Tarihin İlk “Büyük” İmparatoru: Büyük İskender

Büyük İskender, MÖ 356’da Makedonya’nın başkenti Pella kentinde dünyaya geldiğinde, kahinler, babası Makedonya Kralı II. Philip ile annesi İlliryalı prenses Olympias’a bu küçük çocuğun ilerde tarihin en büyük komutanlarından biri olacağını müjdelemişlerdi. Rivayet’e göre İskender’in annesi Olmypias gelin olmadan evvel gördüğü rüyada, dört yanını büyük bir fırtına sarmış, kucağında şimşek çakarak bir ateş çıkmış, bu ateş et­rafı yakıp kavurarak kaybolmuştur. Kahinler de bunu, doğacak çocuğun büyük bir imparator olacağına yorumlamışlardı.

Gerçekten de yalnızca 13 yıllık hükümranlığı sırasında Makedonya’dan Hindistan’a kadar bilinen dünyanın yarısını fethedecek, kendi ordusundan çok daha büyük olan Pers ve Hint ordularına karşı askerlik sanatının en kusursuz ve eşsiz örneklerini sergileyecekti. Askerlerinin neredeyse taparcasına sevdiği bu komutanı tarih de unutmayarak, adının önüne “Büyük” unvanı gelen ilk hükümdar olarak ödüllendirecekti.

İskender daha çocukluğundan başlamak üzere özenle eğitildi, yetiştirildi. Babasının isteğiyle 13 yaşından itibaren savaş eğitimi almaya başladı. Kraliyeti birlik içinde tutmak için izlenen yöntem gereği soylu ailelerin çocukları ile birlikte eğitim görüyordu. Tarihin en büyük filozoflarından biri olan Aristo da genç İskender’e bilim, tıp ve edebiyat alanlarında eğitim veriyordu. Ba­bası II. Philip onu, ilk çağların en büyük fikir adamı Aristo’nun yetiştirmesini özellikle istemişti. Ünlü filozofu Yunanistan’dan çağırmış ve sözleriyle onu onurlandırmıştı:

İskender’in doğmuş olduğuna değil, senin döneminde doğmuş bulunduğuna seviniyorum. Ona vereceğin terbiye ve bilgi, kendisine miras bırakacağım ödevi başarmasını müm­kün kılacaktır.

Aristo’dan aldığı eğitim ile Yunan kültürünü benimsemeye, Homeros’un destanlarına hayranlık duymaya başladığı gibi, ufak şehirlerden oluşan devlet yapısının yanlış olduğu kanısına erişti.  İskender özgüveni olan, sonsuzca meraklı ve pervasız bir delikanlıydı. Parlak bir komutan olabilmenin bütün belirtilerini taşıyordu.

Siyasi ve askeri alanlardaki yeteneği ve zekası erken yaşlardan itibaren kendini göstermeye başlamıştı. Babası II. Philip’in Byzantion (İstanbul) seferi sırasında Trakyalılar isyan edince İskender ordunun başına geçerek isyanı bastırdı. İskender bu isyanı bastırdığında daha 16 yaşındaydı. MÖ 338’de Atina ve müttefiki Thebes’e karşı kazanılan Keronea Savaşı’nda da Makedon ordusunun komutanı İskender’di. Keronea Savaşı’ndan sonra Yunanlılar Philip’in gücünü kabullendi. Artık II. Philip’e Yunan birliğini sağlayacak tek kişi olarak bakılıyordu. Kısa süre sonra da siyasi ve askeri güçleri birleştiren “Korinthos Birliği”ni yönetecek kent temsilcilerinden oluşan meclisin başkanı seçildi.

Ne var ki II. Philip’in MÖ 337’de, Makedon bir soylunun Kleopatra adındaki kızıyla yeni bir evliliğe kalkışması, babası ve İskender arasındaki korkunç bir kavga patlak vermesine neden oldu. Kuşkusuz, İskender kendinden daha saf yeni bir erkek çocuğun Makedonya tahtının varisi olmasından ve babasının ölümünden sonra da onun tercih edilme olasılığından korkmuştu. Geçici olarak sürgüne gitmeye zorlandı ve geri dön­düğünde bile, özellikle Kleopatra hamile kaldığında, konumu belirsizliğini sürdürüyordu.

336’nın Ekim ayında, şans birdenbire ve umulmadık bir biçimde Büyük İskender’in yüzüne güldü. II. Philip kızını Olympias’ın amcası olan Epeiros kralıyla evlendirmek üzere bir davet veriyordu. Philippos’un özel ilgi alanına giren evliliklerin bu sonuncusu, komşu devletlerle bu yolla kurmaya çalıştığı şebekeye yeni bir halka ekleyecekti. Kutlamalar Makedon gücünün abartılı bir gösterisi olacak biçimde planlandı. II. Philip büyük tören alayında korumasız olarak yürürken hayli sakin görünüyordu. Aniden yanına soylu bir genç yaklaştı ve onu bıçakladı. II. Philip kısa sürede öldü. Saldırının ardındaki entrikalar hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Komutanlar yeni kralları olarak İskender’e bağlılıklarını bildirirken, İskender henüz 20 yaşındaydı. Saldırıdan İskender’in önceden haberdar olduğuyla ilgili hiçbir kanıt yok. Fakat elini çabuk tutması gerekiyordu.

Büyük İskender’in hayatını araştıran tarihçiler, onun gözdağı vermek için halkın gözü önünde düşmanlarını ve hasımlarını yavaşça ve acılı bir şekilde öldürmesiyle de ünlü olduğunu yazar. Ve yirmi yaşındaki kralın ilk icraatı da babasının katillerini ve kendi hasımlarını ortadan kaldırmaktır.

Gölge Etme Başka İhsan İstemem!

İçeride kendini güvende hisseden İskender, artık komşularıyla ilgilenebilirdi. Anakaradaki Yunanlılardan İllyrialılar ve Trakyalılar yeniden bağımsızlık iddiasında bulunmak üzere bir fırsat yakaladılar. İskender Yunanistan’ın lider kentlerinden Atina ve Thebai’yi sindirmek amacıyla, ordusuyla güneye yürü­dü; onları babasının yerine Korinthos Birliği’nin lideri olduğunu kabul etmeye zorladı. Ardından Trakyalılar ve İllyrialıları parlak bir seferin sonunda mağlup etti. Makedonya’nın kuzey sınırlarında olduğu bir sırada Thebai ayaklanmak istedi. Güneye doğru yürüyüşü öyle ani oldu ki, İskender kentten üç saatlik mesafeye gelene dek Thebai’nin hiçbir şeyden haberi yoktu. Kent direnmeye kalkınca yerle bir edildi. Altı bin Thebaili öldü, otuz bini köleleştirildi; aslında Thebai’nin varlığı geçici bir süre için sona erdi. Bütün bu seferler bir haftadan kısa sürede olup bitmiş ve Yunanlıları şaşkına çevirmişti.

Büyük İskender Pers seferi öncesi Yunanistan’daki devletleri itaat altına almış ve onların temsilcilerini Korint’te toplayarak kendisini Hellen Birliği başkanı ve Persler ile yapılacak savaşın başkomutanı seçtirmişti. Aristo’nun etkisiyle filozoflara büyük değer veren Büyük İskender’in bu dönemde tarihe geçen önemli anekdotlarından birisi de hiç kuşkusuz Diyojen ile olan diyaloğudur.

Kral Korint’te iken Yunanistan’ın her tarafından Hellen sanatçıları, filozofları, siyaset adamları akın akın ziyaretine geldiler. Hepsi de genç kralın sözlerinden, davranışlarından bir takım hikmetler çıkarmak gayretinde idiler. Yalnız Sinoplu (Sinope) filozof Diyojen yerinden kıpırdamadı. Şehrin yakınındaki spor meydanı duvarının önünde meşhur fıçısının içinde kendi âleminde idi.

İskender kuşkusuz Diyojen’in adını ve mizacını öğrenmişti. Onun nerede bulunduğunu sordu, kalktı ayağına kadar gitti. Fıçısının önüne uzanmış, güneşlenir vaziyette bulduğu filozofa selâm verdi ve kendisinden bir isteği olup olmadığını sordu. Diyojen’in, kendisiyle güneş arasına giren İskender’e verdiği yanıtı bugün hepimiz biliyoruz: Gölge etme, başka ihsan istemem!  Diyojen ile arasındaki bu diyalog onu öylesine etkilemiştir ki, ileride “Eğer İskender olmasaydım Diyojen olmak isterdim” diyecektir.

MÖ 334 baharında Korint’ten ayrılarak Hellespontos’tan (Çanakkale Boğazı) Anadolu’ya geçen İskender, ilk önce İlion’u (Troya) ziyaret eder ve Homeros’tan aldığı esinle burada kurban kesip Troya Savaşı kahramanlarına saygısını gösterir.

Pers kuvvetleriyle ilk savaş Granikos (Biga Çayı) yakınında gerçekleşir. “Çarpık savaş düzeni” taktiğini uygulayarak kazandığı bu zafer, İskender’e Batı Anadolu’nun kapılarını açacaktır.

Gordion Düğümü

Büyük İskender'in Perslerle yaptığı savaşEfesos ve Sardes gibi kentler direniş göstermeden teslim olurlar. Miletos ve Halikarnassos kentleri ise, bir süre direndikten sonra fiilen zapt edilir. Batı Anadolu’nun fethini tamamlayan İskender, Akdeniz kıyı yolunu izleyerek Perge’ye ulaşır, buradan kuzeye yönelip 334-333 kışını geçireceği Gordion’a (Yassıhöyük) varır.

Söylenceye göre burada kendisine kentin ilk kurucusu Gordios’un arabası gösterilir; arabanın boyunduruğu, ucu gözükmeyen bir düğümle arabanın okuna bağlıdır ve bu düğümü çözecek kişinin “Asya Fatihi” olacağına inanılmaktadır; bir-iki denemeden sonra, İskender kördüğümü kılıcıyla keser. Böylece “Gordion düğümü” çözülmesi zor sorunlarda radikal çözümü çağrıştıran bir deyim olarak günümüze dek ulaşır…

333 ilkbaharında Gordion’u geride bırakıp Ankyra (Ankara) üzerinden güneye inerek Toroslar’ı aşar. Kral III. Darius’un kumandasındaki Pers ordusu da kuzeye doğru ilerlemektedir. İki ordu, aradaki Amanos dağlarından ötürü, farkında olmadan birbirine teğet geçer; Persler kuzeyde, Makedonyalılar güneyde kalır.

İskender geri çekilme yollarının kesilmiş olduğunu görünce, kuzeye yönelir. Ordular İssos’ta (Yumurtalık) Pinaros çayı (Deliçay) kenarında karşılaşırlar. Bu meydan savaşında da “çarpık düzen”i uygulayan İskender, Pers ordusunu bozguna uğratır. Darius savaş alanından kaçar; ama annesi, karısı ve çocukları esir alınır.

İskender çadırlarında onları ziyarete gittiğinde, Darius’un annesi tavırlarındaki azametten ötürü İskender’in komutanı Hefistiyon’u kral zannedip önünde diz çöker ama yanıldığını anlar ve ne yapacağını şaşırır; İskender kadını mahcup etmemek için gülerek, “Yanılmadın, o da bir İskender’dir” der geçer… İssos zaferinden sonra burada, Aleksandreia (İskenderun) kentini kurar.

Anadolu kıyılarından sonra sırada Suriye, Fenike ve Mısır kıyıları Vardır. Böylece Pers donanmasını üssüz bırakıp iyice etkisizleştirdikten sonra, ülke içlerini fethetmek daha kolay olacaktır.

Darius’un barış önerisine karşı İskender, onun kendisini Asya’nın efendisi olarak tanımasını ve koşulsuz teslim olmasını ister ve yoluna devam eder. Tyros (bugünkü Sur) önünde sert bir direnişle karşılaşır, kuşatma yedi ay sürer. Bu arada Darius ikinci bir mektupla ailesi için büyük bir fidye ödemeyi, Fırat ırmağının batısında kalan tüm Pers topraklarından çekilmeyi ve ittifak karşılığında kızını İskender’e vermeyi önerir.

Bu olayla ilgili olarak, İskender’in komutanı Parmenion’un “İskender’in yerinde olsaydım kabul ederdim” dediği, İskender’in de “Ben de Parmenion olsaydım kabul ederdim” diye karşılık verdiği anlatılır…

Temmuz 332’de Tyros düşer; güneyde Gaza’yı (Gazze) da topraklarına karan İskender, Perslerin son deniz üssünü de ele geçirmek üzere, Kasım 332’de Mısır’a girer. Uzun zamandır Pers egemenliği altında bulunan Mısır halkı onu kurtarıcı olarak karşılar. Memfis’te kutsal Apis’e kurbanlar keserek firavunların geleneksel çifte tacını giyen İskender, bu Mısır törenlerinin yanı sıra Yunan tarzında spor, şiir ve müzik yarışmaları yaptırmayı da ihmal etmez. Kışı Mısır’da geçirir. Burada da kendi adına bir şehir kurdurur; Yunan kültürünün Mısır’a girmesinde önemli rol oynayan Aleksandreia (İskenderiye) kenti kısa sürede büyük gelişim gösterip bir kültür ve ticaret merkezi haline gelecektir.

Bu arada İskender’in Amon Tapınağı ve kâhininin bulunduğu Siva vahasına yaptığı çetin yolculuk ve burada Mısır adetlerine göre, “Amon’un oğlu” olarak selamlanması, “Tanrı” mertebesine yükselmesine neden olur. Bu olay Yunanlılar üzerinde de derin bir etki yaratır; nitekim Miletos yöresindeki Didia kahini uzun bir sessizlikten sonra dile gelerek İskender’i “Zeus’un oğlu” olarak selamlayacaktır.

Doğu Akdeniz’de kesin denetimi sağlayan İskender, Pers kralıyla nihai bir çarpışmaya girişmek üzere, 331 ilkbaharında Mısır’dan yola çıkıp Suriye üzerinden Mezopotamya’ya girer; Fırat’ı aşar, Dicle’yi geçer, Darius’un ordusuyla mevzilendiği Arbela (Erbil) yöresindeki Gaugamela ovasına ulaşır. Pers ordusu kağıt üzerinde daha avantajlı görünmektedir. Çünkü İskender’in ordusundaki her askere karşılık Pers ordusunda iki asker bulunmaktadır.

Burada savaşta galip gelen İskender, ordusu tarafından “Asya Kralı” ilan edilir ve tüm Mezopotamya’yı ele geçirir; Kabil’de rahipler tarafından ülkenin meşru hükümdarı olarak selamlanır. Burada ilk kez bir Pers’i satrap tayin ederek Makedonyalılarla Persleri uzlaştırmak niyetinde olduğunu gösterir.

Ardından diğer Pers başkentleri Susa, Persepolis ve Pasargad’ı işgal eder, hazinelere el koyar. Yunanistan’da yapmış olduğu tahribata misilleme olarak I. Kserkses’in Persopolis’teki sarayını törenle yakar. Bir efsaneye göre, Thais adındaki zenginlerle düşüp kalkan Atinalı bir fahişe, çok içkili olduğu bir anda, Atina’nın yıkımının öcünün alınması için sarayın yakılması konusunda Makedon liderleri kışkırtmıştı. Bu aynı zamanda “öç seferi”nin sona erdiğinin ilanıdır. 330 ilkbaharında Media’ya girerek başkent Ekbataha’yı aldıktan sonra Yunan erlerini terhis edip para ve armağanlar eşliğinde yurtlarına geri gönderir.

Büyük İskender’in Yeni Hedefi: Tüm Asya’ya Egemen Olmak

İskender’in yeni hedefi Pers topraklarını içine alan yeni bir imparatorluk kurmak ve “Asya’nın efendisi” olmaktı. Daha doğudaki toprakları ele geçirmeye yönelik yeni bir sefer başladı. Sonraki iki yıl bu amaçla yapılan seferlere tanıklık etti. İskender imparatorluğun en ücra köşelerine, şimdi Pakistan ve Afganistan olan Baktriane ve Sogdiana eyaletlerine kadar ulaşmıştı. Askerleri arasında yeni ve şiddetli gerilimler baş gösterdi. Hindikuş dorukları, kulakları, burunları ve parmakları soğuktan yanan ve soluksuz kalan askerlerle, Nisan 329’da aşıldı. Ardından, birçoğunun birdenbire aşırı miktarda su içerek öldükleri Amuderya’ya varıncaya dek, 75 kilometrelik bir çölü geçmek zorunda kaldılar. İskender’in hasmı, kendisini Persis’in yeni kralı olarak ilan eden Bessos’tu. Yakalanıncaya kadar peşinden gidildi ve idamı için Ekbatana’ya geri gönderilmeden önce, Pers tahtını gasp edenlere uygulanan geleneksel ceza gereği burnu ve kulakları kesilmek üzere Baktriane’ye getirildi.  Bu seferler sonunda Afganistan’ın kuzey bölgeleri, Buhara ve  Siriderya’ya kadar  Türkistan ele geçirildi.

Perslileri bozguna uğratmasının üzerinden daha 5 yıl bile geçmeyen İskender gözünü bu sefer başka bir ülkeye dikmiştir: Hindistan. Fethettiği ülke halklarından yeni askerler toplayarak engebeli arazide savaşma yeteneğine sahip yeni bir ordu oluşturan İskender, 327 yazında Hindistan üzerine yürümek maksadıyla Baktriane’den ayrılır. Dördüncü büyük meydan savaşını Hydaspes (bugün Cihelum) ile Akesines (bugün Çhenab) ırmakları arasındaki bölgenin hükümranı Poros’a karşı verir.

Hydaspes Çarpışması’nın sonunda, İskender en parlak zaferlerinden birini kazandı. Asıl zorluk, Poros’un birliklerinin ardına mevzilendiği nehrin geçilmesindeydi. İskender, çıkan bir fırtına sırasında ve neredeyse adamlarının hiç muhalefeti olmaksızın nehri aşmayı başardı. 20.000 Hintli piyade, 2.000 süvari ve Makedon saflarını ezip geçebilecek bir sürü fille karşılaştı. Önce Makedon süvariler hücum ettiler ve Hintlileri piyadelerin saflarına kadar püskürttüler. Ardından Makedon piyade birlikleri olağanüstü bir disiplin içinde ilerledi. Filler hücuma başladığında saflarını araladılar ve fillere sarissae’lerini sapladılar. Çılgına dönen hayvanlar gerisin geri Hint hatlarına doğru ve yol üstünde kaçmaya çalışanları ezip geçti. Hint piyade birlikleri mahvolmuştu; çok azı Makedon hattını yarıp kaçmayı başarabildi.

Gölge etme başka ihsan istememBu savaş yalnız İskender’in değil, İlkçağın en önemli savaşlarından biri sayılmaktadır. Yaklaşık sekiz saat süren bu çetin savaşın sonunda Poros’un esir alınması da dikkat çekicidir.

Yaşlı fakat çok uzun boylu ve dinç hükümdar ordusunun başında pek kahramanca dövüşmüştü. Sonunda Hint ordusu dayanamadı, kendisi de ağırca yaralandı. Etrafı sarılmış olmasına rağmen filinin üzerinde kuşatma hattını yarmaya çalışıyordu ki, İskender bu kahraman düşmanının sonunda öldürüleceğini görerek, yanındaki Hintlilerden birkaçını ona, savaşı artık bırakması için yolladı. Poros bu dostça sözü dinledi, İskender’e doğru gitti.

Makedonya kralı, levent endamına, güzelliğine ve bilhassa yaralı ve esir olmasına rağmen, galibine doğru sanki bir yiğidin bir başka yiğidi ziyarete gidiyormuş gibi, başı yukarıda asaletle yürümesine hayran kaldığı Poros’u hürmetle karşıladı.

Onun bu cesaretinden etkilenen İskender bunun üzerine Poros’u, kendine bağlı olmak üzere hükümdarlıkta bırakmış, hatta onun kudretini daha da artıracak önlemler de almıştır.

Kendi adına kurduğu kentlere ilaveten burada bir de, ölen atı anısına Bukephala kentini kuracaktır. Bucephalus adındaki bu at, gençlik yıllarından beri İskender’e eşlik etmiş, İskender gittiği her yere bu atı da götürmüştür. Tesalya’lı Philonikos tarafından İskender’in babasına armağan edilen bu hırçın atın üzerine kimse binmeyi başaramamış, kendi gölgesinden ürktüğünü görünce atın başını güneşe doğru çeviren İskender fısıldadığı tatlı sözlerden sonra atın üzerine binmeyi başarmıştı.

Büyük İskender MÖ 327-325 yılları arasında düzenlediği seferlerle imparatorluk sınırlarını Hyphasis (Beas) ve Aşağı İndus havzasına kadar genişletir. Daha da ileri gitmek niyetindedir; ama tropik iklim ve sürekli yağmurlardan pek fazla yıpranan askerlerin ayaklanmak üzere olduklarını görerek geri dönmeye karar verir.

Eve dönüş fethedilen topraklar üzerinden olmayacaktı, fakat İndus Irmağı’ndan küçük bir filoyla güneye, İskender’in keşfetmeyi aklına koyduğu Hint Okyanusu’na doğru yürünecekti. Seferin başladığı Kasım 326’da İndus’un suları alçalıyor olsa da, bu, hâlâ tehlikeli bir yolculuktu. Irmak boyunca yer alan kabilelerin hepsi de saldırgandı ve kentleri yerle bir edilmeliydi. İskender, bir kuşatma sırasında, surların üzerinde tek başınayken, göğsüne saplanan bir Hintli oku yüzünden, neredeyse yaşamını yitiriyordu. Yarası hiçbir zaman doğru dürüst iyileşmedi.

Şubat 324’te Susa’ya vardığında Pers kralları gibi yaşamaya başladı. Artık, Pers krallarının giydiği beyaz çizgili entariden giyiyor ve Pers tacı takıyordu.  Tanrı olduğuna inansa da inanmasa da, kendisini tanrısallık sembolleriyle donatmıştı. Babil’de basılan sikkelerde, elinde, Zeus’un simgesi olan yıldırımı tutarken resmedilir. Ziyafetlerde mor bir kaftan giyer ve Zeus-Amon’un koç boynuzlarını takardı ve bir kaynakta, önünde yanan tütsüler bulunduğundan söz edilir. Yunan kentlerine, kendisine ilahi bir statü atfetmelerini emrettiğine ilişkin kanıtlar bulunuyor.

Tanrı ya da değil, yine de önlemi elden bırakmamayı ihmal etmedi. Eve dönüşle birlikte kendi Makedon muhafızlarıyla birlikte hizmet vermeleri için Persli kraliyet muhafız birliğini yeniden düzenledi. Ardından, İskender’in Makedon talimleri yapmaları ve Makedon taktiklerini öğrenmeleri için seçtiği 30.000 Baktrianeli genç Makedonya’dan döndü. Bu, gerçekten etkileyici bir güçtü ve  eve yeni dönen savaş yorgunu Makedon kuvvetlerine karşı meydan okuyabilecek durumdaydılar. Ancak İskender, Makedon ve Pers kanlarının karışımıyla yaratılabilecek Makedon ırkının üstünlüğüne inanıyor gibiydi. Biri Darius’un kızı olmak üzere, iki tane daha eş aldı ve komutanlarının yetmiş tanesini, görkemli bir törenle Pers soylularının kızlarıyla evlendirdi.

Ne var ki, Hindistan’la deniz bağlantısını sağlamak amacıyla Arabistan kıyılarına yönelik bir sefer düzenleme hazırlıklarını başlattığı, Hazar Denizi’nin ötesine bir keşif birliği gönderdiği, Babil’de sulama kanalları yaptırmayı, İran Körfezi kıyılarında yeni kentler kurmayı planladığı bir sırada Büyük İskender, on gün süren ateşli bir hastalığın ardından, 13 Haziran 323 günü 33 yaşında hayata gözlerini yumar. Büyük İskender’in naaşı 64 katır tarafından çekilen, tablolarla süslü bir cenaze arabasıyla Mısır’a götürülür. İlk önce Memfis’te, sonra da altın bir tabut içinde İskenderiye’de defnedilir.

Büyük İskender’in ölümüne neyin neden olduğu uzun yıllar boyunca tartışıldı: Sıtma, zehirlenme, enfeksiyon… Uzun yıllar boyunca tartışma konusu olan ölüm nedeni, tarihçi Plutarkhos’un tarihe not düştüğü ama gözden kaçırılan ufak bir ayrıntı ile çözümlenebildi. İskender Babil’e girdiğinde bir karga sürüsü garip davranışlar sergiledikten sonra İskender’in ayaklarının dibine cansız olarak düşmüşlerdi. Bu kuşlar ölümcül “Batı Nil Virüsü” taşıyordu ve orduları dize getiren Büyük İskender kuşların taşıdığı bu ölümcül hastalık nedeniyle yaşamını yitirmişti.

1 Yorum

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

vpills