Roma İmparatorluk Ordusu

Roma’ya övgüler düzen konuşmasında Aelius Aristeides, Roma İmparatorluğu sakinlerini içeride olduğu kadar çok iyi korunan, girilmesi olanaksız sınır bölgelerinde de güvenlik içinde yaşayan insanlar olarak betimler. Roma İmparatorluğu her ne kadar döneminin en büyük, en güçlü ve en eğitimli ordusuna sahip olsa da, bu sürece gelinceye kadar Kartacalı Hannibal gibi komutanlar zaman zaman lejyonerlere ecel teri döktürmüştür.

İmparatorluğun en geniş sınırlarına ulaştığı MS ikinci yüzyılda, savunacağı binlerce kilometre sınırı vardı. Ren’in ağzından Tuna’nın denize döküldüğü yer arasındaki mesafe 2.000 kilometreydi. Kuzey Afrika eyaletlerinin sınırları ise bunun iki katı boyunca uzanıyordu. Doğudaki sınır bölgelerinde hâlâ bir dizi bağımlı krallıklar vardı ve Kappadokia, Kommagene ve Nebatiler Ülkesi’nin MS birinci yüzyılda, Palmyra ve Osroene gibi krallıklar ikinci yüzyılda ilhak edilene dek, hiçbir sınır bölgesi tahkim edilmemişti. (Ermenistan Roma ve Parthia arasında tampon bir devlet olarak kaldı.) Karadeniz ve Kızıldeniz arasında karadan gidilecek en kısa yol 3.000 kilometreydi. Bazen nehirler ve dağlar doğal sınırı oluşturuyordu. Bazen de sınırlar uçsuz bucaksız çöllerin ve ormanların içinden geçiyordu. Bunların hepsinin askeri kuvvetlerce savunulamayacağı açıktı; imparatorluğun dünyaya kapatılması gibi özel bir niyet de güdülmüyordu. Roma’nın lüks mallara ihtiyacı vardı, Baltık’tan gelen kehribara ve kürke, Çin’den gelen ipeğe, doğunun başka yerlerinden gelen baharatlara ve Afrika’nın içlerinden gelen altına. Gerçekte, belli başlı birkaç sıkıntılı bölge dışında imparatorluğun sınırları geçirgendi. İmparatorluk ile dış dünya arasındaki en eksiksiz ve incelikli bariyer olan Hadrianus Duvarı bile, tüccarların Roma’nın gözetimi altında girip çıkabileceği şekilde tasarlanmıştı ve duvarın asıl amacı bu iletişimi daha etkin biçimde kontrol edebilmekti.

Bu, imparatorluğun sınırları boyunca tahkimatların olmadığı anlamına gelmiyor. Britanya’daki Hadrianus Duvarı bilinen en iyi örnektir, fakat Germania’da adına Umes denen ve aslen gözcü kuleleriyle kontrol edilen askeri bir yol vardı. Hadrianus döneminde bu yolu takviye etmek için kazıklardan yapılmış bir duvar inşa edildi. Afrika’da, tahıl ve zeytin yetiştirilen zengin bölgeleri göçebe kabilelerin yağmalarından korumak için hendekler ve gözetleme kuleleri yapıldı. (Bu kabileler güvenlik açısından asla ciddi bir tehdit yaratmıyordu ve 4.000 kilometrelik bütün bir sınır için en fazla 45.000 asker (lejyonerler ve yedekler) ayrılmıştı.) Doğuda hiçbir resmi savunma hattı yoktu, fakat Parthia sınırlarından geriye doğru uzanan ve gerektiğinde birlikleri cepheye çarçabuk sevk edebilmek için yollar inşa edilmişti.

Roma İmparatorluğu’nun Güvenlik Unsurları: Ordu ve Diplomasi

Aslında imparatorluğun savunması duvarlara değil, silahlı kuvvetlerin nihai tehdidi ile diplomasinin karışımına bağlıydı. Yerli kabileler para ve lüks eşyalar verilerek ya da özel koruma önerilerek satın alınabilirdi. Liderlerin oğulları imparatorluğa getirilebilir, imparatorun ailesi içinde “uygarlaştırılır” ve daha sonra tekrar, hayat boyu Roma halkının dostları olarak kalmaları umuduyla evlerine gönderilirlerdi, imparatorluğa karşı birlik oluşturmalarını engellemek için kabileler arasındaki sürtüşmeler körüklenebilirdi. Tacitus konuya, her zaman olduğu gibi yine kurnazca işaret eder: “Kabileler bize duydukları sevgiyi koruyamasalar bile, hiç değilse birbirlerine olan düşmanlıkları sürdürebilirler.”

İmparatorluğun sınırları kesinlik kazandıkça ordunun rolü de değişti. Sürekli fetihlerin yapıldığı günler geride kalmıştı; artık ordu yıllarca ve büyük oranda hareketsiz olmayı bekleyebilirdi. Augustus yaklaşık 150.000 lejyoneri iskân etmişti ve MS ilk iki yüzyıl için toplam yirmi sekiz ile otuz lejyonluk bir kuvvet elde tutuldu. Bunlar imparatorluğun saldırılara daha açık sınır bölgeleri boyunca yerleştirildi. MÖ 23’te Ren’e sekiz lejyon tahsis edilmişti, fakat ortalık duruldukça dört lejyon yeterli görüldü. Tuna’nın doğusu saldırıya en açık bölgeydi ve MS 150’de buraya ordunun üçte birini oluşturan on lejyonluk bir kuvvet yerleştirildi. Doğu sınırına sekiz lejyon ayrıldı, üç lejyon Britanya’ya, iki lejyon da Kuzey Afrika’nın tamamına. Dolayısıyla bütün lejyonların yansından çoğu Tuna-Fırat ekseni boyunca dizilmiş oldu. Bu durum, bir komuta merkezi olarak Roma’nın giderek neden marjinalleştiğini ve Constantinus’un şimdiye dek bir Yunan kenti olan Byzantion’u dördüncü yüzyılda yeni başkenti Konstantinopolis adıyla neden kendisine bu eksen üzerindeki destek noktası olarak seçtiğini açıklıyor.

Augustus’un hükümdarlığının sonundan itibaren, eldeki rakamlar, ordunun devlet kaynaklarının yüzde yetmişini kullandığına işaret ediyor. Ordu, bünyesine katılacak kişilere iyi tanımlanmış bir kariyer öneriyordu, ayrıca, orduya girmenin başlıca kriteri olarak vatandaşlık yaygınlaştırıldı; bunun için imparatorluğun uyruğu olan halklardan oluşan geniş kitle kullanıldı. Lejyonlar artık İtalya’dan toplanacak askerleri beklemek yerine bulundukları bölgede asker toplayabileceklerdi. Her ne kadar hizmet süreleri sona erdiği zaman askerlerin salıverilmediklerine ilişkin yakınmalar olsa da, yeterli miktarda maaş ve önceden saptanmış belirli bir hizmet süresi vardı. İmparatorlar özel durumlarda verecekleri ekstralarla bu ücreti artıracaklardı. Bir lejyonerin yasal bir evlilik sözleşmesi yapamayacak olması ordu yaşantısının en büyük dezavantajıydı, yine de uygulamada, sağlam ilişkilerin yaygın olarak ortaya çıktığı ve bu evliliklerden olan erkek çocukların geleceğin askere alınacak yetenekte vatandaşları olarak kabul edildikleri görülür. Nihayet Septimius Severus’un hükümdarlığı sırasında (193-211) lejyonerlerin evlenmelerine izin verildi.

Roma Ordusunun Temeli: Lejyonerler

Roma İmparatorluğu ordusunun temelini Roma yurttaşı olan lejyonerler oluştururdu. 8 lejyonerler oluşan en temel birlik contubernium adını alır ve bu birimin askerleri aynı barakalarda kalırdı. Acemi lejyonerler bir alanda uzmanlaşana kadar geri hizmetlerle ya da ayak işleriyle uğraşırdı. Roma ordusunun diğer temel birlikleri şöyle oluşurdu:

10 Contebernium= Century (Centurion adı verilen komutanlar yönetir)
6 Century=Cohort
10 Cohort+Equites Legiones (120 süvari)=Lejyon (Roma İmparatorluk Ordusu’nun en büyük askeri birliği)

Lejyondaki her cohort birden ona kadar numaralandırılırdı. 1. cohort diğerlerine göre daha kıdemliydi ve yapılanması diğer cohort’lara göre farklıydı. 1. cohort her birinde 160 lejyoner bulunan 5 century’den yani toplamda 800 lejyonerden oluşurdu. Bu birliğin içinde demirci ya da inşaatçı gibi uzmanlaşmış askerler bulunurdu.

Kısacası, simgesi Roma kartalı olan ve Roma ordusunun en büyük askeri birliği olan bu lejyonlar 5.120 piyade ile 120 süvariden oluşan nominal bir kuvvete sahipti. (Vindolanda tabletlerinden elde edilen kanıtlar, bir birliğin savaş gücünün hastalıklar, firarlar, izinler ve özel görevlendirmeler yüzünden dikkate değer biçimde azaldığı izlenimi veriyor.)

Lejyonlardaki piyade erleri iyi korunmuş ve ağır silahlarla donatılmıştı. Bronz miğferlerin iç kısmında başı korumak için demirden bir plaka vardı; bedenlerinin üst kısmı deri zırhlarla kaplıydı. Scutum adı verilen, tahtadan yapılı, kenarları metalle kaplanmış dikdörtgene yakın şekli olan büyük kalkanları vardı. Düşmanla ilk teması kurdukları zaman kullandıkları pillum denilen iki tane kargı ile göğüs göğse savaşmak üzere bir kılıç taşıyorlardı. Savaş başladığında Romalı askerler, düşman birliklere 20 metre mesafe kalacak kadar koşuyor, mesafe 20 metreye inince bir anda duruyor ve en öndekiler ellerindeki kargıları düşmanlara fırlatıyordu. Düşman ordusunun ön safhı yere yığılırken ya da kalkanlarına saplanan kargıları çıkartmak için çabalarken, lejyonerler kılıçlarını çekerek kalan 20 metreyi koşuyor ve düşmanın karışmış ilk hatlarına saldırıyordu. Süvariler ise çoğunlukla kanatlardan yapılacak olası düşman saldırılarını engellemek için beklerdi.

Lejyonerlerin Başarısı Katı Disiplin ve Cezaya Bağlıydı

Romalı LejyonerlerOrduda katı bir disiplin vardı ve teoride de sürekli olarak eğitim. MS dördüncü ve beşinci yüzyıllarda, Flavius Vegetius Renatus tarafından askeri eğitim hakkında (fakat daha çok eski zamanlardan söz eden ve lejyonların dirençlerini özetleyen) bir el kitabı yazıldı. Roma ordusunun diğer ordulara göre en büyük üstünlüğü olan katı disiplin ise birtakım cezalarla sağlanıyordu.

  • Castigatio: Sopa cezası
  • Pecuniaria multa: Maaştan kesme
  • Munerum indictio: Angarya ve pis işlerin verilmesi
  • Gradus deiectio: Tenzili rütbe
  • Militiae mutatio: Sürgün
  • Missio ignominiosa: Ordudan atılma

Ve bunların dışında decimatio (Latince “onuncunun öldürülmesi” anlamına gelir) adı verilen bir başka ceza vardı ki, bu içlerinde en ağır hem de en insafsız olanıydı. Bir savaş sırasında cepheden kaçan ya da emirlere karşı gelen bir cohort’a verilirdi bu ceza. Ceza verilen birlikte tüm askerler hiçbir rütbe ayrımı yapılmaksızın onarlı gruplara ayrılır, ölümüne bir kuraya tabi tutulurdu. Kuranın sonucunda cohort’daki her 10 askerden 1’i, kurayı kazanan diğer 9 silah arkadaşı tarafından taşlanarak ve sopa ile dövülerek katledilirdi. Kısacası kimsenin suçlu ya da masum olup olmadığına bakılmazdı.

Bu lejyonlar genellikle, imparatora tahsis edilmiş (MÖ 27’de Augustus’a bağışlanan) eyaletlerdeki sınırlara ya da sınırlara yakın bölgelere yerleştirildiler. İmparator bu eyaletlerin en yüksek rütbeli komutanıydı ve dolayısıyla ondan, kriz zamanlarında bu lejyonlara savaşta komuta etmesi bekleniyordu. Bu liderlik, Claudius’un Britanya fethi gibi durumlarda bir simgeye dönüştü. Diğer durumlarda imparatorlar -örneğin Flavius hanedanı imparatorları- birer askerdi ve muhtemelen başka bir yerden ziyade ülkedeki ordunun başındaydı. Hiçbir askeri deneyime ya da yüce bir kumandanın işlerini yaparken takındığı büyük ciddiyete ve gösterişe sahip olmayan bir imparatorun klasik örneği Marcus Aurelius’tu. Bu lejyonlar, seferler sırasında yaşantısını askerleriyle paylaşan imparatora daima özel bir saygı gösterdiler.

Her lejyonun başında imparator tarafından atanan ve legatus adı verilen komutan bulunurdu. Bunlar aslen, praetor konumuna yükselmiş olan senatörlerdi. İmparator gibi onların da hemen hiç askeri deneyimi yoktu, fakat imparatorluk üzerindeki baskıların arttığı üçüncü yüzyıldan itibaren komutanlıkların çoğu eques olan kişilere verilmeye başlandı. Legatus’un idaresi altında altı genç adam, vekil vardı ki bunların çoğu eques’ti, bazıları da senatörlük kariyeri peşinde koşuyordu. Mevki sahibi bu memurlar kendi bölüklerini oluşturmuş olan century komutanlarıydılar. Bunlar kıdemlerine göre derecelendirilirdi.  Birinci century’nin en yüksek komutanı olan primus pilus büyük yetkeye ve deneyime sahipti; kendisine ödenen doyurucu maaş, terhis olduğunda onu eques statüsüne taşımaya yeterliydi. Bunlar lejyonun günlük işlerinin yolunda gitmesinden sorumlu olan praefactus castrorum (kamp valisi) rütbesine kadar yükselebilirlerdi. Ordu toplumsal devinimin temel aracıydı ve bu araç sayesinde kişi tamamen hakkı olan saygın konuma ulaşabilirdi. Afrika eyaletinde küçük bir kasaba olan Tiddis’ten bir Berberi toprak sahibinin oğlu Quintus Lollius Urbicus, bu duruma güzel bir örnek oluşturur. Bir ordu mensubu olarak kariyeri onu imparatorluğun amaçlarına taşıdı. Önce Asya’da, 132-5 yılları arasında ise isyanın bastırılmasında görev aldığı Yahuda’da hizmet verdi. Daha sonra Ren bölgesinde ve İskoçya’ya sefer düzenlediği Britanya valiliğinden önce de Tuna sınırlarında görev yaptı. Nihayet Roma kenti praefectus’u oldu ki bu denli mütevazı bir soydan gelen biri için olağanüstü bir kariyerdi.

Birinci ve ikinci yüzyılın değişen koşullarıyla birlikte lejyonlar üslerde yerleşmeye başladılar; genellikle taştan yapılma ve standart bir modelde tasarlanmış kalelerdi bunlar. Yerleşimler çoğunlukla bu kalelerin etrafında gelişti. Roma kültürünün hamam ve amfiteatr gibi süslemeleri ortaya çıkacak ve bütün bu karmaşanın yerel ekonomi üzerinde temel bir etkisi olacaktı. Zamanla lejyon, asker toplanması işi de dahil, yerel toplumla bütünleşti. Yerel idarenin emri altında kendi mühendisleri, yer ölçümcüleri ve inşaatçıları vardı.

Tehlike, disiplinde görülen laçkalıktı. Hadrianus, düzenin bozulmasını engellemek için görülmemiş bir çaba harcadı. Bütün garnizonları ve kaleleri teftiş etmek üzere bir eyaletten diğerine seyahat ettiği kaydedilir. Tarihçi Dio Cassius onun bu çabalarını şöyle anlatır:

Her şeyi, yalnızca silahlar, makineler, siperler, surlar ve kazık duvarlar gibi her garnizonda bulunan olağan şeyleri değil, aynı zamanda bölüklerde hizmet veren askerlerin ve subayların yaşantılarını, koğuşlarını ve alışkanlıklarını kişisel olarak inceledi ve mutlak bir tahkikattan geçirdi. Birçok durumda, çok lüks hale gelmiş olan yaşam pratiklerini ve düzenlemeleri ıslah etti.

Böyle sürekli bir denetim, imparatorluğun düzen içinde savunulması için esastı.

Her ne kadar Roma ordusunun temelini lejyonerler oluştursa da, Augustus döneminden itibaren yedek birliklere de (auxiliary) giderek daha fazla güvenilir oldu. İmparatorluğun dört bir yanından gelen, alae denilen beş yüz ya da bin kişilik birliklerden oluşan bu yedek askerler vatandaş olmayanlar arasından toplanmıştı. Binicilik ve okçuluk gibi, lejyonların ağır piyade sınıfında eksikliği duyulan becerilere önem veriliyordu. Asker toplamak için Galya, İspanya ve Trakya önemli bölgelerdi. İlk yedek birlikler kendi komutanlarının idaresi altında özerk olarak görev yaptı. Fakat zamanla 25 yıllık bir hizmet süresinin ardından sabit maaş, toprak ve Roma yurttaşlığı vaadi gibi uygulamalarla Roma ordusunun yapısıyla bütünleştiler. Bu birlikler çeşitli roller üstlendi. bunlar, ordunun toplu yürüyüşlerinde yürüyüş hattı üzerindeki kırsal bölgeyi derinliğine araştırarak ve orduyu yanlardan kuşatarak hantal lejyonları saldırılara karşı korudular. Diğer taraftan bu birlikler meydan savaşlarında epeyce yetenekliydi. Mons Graupius Savaşı, Agricola’nın İskoçya’ya yaptığı akınlarda elde edilen en büyük başarıdır ve bütünüyle yedek birlikler sayesinde kazanılmıştır.

NOT: Lejyonerler hakkında daha fazla bilgi isteyenlerin bu yazıyı da okumasını öneririm.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir