ilgili işlemler;</li>
<li>Bitkilerle ilgili işlemler;</li>
<li>Tapınmalar,</li>
<li>Kurban</li>
<li>Hastalıklar,</li>
<li>İnsan bedeniyle bağlantılı durumlar;</li>
<li>Ölüler.</li>
</ul>
<h3>Hayvanlarla İlgili Yasaklar</h3>
<p>Tıpkı İslamiyet’te olduğu gibi Yahudilikte de helal ve haram kavramına dahil olan yiyecekler vardır. Yahudi inancında yenmesi yasak ya da serbest olan yiyeceklerin ya da yenilmesi sırasında uygulanacak olan kuralların belirlendiği sisteme Kaşerut adı verilir. Bu sözcük İbranice “uygun” sözcüğünden gelmektedir.</p>
<p>Yahudilerin kutsal kitabına göre başlangıçta bütün insanlar vejetaryendi. Ancak Nuh Tufanı&#8217;nın ardından Tanrı insanlara et yemesi için izin vermişti. Bu inanış dolayısıyla yiyeceklerle ilgili birçok yasak bulunmaktadır.</p>
<p>Her şeyden önce hiç bir hayvanın kanı yenmez. Tevrat’a göre kan, gerçekte candır.  Kesilen hayvanın olabildiğince kanının boşaltılması gerekir. Bu nedenle hayvan kesildikten sonra kanının iyice boşalması için uzun süre askıda asılı bekletilir. Hayvan kesim işiyle uğraşacak kimsenin (shoet) iyi bir eğitim alması, kullanacağı bıçağın hayvanı tek bir bıçak darbesiyle öldürecek kadar düz ve keskin olması şarttır.</p>
<p>Dört ayaklı hayvanlar içinde, çatal tırnaklı olanlarla geviş getirenlerin dışında kalan bütün hayvanların etlerinin yenmesi yasaktır. Yenilmesi yasak olmasa dahi, doğal yollarla ölen ya da başka hayvanlar tarafından öldürülen hayvanların yenmesi de yasaktır. Ayrıca yenmesi yasaklanmış hayvanlardan elde edilen süt, yumurta, yağ vb. hiçbir ürün yenemez.</p>
<p>Pulsuz, kanatsız su hayvanlarının tümünün yenmesi yasaklanmıştır. Yani ıstakoz, istiridye, karides, midye ve pavurya gibi kabuklu hayvanların yenilmesi yasaktır.</p>
<p>Böcekler yenemez. Fakat yenmesi yasak hayvanlardan elde edilen ürünlerin bir istisnası olarak bal yasak değildir.</p>
<p>Sürüngen türünden olan bütün hayvanlar murdar sayılır.</p>
<p>Hayvanların uyluk başı üzerinde bulunan kalça kasının yenmesi de gerekmez.</p>
<p>İki ayrı soydan hayvanın çiftleştirilmesi kesinlikle yasaktır. Çift sürmek için eşek ile öküz beraber koşulmamalıdır.</p>
<p>Deve eti, ada tavşanı ile tavşan eti, domuz gibi hayvanların etleri yenmez, leşlerine dokunmak bile doğru değildir.</p>
<p>Yırtıcı kuşlar (çengel gagalılar) içinde eti yenecek olan yoktur, bunların tümü murdardır.</p>
<h3>Bitkilerle İlgili Yasaklar</h3>
<p>Mademki İsrail&#8217;in toprağı kutsaldır öyleyse onun ürünleri de özel kurallara bağlı olmalıdır.</p>
<p>Yeni dikilmiş yemiş ağaçlarının yemişleri üç yıl yasaklanmıştır, yenmez. Dikilen bir yemiş ağacının dördüncü yıl olan yemişi Tanrıya sunulur, beşinci yıl ile ondan sonraki yıllardaki yemişleri yenebilir.</p>
<p>Her yedinci yılda tarlaları ekmek, bağları, ağaçları budamak yasaklanmıştır. Bu yıl içinde bağda yetişen üzümler, kendiliğinden biten ekinler, yemişler tabudur.</p>
<p>İki türlü bitki yanyana dikilmemelidir. Bu kural sebzelerle, yemiş ağaçları için de geçerlidir.</p>
<p>Eti tereyağında pişirmek, bir sofrada etle tereyağını birlikte bulundurmak yasaktır.</p>
<p>İki ayrı türden dokunmuş giysiler de yasaktır. Sözgelişi yün ve keten karışımı giysiler giyilemez.</p>
<h3>Tapınma Türleri</h3>
<p>Tanrının buyurduğu bütün tapınma türleri (Tevrat’ta geçen) dışında kalan dinsel eylemler yasaktır. Yalnız Kutsal Kitap’ın uygun gördüğü işlemler yapılacaktır.</p>
<h3>Kurban</h3>
<p>Sığır, dana, keçi, kumru, güvercin, koç gibi Kutsal Kitap’ta bildirilen, kurban edilmeleri uygun görülen hayvanlar dışında kurban kesilemez. Hiç bir insan kurban edilemez.</p>
<h3>Hastalıklar</h3>
<p>Tevrat’ın birçok yerinde hastalıkların Tanrının suçlu insanlara verdiği birer yıkım, birer ceza olduğu söylenir. Adı geçen hastalıklar sıtma, veba, uyuz, körlük, delilik, ur, mısır çıbanı, verem vb. dir. Bunlarla ilgili tabular yoktur. Yalnız “cüzzam”la ilgili tabular vardır. Cüzzama yakalanan, onun belirtileri olan kızıllığın göründüğü kimselerin, kâhinlere başvurması gerekir. Bu konuda Levililer kitabında (13.47-52) kesin buyruklar vardır.</p>
<p>Cüzzama yakalanan bir kimseye uygulanacak sağaltma yöntemi, kullanılacak ilaçlar, hastanın izleyeceği yol açıkça gösterilmiştir. Bu hastalığa tutulana yanaşmak, dokunmak kesinlikle yasaktır.</p>
<h3>İnsan Bedeniyle İlgili Durumlar</h3>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-5896 size-medium" title="Yahudi Şeriatı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/yahudilik-350x207.jpg" alt="" width="350" height="207" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/yahudilik-350x207.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/yahudilik.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />İnsan bedeniyle bağlantılı durumların başında akıntılar gelir. Gövdesinden akıntı gelen bir kimse “murdar” olduğundan dolayı onun yattığı yatağın, oturduğu minderin, örtünün, iskemlenin ve onlara dokunanların da murdar sayılması gerekir. Bilmeden böyle murdar bir nesneye dokunan kimsenin akarsuya iyice dalması, yıkanması, arınması zorunludur. Akıntılı insanın bindiği hayvan, tuttuğu eyer, dokunduğu eşya da murdar olur. Böyle kimsenin ellerini iyice yıkamadan birine dokunması, eşyaya el sürmesi doğru değildir.</p>
<p>Murdar sayılan insanın kullandığı kap topraktan yapılmışsa hemen bir kıyıda kırılması gerekir.</p>
<p>Akıntılı kimsenin akıntısı kesilince yedi gün bekledikten sonra akarsuya dalıp yıkanması, arınması, giysilerini de yıkaması gereği vardır. Yedi gün bekledikten sonra sekizinci günde iki güvercin yada iki kumruyu kahine götürür, kâhin bunlardan birini suç kurbanı, birini de sungu olarak tanrıya sunar.</p>
<p>Cinsel ilişkide bulunan kimselerin murdarlığı bütün gün boyunca sürer. Sonra yıkanır, giysilerini yıkarsa murdarlıkları gider.</p>
<p>Kan gelen (aybaşı olan) kadınla yatan erkek yedi gün boyunca murdardır. Üzerinde yattığı ne varsa onlar da murdar sayılır.</p>
<p>Böyle bir kadının yattığı yatak, üzerinde oturduğu her nesne, tuttuğu her şey murdardır. Onlara dokunanların da bütün gün murdarlığı sürer, yıkanıp arınmaları gerekir.</p>
<p>Kanı kesilen bir kadının iki güvercin ya da iki kumruyu kurban diye sunma gereği vardır. Kurbanları sunmadan önce iyice yıkanıp arınması zorunludur.</p>
<p>Çocuk doğuran bir kadının doğurduğu çocuk erkek olursa murdarlığı yedi gün sürer, doğan çocuk kız olursa bu murdarlık yedi günün bitiminden sonra altmış gün daha sürer. Doğan erkek çocuğun, sekizinci günü sünnet edilmesi gerekir.</p>
<p>Çocuk doğuran kadının arınıp yıkanarak murdarlık süresinden sonra kâhine gidip bir yıllık bir kuzu ile güvercin ya da kumru yavrusu vermesi gerekir. Kadının gücü kuzu kesmeye elverişli değilse, iki güvercin palazı yeter. Bunlar birer sungudur, kâhin gereğini yapar.</p>
<h3>Ölüler</h3>
<p>Hz. Musa’nın getirdiği inanç düzenine göre, insan bir ruh varlığıdır. Önemli, değerli olan ruhtur. Ruh gövdeden ayrıldıktan sonra bedenin değeri azalır.</p>
<p>İnsan ölüsünün, öteki canlıların ölüsünden ayrılır bir yanı yoktur. İnsan ölüsü de murdardır. Bu nedenle ona dokunulmaz. Ölen bir insana dokunan kimse yedi gün murdar olur. Böyle bir kimsenin üçüncü ile yedinci günlerde yıkanıp arınması gerekir. Bunu yapmayan bir kimse hep murdar kalır.</p>
<p>Ölünün bulunduğu çadıra giren, insan ölürken çadırda olan herkesin murdarlığı yedi gün boyunca sürer. Çadırda üzeri örtülü olmayan bütün kap kacak da murdar sayılır.</p>
<p>Mezara, insan kemiğine dokunan her insanın murdarlık süresi yedi gündür. Böyle bir kimse gerekli arınmayı, yıkanmayı zamanında yapmalıdır.</p>
<p>İster kılıçla, ister kendiliğinden olsun kırda, çayırda, ovada bulunan bir insan ölüsüne dokunan kimse yedi gün murdar kalır.</p>
<p>Murdar insanların arınması, yıkanması sırasında üzerlerine murdarlık suyu döken görevlinin de murdar olacağı açıktır. Bundan dolayı onun kendini, giysilerini yıkayıp arıtması gereği vardır.</p>
<p>Başkâhin ne anasının, ne de babasının ölüsünün yanısıra gidebilir, yoksa onun murdarlığı daha ağır bir suç olur.</p>
<h2>İnsan Eylemlerine İlişkin Yargılar</h2>
<p>Bu bölümde genellikle eylemlerle ilgili yargılar yer alır. Bir insanın toplum düzeni içinde davranışlarının ne gibi karşılık göreceği, nasıl cezalandırılacağı bu bölümde belli bir kurala bağlanmıştır. Yahudi Şeriatına göre, insan toplum içinde yaşayan, çevresiyle ilişkileri olan, komşuluk, aile bağları ile sınırlanan bir varlıktır. Toplumda yapması ve yapmaması gereken işler vardır. Genel yargılarla belirlenen bu eylemler şöyle sıralanabilir:</p>
<ul>
<li>Miras;</li>
<li>Adam öldürme;</li>
<li>Yoksullar;</li>
<li>Dullar;</li>
<li>Kimsesizler, öksüzler;</li>
<li>Hırsızlık,</li>
<li>Zina;</li>
<li>Evlenme;</li>
<li>Tanıklık;</li>
<li>Yargıçlar</li>
<li>Boşanma;</li>
<li>Köleler.</li>
</ul>
<p>Bu konularla ilgili kesin yargılar, buyruklar vardır. Bunları kim olursa olsun, nerede, hangi koşullar altında bulunursa bulunsun herkes yerine getirmelidir.</p>
<h3>Miras</h3>
<p>Ölen bir kimsenin oğlu yoksa bıraktıkları kızına (varsa) kalır. Kızı da olmayan bir kimsenin mirası kardeşlerine, kardeşleri yoksa babasının kardeşlerine, babasının kardeşleri de yoksa sopundan (aşiretinden) kendisine en yakın olana verilir. Miras ölenin geride kalan bütün malı, mülkü parası, eşyasıdır (Sayılar 27.8.11).</p>
<p>İsrailoğulları topluluğunda bireyler kendi atalarının sıpt’ından (oniki kabilenin her biri) gelen mirası aldıklarından dolayı, mirasın sıpttan sıpta geçmesi gereği vardır. Evlenme sıptlar arasında değil de bir sıpttan gelenler arasında olduğu için miras konusunda sıpt değiştirme yoktur. Bir şıptın mirası bir başka şıpta geçemez. İsrailoğullarının sopları (sıptları) kendi miraslarına bağlı kalırlar (Sayılar 36.7.9).</p>
<p>Bir erkeğin sevilen ve sevilmeyen iki karısı varsa ve sevilmeyen kadından oğulları olmuşsa, ilk doğan oğlu bu sevilmeyen kadından ise, mirasını oğullarına böldüğünde “nefret olunan kadından olan oğlu üzerine, sevilen kadından olan oğluna ilk oğulluk hakkını veremez, fakat kendisinde olan bütün malın iki payını nefret olunan kadından olan oğluna vermekle ilk doğan olarak onu tanıyacaktır, çünkü o kuvvetinin başlangıcıdır, ilk doğanın hakkı onundur.” (Tesniye 21.16.17).</p>
<p>İlk dönemlerde Yahudilikte miras, yalnız oğullara kalıyordu. Sonraları bu kural değişti. Bu kuralın değişmesi Mahla, Noa, Hogla, Milka, Tirtsa adlı kızların direnişi sonucu değişmiştir. Bunlar Tselofhad adlı bir Yahudinin kızları idiler.</p>
<h3>Adam Öldürme</h3>
<p>Yahudi inancında adam öldürme, kesinlikle yasaktır. Eski dinlerde, özellikle çoktanrıcı dinlerde görülen tanrılara insan kurban etme gibi, birisini bilerek öldürme de dinle bağdaşmaz. İbrani yasalarına göre insan öldüren mutlaka öldürülür. Tevrat’ın özellikle, Çıkış, Levililer, Tesniye gibi bölümlerinde bu konuda çok açık yargılar, buyruklar vardır. Ancak insan öldüren bir kimsenin ölümle cezalandırılması için “bilerek”, “düşünüp tasarlayarak davranma gereği vardır.</p>
<p>“Bir adam, vurduğu ölürse, mutlaka öldürülecektir.” (Çıkış 21- 12)</p>
<p>“Eğer bir adam, hile ile öldürmek için komşusuna mağrurane gelirse, onu öldürmek için benim mezbahımdan bile alacaksın.” (Çıkış 21.14).</p>
<p>“Ve Rabbın ismine küfreden mutlaka öldürülecektir, bütün cemaat mutlaka onu taşlayacak, garip olsun, yerli olsun, Rabbın ismine küfrettiği zaman öldürülecektir. Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir.” (Levililer 24.16- 17).</p>
<p>&#8220;Ve hayvanı vuran onu ödeyecek ve adamı vuran öldürülecektir.” (Levililer 24.21).</p>
<p>Adam öldürmek yasaklandığı için, Musa yasasında »öldüren öl-dürülür» (Lex Talionis) ilkesi genel geçerlik kazanır. Ancak bu ilkenin daha eski çağlardan kaldığı, özellikle Hammurabi yasasının etkisi altında geliştiği açıktır.</p>
<p>İbrani dininde adam öldürme, suçluyu cezalandırma konusunda en ilginç olan ölçü ((kısas»tır. Kısas bu dinds bir tamel ilkedir, genel geçerlik taşıyan kuraldır.</p>
<p>&#8220;Ve eğer adamlar kavga edip bir gebe kadına çarparlar, ve onun çocuğu düşerse, ve bir zarar olmazsa, kocasının kendi üzerine tayin edeceği gibi tazmin edecek, ve yargıçlar vasıtasıyla verecektir. Fakat zarar olursa, o zaman can yerine, can göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak, yanık yerine yanık, yara yerine yara, bere yerine bere vereceksin.&#8221; (Çıkış 21.22-25).</p>
<p>&#8220;Ve gözün acımayacak, can yerine can, göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak.&#8221; (Tesniye 19.21).</p>
<h3>Yoksullar</h3>
<p>Tevrat, Tanrının yoksulların yardımcısı, koruyucusu olduğunu ileri sürer. Ellerinden tutmak gerektiğini savunur:</p>
<p>&#8220;Çünkü Allahımız Rab&#8230; ve garibe ekmek ve esvap vermekle onu sever. Siz de garibi sevin, çünkü Mısır diyarında gariptiniz.&#8221; (Tesniye 10.18-19).</p>
<p>&#8220;Bir fakire ödünç para verirsen ona murabahacı olmayacaksın, onun üzerine faiz koymayacaksın.&#8221; (Çıkış 22.25).</p>
<h3>Dullar</h3>
<p>Yahudilikte dullar ile öksüzler, kimsesizler için önemli olan, onları korumak, onlara yardımcı olmaktır. Bu bir Tanrı buyruğudur. Tevrat’ın değişik yerlerinde bu konularla ilgili buyruklar vardır:</p>
<p>&#8220;Hiç bir dul kadını&#8230; incitmeyeceksiniz.&#8221; (Çıkış 22.22). Dulların korunması, onlara karşı iyi davranılması, onların hakkının yenmemesi gereklidir.</p>
<h3>Kimsesizler ve Öksüzler</h3>
<p>Tevrat’ta öksüzler, kimsesizler, yoksullar, dullar, garipler için belli buyruklar, onlara karşı nasıl davranılması gerektiğini gösteren yargılar vardır. Bunlar birer genel kural niteliğindedir. Bunlarla ilgili ayetler birbirini izler.</p>
<p>&#8220;Hiçbir dul kadını ve öksüzü incitmeyeceksiniz. Eğer onları incitirsen, ve bir yolla bana feryat ederlerse, onların feryadını mutlaka işiteceğim, ve öfkem alevlenip sizi kılıçla öldüreceğim ve kadınlarınız dul, ve çocuklarınız öksüz olacaklar.&#8221; (Çıkış 22.23-24).</p>
<p>&#8220;Kardeşlerinden olsun, yahut memleketinde şehirlerinin içinde olan kendi gariplerinden olsun, düşkün ve fakir ücretliyi sıkıştırmayacaksın, onun ücretini gününde güneş batmadan vereceksin&#8230; Garip ve öksüz hakkında hüküm değiştirmeyeceksin, ve dul kadının esvabını rehin olarak almayacaksın.. Ağaçlarını dövüp zeytin topladığın zaman, arta kalanı devşirmek için dönmeyeceksin, garibin, öksüzün, ve dul kadının olacaktır.&#8221; (Tesniye 24.14-20).</p>
<h3>Hırsızlık</h3>
<p>Yahudilikte en ağır cezayı gerektiren olaylardan biri de hırsızlıktır. Hırsızlara uygulanması gereken yasalar kesindir, yorum bile gerektirmez. Hırsızlık, İbranilerde üçe ayrılır.</p>
<ul>
<li>İnsan çalıp satmak, kaçırmak;</li>
<li>Hayvan çalmak;</li>
<li>Değişik nesnelerin çalınması</li>
</ul>
<p>Adam çalmakla ilgili hırsızlığın cezası kesinlikle ölümdür.</p>
<p>&#8220;Ve adam çalan, onu satmış olsun yahut kendi elinde bulundursun, mutlaka öldürülecektir.&#8221; (Çıkış 21.15).</p>
<p>&#8220;Eğer bir adam öküz yahut koyun çalarsa ve onu boğazlar yahut satarsa, bir öküz yerine beş öküz ve bir koyun yerine dört koyun ödeyecektir. Eğer hırsız duvar delerken yakalanırsa, ve vurulup ölürse, onun için kan hakkı yoktur&#8230; Eğer çaldığı şey öküz olsun, eşek olsun, yahut koyun olsun, diri olarak elinde bulunursa, iki kat ödeyecektir.&#8221; (Çıkış 22.1-4).</p>
<p>&#8220;Eğer İsrailoğullarından, kendi kardeşlerinden biri canı çalan adam bulunursa ve ona köle gibi davranır, yahut onu satarsa, o zaman o hırsız ölecektir ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksınız.&#8221; (Tesniye 24.7).</p>
<h3>Cinsellik ve Zina</h3>
<p>Tevrat’ın &#8220;zina&#8221; ile ilgili yargıları, olayın türüne, bu işi yapanların yakınlık oranına göre değişir. Genellikle zina konusunda verilen ceza, ölüm cezasıdır. Öteki ceza konularında olduğu gibi bu konuda da Yahudi dininin, Hammurabi yasalarının geniş ölçüde etkisi altında kaldığı görülür. Ancak cezanın uygulama biçimi değişir.</p>
<p>On Emir&#8217;den biri zinanın kesinlikle yasaklandığını gösteriyordu. Tevrat bu işin cezasını kesinlikle belirlemiştir.</p>
<p>&#8220;Bir kâhinin kızı fahişelik ederek kendini bozarsa, babasını bozmuş olur, ateşte yakılacaktır.&#8221; (Levililer 21.9).</p>
<p>&#8220;Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir. Ve babasının karısı ile yatan, babasının çıplaklığını açmıştır, ikisi de mutlaka öldürüleceklerdir, kanları kendi üzerlerine olacaktır. Ve bir adam kadınla yatar gibi erkekle yatarsa, ikisi menfur şey yapmışlardır, mutlaka öldürüleceklerdir. Ve bir adam bir kadınla beraber anasını alırsa, alçaklıktır, aranızda alçaklık olmasın diye kendisi ve kadınlar ateşte yakılacaktır.&#8221; (Levililer 20.10-14).</p>
<p>&#8220;Ve bir kadın bir hayvana yaklaşmak üzere onun yanına giderse, kadını ve hayvanı öldüreceksin, mutlaka öldürülecekler.&#8221; (Levililer 20.16)</p>
<p>&#8220;Ve bir hayvanla yatan adam mutlaka öldürülecektir, hayvanı da öldüreceksiniz.&#8221; (Levililer 20.15).</p>
<p>&#8220;Eğer bir adam başka bir adamın karısı olan bir kadınla yatmakta olarak bulunursa, o zaman kadınla yatan ve kadın, onların ikisi de öleceklerdir.&#8221; (Tesniye 22.22).</p>
<p>Yaratılış bölümü(1.28), Hz. Adem’in görevinin çoğalma olduğunu olumlu bir emir şeklinde vurgular. Ama bu yine Yahudi şeriatı çerçevesinde olmalıdır. Homoseksüellik kesinlikle yasaktır. Levililer’e göre (20:13) homoseksüel ilişkiye giren iki erkek ölümle cezalandırılır.  Talmud, kadınlar arası cinsel ilişkinin yasaklandığını açıklasa da , bunun nispeten küçük bir suç olduğu anlaşılmaktadır. Yine kendi kendini tatmin yani mastürbasyon da kesinlikle yasaklanan eylemler içindedir.</p>
<p>Tüp bebek olayında Yahudi din bilgileri arasında bir uzlaşma olmamakla birlikte kısır bir erkeğin karısının  başka bir erkeğin tohumu ile döllendirilmesi işlemine karşıdırlar. Çünkü aynı erkeğin başka kadınlardan doğan çocuklarının tesadüfen evlenmesi durumunda Tora’da kesinlikle yasaklanan ensest ilişki olayı (Levililer, 18) yaşanabilir.</p>
<h3>Evlenme</h3>
<p>Yahudi Şeriatı bütün öteki toplumsal kurumlar gibi, evlenmeyi, yuva kurmayı da belli, kesin koşullarla, yasalarla sınırlandırmış, düzenlemiştir. Evlilik kutsal bir kurumdur, bir Tanrı buyruğudur, yalnız insanların isteklerine, dileklerine bağlı bir kurum değildir. Bu nedenle Kutsal Kitap onu da kapsamı içine almıştır. Evlenme ile bağlantılı yargılar Tevrat’ın, daha çok, &#8220;Tesniye&#8221; adlı bölümünde bulunur.</p>
<p>Evlilikte yapılması gereken hazırlık, süslenme, kıza, geline verilecek eşya, nişan, nikah, bu iki bağlantı arasındaki ilişkiler ayrı ayrı ele alınıp incelenmiş, yargıya bağlanmıştır. Kimlerin kimlerle evlenebileceği, kimlerin evlenmelerinin yasaklandığı, uygun görülmediği belirtilmiştir.</p>
<p>Kan birliği bulunan kimseler arasında evlenme olamaz. Kardeşler, bir ana-babadan olan aile yakınları, yengeler, sütanneler, babanın kardeşleri ile evlenme yasaktır. İnsanın kızı, oğlu ile de evlenmesi suçtur:</p>
<p>&#8220;Sizden hiç biri kendi yakın akrabasından birine onun çıplaklığını açmak için yaklaşmayacaktır, ben Rabbım. Kendi babanın çıplaklığını, ve ananın çıplaklığını açmayacaksın, senin anandır, onun çıplaklığını açmayacaksın. Babanın karısının çıplaklığını açmayacaksın,  o senin babanın çıplaklığıdır. Kendi kızkardeşlerinin, babanın kızının, yahut ananın kızının çıplaklığını, evde doğmuş olan yahut dışarda doğmuş olsun, onların çıplaklığını açmayacaksın. Senin oğlunun kızının, yahut kendi kızının kızının çıplaklığını, onların çıplaklığını açmayacaksın, babandan olan senin kız- kardeşindir, onun çıplaklığını açmayacaksın. Babanın kızkardeşinin çıplaklığını açmayacaksın, o senin babanın yakın akrabasıdır. Kardeşinin çıplaklığını açmayacaksın, onun karısına yaklaşmayacaksın o senin yengendir. Kendi gelininin çıplaklığını açmayacaksın, oğlunun karısıdır, onun çıplaklığını açmayacaksın. Kardeşinin karısının çıplaklığını açmayacaksın, kardeşinin çıplaklığıdır. Bir kadınla onun kızının çıplaklığını açmayacaksın, onun oğlunun kızını, yahut kızının kızını onun çıplaklığını açmak için almayacaksın, onlar yakın akrabadır, alçaklıktır. Bir kadını kendi kızkardeşi üzerine, onu kıskandırmak, o hayatta iken kendi yanında çıplaklığını açmak için almayacaksın.&#8221; (Levililer 18.6-18).</p>
<p>Tevrat’ın bu sözlerinde, evlenme konusunda konan, kesin yasakların kimlere uygulanacağı açıkça gösterilmiştir.</p>
<p>Evlenme dışında kalan kadın erkek ilişkileri de belli kurallara bağlanmıştır. Bir erkeğin evlenmemiş, nişanlanmamış bir kıza yaklaşması, onunla sevişmesi yasaktır:</p>
<p>&#8220;Eğer bir adam, kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa ve onu tutup onunla yatarsa ve onlar bulunurlarsa, o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli şekel gümüş verecektir ve kadın karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır, bütün ömrünce onu boşayamayacaktır.&#8221; (Tesniye 22.28- 30).</p>
<p>Zina sonucu doğan çocuklar (mamzer), ancak kendileri gibi zina sonucu doğmuş olanlarla evlenebilirler ve bu yasak on kuşak boyunca devam eder. Zina sonucu meydana gelen gebelikte dahi çocuk aldırılmaz. Kürtaj Talmud’a ve daha sonraki dini otoritelerin yazılarına göre; Tanrı&#8217;nın yaratıcı gücüne karşı gelmektir; bir nevi cinayettir. Ancak annenin gebelik sırasında yaşamı tehlikeye girerse söz konusu olabilir.</p>
<h3>Tanıklık</h3>
<p>Tevrat, insanların yargıçlar önünde değişik nedenlerle birbirleri için tanık olmalarını da belli kurallara bağlamıştır. Bunlar, temel olan doğruluk, hakka saygı, yalandan, kötülükten kaçınmadır. Ölümü gerektiren yalancılık için bir değil en azından üç tanığın bulunması gerekir.</p>
<p>&#8220;Yalan haber taşımayacaksın, haksız tanık olmak için kötüye el vermeyeceksin. Kötülük için çokluğun peşinde olmayacaksın .</p>
<p>&#8220;Yalan şeyden uzak ol, ve suçsuzu ve salihi öldürme, çünkü ben kötüyü suçsuz saymam. Ve rüşvet almayacaksın, çünkü rüşvet, görenlerin gözlerini kör eder ve salihlerin sözlerini döndürür.&#8221; (Çıkış 23. 1-8).</p>
<p>&#8220;Bir adama karşı, işlediği her türlü suçta, her türlü fesat yahut suç için bir şahit kalkmayacak, iki şahidin sözü ile veya üç şahidin sözü ile bir şey sabit olacaktır. Eğer bir adama karşı kötülük hakkında şehadet etmek üzere, ona karşı yalancı bir şahit kalkarsa, o zaman aralarında dava olan iki adam, Rabbın önünde, o günlerde olan kâhinler ve hâkimler önünde duracaklar, ve hâkimler iyice araştıracaklar, ve işte, eğer şahit yalancı şahitse, ve kardeşine karşı yalan yere şahadet etmişse, o zaman kardeşine yapmayı düşündüğü ne ise kendisine yapacaksın, ve aranızda kötülüğü kaldıracaksın.&#8221; (Tesniye 19.15-19).</p>
<h3>Yargıçlar</h3>
<p>Yahudilikte yargıç, Tanrı adına, peygamberler adına, Tevrat’ın kurallarını uygulamakla görevli, davaları dinin buyur-duğu ilkelere göre yürüten kimsedir. Yargıçların doğru, gönülden arınmış, erdemli, iyi düşünen kimseler olması gerekir.</p>
<p>Yargıçlarla ilgili buyrukların, tanıklarla ilgili olanlarla eş düzeyde olduğu görülür. Tanıklıkla ilgili yargı, tanrısal buyruklar, yargıçlar, ijin de geçerlidir. Bu nedenle tanıklar için söylenenler, yargıçlar için de söylenir:</p>
<p>&#8220;Ve o vakit hâkimlerine emredip dedim: kardeşleriniz arasındaki davaları dinleyin ve bir adamla kardeşi, ve yanında olan misafir arasında hak ile hükmedin. Hükümde şahıslara itibar etmeyeceksiniz, küçüğü de büyüğü gibi dinleyeceksiniz, insan yüzünden yılmayacaksınız, çünkü hüküm Allahındır, ve sizin için güç olan işi bana getireceksiniz ve ben onu dinleyeceğim.&#8221; (Tesniye 1.16-17).</p>
<p>&#8220;Eğer adamlar arasında bir çekişme olup muhakemeye gelirler, ve hâkimler onlara hükmederlerse, o  zaman salihi suçsuz ve kötüyü suçlu çıkaracaklardır. Ve vaki olacak ki, kötü adam dövülmeye müstahak ise, hâkim onu yatırtacak, ve kendi önünde onun kötülüğüne göre sayı ile onu dövdürecek. Ona kırk değnek vurdurabilir..&#8221; (Tesniye 25. 1-3)</p>
<p>Yargıçların Tanrının buyruğunu en ince ayrıntısına değin yerine getirmeleri buyurulmuştur. Bu buyrukları olduğu gibi uygulamayan yargıçların yargıları geçerli değildir. Tevrat’a göre yargıcın acıma duygusu, yumuşaklığı etkili olamaz. Onun kimseye acımaması, yumuşak yüzlülük, yumuşak yüreklilik göstermemesi gereği vardır. Bu nitelikleri olmayan bir yargıç sağlam değildir.</p>
<h3>Boşanma</h3>
<p>Yahudi şeriatına göre boşanma hakkı yalnız kocanındır, kadının böyle bir hakkı yoktur. Erkek gerektiğinde, Kutsal Kitap’ın bildirdiği koşullar altında karısını boşayabilir; kadın ise hangi koşullar altında olursa olsun boşanma yetkisini kullanamaz. Birçok konuda Hammurabi yasalarına benzer nitelikler taşıyan, kimi maddelerini ondan olduğu gibi alan Yahudi dini yasası, boşanma konusunda ondan ayrılır. Hammurabi yasasında koca gibi, kadının da, gerektiğinde kocasından ayrılma hakkı vardır.</p>
<p>Tevrat’ın boşanma ile ilgili bölümleri şunlardır:</p>
<p>&#8220;Bir adam bir kadın alıp onunla evlendiği zaman vaki olacak ki onda utanılacak bir şey bulduğu için, kadın onun gözünde lütuf bulmazsa, onun için boş kağıdını yazacak, ve onun eline verecek ve onu evinden gönderecektir. Ve evinden ayrıldıktan sonra kadın gidip başka bir erkeğin karısı olabilir. Ve sonraki adam da ondan nefret ederse, ve onun için boş kağıdını yazarsa, ve onun eline verip onu evinden gönderirse, yahut onu kendisine karı olarak almış olan sonraki adam ölürse, onu göndermiş olan evvelki kocası, kadın murdar edildikten sonra onu kendisine karı olarak tekrar alamaz, çünkü Rabbın önünde bu mekruh bir şeydir.&#8221; (Tesniye 24. 1-4).</p>
<p>Tevrat’ta boşanma pek sınırlıdır. Bu nedenle onunla ilgili kutsal sözler de azdır. Öte yandan Tevrat, yeni evlenen kadınlar açısından da erkeklere sorumluluklar yüklemiştir.</p>
<p>&#8220;Bir adam yeni bir kadın aldığı zaman cenge çıkmayacak, ve onun üzerine hiç bir iş yükletilmeyecek, bir yıl evinde serbest olacak ve aldığı kadını sevindirecektir.&#8221; (Tesniye 24.5)</p>
<h3>Köleler</h3>
<p>Yahudilikte kölelerin ayrı bir hukuku vardır. Bu konuda ileri sürülen bütün buyruklar, kölenin belli bir süre sonra, genellikle altı yıl bitiminde, salıverilmesini gerekli kılar. Bir efendi hangi koşullar altında olursa olsun kölesinin hakkını yiyemez, ona acı çektiremez, ona gücünü aşan bir yükümlülük veremez:</p>
<p>&#8220;Eğer İbrani bir köle satın alırsa, altı yıl hizmet edecek ve yedincide hür olarak meccanen çıkacaktır. Eğer yalnız geldi ise yalnız çıkacaktır, eğer karısı ile geldi ise o zaman karısı kendisiyle beraber çıkacaktır. Eğer efendisi ona bir kadın verir ve o kendisine oğullar yahut kızlar doğurursa, kadın ve çocuklar efendisinin olacakve kendisi yalnız çıkacaktır. Fakat eğer köle açıkça&#8221; efendimi ve karımı ve çocuklarımı seviyorum, hür çıkmayacağım, derse, efendisi onu Allah&#8217;a yaklaştıracak ve onu kapıya yahut kapının süvesine yaklaştıracak, ve onun kulağını biz ile delecek ve kendisine ebediyen hizmet edecektir.&#8221; (Çıkış 21.2-6).</p>
<p>Burada geçen &#8220;Allah&#8217;a yaklaştıracak&#8221; sözü, efendi köleyi tapınağa götürecek, orada gerekli işlemi yapacaktır anlamına gelir. Kölelere, efendilerinin yanlarında kalma hakkı verilmekte, ancak efendinin yanında evlenip doğan çocuklara, analarına bu hak tanınmamaktadır.</p>
<p>Kölelerin salıvarildikleri zaman haklarının verilmesi, gönüllerinin alınması, onlara güleryüz, tatlı dille davranılması gereği de vardır. Bu konuda Tevrat’ta değişik buyruklar bulunur. Ancak kölenin İbrani olması gerekir.</p>
<p>&#8220;Eğer kardeşin, İbrani bir erkek, yahut İbrani bir kadın satın alır, ve altı yıl sana kölelik ederse, o zaman yedinci yılda onu yanından hür olarak salıvereceksin. Ve hür olarak onu yanından salıverdiğin zaman, onu eli boş salıvermeyeceksin, kendi süründen ve harmanından, ve mâsarandan ona cömertçe vereceksin, Allahın Rab sana nasıl bereket verdi ise, ona öyle vereceksin. Ve Mısır diyarında bir köle olduğunu, ve Allahın Rabbın seni kurtardığını hatırlayacaksın, bunun için sana bugün bu şeyi emrediyorum.&#8221; (Tesniye 15.12-15).</p>
<p>Burada ilginç olan, Tevrat’ın bütün kölelere değil de, yalnız Yahudi soyundan gelen kölelere ayrıcalıklı davrandığıdır. İbrani dininin yalnız Yahudileri koruyucu bir nitelik taşıdığı bu sözlerden de açıkça anlaşılıyor.</p>
<h3>Ana-Baba ile Çocuklar Arası İlişkiler</h3>
<p>Yahudi şeriatının önemli bölümlerinden biri de, ana-baba ile çocuklar arasındaki karşılıklı ilişkileri düzenlemesi, bunda da eski İbrani geleneklerine bağlı kalmasıdır.</p>
<p>Tevrat’ta ana-babaya kesin, sınırsız bir saygı gösterilmesi önerilir. Anaya, babaya karşı gelinmez, direnilmez, onların sözleri dinlenir, yerine getirilir. Anasına, babasına vuran, onları döven bir kimse gözünün yaşına bakılmadan, haklılığı haksızlığı aranmadan öldürülür. Tevrat bu konuda şöyle der:</p>
<p>&#8220;Ve babasına, yahut anasına vuran mutlaka öldürülecektir.&#8221; (Çıkış 21.15).</p>
<p>Ana-baba gibi, yakınlarına, büyüklerine, küçüklere, eli ayağı tutmayanlara iyi davranmak, iyilik etmek, güleryüz göstermek de Tevrat’ın önerdiği genel ahlak davranışları arasında yer alır.</p>
<h3>Faiz ve Ödünç Verme</h3>
<p>Bütün toplumlarda olduğu gibi İbrani toplumunda da faiz, ödünç para verme gibi ilişkilerin belli bir kurala bağlandığı görülür. İbranilerde faizle para verilebilir. Ancak verilen paranın getireceği faiz konusunda borçlunun ödeme gücü göz önünde bulundurulur; aşırı ölçüde faiz alınması yasaklanmıştır. Bu konu ile ilgili olarak Tevrat’ın değişik bölümlerinde ayrı ayrı buyruklar vardır:</p>
<p>&#8220;Para faizi olsun, zahire faizi olsun ödünç verilen her şeyin faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya faizle ödünç verebilirsin, fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin, ta ki, mülk olarak almak üzere gitmekte olduğun diyarda elini atacağın her şeyde Allahın Rab seni mübarek kılsın.&#8221; (Tesniye 23.19-20).</p>
<p>Bu bölümden kardeşler arasında faizin kesinlikle yasaklandığı, ancak yabancılar arasında geçerli olduğu açıkça anlaşılıyor. Ödünç verme konusunda ise belli bir ölçüye göre davranma gereği vardır:</p>
<p>&#8220;Komşuna bir şey ödünç verdiğin zaman onun rehinini almak için evine girmeyeceksin. Dışarıda duracaksın ve kendisine ödünç verdiğin adam rehini sana dışarıya çıkaracak. Ve eğer o adam düşkünse, onun rehine ile yatmayacaksın, güneş battığı zaman rehini mutlaka kendisine geri vereceksin, ve esvabında yatacak, ve sana hayır dua edecek.&#8221; (Tesniye 24.10-13).</p>
<p>&#8220;Eğer bir adam komşusundan ödünç bir şey alırsa, ve sahibi, kendisiyle beraber olmadığı halde sakatlanır, yahut ölürse mutlaka ödeyecektir. Ve eğer sahibi beraberse ödemeyecektir, eğer o kiralanmışsa kirasına sayılacaktır.&#8221; (Çıkış 22.14- 15).</p>
<h3>Fuhuş</h3>
<p>İbrani ulusu, İbrani soyundan gelen bir kimse için fuhuş vb. bu yoldan kazanılan para kesinlikle haramdır. Bu işlerle kazanılan paraların Tanrı yolunda tüketilmesi, onlarla adak sunulması da yasaktır.</p>
<p>&#8220;İsrail kızlarından ve İsrailoğullarından kendilerini fuhşa vakf etmiş kimse olmayacaktır. Kadın fuhşunun kazancını, yahut erkek fuhşunun ücretini, herhangi bir adak için Rabbın mabedine getirmeyeceksin, çünkü bunların ikisi de Rabbe mekruh şeylerdir.&#8221; (Tesniye 23.17-18).</p>
<h3>Efsunculuk ve Büyücülük</h3>
<p>İbrani inançlarına göre gerek efsun, gerek büyü gibi daha eski, çoktanrıcı dinlerden kalan işlemler, sapkınların işidir. Bunlar tanrının istemine, dileğine karşı yasak eylemlerdir. Bundan dolayı da suçtur: &#8220;Efsuncu kadını yaşatmayacaksın.&#8221; (Çıkış 22.18).</p>
<p>İbrani dininde bu gibi işlerin yasaklanması, Mısır’da, tutsaklık döneminde, öğrenilen, uygulanan büyücülük yüzündendir. Nitekim Firavun, Hz. Musa’nın tektanrıcı düşüncelerini, Tanrının ona verdiği &#8220;mucize gösterme gücü&#8221;nü bir büyü, bir efsun olarak nitelemiş, onu sınava çağırmış, büyücülerle, efsuncularla yarışmaya sokmuştur. Hz. Musa’nın gösterdiği bütün olağanüstü başarıları birer göz boyama, aldatmaca diye niteleyen Firavun, onun tektanrıcı görüşü ile de alay etmiştir.</p>
<h3>Adaklar</h3>
<p>İbrani inançlarına göre, insanın alnının teri, elinin emeği ile kazandıklarından Tanrıya adak sunma gereği vardır. İsrailoğulları için bunun dışında kalan ve &#8220;helâl&#8221; sayılmayan kazançlarla adak sunma yasaklanmıştır. Adaklarla ilgili ayetlerin daha çok,  dördüncü kitabı olan Sayılar’da toplandığı görülür.</p>
<p>Adakların nasıl, nerede, hangi günlerde sunulacağı, bu adakları kimlerin sunabileceği de belli kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar dışında adak sunulamaz, saçı saçılamaz, sungu verilemez. Adakların çoğu &#8220;kutsal gün&#8221; denen bayram-larla ilgilidir. Tevrat hangi türden hayvanların adak (kurban) olarak tanrıya sunulacağını açıkça belirlemiştir. Bunlar Yahudi dinine göre &#8220;arınmış&#8221; sayılan hayvanlar arasından seçilir: Genellikle boğa, koç, kuzu gibi hayvanlar. Kurban kesilerek sunulan adaklar arasında, tanrıya &#8220;takdime&#8221; adı altında ateşte yakılan kuzu eti, ekmek, un başta gelir.</p>
<p>Tevrat’ın Sayılar bölümünde kurbanların, sunguların, adakların ayın hangi günlerinde yapılacağı bu sırada düzenlenecek törenler açıkça gösterilmiştir. Burada ilginç olan durumlardan biri de adakların, sunguların yedi sayısı ile bağlantılı oluşudur. Sayılar’ın 28. bölümünden başlayarak 30. bölüme kadar süren ayetler bu konuyu içerir. Özellikle &#8220;yedi kuzu&#8221; üzerinde çok durulur. Buna karşılık yedinin iki katı olarak &#8220;ondört erkek kuzu&#8221;» da sık sık geçer. Kurbanların genellikle erkek hayvanlardan seçilmesi, sağlam, güçlü olması gereği de vardır (boğa gibi).</p>
<p>Kurban kesilerek sunulan adakların belli bir yerde belli bir düzene göre yapılması gerekir. &#8220;Mezbah&#8221; denen kurban kesme yerinin yapılması, boyutları da Tevrat&#8217;ta belirtilen düzene göredir.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/yahudi-seriatinin-temel-ilkeleri/">Yahudi Şeriatının Temel İlkeleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/yahudi-seriatinin-temel-ilkeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eyfel Kulesi&#8217;ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</title>
		<link>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 22:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[dolandırıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Eyfel Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Victor Lustig]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı Kont Victor Lustig ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı. Asıl adı Robert V. Miller olan Victor [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı <strong>Kont</strong> <strong>Victor Lustig</strong> ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan <strong>Eyfel Kulesi</strong>’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı.</p>
<p>Asıl adı Robert V. Miller olan Victor Lustig, 4 Ocak 1890’da günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Bohemya’da dünyaya gelmişti. Babası, yaşadıkları küçük kasaba Hostinne’in belediye başkanı olan orta halli bir adamdı. Lise eğitimi bittikten sonra eğitimini sürdürmesi için babası onu Paris’e üniversiteye yolladı. Victor’un zeki bir çocuk olduğu belliydi. 19 yaşına geldiğinde anadili Çekçe dışında İngilizce, Almanca Fransızca ve İtalyancayı son derece akıcı olarak konuşabiliyordu. Fakat asıl yetenekli olduğu alan pokerdi ve daha fazla okumaya niyeti olmayan Lustig, zekasını üçkağıtçılıktan yana kullanmayı tercih etmişti. İlk kurbanları Fransa-ABD arasında transatlantik gemiler ile seyahat eden zenginlerdi. Onlarla poker oynuyor ve el çabukluğu sayesinde her seferinden yüklü paralar kazanarak dönüyordu. Fakat 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi onun bu bol kazançlı işini tehlikeli hale getirmişti. Öyle ya, <a href="http://www.serenti.org/lusitania-ve-abdnin-1-dunya-savasina-girisi-komplo-mu-facia-mi/">Lusitania</a> batırıldıysa, kendi bindiği geminin de bir gün Almanların hedefi olmamasının garantisi yoktu. Sonuçta  zorunlu olarak ara verdi ve ABD’ye yerleşti.<span id="more-5865"></span></p>
<p>Fakat ABD’de kaldığı süre boyunca da hiç boş durmadı ve insanları dolandırmaya devam etti. Yakalanmadı mı? Elbette yakalandı. 1922 yılında Missouri’de banka ipoteğindeki harap haldeki bir çiftlik satışı işinde American Savings Bank’ı dolandırdığı için tutuklandı. Banka görevlilerine çiftlik için 10.000 dolar ve 22.000 dolar değerinde tahvil olan iki zarf göstermiş fakat imza atıldıktan sonra el çabukluğu ile o zarfları içi boş iki zarf ile değiştirmişti. Fakat öylesine ikna edici bir konuşmacıydı ki, Kansas’da yakalandığı zaman banka yetkililerini ve polisi “büyük bir yanlış yaptıkları” konusunda ikna etmeyi başarmış, yetkililer başlarına bela olacağını anladıkları bu adamı, cebine 1.000 dolar da para koyup başlarından savmıştı.</p>
<p>Lustig elbette dolandırıcılık kariyerine ara vermedi. Kanada’ya geçerek dolandırıcılık kariyerini sürdürdü. Bu seferki hedefi, Linus Merton adında zengin bir bankacıydı. Profesyonel bir hırsızla anlaşan Lustig bankacının cüzdanını ona çaldırttı. Adi hırsızlık sizi şaşırtmasın çünkü Lustig’in niyeti çok daha başkaydı. Ertesi gün çalınan cüzdanı içindekiler eksiksiz bir biçimde bankacıya teslim eden Lustig kendisini “ailesinin servetine 1. Dünya Savaşı sırasında el konulan ama içeriden aldığı tüyolarla at yarışları oynayarak iyi para kazanan” bir girişimci olarak tanıttı.  İstiyorsa yeni dostuna da içeriden aldığı tüyolarla iyi paralar kazandırabilirdi. Tek koşul, elbette vereceği tüyoların gizli kalmasıydı. Yeni arkadaşına bahis oynaması için 30.000 dolar para veren bankacı, bir daha Lustig’i hiç göremeyecekti!</p>
<h2>Eyfel Kulesi’nin Hurdacıya Satılması</h2>
<p>Eyfel Kulesi’ni satma öyküsü, Kont Victor Lustig’in 1925 yılında bir gazetede bakımı oldukça pahalıya mal olduğu için sökülmesi gerektiği ile ilgili bir yazı okumasıyla başlamıştı. Victor Lustig’in beyninde haberi okur okumaz bir şimşek çaktı. Pekala Eyfel Kulesi’ni açgözlü ama saf bir işadamına hurda olarak satabilirdi! Dünyada aptaldan bol daha ne vardı ki!</p>
<p>Kont, bu işi başarmak için Amerika’dan birlikte geldiği ortağı Daniel Collins ile birlikte Paris’in en lüks oteli olan Krillon Oteli’nde bir daire tuttu. Kendisini Fransız Bayındırlık Bakanlığı görevlisi olarak tanıttığı ve Eyfel Kulesi’ne teklif vermelerini istediği bir mektubu Paris’in en tanınmış hurda tüccarlarına gönderdi. Beş işadamı daveti ciddiye alıp otele geldiğinde hepsine burada yapacakları konuşmalarının gizli kalacağı konusunda yemin ettirmiş, sonra da Eyfel Kulesinin yıkılma tehlikesinde olduğunu ve sökülmesi gerekeceğini söylemişti. Ünlü anıtın hurda demirleri için teklif istiyordu. Kont, bakanlığın böylesine sevilen ulusal bir anıt için kamuoyunun tepkisi büyük olacağından, böyle gizli bir toplantı ve yeminlere başvurduğunu da açıklamıştı.</p>
<p>Bir hafta içinde teklifler verildi ve Kont, hurda tüccarı Andre Poisson’un teklifini kabul etti. Anlaşma yapıldı. Kont’un sekreteri Collins’in de tanıştırıldığı son toplantıda, iş için kaparo olarak banka çeki verildi. Üçkağıtçılar, bunun ardından ustaca bir darbe daha indirdiler. İşi kolaylaştırmak için yetkililere rüşvet vermeleri gerekeceğini söylediler. Hurdacı buna da razı oldu ve bu kez rüşveti nakit olarak verdi. İçinde bir parça kuşku varsa, o da giderilmişti artık. Rüşvet, adamların gerçekten bakanlıktan olduklarının kanıtıydı. Lustig ile Collins, parayı aldıktan sonra 24 saat içinde ülkeyi terk ettiler. Ama sahtekârlıklarının ardından kopmasını bekledikleri gürültü bir türlü gelmemişti.  Çünkü aldatıldığını anlayan hurdacı, utancından ve ticari kariyeri zedeleneceğinden dolayı dolandırıldığını polise bildirmemişti.</p>
<p>İki kafadar bunun üzerine Paris’e döndüler; aynı oyunu bir kere daha tezgâhlayıp Eyfel Kulesi’ni bir başka hurdacıya daha sattılar. Fakat bu sefer dolandırılan işadamı polise başvurdu. Afişleri Avrupa’nın her tarafına dağıtılan ve en çok aranan suculular arasına giren ikili, selâmeti yeniden ABD’ye kaçmakta buldu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5866 size-large" title="Tarihin en ünlü dolandırıcılarından olan Kont Victor Lustig, Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmıştı." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-600x347.jpg" alt="" width="600" height="347" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-350x202.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Victor Lustig ABD’de de Dolandırıcılığa Devam Ediyor</h2>
<p>Tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan adamımız elbette ABD’ye döndükten sonra kaldığı yerden devam etti. 1926 yılında yeni kurbanı olarak seçtiği Herman Loller adında Floridalı bir otomotivciye yeni makinesini tanıttı. Anlattığına göre kendi icadı olan bu makine her altı saatte bir 100 dolarlık banknot basıyor ve basılan banknotun sahte olduğunu bankacılar bile anlayamıyordu. Deneme için makineye boş kağıtlar ve iki tane 100 dolarlık banknot yerleştiren Lustig, Loller’la altı saat bekledikten sonra makineden çıkan ve kendi koyduğu 100 dolarlık banknotun, makine tarafından basıldığına adamı ikna etti. Makinenin satışından 25 bin dolar alan Lustig bir kez daha kayıplara karışmıştı.</p>
<p>Lustig’in dolandırıcılık kariyerini sonlandıran olay, Tom Shaw adında Nebraskalı bir kimyagerle birlikte sahte fatura basmaya başlaması oldu. Piyasaya her ay giren 100.000 dolar değerindeki sahte faturalar (enflasyon farkı göz önüne alındığında günümüzde 1.500.000 dolara yakın) doğal olarak gizli servisin de dikkatini çekmişti. Federal ajanlar tüm ABD’de piyasaya sahte fatura süren bu dolandırıcının peşine düşmüştü. Yakalanmayacağını düşünüyordu ama kız arkadaşı Billy May’in onun Tom Shaw’ın metresi ile ilişkisi olduğundan kuşkulanıp bir kıskançlık krizinde yerini polise ihbar etmesi yolun sonuydu.</p>
<p>Sonunda yakalanmıştı ama duruşmasından tam bir gün önce hapishaneden kaçmayı başardı. Fakat kaçışı uzun sürmedi. 27 gün sonra Pittsburgh’da yakalanıp 5 Aralık 1935’te yargıç karşısına çıkarıldı. 15 yıl hapis cezası alan Victor Lustig ömrünün geri kalanını artık Alcatraz Hapishanesi’nde geçirecekti. 11 Mart 1947’de 57 yaşında iken beyin tümöründen öldüğünde, ölüm belgesindeki meslek hanesinde dolandırıcı değil “pazarlamacı”  yazıyordu.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
