<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Biyografi | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/biyografi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Dec 2017 12:57:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Eyfel Kulesi&#8217;ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</title>
		<link>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 22:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[dolandırıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Eyfel Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Victor Lustig]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı Kont Victor Lustig ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı. Asıl adı Robert V. Miller olan Victor [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı <strong>Kont</strong> <strong>Victor Lustig</strong> ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan <strong>Eyfel Kulesi</strong>’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı.</p>
<p>Asıl adı Robert V. Miller olan Victor Lustig, 4 Ocak 1890’da günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Bohemya’da dünyaya gelmişti. Babası, yaşadıkları küçük kasaba Hostinne’in belediye başkanı olan orta halli bir adamdı. Lise eğitimi bittikten sonra eğitimini sürdürmesi için babası onu Paris’e üniversiteye yolladı. Victor’un zeki bir çocuk olduğu belliydi. 19 yaşına geldiğinde anadili Çekçe dışında İngilizce, Almanca Fransızca ve İtalyancayı son derece akıcı olarak konuşabiliyordu. Fakat asıl yetenekli olduğu alan pokerdi ve daha fazla okumaya niyeti olmayan Lustig, zekasını üçkağıtçılıktan yana kullanmayı tercih etmişti. İlk kurbanları Fransa-ABD arasında transatlantik gemiler ile seyahat eden zenginlerdi. Onlarla poker oynuyor ve el çabukluğu sayesinde her seferinden yüklü paralar kazanarak dönüyordu. Fakat 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi onun bu bol kazançlı işini tehlikeli hale getirmişti. Öyle ya, <a href="http://www.serenti.org/lusitania-ve-abdnin-1-dunya-savasina-girisi-komplo-mu-facia-mi/">Lusitania</a> batırıldıysa, kendi bindiği geminin de bir gün Almanların hedefi olmamasının garantisi yoktu. Sonuçta  zorunlu olarak ara verdi ve ABD’ye yerleşti.<span id="more-5865"></span></p>
<p>Fakat ABD’de kaldığı süre boyunca da hiç boş durmadı ve insanları dolandırmaya devam etti. Yakalanmadı mı? Elbette yakalandı. 1922 yılında Missouri’de banka ipoteğindeki harap haldeki bir çiftlik satışı işinde American Savings Bank’ı dolandırdığı için tutuklandı. Banka görevlilerine çiftlik için 10.000 dolar ve 22.000 dolar değerinde tahvil olan iki zarf göstermiş fakat imza atıldıktan sonra el çabukluğu ile o zarfları içi boş iki zarf ile değiştirmişti. Fakat öylesine ikna edici bir konuşmacıydı ki, Kansas’da yakalandığı zaman banka yetkililerini ve polisi “büyük bir yanlış yaptıkları” konusunda ikna etmeyi başarmış, yetkililer başlarına bela olacağını anladıkları bu adamı, cebine 1.000 dolar da para koyup başlarından savmıştı.</p>
<p>Lustig elbette dolandırıcılık kariyerine ara vermedi. Kanada’ya geçerek dolandırıcılık kariyerini sürdürdü. Bu seferki hedefi, Linus Merton adında zengin bir bankacıydı. Profesyonel bir hırsızla anlaşan Lustig bankacının cüzdanını ona çaldırttı. Adi hırsızlık sizi şaşırtmasın çünkü Lustig’in niyeti çok daha başkaydı. Ertesi gün çalınan cüzdanı içindekiler eksiksiz bir biçimde bankacıya teslim eden Lustig kendisini “ailesinin servetine 1. Dünya Savaşı sırasında el konulan ama içeriden aldığı tüyolarla at yarışları oynayarak iyi para kazanan” bir girişimci olarak tanıttı.  İstiyorsa yeni dostuna da içeriden aldığı tüyolarla iyi paralar kazandırabilirdi. Tek koşul, elbette vereceği tüyoların gizli kalmasıydı. Yeni arkadaşına bahis oynaması için 30.000 dolar para veren bankacı, bir daha Lustig’i hiç göremeyecekti!</p>
<h2>Eyfel Kulesi’nin Hurdacıya Satılması</h2>
<p>Eyfel Kulesi’ni satma öyküsü, Kont Victor Lustig’in 1925 yılında bir gazetede bakımı oldukça pahalıya mal olduğu için sökülmesi gerektiği ile ilgili bir yazı okumasıyla başlamıştı. Victor Lustig’in beyninde haberi okur okumaz bir şimşek çaktı. Pekala Eyfel Kulesi’ni açgözlü ama saf bir işadamına hurda olarak satabilirdi! Dünyada aptaldan bol daha ne vardı ki!</p>
<p>Kont, bu işi başarmak için Amerika’dan birlikte geldiği ortağı Daniel Collins ile birlikte Paris’in en lüks oteli olan Krillon Oteli’nde bir daire tuttu. Kendisini Fransız Bayındırlık Bakanlığı görevlisi olarak tanıttığı ve Eyfel Kulesi’ne teklif vermelerini istediği bir mektubu Paris’in en tanınmış hurda tüccarlarına gönderdi. Beş işadamı daveti ciddiye alıp otele geldiğinde hepsine burada yapacakları konuşmalarının gizli kalacağı konusunda yemin ettirmiş, sonra da Eyfel Kulesinin yıkılma tehlikesinde olduğunu ve sökülmesi gerekeceğini söylemişti. Ünlü anıtın hurda demirleri için teklif istiyordu. Kont, bakanlığın böylesine sevilen ulusal bir anıt için kamuoyunun tepkisi büyük olacağından, böyle gizli bir toplantı ve yeminlere başvurduğunu da açıklamıştı.</p>
<p>Bir hafta içinde teklifler verildi ve Kont, hurda tüccarı Andre Poisson’un teklifini kabul etti. Anlaşma yapıldı. Kont’un sekreteri Collins’in de tanıştırıldığı son toplantıda, iş için kaparo olarak banka çeki verildi. Üçkağıtçılar, bunun ardından ustaca bir darbe daha indirdiler. İşi kolaylaştırmak için yetkililere rüşvet vermeleri gerekeceğini söylediler. Hurdacı buna da razı oldu ve bu kez rüşveti nakit olarak verdi. İçinde bir parça kuşku varsa, o da giderilmişti artık. Rüşvet, adamların gerçekten bakanlıktan olduklarının kanıtıydı. Lustig ile Collins, parayı aldıktan sonra 24 saat içinde ülkeyi terk ettiler. Ama sahtekârlıklarının ardından kopmasını bekledikleri gürültü bir türlü gelmemişti.  Çünkü aldatıldığını anlayan hurdacı, utancından ve ticari kariyeri zedeleneceğinden dolayı dolandırıldığını polise bildirmemişti.</p>
<p>İki kafadar bunun üzerine Paris’e döndüler; aynı oyunu bir kere daha tezgâhlayıp Eyfel Kulesi’ni bir başka hurdacıya daha sattılar. Fakat bu sefer dolandırılan işadamı polise başvurdu. Afişleri Avrupa’nın her tarafına dağıtılan ve en çok aranan suculular arasına giren ikili, selâmeti yeniden ABD’ye kaçmakta buldu.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5866 size-large" title="Tarihin en ünlü dolandırıcılarından olan Kont Victor Lustig, Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmıştı." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-600x347.jpg" alt="" width="600" height="347" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-350x202.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Victor Lustig ABD’de de Dolandırıcılığa Devam Ediyor</h2>
<p>Tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan adamımız elbette ABD’ye döndükten sonra kaldığı yerden devam etti. 1926 yılında yeni kurbanı olarak seçtiği Herman Loller adında Floridalı bir otomotivciye yeni makinesini tanıttı. Anlattığına göre kendi icadı olan bu makine her altı saatte bir 100 dolarlık banknot basıyor ve basılan banknotun sahte olduğunu bankacılar bile anlayamıyordu. Deneme için makineye boş kağıtlar ve iki tane 100 dolarlık banknot yerleştiren Lustig, Loller’la altı saat bekledikten sonra makineden çıkan ve kendi koyduğu 100 dolarlık banknotun, makine tarafından basıldığına adamı ikna etti. Makinenin satışından 25 bin dolar alan Lustig bir kez daha kayıplara karışmıştı.</p>
<p>Lustig’in dolandırıcılık kariyerini sonlandıran olay, Tom Shaw adında Nebraskalı bir kimyagerle birlikte sahte fatura basmaya başlaması oldu. Piyasaya her ay giren 100.000 dolar değerindeki sahte faturalar (enflasyon farkı göz önüne alındığında günümüzde 1.500.000 dolara yakın) doğal olarak gizli servisin de dikkatini çekmişti. Federal ajanlar tüm ABD’de piyasaya sahte fatura süren bu dolandırıcının peşine düşmüştü. Yakalanmayacağını düşünüyordu ama kız arkadaşı Billy May’in onun Tom Shaw’ın metresi ile ilişkisi olduğundan kuşkulanıp bir kıskançlık krizinde yerini polise ihbar etmesi yolun sonuydu.</p>
<p>Sonunda yakalanmıştı ama duruşmasından tam bir gün önce hapishaneden kaçmayı başardı. Fakat kaçışı uzun sürmedi. 27 gün sonra Pittsburgh’da yakalanıp 5 Aralık 1935’te yargıç karşısına çıkarıldı. 15 yıl hapis cezası alan Victor Lustig ömrünün geri kalanını artık Alcatraz Hapishanesi’nde geçirecekti. 11 Mart 1947’de 57 yaşında iken beyin tümöründen öldüğünde, ölüm belgesindeki meslek hanesinde dolandırıcı değil “pazarlamacı”  yazıyordu.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jeanne D’arc Efsanesi: Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat</title>
		<link>http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2017 18:36:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5806</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fransızlar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen Jeanne d’Arc, tarihte yaşamış bir karakter olarak kabul edilse de, özellikle XXI.  yüzyıl tarihçileri tarafından yaptığı iddia edilen şeyler nedeniyle gerçekliği sorgulanmış ve hayatı hakkında anlatılanlara hep kuşku ile yaklaşılmıştır. Hiçbir askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan genç bir köylü kızının, İngiliz ordusu karşısında kazandığı zafer sıradışı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/">Jeanne D’arc Efsanesi: Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransızlar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen <strong>Jeanne d’Arc</strong>, tarihte yaşamış bir karakter olarak kabul edilse de, özellikle XXI.  yüzyıl tarihçileri tarafından yaptığı iddia edilen şeyler nedeniyle gerçekliği sorgulanmış ve hayatı hakkında anlatılanlara hep kuşku ile yaklaşılmıştır. Hiçbir askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan genç bir köylü kızının, İngiliz ordusu karşısında kazandığı zafer sıradışı kabul edilebilir.</p>
<p>Yine köylü kökenli olduğu iddia edilmesine karşın saray Fransızcası konuşması ya da yargılanması sırasında &#8220;hiçbir zaman koyun ya da başka bir hayvan gütmediğini&#8221; söylemesi nedeniyle Jeanne d&#8217;Arc&#8217;ın bir köylü olmadığı, efsanenin geçmişte İngilizler karşısında zor durumda kalan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah” olduğu ileri sürülmüştür. Fakat bu durum, tarihte Jeanne d’Arc olarak bilinen bir kişinin yaşadığı gerçeğini değiştirmez<strong>.</strong> Ölümünden önce ve sonra görülen tüm mahkeme kayıtlarının günümüzde Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde saklanması, kayıtların doğruluğu kuşkulu dahi olsa Jeanne d’Arc’ın tarihsel gerçekliğinin kanıtıdır.<span id="more-5806"></span></p>
<p>Peki gerçekte <strong>Fransa’nın Koruyucu Azizesi</strong> Jeanne d’Arc kimdir? Kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi bir feminist kesinlikle değildi. Ama onun hayatına yönelik anlatılacaklar, gerçeklerle efsanelerin karışımından oluşacaktır.</p>
<p>1412 yılının 6 Ocak günü Fransa’nın Champagne Kontluğu&#8217;nun Domrémy köyünde, çiftçi bir ailenin kızı olarak doğan Jeanne D&#8217;arc (Jeannette) olağan bir çocukluk ve ilk gençlik çağı geçirir. Köyündeki diğer kızlar gibi düzenli olarak kiliseye gider, “Periler Ağacı”ndan dilekte bulunur. Kendi ifadesiyle, 13 yaşına kadar dini görevlerini aksatmadan yerine getiren, her kırsal kesim insanı gibi batıl inançları olan sıradan bir köylü kızıdır.</p>
<p>1429 yılında Jeanne D&#8217;arc, müstakbel Fransa Kralı VII. Charles ile tanıştığında, Fransa ve İngiltere arasında bir başlayıp bir devam eden Yüzyıl Savaşları doksanıncı yılını doldurmuş ve neredeyse sonuçlanmak üzeredir. Gerçi Yüzyıl Savaşları tam 116 yıl sürecektir ama Fransa açısından savaşın gidişatı hiç de parlak görünmemektedir. İngilizler Agincourt&#8217;ta Fransız ordusunu bozguna uğratmış, ardından Burgonya Dükü ile yaptıkları ittifakla Fransa&#8217;nın neredeyse yarısını işgal etmiştir. Hatta başkent Paris bile işgal altındadır. Bir sınır oluşturan Loire Irmağı&#8217;nın kuzeyindeki Fransızların son istihkamı Orleans, İngiliz ordusu tarafından kuşatılmış, Fransa adeta son darbeyi beklemektedir.</p>
<p>İşin daha da kötüsü, VII. Charles’ın kendi iç sorunlarıdır. Annesi Kraliçe Isabeau de Bavaria yalnızca onu reddetmekle kalmamış, üstelik İngilizlerle işbirliği yapan Burgonya Dükü’nün safına geçmiştir. Hiçbir zaman tutarlı bir tavır göstermeyi başaramayan Charles&#8217;in içini şimdi de kendi meşruluğu ile ilgili kuşkular kemirmektedir. Hem öz evlat olup olmadığından kuşkulanmakta, hem de başa geçmesi durumunda Fransa&#8217;yı yönetip yönetemeyeceğinden kaygı duymaktadır.</p>
<h2>Jeanne D’arc Efsanesi’nin Doğuşu</h2>
<p>İşte Jeanne D&#8217;arc efsanesi, Fransa’nın böylesine zorlu bir süreçten geçmekte olduğu yıllarda başlar. Kimsenin daha önce tanımadığı genç bir kız, Tanrı tarafından kendisine Fransa’yı kurtarması için bir takım sesler ve hayaller iletildiğini söyleyerek yola çıkar. Tüm yaşamı bu mucize ile değişecektir:</p>
<blockquote><p>Ancak bir gün yaşamımı tümden değiştirecek mucize gerçekleşir. “Beni yönlendirecek Yüce Tanrı’nın sesini ilk duyduğumda 13 yaşındaydım, ilk seferinde büyük bir korku ve endişeye kapıldım. Sesi, bir yaz günü babamın bahçesinde bulunduğum sırada, yaklaşık öğlen vakti duydum. Bir gün önce oruç tutmuştum. Ses, kilisenin bulunduğu sağ taraftan geliyordu. Aynı anda, sesin geldiği yönde, ışık içinde büyük kutsal varlık belirdi. Kuvvetli ışık ile ses aynı yönden geliyordu. Ve üçüncü kez aynı sesi duyduktan sonra bunun bir meleğe (Aziz Mikail) ait olduğunu anladım. İşte bu ses beni daima yönlendirdi. Ses bana doğru yoldan ayrılmamamı ve sık sık kiliseye gitmemi buyuruyordu.</p></blockquote>
<p>Jeannette yol gösterici meleğinin sesini daha sonraki günlerde de duymaya devam eder. Ses, Fransa&#8217;nın bağımsızlığı için onu göreve çağırmaktadır. Jeanne, duyduğu bu sesleri ve gördüğü düşleri kendi yaşamı için tanrının bir emri kabul edip, bu seslere olan inancını kiliseye ve devlete olan inancının üzerinde tutarak, kararlı bir şekilde yola koyulur. Duyduğu sesler kendisine köyünü terk etmesini ve İngilizlerin kuşatması alandaki Orleans’ı kurtarmak için Vaucouterus kalesi kumandanı Robert de Baudricourt&#8217;dan asker istemesini söylemektedir.</p>
<p>Sonunda sesin isteğine uyan Jeannette, 1429 yılında, henüz 17 yaşında bir genç kızken köyünü terk eder. Uzun ve zahmetli bir yolculuğun sonunda Chinon’a ulaşan Domrémyli köylü kızı üzerinde erkek giysileri olduğu halde, taçsız Fransa Kralı VII. Charles’ın (veliaht prens) huzuruna çıkmayı başarır. Krala, Tanrı&#8217;nın kendisini Fransa&#8217;yı İngilizlerin işgalinden kurtarmak ve krallık tacını geri almak için görevlendirdiğini anlatır ve kendisine bir şans verilmesi için kralı ikna eder.</p>
<p>Taçsız kral VII. Charles’ın, karizmasından etkilendiği bakire köylü kızına, İngilizlere karşı başka bir seçeneği olmadığı için bu olanağı verdiği sanılmaktadır. Yine de Kral’ın tüm Fransa’nın yazgısını, henüz 17 yaşında olan ve hiçbir askeri deneyimi bulunmayan bir köylü kızının ellerine teslim etmesi gerektiğine inandıran ne olmuştu? O dönem yaşayanlar, Jeanne D’arc’ın VII. Charles’a onun güvenini hemen kazanmasını sağlayan bir işaret gösterdiğini söyleyen masallar anlatır. O zamandan beri de tarihçiler, bu işaretin ne olduğunu bulmak için çaba gösteriyorlar.</p>
<p>Böylece işgal altındaki Fransa topraklarını İngilizlerden kurtarmak için Fransız ordusunun başına geçen Jeannette, İngilizleri yenilgiye uğratarak Orleans’daki kuşatmayı kaldırır. Bu başarısının ardından krallık tacını İngilizlere kaparmış olan Charles’ı Reims’e götürerek 17 Temmuz 1429’da Fransa Kralı olarak taç giydirir.</p>
<p>Hiçbir askeri deneyimi olmayan genç bir kızın böyle bir zafer kazanmasının tarihte örneği olmasa da tarihsel arka plan aslında bunun şaşırtıcı olamadığını gösterir.</p>
<p>Her şeyden önce Orleans’ı kuşatan İngilizler kenti almak için yeterli güce sahip değildi. Daha önce Fransız kentlerinin kolayca teslim olması nedeniyle Orleans’ı da kolaylıkla alabileceklerini düşünen İngilizler yalnızca 4.000 askerden oluşan küçük bir birlikle kenti kuşatmıştı. Orleans halkı çok iyi direniyordu ama onlar da İngilizleri geri püskürtecek yeterli kuvvete sahip değildi. Kısacası savaş Orleans’ta sıkışıp kalmıştı.</p>
<p>Jeanne d’Arc’ın taze güçlerle kente gelmesi işte tüm bu dengeleri değiştirmişti. Daha önce yalnızca savunmayı düşünen Fransızlar artık İngilizlere saldırıyor, onları bozguna uğratıyorlardı. Fransızların karşı saldırıya geçebileceğini akıllarının ucundan dahi geçirmeyen İngilizlerin Jeanne d’Arc karşısında yenilmesi hiç de şaşırtıcı değildi.</p>
<p>VII. Charles’ın taç giymesinin ardından evine dönmek yerine, Jeanne, Paris’e yapılacak cesur bir saldırıyı da içeren yeni bir askeri harekatı üstlendi. Ne var ki Orleans’ı kurtarmada gösterdiği başarıyı Compiegne seferinde tekrarlayamayacak ve 24 Mayıs 1430’da Paris’in 80 km. kadar kuzeyinde Burgonya Dükü’ne esir düşecektir.</p>
<p>Jeanne d&#8217;Arc dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde Beauves piskoposu Pierre Cauchon ve engizitör Jean Lemaitre başkanlığında yargılanmaya başlar.</p>
<h2>Engizisyon Mahkemesi ve Jeanne D’arc’ın Ölümü</h2>
<p><img decoding="async" class="alignright wp-image-5807 size-medium" title="Orleanslı Bakire Jeanne d'Arc" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/03/Jeanne-dArc-350x321.jpg" alt="Jeanne d'Arc" width="350" height="321" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/03/Jeanne-dArc-350x321.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/03/Jeanne-dArc-600x550.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/03/Jeanne-dArc.jpg 630w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" />Geç Ortaçağ Avrupası’nda yaşanan cadı avı çılgınlığının hemen öncesinde engizisyon mahkemesi tarafından görülen bu dava içerdiği politik unsurlar nedeniyle klasik büyücü/cadı davalarından ayrılmakla birlikte, suç istinadı (kilisenin kutsal varlığına ve Katolik inancına karşı suç işlemek), sorgulama (fiziki işkence dışında, kanıtlanamayan suçlamalar, yalancı tanıklıklar, sorularla tehdit ve psikolojik işkence), yargılama ve infaz sürecinin bütünlüğü davanın tipik bir engizisyon davası olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Engizisyon mahkemesi, sorgulanması sonrasında Jeanne d&#8217;Arc’ı on iki maddede sıralanan eylemlerden ötürü dolayı suçlu bulur. İlk dört maddede duyduğu seslere ilişkin suçlamalar yer alır: Katolik kilisesinin kutsal varlığını hiçe sayarak Aziz Mikail, Azize Katharina ve Azize Margareta’nın sözde buyruklarıyla kralın ve ülkenin geleceğine ilişkin kehanette bulunmak (falcılık/medyumluk). Kendisine yöneltilen diğer suçlamalar şunlardır:</p>
<ul>
<li>Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak,</li>
<li>Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek,</li>
<li>Burgonya Dükü’ne esir düştüğünde tutulduğu kuleden kaçma, yani intihar girişiminde bulunarak, Tanrı’nın verdiği ve zamanı gelince yine sadece Tanrı’nın alabileceği yaşama bilerek ve isteyerek son verme girişiminde bulunmak,</li>
<li>Azize Katharina ve Azize Margareta’mn Burgonyalıları artık sevmedikleri, İngilizlerin tarafını tutmadıkları için İngilizce değil, Fransızca konuştukları iddiasında bulunmak,</li>
<li>Tanrının varlığını yadsıyan bir tavır içinde nereden ve kimden geldiği belli olmayan seslere ibadet etmek,</li>
<li>Azize Katharina ve Azize Margareta’nın, bakireliğini korursa kendisini cennete göndereceklerine dair söz verdikleri iddiasında bulunmak,</li>
<li>Putperestlik,</li>
<li>Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.</li>
</ul>
<p>Jeanne d’Arc 1431 yılının 24 Mayıs günü cellatları tarafından Rouen mezarlığına getirilir. Uzun ve yorucu sorgulama günlerinin sonunda bitkin düşmüş durumdadır. Uğruna savaştığı ve hayatını ortaya koyduğu kralı VII. Charles’ın onu kâfir olarak tanımladığı kendisine söylenince, Jeanne d’Arc, “Kralım aleyhinde değil, benim hakkımda konuşun; o iyi bir Hıristiyan” diye yanıt verir.</p>
<p>Hakkında hazırlanan iddianame okunarak, Tanrı’nın bağışlayıcı gücüne sığınarak işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu itiraf edip etmeyeceği sorulur. O güne değin işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu ve bir daha erkek kıyafeti giymeyeceğini kabul ettiği yazılı olan metni (itiraf belgesi) imzalaması durumunda affedilecek, yakılma cezası, yaşam boyu hücre cezasına çevrilecektir.</p>
<p>Yorgun ve güçsüz Jeanne d’Arc bu itiraf metnine zorlukla bir haç işareti çizerek imzasını atar. O artık yaşam boyu hücresinde işlediği suçların kefaretini ödeyecek bir mahkumdur. Suçunu çekmek üzere tekrar hücresine kapatılır. Ancak kısa bir süre sonra itiraflarından pişmanlık duyan Jeanne d’Arc, itirafnamesine koyduğu imzadan vazgeçtiğini bildirerek erkek giysilerinin kendisine geri verilmesini talep eder. Bu talebinin ve tövbekar olmaktan vazgeçtiğinin mahkemece kabulü mümkün değildir.</p>
<p>1431 yılının 30 Mayıs günü Rouen kenti Saint-Sauveur Kilisesi’nin yakınlarındaki eski pazar meydanında (Vieux Marche) gerçekleştirilecek infaz için üç platform kurulmuştur. Bunlardan birinde İngiltere kardinali, kraliyet ve başpiskoposluk üyeleri, diğerinde bu korkunç dramın mimarları olan, davanın hâkimi, rahipler ve askerler yerlerini almışlardır. Son platformda sanık Jeanne d’Arc bulunmaktadır. Platformdan alınarak, meydanın ortasında kendisi için hazırlanmış odun yığınının üzerine dikilmiş direğe bağlanan Jeanne d’Arc’a, engizisyon mahkemesinin kararı okunur: bir kâfir olması nedeniyle yakılarak öldürülecektir. Cellatları ayakları altındaki odunları tutuşturmaya başladığında henüz 19 yaşındadır. Alevler yükselirken Jeanne d&#8217;Arc’ın ağzından defalarca aynı sözcük yükselir: İsa… Elinde ise yakılmadan önce bir askerden istediği iki tahta parçasından yaptığı haç bulunmaktadır.</p>
<h2>Yüzyıllar Sonra Gelen İade-i İtibar ve Azizelik</h2>
<p>Domrémyli köylü kızı Jeannette&#8217;in infazı, Kutsal Engizisyon Mahkemesi’nin on binlerce masum insanı yakılmaya gönderen kararlarından yalnızca biri olmakla birlikte, umulmadık ölçüde ilgi uyandırmış ve Avrupa tarihinin üzerinde en çok tartışılan kimliklerinden birini yaratmıştır. Jeanne d’Arc’ın suçsuzluğu, Katolik Kilisesi tarafından biraz gecikerek de (!) olsa anlaşılmış, 1909 yılında itibarı iade edilmiş,  yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize ilan edilmiştir.</p>
<p>Kısacık yaşam süresi göz önünde bulundurulduğunda, tarihte Jeanne d’Arc kadar yaşamı, tiyatrodan operaya, sinemadan şiire, romandan baladlara konu olmuş bir kişilik daha yoktur.</p>
<p>İlk kez 1470 yılında yazıya dökülmüş olmakla birlikte, 1435 yılından itibaren sahnelenen, Jeanne’ın idamının anlatıldığı 20.529 mısralık anonim dramatik şiir “Mystere du siege d’Orleans”, Jeanne d’Arc efsanesinin ilk edebi metni olarak kabul edilir. Shakespeare’in “VI. Henry” adlı oyununda Orleanslı Bakire, babasından kaçan, hamileliğiyle herkesi şaşkına çeviren ve İngilizler tarafından yakılarak ölüme mahkûm edilen büyücü kız olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>16. yüzyılda Jeanne d’Arc üzerine yalnızca iki eser yazılmıştır. 17. yüzyılda bu sayı üçe çıkmakla birlikte, eserlerin çok sayıda tiyatro grubu tarafından aynı anda sergilendiği ve uzun süreler oynandığı görülmektedir. Yüzyıl dönümünde, 1801&#8217;de Schiller ünlü romantik trajedisi “]ungfrau von Orleans”ı tamamlar.</p>
<p>Yine G. Bernard Shaw’ın dramatik kroniği Saintjûan bu yüzyılda anılması gereken eserlerin başında gelir. 1800-1874 yıllan arasında en az 34, 1875-1900 arasında 48 oyun yazılır Jeanne d’Arc efsanesi üzerine. Katolik kilisesi tarafından cadılıkla suçlanarak 1431 yılında yakılan Jeannette’in yaklaşık 480 yıl sonra, itibarının iade edilerek azize ilan edilmesinden sonra, yaşamı üzerine yapılan akademik çatışmalarda ve sanat eserlerinde patlama yaşanın Jeanne d’Arc üzerine 1909 yılında 17,Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında 29, 1945’den bugüne kadar 19 yeni tiyatro eseri yazılmıştır. Son dönemdeki tiyatro eserlerinin bir kısmı kilise çevrelerince genç kuşakların eğitimi için kaleme alınmış, bir kısım eserlerde de Jeanne d’Arc, iki büyük savaş esnasında esen aşın milliyetçilik rüzgârlarına uygun bir biçimde, tarihten alınmış bir yurtsever örneği olarak, 20. yüzyılın insanı için yeniden yaratılmıştır.</p>
<p>Sanatın diğer dallarında olduğu gibi, <a href="http://indiryuklemp3.com/" title="ücretsiz mp3 indirme sitesi">ücretsiz mp3 indirme sitesi</a> alanında da Jeanne d’Arc üzerine yüzlerce eser verilmiştir. E. Huet’nin 1894 yılında yaptığı araştırmalar Jeanne d’Arc’ı konu alan 400’den fazla kantat, senfoni, opera, kısa parçanın bestelendiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sıradan bir köylü kızı olarak başlayan yaşamı, 19 yaşında şeytanın işbirlikçisi olarak odunların üzerinde yakılarak son bulan Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve gerçekleştirdiği mucizeler üzerine yüzlerce yıldır süregelen, akademik çevrelerde büyük yankı bulan tartışmalar hâlâ dinmemiştir. Efsaneye saldıranların çokluğu, bu iddiaların bütünüyle göz ardı edilmesine olanak vermemektedir. İşte bunlardan bazıları: Jeanne aslında bir prensestir ve şeytanla işbirliğine girerek cadılık yapmış ve bu nedenle engizisyon mahkemesi tarafından yargılanıp yakılmaya mahkum edilmişse de, son anda cadılıktan hüküm giymiş <a href="http://indiryuklemp3.com/yeni-cikan-albumler" title="yeni çıkan albümleri dinle">yeni çıkan albümleri dinle</a> başka bir kadın Jeanne yerine yakılmıştır. Jeanne d’Arc, babası bilinmeyen bir prenses olarak yaşamını sürdürmüştür. Jeanne’ın duyduğu sesler, Aziz Mikail’le buluşması, gördüğü halüsinasyonların bir sonucudur; kayıtlar gerçekleri yansıtmamaktadır; Orleans&#8217;ın kurtarılışında ve VII. Charles’ın taç giyme töreninde yer alan kişi gerçekte bir figürandır. Buna da en iyi örnek Jeanne&#8217;ın sürekli erkek giysileriyle dolaşması ve bunları çıkarmaya yanaşmamasıdır.</p>
<p>Jeanne D’arc efsanesi, ister gerçek olsun ister olmasın, Fransızlar için hep bir sembol, olarak kalmaya devam edecek, bir Fransız’a soracağınız Jeanne D’arc kimdir sorusunun yanıtı hep aynı olacaktır: Fransa’nın Koruyucu Azizesi…</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/">Jeanne D’arc Efsanesi: Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbni Sina&#8217;nın Hayatı</title>
		<link>http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2017 00:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Avicenna]]></category>
		<category><![CDATA[İbni Sina]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5624</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batılılar tarafından Avicenna olarak tanınan Ebu Ali el-Hüseyin İbni Sina, 980 yılının Ağustos’unda, günümüzde Özbekistan sınırları içindeki Buhara yakınlarında küçük bir köy olan Afşana’da doğdu. Aslen Belhli olan babası Abdullah, Samani Emiri Nuh İbni Mansur’un egemenliği altında bulunan Hermisan köyündeki kalenin komutanıydı. Buhara’nın Orta Asya’nın hem entelektüel hem de ekonomi merkezi olarak geliştiği bu dönemde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/">İbni Sina’nın Hayatı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batılılar tarafından <strong>Avicenna</strong> olarak tanınan Ebu Ali el-Hüseyin<strong> İbni Sina,</strong> 980 yılının Ağustos’unda, günümüzde Özbekistan sınırları içindeki Buhara yakınlarında küçük bir köy olan Afşana’da doğdu. Aslen Belhli olan babası Abdullah, Samani Emiri Nuh İbni Mansur’un egemenliği altında bulunan Hermisan köyündeki kalenin komutanıydı. Buhara’nın Orta Asya’nın hem entelektüel hem de ekonomi merkezi olarak geliştiği bu dönemde babası üç oğluyla birlikte Buhara’ya taşınmış ve İbni Sina da ilk eğitimini burada almıştır. On yaşına bastığı zaman Kuran’ı hatmetmiş ve ardından Arap edebiyatını öğrenmeye ve İsmail b. Hüseyin ez-Zahid’den fıkıh dersleri almaya başlamıştır.</p>
<p>O dönemde eski Yunan bilimleri yabancı kaynaklı olduklarından olumsuz bir etki uyandırıyor, onlarla uğraşan bir Müslümana şüpheli gözlerle bakılıyordu. Bununla beraber el-Kindi’yle başlayan Müslüman filozoflar zinciri, felsefi düşünceyi Arap kültürüne sokmak için çaba harcıyor, felsefeyle ilahiyat arasında bir köprü kurmaya çalışıyorlardı. Öklid tarafından takdim edilen matematik ve Batlamyus&#8217;un ilim dünyasına sunduğu geometri, ilmi sütunlar olarak hizmet gördü. Diğer bir ilmi sütun da mantıktı. İbni Sina’nın İsmailiye mezhebinden olan babası da oldukça aydın ve kültürlü birisiydi. Evi adeta felsefe, mantık ve matematik tartışmalarının yapıldığı ve dönemin aydın insanlarının toplandığı bir merkez haline gelmişti. İbni Sina bu sayede hem çocukluğundan itibaren kendini felsefi tartışmaların içinde bulmuş hem de kısa sürede bu konulara aşinalık kazanmıştı. Babasının daveti üzerine evlerine gelen bu misafirlerden biri de, felsefe ve matematik alanlarında söz sahibi olan <strong>Ebu Abdullah el-Natili</strong> idi.</p>
<p>Natili, öğrenmeye oldukça hevesli bu öğrencisine önce Porphyrios&#8217;un Isagoci’sini (Mantığa Başlangıç) öğretmeye başladı. Genç öğrencisinin kitabın konusu hakkında yaptığı yorumlar, Natili’nin karşısındakinin sıradan bir öğrenci olmadığını anlamasını sağlamıştı. El-Natili’nin yanında mantık biliminin temellerini öğrenen İbni Sina daha sonra Batlamyus’un Almagest’ini ve Öklid’in Elementler’ini öğrenmeye başladı. Öklid&#8217;in kitabını okuyan İbn-i Sina bir kaç şekli inceledikten sonra hocasının bile çözemediği matematik problemlerini kendi başına çözmeye başlayınca, öğrencisinin zekasına hayran kalan Natili, babasına onu pozitif bilim yolunda yetiştirmesini önerdi.</p>
<p>Tıp bilimi İslamiyet’in doğuş yıllarında ağızdan ağıza söylenerek öğreniliyordu. İslamiyet’in verimli zafer yıllarında bu bilim daha karmaşık bir hal aldı, özellikle daha önce Yunan tıbbından etkilenen Suriye-İran Emevi ve ilk Abbasi halifelerinin hekimleri Hıristiyan Suriyelilerdi. El-Me&#8217;mun döneminde Yunan hekimi Galen&#8217;in tıbbi yazılarının çevirisi yapılarak Müslümanlara tıp alanında bir fırsat meydana geldi. Bu faaliyetler tıp alanında başarılı bir saha oluşturdu.</p>
<p>Bağdat’ta el-Kindi ile başlayıp Kurtuba&#8217;daki İbn Rüşd’e kadar olan Müslüman filozofların hemen hemen hepsi aynı zamanda hekimdi. Halifeler ve diğer devlet başkanları onları saray hekimi, saray öğretmeni ve sarayın siyasi danışmanı olarak tayin ediyorlardı. İbni Sina da aynı yolu takip etti. Samanilerin saray hekimi Ebu Mansur Hasan b. Nuh el-Kumri gibi hocalardan bir müddet ders aldıktan sonra tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi tıpla ilgili eserleri okumaya, tıp ve eczacılık konusunda kendi kendini yetiştirmeye başladı. Kısa süre içinde de bu alanda adını herkese duyurmayı başardı.</p>
<p>Kısacası on altı yaşına geldiğinde neredeyse tüm bilimsel konulara hakimdi, fakat kendi deyimiyle kırk defa okuduğu halde anlamayı bir türlü başaramadığı Aristo metafiziği kafasını allak bullak etmişti. Sürekli kafasını kurcalayan bu durum, hiç ummadığı bir biçimde çözülecekti.</p>
<p>Buhara’nın sahaflarını dolaşırken bir satıcı ona paraya sıkıştığını söyleyerek Farabi’nin, Yunanlı filozofun kuramlarına atfen yazdığı “el-İbane” adlı eserini çok ucuza verebileceğini söyler. İbni Sina ilk başta kitabı almak istemese de satıcının ısrarlarına dayanamayıp gönülsüzce kitabı satın alır. İsteksizce alınan bu kitap, İbni Sina’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden bir sınır çizgisi, zihni faaliyetlerine istikamet veren yeni bir başlangıç oluşturur. Bu kitap sayesinde Aristo metafiziğini anlamaya başlamış, önünde yepyeni ufuklar açılmıştır. Artık felsefe, özellikle Yeni Eflatunculuk en çok ilgisini çeken alandır.</p>
<h2>İbni Sina’nın Şöhreti Saraya Kadar Ulaşıyor</h2>
<p>Gerek hastalıklara tanı koymada gerekse uyguladığı tedavi yöntemleriyle sağladığı başarılarla bu aydın hekimin şöhreti, Buhara Emiri Nuh’a kadar ulaşmıştı. Emir Nuh daha genç yaşında nedeni bilinmeyen bir hastalığa yakalanmış, saray hekimleri ne kadar uğraştıysa da emiri iyileştirmeyi başaramamıştı. Saraya çağrılan İbni Sina, uyguladığı tedavi yöntemiyle kısa zamanda emiri sağlığına kavuşturdu. Bu başarısının karşılığında kendisine yüklü miktarda maddi ödül verilmek istendiğinde ise kabul etmeyip tek arzusunun devrin en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarının bulunduğu saray kütüphanesini kullanma izni olduğunu söyledi. İsteği gerçekleşerek Hafız Kütüplüğü’ne getirilen İbni Sina böylece kraliyet kütüphanesinden faydalanma ve kullanma ayrıcalığını kazanır. Bu sırada henüz 17 yaşındadır.</p>
<p>Kendisi için bulunmaz bir nimet olan böyle ayrıcalığa kavuşan İbni Sina doymaz bir iştahla bu kitapların içine dalar ve on sekiz ay boyunca her gün kütüphanenin yollarını arşınlar. Bir buçuk yıl boyunca kendini mantık ve felsefeye veren İbni Sina, bu süre boyunca geceleri neredeyse hiç uyumamıştır. Gündüzleri ise yalnızca incelemelerle uğraşan İbni Sina öğrendiklerini fişlemiş ve bir sınıflama yapmıştır. Fotoğrafik özelliğe sahip olan belleği ve olağanüstü bir özümleme gücü onun bu konudaki en büyük yardımcılarıdır. el-Aruzi adlı bir tanıdığının isteği üzerine, matematik dışındaki bütün bilimleri içeren &#8220;el-Hikmetü’l-Arûziyye&#8221; adlı ilk eserini de sarayda görevli olduğu bu dönemde kaleme alır.</p>
<p>İleride onun öğrencisi olacak olan Ebu Ubeyde el-Cüzcani tarafından sonradan tamamlanacak olan Kitabü&#8217;ş-Şifa adlı eserinin otobiyografi bölümünde, İbni Sina çalışma metodu hakkında şunları söyler:</p>
<blockquote><p>Her ne zaman karışık, şaşırtıcı bir problemle karşılaşsam ya da çözemediğim bir kıyasa rastlasam, o konuda anlayış kazanmam için camiye gider, müşkülüm halloluncaya ve anlamı bana açılıncaya kadar her şeyin yaratıcısı Allah’a dua eder, yalvarırdım. Eve döndükten sonra da geceleyin lambamı yakar, okuma ve yazmaya kendimi hasrederdim. Yorulduğum ve uyku bastırdığı zaman da, uyarıcı bir şeyler içerek dinlenirdim. Böylece kendime gelerek tekrar çalışmaya başlardım. Uyku tamamen bana egemen olduğu zaman da, daha önceki düşüncelerimi hayalleyerek uykuya dalardım. Gerçekten de birçok sorun böylece çözülmüş olurdu. Tüm bilimlere vakıf oluncaya kadar böyle devam ettim. O zaman (onsekiz yaşında) benim bu bilimleri kavrayışım, insan zihninin ulaşabileceği son sınırlarına varmıştı. O dönemde öğrendiğim her şey tam olarak şimdiki bildiğim şeylerdi.</p></blockquote>
<p>Ne var ki İbni Sina’nın yaşamakta olduğu yer Samanilerle bir Türk devleti olan Gazneliler arasında egemenlik sağlama için çarpışmalar yapılan bir savaş alanıydı. Samaniler tarafından temsil edilen İranlıların bölgede egemenlikleri yoksa da gururlandıkları özerk bir kültür ve gelenekleri vardı. Fakat onları temsil eden yıldızlar artık sönmeye başlamıştı. Gazneliler ise kültür ve idare bakımından yükselme dönemindeydi. 999’da Gaznelilerin büyük sultanı <strong>Gazneli Mahmut</strong>, Buhara da dahil tüm bölgeyi fethetti ve 1005 yılında Samaniler tarih sahnesinden silindi. Kendisini himaye edenlerin ortadan kaldırılması, İbni Sina’ya Buhara’yı terk etmesinden başka seçenek kalmamıştı.</p>
<p>Önce Harizm’in bir kasabası olan Gürgenç’e gitti. Burada vezirlik yapan ve felsefi bilimlere ilgi duyan Ebü’l-Hüseyin es-Süheyli, onu yerel bir emir olan Ali b. Me’mûn’a takdim etti. Ali b. Me’mûn da tıpkı veziri gibi felsefeye ilgi duyuyordu. Dönemin önemli bilim insanları olan Biruni, Ebu Sehl el-Mesihi, İbnü’l-Hammar ve İbni Irak gibi insanları sarayında himayesi altına almıştı. Emir Ali, İbni Sina’ya Gürgenç’te kaldığı sürece maaş bağladı. İbni Sina ve Biruni arasındaki fizik ve astronomi tartışmaları da bu sırada gerçekleşti. Ne var ki bu bilimsel tartışmalar fazla uzun sürmedi. Çünkü Gazneli Mahmut, Emir Ali b. Me’mûn’a mektup göndererek himayesine aldığı bu isimleri kendi sarayına göndermesini istemişti. İbni Irak, İbnü’l-Hammar ve Biruni bu daveti kabul ederken, İbni Sina felsefeye düşman olan Abd Allah Muhammed b. Karrâm&#8217;ın etkisi altındaki Sultan Mahmut&#8217;un gazabına uğramaktan çekindiği için Türk hakanının bu isteğini reddetti. Bu daveti reddetmesi nedeniyle artık Gürgenç’te kalması tehlikeli olan İbni Sina bir kez daha yaşadığı yeri terk etti.  Gazneli Mahmut ise İbni Sina’nın resimlerini tüm bölgeye dağıtarak onu yakalamaya çalıştıysa da başarılı olamadı.</p>
<h2>Sürekli Kaçmakla Geçen Bir Yaşam</h2>
<p>Bir prens sarayından bir diğerine mekik dokuyan bu bilim adamı, hemen hemen hiç durmadan ve amaçsız bir şekilde bir düzine yer dolaştı. Cürcan’da onu himayesine alacak Emir Kabus’un tutuklanıp bir kaleye hapsedildiğini ve orada öldüğünü öğrenince çölü geçerek Horasan’a vardı ve sonra tekrar Cürcan’a döndü. Burada, daha sonra öğrencisi olacak ve ondan hiç ayrılmayacak Ebû Ubeyd el-Cûzcânî ile tanıştı. Bir şiirindeki anlatımından bu dönemde gittiği yerlerde değerinin anlaşılmadığı ve kendine yaraşır bir himaye görmediği için yedi yıl boyunca seyahat ettiğinden yakınmaktadır.</p>
<p>Cürcan’a geri döndüğünde Ebu Muhammed el-Şirazi adında felsefeyi seven biri İbni Sina için, kendi evinin yakınlarında bir ev satın aldı. Yaklaşık 2 yıl boyunca Cürcan’da bu evde kalan İbni Sina burada el-Şirazi için &#8220;el-Mebde&#8217; ve&#8217;l-Meâd&#8221; ve &#8220;elErsâdu&#8217;l-Külliye&#8221; adlı eserlerini kaleme aldı.</p>
<p>Takriben 1015’te yine yola düşerek Büheyhilerin egemenliği altındaki Rey kentine gitti. Büveyhi Devleti’nin valisi Fahrüddevle’nin eşi Seyyide onu himayesine almıştı. Buveyhiler İran’ın İslam öncesi krallarının soyundan geldiklerini iddia eden İranlı Şiilerdi ve halifelik döneminde yıllarca Bağdat’ta hüküm sürmüşlerdi. Oğlu büyüyene kadar yönetimi elinde tutacak olan bu dul kadının tek sıkıntısı, oğlu Mecdüddevle’nin yakalandığı melankoli hastalığıydı. Bir süre, modern Tahran’dan beş mil kadar tuzakta bulunan Rey kentinde bu dul prensesin sarayında veliaht prensi tedavi eden İbni Sina oldukça mutlu görünüyordu. Ama iki ya da üç yıl sonra şartlar onu bu saraydan da ayrılmaya zorladı.</p>
<p>Büveyhi Hükümdarı Şemsüddevle’nin (devletin güneşi) hizmetine girdiği Hemedan’da da aynı kötü şartlarla karşılaştı. Hükümdarın kalın bağırsaklarında meydana gelen şiddetli bir sancıyı başarıyla iyileştirmişti. Bu durum karşısında bu değerli hekim hemen ulaşabileceği en yüksek mevki olan vezirliğe atandı. Buhara’dan ayrıldığı zaman yeşil elbise giymiş ve bir fıkıhçı kisvesindeydi. Şimdi ise kısa bir ceketle kaba kumaştan yapılmış bir sarıkla, uzun vezir elbisesi giyinmiş ve hükümdarla birlikte Karmisan’a düzenlenen seferde vezir olarak onun yanında yer almıştı. Fakat çok geçmeden orduda başlayan huzursuzluk bir isyana dönüştü. Asiler her nedense hükümdardan İbni Sina’nın katledilmesini istiyorlardı. Hükümdar bu isteği kabul etmedi ama onu vezirlikten almak zorunda kaldı. Bu hekim vezir, kırk gün kadar Şeyh Ebû Sa‘d ed-Dahdûk adlı bir dostunun evinde saklandı. Emir’e tekrar musallat olan bir bağırsak sancısı, onun bu gönüllü hapishanesinden çıkmasına neden oldu. Ve yeniden özel bir merasimle tekrar vezirliğe atandı.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5625 size-large" title="Batılar tarafından Avicenna olarak tanınan İbni Sina'nın eserleri, 17. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ibni_sina_avicenna-600x447.jpg" alt="İbni Sina" width="600" height="447" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ibni_sina_avicenna.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/ibni_sina_avicenna-350x261.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Şemsüddevle’nin 1021 yılında ölümü üzerine tahta çıkan oğlu Semaüddevle, İbni Sina’nın vezirliğe devam etmesini istedi fakat İbni Sina kabul etmedi. Bu durum Büveyhiler ile arasının açılmasına neden olmuştu. Şemsüddevle’nin öteki oğlu Tâcülmülk’ün, onun Kâkûyîler Hükümdarı Alaüddevle Muhammed b. Rüstem ile gizlice mektuplaştığını iddia etmesi üzerine de Ferdecan Kalesi’ne hapsedildi. Hapiste kaldığı bu dört ay içinde Hayy b. Yakzan, Hidayat ve Kulunç adı eserlerini yazdı. Dört ayın sonunda bir sufi kılığına girerek, her zaman yanında bulunan kardeşi el-Cüzcani ve iki kölesiyle gizlice şehirden kaçtı. Tahminen 1023’de Alaüddevle’nin yanına sığındı ve mükemmel döşenmiş görkemli bir konağa yerleştirildi. Bu konakta onun resmi bir görevi yoktu; fakat kendini bilimsel çalışmalara ve yazmaya hasretti. Cuma geceleri prensin başkanlığı altında bilimsel ve felsefi soruların cevaplandırılması için seminerler düzenliyordu.</p>
<p>Öğretmen-filozofun öğrenci çevresi o kadar genişledi ki, her taraftan kendisine insanlar geliyordu. Bütün sorular bizzat kendisi tarafından ve derhal yanıtlanıyordu. Güneybatı İran&#8217;ın Şiraz kentinden onun Cürcan&#8217;da yazdığı ve sonra da en-Necat adlı eserinde birleştirip yorumlarına sunduğu Muhtasar el-Asgar adlı bir mantık özeti olan eserini inceleyen bir grup bilgin, kitapta çelişkiler bulduklarını belirten bir mesaj gönderdiler. Bir yaz günü gün batarken bu mesaj kendisine ulaşmıştı. Kendisini yazılı yanıt vermeye çağırıyorlardı. Çağrıya icabet ederek onlara yazılı yanıt vermeye başladı. Sabah olmuştu ki, o uyumamış elli sayfalık cevabı elçiye vermeye hazır duruma getirmişti. Herhangi bir gerekçe olmadan yanıtı geciktirmek istememişti.</p>
<p>Bu güzel entelektüel iştiyak geleneği, o zamanki askeri olaylarla birdenbire kesildi. Buveyhid prensleri, Gaznelilerin hanedanlığının tehdidi altındayken bile sık sık birbirlerine saldırıyorlardı. Tahminen 1030 yıllarında Sultan Mahmut oğlunu İsfahan’a karşı gönderdi. İbni Sina, bir süre şehri boşaltan Alaüddevle ile birlikte giderek ona refakat etti. Döndüklerinde kütüphanesinin yağmalandığını ve kitaplarından bazılarının Gazne’ye taşındığını gördü.</p>
<p>Yeni bir Gazneli hareketini önlemek amacıyla hükümdar düşmanı karşılamak için askeri birliklerin başına geçti, İbni Sina da mağlubiyet halinde düşman eline düşmek korkusuyla birlikte emirine refakat etti. Fakat sağlığı artık eskisi kadar iyi değildi. Kulunç ağrıları öylesine dayanılmaz olmuştu ki, bir günde kendi kendine sekiz defa iğne vuruyordu. Fakat tedavinin dozunu ayarlayamayınca giderek şartları daha da ağırlaştı ve epilepsi (sara) nöbetleri baş göstermeye başladı. Bu illetten kurtulmak için vücuduna sürekli kereviz tohumlarından mamul bir ilaç enjekte etmekle beraber Mithradatum da kullanıyordu. Bu tohumdan mamul ilaçlar vücudu daha da zayıflatıyordu.</p>
<p>İsfahan’a geri döndüğünde ağrıları biraz olsun azalmış, tekrardan bilim sohbetlerine katılmaya başlamıştı. Fakat tam olarak iyileşmeden Alaüddevle ile birlikte bu kez Hemedan seferine katılınca hastalığı tekrar nüksetti. Artık tedavinin kendisine bir fayda sağlamayacağını anlayınca kaderine razı biçimde ölümünü beklemeye başladı. Nihayet 1037 yılının Temmuz veya Haziran’ında 57 yaşında iken İbni Sina’nın hayatı sona erdi ve Hemedan’ın dışında bir yere gömüldü.</p>
<h2>İslam Dünyasının Galen’i, Bazılarına Göre Kafir</h2>
<p>İbni Sina, İslam dünyasının Galen’i olarak kabul edilir. En ünlü eseri olan “el Kanun fit Tıb” 17. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, birçok farklı kişi tarafından defalarca Latinceye çevrilmiştir. Stil ve üslup bakımından da İslam dünyasının Aristo’su olarak görülür. Halkı ona Eş Şeyh’ül Reis, (bilginlerin başı) ve saray adamlarının prensi gibi unvanlar vererek onu eşsiz bir şerefle onurlandırmışlardır. Fakat ilahiyatçıların çoğu onu başka bir sıfatla, kafir sıfatıyla anmışlar; bir tahrik sonucu Abbasi halifelerinden el-Müstencid tarafından kitapları bir şenlik ateşinde yakılmıştır. Filozof ve hekim İbni Sina geleneklere aykırı davranışlarıyla tutucuların kendisini daha çok çekiştirmesine fırsat vermiştir. Zira düşüncelerini çekinmeden dile getiren bu bilim adamının birçok düşüncesi İslam öğretisinin oldukça dışındadır. Ona göre yeniden dirilme peygamberin zihninde doğan hayali bir mitten başka bir şey değildir. Keza yoktan yaratma diye bir şey de olamazdı ve dünya ezelden beri vardı. Cennet ve cehennem de kişinin yaşayışıyla ilgiliydi. Akla uygun yaşamak cennet, düşler aleminde yaşamak ise cehennemdir.</p>
<p>Onun halk kültüründeki imajı ise el-Kindi’ninki gibi büyücü ve sihirbazdı. Onun bekâr olarak yalnız hali, teselliyi içki, kadın ve yiyecekte aramasına neden oluyordu. Bir zaman ilk defa sunulan şarap ona hakim olmuştu. Onun şarabı kullanmayı tasvip etmesi Kur’an’da bu konuda nazil olan önceki bir ayete dayanıyordu. “Dini düşünüşe göre şarap ahmaklara haramdır, akli düşünceye göre ise akıllılara helaldir” diyordu. Kendisine itidal tavsiye eden arkadaşlarına kısa ve sert bir şekilde, “Kısa fakat geniş bir yaşamı, uzun fakat dar bir yaşama tercih ederim’’ diye yanıtlıyordu.</p>
<p>Kadınların ona cazip olduğu kadar o da kadınlara cazip geliyordu. Hareminde birçok cariye bulunuyordu. Çoğunlukla üstü kapalı geçiştirilmeye çalışılsa da cinselliğe olan düşkünlüğü otobiyografisine de yansımıştı. Cüzcani şöyle yazıyor: “Üstadın bütün yetenekleri yerindeydi. Tutkularından seksüel yeteneklerine kadar her şeyi çok güçlü bir durumdaydı. Bu tutku ve yetenekleri o kadar güçlenmişti ki, onun ölümüne kadar devam ettiler.”</p>
<p>İbni Sina’nın ölümü ile doğulu Müslüman filozoflar serisi beklenmedik bir şekilde sona ermiştir. İki asır önce el-Me’mun&#8217;un döneminde hız kazanan bu konu söz konusu zamanda dönemini bitirmiştir. Artık felsefe alanındaki entelektüel faaliyet, filozoflara karşı hücum ile son çöküş noktasına ulaşarak ilahiyat alanına kanalize edilmiştir. Haçlı savaşları ve Moğol istilaları sırasında bu durum aşağıya doğru bir kavis çizmiştir. Doğu Müslümanlığı böylece karanlık çağına girmiştir.</p>
<p>Çok şükür ki, doğu Müslümanları arasında felsefi alaka azalırken, batıda giderek büyüyen bu ilgi, İbni Sina&#8217;nın birçok yönlerden takipçisi olan Kurtubalı İbni Rüşd ile doruk noktasına ulaştı.</p>
<p>İbni Sina hakkında günümüze kadar ulaşan tartışma noktalarından biri de Türk mü yoksa Fars asıllı mı olduğu konusudur. Ne yazık ki kendi biyografisinde böyle önemli bir ayrıntıya değinmemesi nedeniyle İbni Sina’nın Türk ya da Fars kökenli olup olmadığı konusu halen daha kesin değildir. Ama hem babasının doğum yeri olan Belh’in, hem de annesinin doğum yeri olan Afşana’nın yüzyıllar boyunca Türk boylarının yerleşim alanı olması, İbni Sina’nın Türk olma olasılığını güçlendirmektedir.</p>
<p>Farsça yazılan birkaç tanesi ayrı tutulursa <strong>İbni Sina eserlerinin neredeyse tamamını Arapça olarak yazmıştır</strong>. Hapiste, at üstünde, vezirlik yaparken, gece ve gündüz her zaman okumuş, yazmış ve tartışmalarda bulunmuştur. Her ne kadar hekim kimliği ile bilinse de eserlerinin büyük çoğunluğu felsefe üzerinedir. Kaynaklar, <strong>İbni Sina’nın eserleri</strong> hakkında farklı sayılar verir. Ancak İbni Sina tarafından yazıldığı kesin olan eserler içinde en önemlileri şunlardır:</p>
<ul>
<li>El-Kanun fit-Tıb</li>
<li>Kitabü&#8217;ş-Şifa</li>
<li>el-İşarat ve&#8217;t-Tenbihat</li>
<li>en-Necat</li>
<li>Risale fi-İlmü&#8217;l-Ahlak</li>
</ul><p>The post <a href="http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/">İbni Sina’nın Hayatı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köleliği Kaldıran Başkan: Abraham Lincoln</title>
		<link>http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2016 08:05:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD İç Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Abraham Lincoln]]></category>
		<category><![CDATA[John Wilkes Booth]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer yaşanılan yenilgilerden pes etmemeye, asla vazgeçmemeye örnek verilmesi gerekseydi, bu hiç kuşkusuz ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’ün hayatı olurdu. Zira siyasete atıldıktan sonra defalarca yenilmesine, her seferinde düş kırıklığına uğramasına karşın asla pes etmedi. Sonunda, 52 yaşında girdiği ABD Başkanlık seçimlerinde zafer bu sefer onun yanındaydı. Üstelik öldüğünde ABD’nin gelmiş geçmiş en iyi başkanlarından [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/">Köleliği Kaldıran Başkan: Abraham Lincoln</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer yaşanılan yenilgilerden pes etmemeye, asla vazgeçmemeye örnek verilmesi gerekseydi, bu hiç kuşkusuz ABD’nin 16. Başkanı <strong>Abraham Lincoln’ün hayatı</strong> olurdu. Zira siyasete atıldıktan sonra defalarca yenilmesine, her seferinde düş kırıklığına uğramasına karşın asla pes etmedi. Sonunda, 52 yaşında girdiği ABD Başkanlık seçimlerinde zafer bu sefer onun yanındaydı. Üstelik öldüğünde ABD’nin gelmiş geçmiş en iyi başkanlarından birisi olarak tarihe adını yazdırmayı başardı.</p>
<p><strong>Köleliği kaldıran ABD Başkanı</strong>’nın kendisi de yoksul bir ailenin çocuğuydu. Abraham Lincoln’ün 12 Şubat 1809’da hayata gözlerini açtığı yer, Kentucky eyaletinin Nolin Creek bölgesinde, tahtalardan yapılmış, barakadan büyük olmayan ufacık bir kulübeydi. Çekirdek bir aileydi onlarınki. Bebek “Abe”, iki yaşındaki ablası Sarah, annesi Nancy ve babası Thomas. Küçük erkek kardeşi Thomas Jr. daha bebekken bu dünyadan göçmüştü.<span id="more-4868"></span></p>
<p>Thomas Lincoln aslen bir marangozdu. Lincoln’ün büyükbabası öldüğünde, Thomas’ın abisi bütün mirasa tek başına konmuştu. Baba Thomas güç bela kazandığı paranın bir kısmını biriktirmeyi başarmış ve bu parayla küçük de olsa bir çiftlik almayı başarmıştı.</p>
<p>Ama bu küçük çekirdek aile Nolin Creek’de uzun süre kalamadı. O yıllarda Kentucky’de kadastro işlerinin pek de düzgün yürüdüğü söylenemezdi. Thomas’ın dişinden tırnağından arttırarak sahip olduğu arazinin tapusu eyalet tarafından iptal edilince aile mecburen Indiana eyaletine göçmek zorunda kaldı. Little Pigeon Creek denen bölgedeki evleri ise vahşi sınırın tam kıyısındaydı. Aile o kışı üç duvarı olan tahta bir barınakta geçirdi.</p>
<p>1818 yılında Abraham henüz dokuz yaşındayken aile bir felaket yaşadı. Bu sınır yaşamının zorluklarından yıpranan anne Nancy Lincoln öldü. Henüz otuzlarının başlarındaydı ama fakirlikten dişleri dökülmüş ve derisi kuru bir yaprak gibi olmuştu. Son darbeyi vuran yakalandığı süt hastalığı oldu. Küçük Lincoln günlerce ağladı, ama değişen hiçbir şey olmadı.</p>
<p>Böylesi kadınlar, evlerini yönetmedeki başarıları ile ailelerinin yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olurlardı. Nancy olmayınca kulübe yaşamı kısa sürede karmakarışık, pis ve kötü bir yaşama dönüştü. Bir şey yapılması gerekiyordu. Bu yüzden Thomas, bir yıl sonra yeniden evlendi. İkinci eşi, Sarah Bush Johnston adında dul bir kadındı. Herkes onu “Sally” diye çağırırdı.</p>
<p>Sıcak yürekli ve hareketli bir kadın olan Sally Lincoln, Abraham’a gerçek annesi kadar, hatta daha iyi bir anne oldu. Üvey anne olmasına karşın oğlunun garipliklerini anlıyordu; zaman zaman yaptığı neşeli şakalardan sonra birden durgunlaşıp içine çekilmesine ya da depresif, melankolik ruh haline ses çıkarmazdı.</p>
<p>Thomas Lincoln’ın okuma ve yazmayla pek ilgisi yoktu. Ve elbette yanında yardımcı olan oğlu için de eğitimi pek düşünmüyordu. Pek eğitimli olmasa da Sally buna karşı çıkıyordu. Onun desteklemesiyle Abraham önce İncil’i okudu, daha sonra Robinson Crusoe’yu bitirdi. ABD tarihini ve o zamanki Başkanı George Washington’ın yaşamıyla ilgili bazı kitapları da okumuştu. Bitirdikten sonra, yeniden ve yeniden okuyordu.</p>
<p>Aslında Abraham’ın eğitimi gelişi güzel yapılmış bir eğitimdi: Bir ay orada bir ay burada, bir ekim zamanıyla ötekisi arasında bulanan ara zamanlarda. Toplam olarak sınıfta geçirdiği zaman bir yıldan fazla değildi.</p>
<h2>Lincoln Kendi Yolunu Çizmeye Karar Veriyor</h2>
<p>Babası Thomas Lincoln, bu kadar eğitimin Abe için yeterli olduğu düşüncesindeydi. Gerçekten de Pigeon Creek’te önemli olan şeyler; doğumlar, ölümler ve hasat zamanlarıydı. Thomas Lincoln’ın oğlu için de gerekli olan şey tarlalarda çalışmaktı. O yıllarda Lincoln günün büyük kısmını ya babası tarafından görevlendirildiği saban başında ya da ormanda ağaç keserek geçiriyordu. Zaman zaman komşularına ırgat olarak kiralanan Abe yakınlardaki tarlalarda çalışmaya gidiyor ve sırtı bükülene değin çalışma karşılığında günde yirmi beş cent kazanıyordu.</p>
<p>Bu arada Abraham neredeyse babasından nefret edecek duruma gelmişti. Ama bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Tüm kazancı otomatik olarak babasına gidiyordu; yasaya göre bu böyleydi. Ancak yirmi bir yaşından sonra erkek olduğu kabul edilerek kendi parasını kendisi kullanabilecekti.</p>
<p>1830’da yirmi birinci doğum günü gelmişti. O yıl Thomas yeniden huzursuzlandı ve aileyi Illinois’ye taşıdı. Orada yeni bir ev kurmak, aynen Pigeon Creek’e gidişleri kadar zor olmuştu: Küreyecek daha fazla kar, temizleyecek daha fazla toprak ve kesecek daha fazla ağaç vardı.</p>
<p>Artık kendi hayatını kendi kazanmaya karar veren Abe, 1831 baharında kar kalkınca New Salem adında kaba saba, gürültülü bir kasabaya yerleşti. Boyu adamakıllı uzamış, güçlü kuvvetli bir adam olmuştu. Bu nedenle iş bulması güç olmadı. Denton Offutt adında bir işadamının yanında ticaret öğrenmeye başladı. Patronu, New Salem’deki malları, Sangamon ve Mississippi ırmakları üzerinden New Orleans’a taşıma işiyle uğraşıyordu. Kasaba halkının taktığı lakapla “Dürüst Abe” burada kısa zamanda iki özelliğiyle kendini herkese sevdirmeyi başardı: Çalışma saatlerinde çalıştığı dükkana gelen müşterilere anlattığı açık saçık öyküler ve olağanüstü kuvveti. Kasabaya geldiğinde kasabadaki gençlerin lideri olan Jack Armstrong ile yaptığı güreş onun ne kadar güçlü olduğunu herkese kanıtlamıştı.</p>
<p>Lincoln işi gereği ara sıra gemiyle gittiği New Orleans’taki köle pazarında, kölelerin ne kadar zor koşullar altında yaşadığına, insan yerine konulmadığına tanık olduğunda, üzerindeki etkisi hayatı boyunca geçmeyecek izler bıraktı. Kendi geçmişini anımsayarak, kölelerle empati kurması zor olmamıştı.</p>
<p>New Salem’deki dükkanda nehir taşımacılığı konusunda konuşulmadığı ve Lincoln’ın açık saçık fıkralarına gülünmediği zamanlarda, herkes politika konuşurdu. Onların sözlerini Lincoln dikkatle dinlerdi. Babasının çiftliğindeki ağır ve zahmetli işlerden kaçıp oralara gelmişti. Ama yaşamında, Illinois’deki New Salem’den daha da ileri gitmeyi amaçlayan bir gençti. Politikanın ona yararı olur muydu acaba? Olabilir gibi görünüyordu; politikaya giren adamların daha hızlı ilerledikleri belliydi.</p>
<p>Böylece 1832’de daha 23 yaşındayken kasabanın popüler genci Abraham Lincoln, Whig Partisi üyesi olarak siyasete atıldı. Illinois Eyalet Meclisi için adaylığını koydu. 13 adayın yarıştığı ilk seçim deneyiminde 8. oldu. İlk dört kişi meclise girebildiği için kazanamadı ama bu deneyim onun daha da hırslanmasına yol açtı.</p>
<p>Bir sonraki seçimleri beklerken, onun kasabada daha da popüler hale gelmesine neden olan bir olay daha gerçekleşti. Yeterli toprakları olmayan ve açlıkla boğuşan Kara Şahin önderliğindeki 500 kadar Sac ve Fox yerlisi beyazlara ait topraklara izinsizce girerek mısır ekmişti.  New Salem milis bölüğünün başına yüzbaşı olarak atanan Abraham Lincoln ve diğer askerler yerlileri Wisconsin’e kadar takip etti ve orada gerçekleşen <strong>Kötü Balta Savaşı</strong>’nda bir tek yerli bile sağ kurtulmayı başaramadı.</p>
<h2>Avukatlığa Başlaması</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-4870 size-full" title="Abraham Lincoln" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln.jpg" alt="Abraham Lincoln" width="230" height="300" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln.jpg 230w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln-115x150.jpg 115w" sizes="auto, (max-width: 230px) 100vw, 230px" />Artan popülerliğinin de etkisiyle 1834 seçimlerinde bu sefer şans yüzüne güldü. O yıl Illinois Eyalet Meclisi çalışmaya başladığında, aralarında ince yüzlü, gözleri geleceğe kararlılıkla bakan, 1,93 boyunda insan irisi bir adam vardı. Ama bu insan irisi adamın artık kendi listesine eklediği bir hırsı daha bulunuyordu: Avukat olmak! Partiden arkadaşı olan John T. Stuart onun aklını çelmişti.</p>
<p>Bir avukat! Bu karar, hâlâ Indiana şivesiyle konuşan bir sınır adamı için olağanüstü bir istekti. Ama yasalardan ilk etkilendiği yer de Indiana’ydı. Oradan ayrılmadan az önce, bölgesel mahkeme salonlarını ve oradaki yasal dramları izlemişti. Çok etkilenmiş ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı okuyarak ülkenin nasıl yönetildiğini anlamaya çalışmıştı. İlk başlarda oldukça tereddütte kalsa da, var olan hukuk sistemindeki oldukça ilkel muhakeme ve hukuk süreçlerini gözlemleyerek, eğitimsiz olmasının avukat olmasına bir engel oluşturmayacağına karar vermişti.</p>
<p>Aynı zamanda Bağımsızlık Bildirgesi’ni de okumuştu: Ülke kurucularının 1776’da <a title="Amerikan Bağımsızlık Savaşı" href="http://www.serenti.org/amerikan-bagimsizlik-savasi/">Bağımsızlık Savaşı</a> sonrası İngiliz yönetiminden ayrılırken, Kral III. George’a yazdıkları mükemmel bir bildirgeydi bu. Bildirge’de şöyle deniyordu: “İnanıyoruz ki, tüm insanlar eşit yaratılmıştır ve yaradanları tarafından kendilerine, Yaşama, Özgürlük ve Mutluluğu Arama hakkı verilmiştir&#8230;” Genç adam, bu sözleri ömrü boyunca unutmayacaktı.</p>
<p>Sonunda Lincoln, artık yasa yapan kişiler arasına girmişti ve eğitimini daha da ileri götürmek istiyordu. Bulabildiği tüm hukuk kitaplarını topladı ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Mart 1937’de yirmi sekiz yaşındayken tam yetkili bir avukat olmuştu. O yılın Nisan ayında New Salem’den ayrılarak, eyalet başkenti olan Springfield’a şansını aramaya gitti.</p>
<p>Lincoln, ödünç aldığı bir atın üzerinde, eşyalarını eyerin heybelerine doldurmuş olarak Springfield’a gitmişti. Bir işi vardı, ama evi ve parası yoktu. Üzerinde yalnızca yedi doları kalmıştı. Ve bu para yatak satın almaya bile yetmezdi.</p>
<p>Ama daha başlangıçta şans yardım etti. Bir yatak almak için pazarlık yaptığı dükkanın sahibi, bu uzun boylu, düşünceli yüzlü genç adamdan hoşlanmıştı. Dükkanın üzerindeki odayı parasız vermeyi önerdi ve Lincoln hemen yerleşti. Zekası ve konuşma becerisi sayesinde de kısa zamanda birinci sınıf bir avukat oldu.</p>
<p>Kadınlarla ilişkilerinde çok çekingen olmasına rağmen, sosyal yaşamı gelişmeye başladı. Springfield, New Salem’e nazaran çok daha gelişmiş ve uygar bir kentti. Profesyonel bir avukat olarak Lincoln, birçok iyi aileyi ziyaret edebiliyordu. Ve 1839 yılında otuz yaşındayken, kentin en akıllı ve varlıklı kızlarından birine aşık oldu.</p>
<p>Lincoln gibi <strong>Mary Ann Todd</strong> da güç ve politikadan etkileniyordu. Ama bunun dışında, o ve uzun boylu talibi arasında hiçbir benzerlik yoktu. Mary ufak tefek, canlı ve modaya uyan bir kızdı. Hiçbir zaman çekingenlik duymaz, konuşma sıkıntısı çekmezdi. Kentucky’deki ailesi, sosyetenin önemli üyelerindendi; çok varlıklıydı ve her an emirlerini bekleyen birçok kölesi vardı.</p>
<p>Lincoln’ün babası da Kentucky’liydi. Ama onun toprakta çalışacak köleleri hiç olmamıştı ve yaşamını kendisi çalışarak sürdürmüştü. Kentucky’deki genel düşüncenin tersine, kölelik düşüncesine de karşıydı. Oğlu da aynı şekilde düşünüyordu: Hatta Illinois meclisinde, köleliği protesto etmişti.</p>
<p>Todd ailesi, Lincoln’ı ve alçakgönüllü geçmişini beğenmemişlerdi. Yine de tüm farklıklara ve zorluklara rağmen, Abraham ve Mary, birbirlerine karşı olan sevgilerini korudular. Ve 4 Ekim 1842 tarihinde, Mary’nin ablasının Springfield’daki büyük evinde evlendiler.</p>
<p>Mary’nin ablası bu konuyu daha o sabah duymuştu. Lincoln’ın ailesine gelince, onlar oğullarının evlendiğini aylar sonra öğrendiler. Gerçek şu ki, Lincoln, yoksul ailesinden çok utanıyordu. O zaman ve ondan sonraki yıllar boyunca geçmişini hep geride bırakmaya çalıştı.</p>
<p>Genç evlilerin ilk evi büyük bir ev değildi: Bir Springfield hanının üst katındaki odasıydı. Ama kısa sürede, genç avukat kötü günleri geride bıraktı. 1840’lı yılların sonlarına doğru, balkonunda şık madeni parmaklıkları ve kepenkleri olan güzel bir ahşap evin sahibi oldular. Evlilikleri her ne kadar sancılı da olsa, Lincoln üzerinde sakinleştirici bir etki yapmış, Lincoln’un davranışlarındaki depresyon ortadan kaybolmuştu. Fakat yine de melankolik durumu Lincoln’ü ömrü boyunca bırakmayacaktı.</p>
<p>Yaptığı evlilikle seçkinler grubuna dahil olan Lincoln’ün siyasetteki yıldızı da giderek parlıyordu. 1846 yılında Evanjelist rakibi Peter Cartwright’ı ardında bırakan Licoln, Illinois Eyalet Meclisi’nden Birleşik Devletler Kongresi’ne geçmeyi başardı. Bölgesindeki insanların üçte ikisi, Amerika Birleşik Devletleri Meclisi’nde, onları temsil etmek üzere Abraham Lincoln’ı seçmişti. Üstelik Illınois eyaletinden Meclis’e girmeyi başaran tek Whig delegesi de kendi olmuştu.</p>
<p>Bu zafer, onun politik kariyerinde çok büyük bir adımdı. Ancak seçim kampanyası sürerken rakibiyle yaptığı mücadele sırasında Cartwright onu dini açıdan inançsızlıkla suçlamış ve bu nedenle Lincoln’un din hakkındaki düşünceleri de ortaya çıkmıştı. Gerçekten de Lincoln tanrıya inanıyor ama dini reddediyor ya da en azından kuşkuyla yaklaşıyordu.</p>
<h2>Bir Zamanlar Amerika</h2>
<p>Bugünün Amerika Birleşik Devletleri, doğuda Atlas Okyanusu’ndan, batıdaki Büyük Okyanus’a kadar uzanır. 320 milyonluk nüfusuyla, dünyanın dördüncü büyük ülkesidir. Abraham Lincoln’m zamanında durum değişikti. Lincoln’un doğumundan az önce, 1800’lü yılların başlarında ABD nüfusu ancak beş milyondan biraz fazlaydı. Ayrıca bütün bir kıtaya yayılmış bir ülke de değildi. 1770’li yıllarda, İngiliz sömürgecilere karşı direnen insanlar, Doğu’da, Avrupalıların kurduğu on üç sömürgede yaşıyorlardı.</p>
<p>ABD’nin yavaş yavaş büyüyen nüfusu, on üç sömürgenin sınırlarının dışına taşarak batıya doğru yayılmaya başladı. Her ulaştıkları yerde, bir yerleşim bölgesi oluşturacak kadar insan birikince, orası bir eyalet sayılıyordu. Lincoln ailesinin de bu batıya gidişte rolü vardı; Virginia’daki evlerinden kalkarak Amerika’nın yerli halkı tarafından ateşli biçimde savunulan Kentucky’nin “karanlık ve kanlı topraklarında” şanslarını denemek üzere ilerlemişlerdi. Bu ilerleyiş, Abraham’ın büyükbabasına şans getirmemiş ve adam Kızılderililer tarafından öldürülmüştü.</p>
<p>Sömürge olan bu on üç eyaletin birbirinden çok farklı özellikleri vardı. ABD sınırları, batıya doğru genişledikçe, bu farklılıklar da genişlemeye başladı. En önemli farklılık çizgisi, Kuzey ve Güney eyaletleri arasındaydı. Güney, zengin toprakları ve sıcak nemli iklimiyle, “plantasyon” denen geniş çiftliklerin bulunduğu bir alandı. Güneylilere göre ideal yaşam biçimi, İngiliz soylularının yaşamı gibiydi: Kibar, gelişmiş, sıcak ve sosyal ilişkiler kurmayı amaçlayan bu insanlar, tüm günlerini dışarıda at binerek ya da içeride kitap okuyarak ve müzik dinleyerek geçirirlerdi. Kuzeylilerin yaşama bakışları daha değişikti. Onlar her şeyi daha fazla ciddiye alan insanlardı; çok çalışmaya, eğitime, demokrasiye ve eşitliğe önem verirlerdi.</p>
<p>ABD kurucuları, ülkelerini kurarken tüm insanların birbirine eşit olduğu düşüncesinden hareketle işe başlamışlardı. Ne var ki, Lincoln’un Meclis’e girdiği tarihlerde ABD, üç milyon insanın hayvan muamelesi gördüğü bir ülke haline dönüşmüştü.</p>
<p>Bunlar siyah kölelerdi: Yeni Dünya’da çalışmak üzere beyazlara satılmış Afrikalılar ve onların çocukları. Amerikalı ve İngiliz köle tacirleri, bu iğrenç ticaret sayesinde çok zengin olmuşlardı. 1800’lü yıllarda, İngiliz reformcuları, İngiliz gemilerinin bu işi yapmalarını önledi. Ardından ABD de, İngilizleri örnek alarak aynı şeyi yaptı.</p>
<p>ABD’nin kuzeyindeki reformcuların çoğu esaretin kaldırılmasından yanaydı ve tüm ülkede köleliğin sona erdirilmesini talep ediyorlardı. Hem Hıristiyanlığın hem de Bağımsızlık Bildirgesi’nin, insanlar arasında kardeşlikten söz ettiğini söylüyorlardı ve kölelik her ikisine de karşı bir davranıştı. Üstelik “Birlik” anlamını içeren, Amerika Birleşik Devletleri adına bile uymayan bir durumdu bu. Ayrıca, zenginliği çoğaltmanın yetersiz bir yöntemiydi.</p>
<p>Güneyliler, bu tehditleri oturdukları yerde kabullenmediler. Kabullenemezlerdi; Güney’in tüm yaşam biçimi köleliğe dayanıyordu. Her şeyi sırtlayan köleler olmazsa, Güney’in zenginliği bir gecede çökerdi. Köleler olmazsa, Güneyli beyazların yaşamı tamamıyla çökerdi. Bu, gelecekte “Ne olur?” endişesi yalnızca akıllı olanların zihnindeki bir soru değildi. ABD’nin değişken coğrafyası içinde, önemli bir tehdit oluşturuyordu.</p>
<p>Birlik içindeki tüm eyaletler, yaşam biçimlerini kendileri belirleme hakkına sahiptiler ve bu kölelik konusunda da geçerliydi. Ama bu ana kuralın dışında kalan bir durum söz konusuydu. Örneğin; eyaletlerin dörtte üçü köleliğe karşı çıkarsa, kalan dörtte bir eyalet de bu karara uymak zorundaydı.</p>
<p>1820’de <strong>Missouri Uzlaşması</strong> denen yasa, Kuzey ve Güney’e eşit sayıda eyalet vermişti. Daha sonraları bu yasaya göre, Misssouri’nin güney sınırı dışında kurulan tüm yeni eyaletlerde de köleliğin yasaklanmasına karar verilmişti.</p>
<p>O zaman, iki taraf da doğru karar aldıklarını sanıyorlardı. Güney, bu sayı oyununa kendi yaşam biçimini korumak yani pamuk üretimini elinde tutabilmek için razı olmuştu. Kuzeyliler ise, böylece köleliği az da olsa engellemiş oluyorlardı.</p>
<p>O zaman bu yasayı yapan kişiler, karşılarına birtakım sürprizlerin çıkabileceğini hesap etmemişlerdi. 1830’larda bu sürprizler hızla ortaya çıktı. Çünkü Teksaslılar, kendilerini yöneten Meksikalılara karşı isyan etmişlerdi. 1836 yılında bağımsız bir cumhuriyet, bir köle cumhuriyeti olduklarını ilan ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne katılmak üzere talepte bulundular. Teksaslı isyancılar sonunda 1845 yılında Birlik’e katıldılar. Yine bir köle eyaleti olan Florida da, az sonra onlara katıldı.</p>
<h2>Lincoln ve Kölelik</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-4871 size-medium" title="Abraham Lincoln ve Kuzeyli generaller" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_generaller-350x270.jpg" alt="Abraham Lincoln ve Kuzeyli generaller" width="350" height="270" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_generaller-350x270.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_generaller-600x463.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_generaller-150x115.jpg 150w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_generaller.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Lincoln Meclis’te bulunduğu bu dönemde tartışma konusu yine Meksika’ydı.  Teksas Meksika’dan koparılmış olabilirdi ama Demokratlar için bu yeterli değildi. Halen Meksika&#8217;nın elinde bulunan New Mexico ve Kaliforniya&#8217;nın da ABD toprağı olmasını istiyorlardı. ABD Başkanı James K. Polk, Demokratların bu isteğine Meksika&#8217;ya savaş açarak yanıt verdi.</p>
<p>Demokratlar Başkanın bu kararını alkışlarken, Abraham Lincoln’un üyesi olduğu Whig’ler bu durumu haksız bir toprak gaspı olarak değerlendirip savaşa karşı çıkıyordu. Sonuçta Meksika ağır bir yenilgiye uğradı ve bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 2 Şubat 1848&#8217;de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması ile ABD’nin oldu.</p>
<p>Birçok göçmen akın akın bu yeni topraklara göç etmeye başladı. Hem kuzeyli hem de güneyli birçok ABD’li aynı yerleri mesken ediniyor, geldikleri yerdeki yasaları buraya da taşımak istiyorlardı. Bu durum özellikle kölelik konusunda çatışmaların alevlenmesine neden olmuştu.</p>
<p>Kuzeyli hukuk adamı Abraham Lincoln da bu konuyla çok ilgileniyordu. Lincoln köleliğin yayılmasına karşıydı. Ve bu konuyu siyahlardan nefret eden Illinois Eyaleti’nde dile getirmekten de çekinmiyordu. O, aşırı pamuk ekiminin toprağı çok zayıflatması üzerine er geç köleliğin sona ereceğini düşünüyordu. Ama kölelik, pamuk ekimi bölgesinden başka yerlere yayılırsa, bir daha hiç önlenemeyebilirdi.</p>
<p>Bu; duygular üzerine değil, mantık üzerine kurulmuş bir görüştü ve Lincoln’ın kendisi de bunun çelişkili olduğunu biliyordu. 1845 yılında bir arkadaşına yazdığı mektupta durumu açıklamış ve şöyle özetlemişti:</p>
<blockquote><p>Özgür eyaletlerdeki bizlerin, en önemli görevi, Eyaletler Birliği için, (çelişkili görünse de) öteki eyaletlerdeki köleliğe karışmamaktır. Yine aynı derecede netlikle belirtmek isterim ki, bu köleliğin doğal yollardan ölümüne, ya da eski bulunduğu yerde ölürken yaşayacak bir başka yer bulmasına, bile bile doğrudan ya da dolaylı olarak karışmamakta yarar görüyorum.</p></blockquote>
<p>Ülkede tansiyonun giderek yükseldiği bu dönemin ardından Lincoln, Illinois Springfield’da yine avukat olarak çalışıyordu. Çünkü 1849’da yeniden seçim zamanı gelince, insanlar onun yerine bir başkasını seçmişlerdi. Meclis’te geçirdiği dönem onu ulusal politika sahnesine çıkarmamıştı ve büyük düş kırıklığına uğramıştı.</p>
<p>Belki de yalnızca şanssızdı. O da geri çekilip yeniden avukatlığa dönmüştü.</p>
<p>O zamanlar bilmiyordu ama bu geri çekilme çok kısa sürecekti. Ve on yıl içinde, bu kez ABD’nin en önemli adamı olarak yeniden Washington’a gidecekti.</p>
<h2>Politikaya Dönüş</h2>
<p>Lincoln’ın yeniden politikaya dönmesini sağlayan gelişme, <strong>Kansas-Nebraska Antlaşması</strong> oldu. Eyalet olmadan önce bu toprakların özel bir yasal statüsü vardı.  Şimdi eyalet olduklarına göre buralarda köleliğe izin çıkacak mıydı yoksa özgür eyaletler mi olacaklardı? Üçüncü bir olasılık söz konusu olabilir miydi? Yani kendi kendilerine karar verme şansları var mıydı?</p>
<p>Sonunda, birçok Kuzeyliyi öfkelendiren bir karar çıktı ve ABD üçüncü şansı tanıdı. ABD Kongresi tarafından 30 Mayıs 1854’de kabul edilen Kansas-Nebraska Antlaşması, köleliği devam ettirme ya da yasaklama kararını bu yeni eyaletlere bırakıyordu. O tarihe kadar köleliğe karşı çıkanlar birçok politik gruba bölünmüşlerdi. Ama artık bir araya gelmeleri gerektiğini görüyorlardı. Whig, Free Soil, Liberty ve Democratic partilerinin eski savunucuları hızla birleşerek <strong>Cumhuriyetçi Parti</strong> adı altında yeni bir parti kurdular. Bu partinin iki ana amacı vardı. Birincisi, köleliği şu an bulunduğu sınırlar içinde tutmak. İkincisi, yıkılma tehlikesi içinde olan Birlik’i toparlamak.</p>
<p>Yeni partinin liderlere gereksinimi vardı ama uygun kişileri bulmak kolay değildi. Bunların iyi politikacı olmaları gerekiyordu: Yetki sahibi, iyi konuşabilen ve ikna gücü fazla olan kişiler. Ama aynı zamanda namuslu ve saygıdeğer bir kişilik sahibi olmaları gerekiyordu. Kuzeylilerin düşüncesine göre, tipik köle karşıtı kişi amacına ulaşmak için her şeyi yapabilen, her şeyi söyleyebilen çılgın kişiydi. Oysa Cumhuriyetçiler, ılımlı ve mantıklı birini arıyorlardı.</p>
<p>Kısacası Abraham Lincoln gibi birini.</p>
<p>1856 yılında Cumhuriyetçi Parti’ye katılan Lincoln adını hemen duyurdu. Birkaç yıl içinde yeniden politikadaki yerini buldu; konuşarak, tartışarak ve seçimlerde savaşarak partinin liderliğine kadar yükseldi. Cumhuriyetçi Parti iyi bir aday bulmak için çok uğraşmış ama sonunda aradığını bulmuştu. Çünkü Lincoln, ülkenin en mükemmel hatiplerinden biriydi.</p>
<p>Illinois’deki insanların binlercesi, onun Demokrat rakibi Stephen A. Douglas ile kölelik konusunu tartışmasını dinlemeye geliyorlardı. Demokrat Parti adayı olan Douglas, deneyimli bir konuşmacıydı ve uygun bir rakip bulduğunu düşünüyordu. “Popular Sovereignty” (popüler egemenlik) adındaki düzenlemesiyle, her eyaletin kölelik konusunda kendi kararını vermesini savunuyordu.</p>
<p>Binlerce insan sabah gazetelerinde, Lincoln’ın 1858 Cumhuriyetçilerinin eyalet meclisinde söylediği etkileyici konuşmayı okuyarak heyecanlanıyorlardı. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dille İncil’den bir alıntı yaparak konuşmuştu:</p>
<blockquote><p>Kendine karşı bölünen bir ev, ayakta duramaz. Ya bir yanda olacağız, ya da öteki yanda. Ya köleliğin karşıtları, onun daha fazla yayılmasını önleyecekler, ya da kölelik avukatları, onun yeni ya da eski, kuzey ya da güney eyaletlerinde kabul edilmesini sağlayacaklar.</p></blockquote>
<p>Doğulular, Ortabatı’dan gelen bu karışık saçlı, tiz sesli ve çukur gözleri ışıldayan şamatacı avukatı dinlerken çok etkileniyorlardı. New York Cooper Ensititüsü’nde, Cumhuriyetçilerin amaçlarına olan inançlarından söz ederken, hepsi onu çılgınca alkışlıyordu.</p>
<p>Lincoln iyi bir hatipti ama tarih yeniden tekerrür etti. 1858’deki Senato seçimlerini kazanan rakibi Stephen A. Douglas oldu. Fakat Abraham Lincoln kölelik karşıtı konuşmalarıyla tüm kamuoyunun dikkatini kazanmayı başarmıştı.</p>
<p>Mayıs 1860’da bir kez daha Cumhuriyetçilerin adayı olan Lincoln, Kasım ayındaki seçimlere katıldı ve bu sefer kazandı. Kuzey eyaletlerinin biri hariç tümünden oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin on altıncı Başkan’ı seçilmişti.</p>
<p>Bu, ılımlı, insancıl, akıllı ve mantıklı olmanın zaferiydi. Ve bu zafer, ABD’nin savaşa girmesine yol açtı.</p>
<h2>Amerikan İç Savaşı’nın Başlaması</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-4873 size-medium" title="Özgürlük Bildirgesi" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/ozgurluk_bildirgesi-274x350.jpg" alt="Özgürlük Bildirgesi" width="274" height="350" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/ozgurluk_bildirgesi-274x350.jpg 274w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/ozgurluk_bildirgesi-117x150.jpg 117w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/ozgurluk_bildirgesi.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 274px) 100vw, 274px" />Beyaz Saray’da bir Cumhuriyetçi! Güney’in köle eyaletleri için bu, işin sonu demekti. 1850’lerde yaşam kaynaklarının ve kültürlerinin sürekli olarak tehdit edildiğini görmüşlerdi. Ve sonunda bir Cumhuriyetçi, üstelik köleliğe sıcak bakmayan birisi tüm ülkeden sorumlu Başkanlık makamına gelmişti!</p>
<p>Yapacak tek şey vardı: Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilan etmek, henüz yaşamları ve yaşam kaynakları zarara uğramamışken uzaklaşmak&#8230;</p>
<p>20 Aralık 1860’da, henüz Lincoln Washington’a yerleşmemişken, Güney Carolina eyaleti bağımsızlığını ilan etti. 1861 Mart ayında Başkan’ın yemin ettiği tarihlerde altı eyalet daha ayrılmıştı: Alabama, Louisiana, Missisippi, Florida, Georgia, Teksas. Bu eyaletlerin hepsi bir anda ailelerinden ayrılıp gitmişler ve <strong>Jefferson Davis</strong>&#8216;in başkanlığında<strong> Amerika Müttefik Eyaletleri Konfederasyonu</strong> (Confederate States of America) adında rakip bir devlet kurmuşlardı. Bu devlette yalnızca bazı erkek, kadın ve çocuklar eşitti: Yani beyazlar.</p>
<p>Ve ardından 12 Nisan 1861’de Müttefik askerleri hiç beklenemedik bir hamleyle Güney Carolina’da, Charleston Limanı’nda, Birlik’in elinde bulunan Sumter Kalesi’ni bombardıman ettiler. Abraham Lincoln’ün en korktuğu şey başına gelmişti: <a title="Amerikan İç Savaşı" href="http://www.serenti.org/amerikan-ic-savasi/">Amerikan İç Savaşı</a> başlamıştı.</p>
<p>Kısa süre sonra Müttefikler’in sayıs, on bir eyalete ulaşmıştı; ilk yedi eyalete, dört eyalet daha katılmıştı: Arkansas, Virginia, Kuzey Carolina ve Tennessee. Birlik’te ise, Maine’den California’ya, doğu ve batının tüm özgür eyaletleri vardı.</p>
<p>Şaşırtıcı bir şey, Birlik içinde hâlâ birkaç köle eyaleti de bulunuyordu: Delaware, Maryland, Kentucky ve Missouri. Virginia’nın bir bölümü de &#8211; ki artık Batı Virginia deniyor &#8211; daha sonra Birlik’e katıldı. Bu sadık köle eyaletlerinin çoğu, savaşan iki bölgenin sınırındaydı. Bu nedenle, onların Birlik’e sadık oluşları çok önemliydi.</p>
<p>Washington kenti hâlâ ülkenin başkentiydi ve Lincoln’ın karargahı, sınırda kurulmuştu. Odasının penceresinden, Potamac Nehri’nin karşı kıyısındaki asilerin topraklarını görebiliyordu.</p>
<p>Birlik taraftarları Müttefiklerin sayısını aşıyordu ve yeni endüstrileri sayesinde, savaş donanımları çok daha iyiydi. Ama başlarda tarım bölgesi olan Güney’in, Kuzey’e nazaran iki önemli kazancı vardı: Umutsuzluk ve yetenekli generalleri. Tıpkı Lincoln gibi dürüstlüğüyle tanınan Virginialı <strong>Robert E. Lee</strong> gibi.</p>
<p>Durum Birlik için başlangıçta hiç de iyi gitmedi. Amerikan İç Savaşı’nın ilk muharebelerinde Güneyliler başarı üzerine başarı kazanıyordu. Kuzeylilerin başarıları çok belirsiz ve küçüktü. Ama kayıpları büyük oluyordu. Örneğin Nisan 1862’de iki taraf, Tennessee’deki Shiloh bölgesinde karşılaşarak iki gün süren bir meydan savaşında çarpışmışlardı. Sonunda Güneyliler çekilmişti ama bu Kuzey için acı bir zaferdi. Birlik yanlılarından on üç bin kişi ölmüştü.</p>
<p>Ve Lincoln hayatının en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşarken beklemediği bir darbe daha aldı…</p>
<p>Eşi Mary aslında en önemli sorunlarından biriydi. Artık kırk yaşlarında bir kadındı ve Lincoln’a göre, evlendiği zamanki kadar güzeldi. Birbirlerini hâlâ çok seviyorlardı. Ama, bu sevgi, sık sık tartışmalarına engel olmuyordu. Onlar, birbirlerinden çok farklı yaradılışta iki insandı. Lincoln sakin, hüzünlü ve depresyonlara yakın bir kişiydi. Mary ise, tümüyle tutkulu ve coşkuluydu.</p>
<p>Onları bir arada tutan çocukları vardı. En büyük oğulları Robert artık bir delikanlı olmuştu ama küçüğü Eddie uzun süre önce ölmüştü. On bir yaşındaki Willie ile sekiz yaşındaki Tad, hâlâ fıkır fıkır kaynayan yaramaz iki çocuktu. Anne ve babaları onları çok seviyordu ama Beyaz Saray personeli onlardan yaka silkiyordu.</p>
<p>“Tadpole” (Yavru kurbağa) sözcüğünün kısaltılmışı olan Tad, her zaman elebaşıydı ama Willie de onun kadar yaramazdı. Oyunlar ve kahkahalar sürüp gidiyordu; ta ki, 1862 yılında iki çocuk birden ateşlenip yatağa düşene dek. Tad iyileşti ama Willie yakalandığı hastalığı atlatamadı. Lincoln yüreğinden vurulmuş gibiydi. Uzun süre etkisini üzerinden atamadı. Ama kazanması gereken bir iç savaş vardı.</p>
<p>Savaş böyle sürerse Kuzey’in kazanması olanaksız görünüyordu. Ama Lincoln’ün kullanmakta kararsız kaldığı bir kozu daha vardı. İşe yararsa, Müttefikleri içinden yıkacaktı. Ve aynı zamanda, ülke birliğini uzun zamandır tehdit eden konuyu da ortadan kaldıracaktı: Bu kölelikti.</p>
<p>Lincoln bir yasaklamacı değildi ama destekleyicilerinin çoğu yasaklamadan yanaydı. Onu, bir gün kendi düşüncelerine getireceklerine inanıyorlardı. Savaş başladığı zaman, o günün pek uzakta olmadığına karar vermişlerdi. Böylece, barış zamanında kimsenin göze alamayacağı bir şeyi yapmasını istediler: Asi eyaletlerdeki köleliği yasaklamaktı bu.</p>
<p>Lincoln onları dinledi. Duyguları onlardan yanaydı ama bu isteklerini reddetti. Köleliği kaldırırsa, sınırdaki eyaletleri hemen yitirebilirlerdi. Demokratların desteğini de yitirirlerdi. Cumhuriyetçilerin politik rakipleri, hem yasaklamacılardan hem de zencilerden nefret ediyorlardı. Şimdilik, Birlik’i kurtarmak için savaşmayı göze almışlardı. Güney’deki köleliği yasaklamaya kalkarlarsa, politik partiler arasındaki anlaşma suya düşebilirdi. Kuzey kendi içinde bölünürse, Güney savaşı kazanırdı.</p>
<p>Mantığı ve beyni “hayır” diyordu ama yüreğindeki ağırlık “evet”ten yanaydı. Kölelikten nasıl nefret etmezdi? Onun gibi Birlik’in ideallerine, yani eşitlik ve özgürlüğe inanan birisinin kölelikten nefret etmemesi olası mıydı? Ne var ki bir devlet adamı olmanın getirdiği sorumluluğun sonucu olarak “hayır” demek zorundaydı. Şöyle diyordu Lincoln:</p>
<blockquote><p>Benim bu konudaki en önemli görevim köleliği korumak ya da yok etmek değil, Birlik’i kurtarmaktır. Birlik’i tek köle bile azat etmeden kurtarabilseydim bunu yapardım; yine bir kısmını azat edip bir kısmını bırakmakla Birlik kurtarılsaydı, onu da yapardım.</p></blockquote>
<p>Ama artık içindeki devlet adamı da, yasaklamacıların sözlerine hak vermeye başlamıştı. Bu korkunç savaştaki tek amacı Birlik’i kurtarmaktı. Köleliğin yasaklanması belki bunu sağlayacaktı. Bu durum, Güneylilerin savaşma gücünü yitirmesine neden olabilirdi: Köleleri olmayan Güney hiçbir şey üretemez, kazanamaz, yapamazdı.</p>
<p>Köleliği kaldırmak için dikkatle, yavaşça ve sınır eyaletlerinin onaylarını da alarak davranmak üzere planlar yaptı. Ama bu eyaletlerin hiçbiri onayını vermedi.</p>
<p>Lincoln, yeniden kendi kendisiyle tartıştı. Pekala; demek ki, işi zor yanından halletmeleri gerekiyordu. Demek ki köleliği yasaklamayı onay üzerine değil, savaş durumunun ona verdiği büyük güçlerden yararlanarak, başkanlık yargısı üzerine oturtacaktı. Ve Temmuz 1862’de kesin kararını verdi.</p>
<p>Savaşın bitmesi gerekiyordu. Kölelere gereksinimi vardı: Ama köle olarak değil, Kuzey’i istekle ve hevesle destekleyecek özgür insanlar olarak. Onların özgürlüğü Başkan’ın ellerindeydi ve o artık bunu onlara teslim etmek istiyordu.</p>
<p>Birlik ordusunun Başkomutanı olarak, esaretten kurtulduklarını bildirecekti.</p>
<p>Neler planladığını çevresindekilere açıkladığında, ona beklemesini söylediler. Bu çok tartışılması gereken bir konuydu, çok tehlikeliydi ve zamanlaması yanlıştı. Başkan’ın planı bir köle isyanına neden olacak gibi görünüyordu. Lincoln isteksizce, onların haklılığını kabul etti. Birlik’in bir zaferini beklemek zorundaydı, eğer olabilirse.</p>
<p>17 Eylül’de Birlik askerleri Antietam Vadisinde Güneyli güçlerle karşılaştı. Ve çılgın bir savaştan sonra onları yendi. Her zamanki gibi insan kaybı büyüktü: Yalnızca Birlik tarafından on iki bin insan yitirilmişti. Ama Güney’in kaybı da çok büyüktü.</p>
<p>Ama bu da yeterliydi. Bu bir zaferdi. Bu zaferden cesaret alan Lincoln, 22 Eylül günü <strong>Özgürlük Bildirgesi</strong>’nin (Emancipation Proclamation) ilk taslağını yayımladı. Asiler 1 Ocak 1863 tarihine kadar barışa yanaşmazlarsa, o topraklarda tüm kölelerin özgür bırakılacağını bildirdi.</p>
<p>Yine de Güneylilerin bir an bile barışa yanaşacaklarını düşünmemişti. Zaten onlar da yanaşmadılar. 1 Ocak günü geldiğinde, iki Amerika’nın kıran kırana mücadelesi devam ediyordu. Abraham Lincoln o zaman Bildirge’yi kesinleştirmek gerektiğine inandı. Teksas, Arkansas, Mississippi, Alabama, Florida, Georgia, iki Carolina’da, Virginia ve Louisiana eyaletlerinde köleliği kaldırdığını belirten Bildirge’yi titreyen parmaklarıyla imzaladı.</p>
<p>Bunların dışında kalan yerler Birlik tarafından zaten alınmış ya da Batı Virginia gibi Birlik’e dönen eyaletlerdi. Köle sahibi sınır eyaletleri de muaf tutulmuştu. Artık Birlik’e sadık kalmaktan başka şansları yoktu. Kuzey kazanırsa, daha sonra onların durumu da ele alınabilirdi.</p>
<h2>İki Cephede Savaş</h2>
<p>Lincoln’ın bu önemli kararı, savaşı yitirmesine neden olabilirdi. Gerçekte, pek çok kişinin desteğini yitirdi. Bu ilk Özgürlük Bildirgesi’nden sonra Ekim 1862’de, Kuzey’de yeni seçimler yapılmıştı. Cumhuriyetçiler her eyalette Demokrat rakipleri tarafından yerlerinden edildiler: Köleliğin kalkmasına karşı olan insanlar siyahlardan korkuyorlardı ve özellikle siyahların kuzeye akın ederek onların arasında yaşamalarından ve çalışmalarından hoşlanmıyorlardı. Onlar savaşa katılmışlardı, çünkü Birlik’i kurtarmak istiyorlardı; köleleri değil.</p>
<p>Lincoln artık, iki cephede birden dövüşmeye başlamıştı. Hem Güney’de, hem de kendi evi olan Kuzey’de.</p>
<p>1 Temmuz 1863’te, iki tarafın orduları Gettysburg’da karşı karşıya geldiler ve şimdiye dek yapılan en kanlı savaşı yaptılar. İki günün sonunda binlerce asker ölmüş ya da yaralanmıştı. Ama bu muharebe savaşın dönüm noktasıydı. Asiler Güney’e doğru çekilmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Yine de Müttefikler hâlâ tam anlamıyla yenilmemişlerdi. Lincoln başkanlığı kaybedecek gibi görünüyordu. Başkanlık seçimleri yaklaşmıştı ama artık eskisi gibi sevilmiyordu. Önceleri Lincoln’ün ordusu gönüllülerden oluşmuştu. Ama 1863’te Kuzey, on sekiz ile kırk beş yaşları arasındaki uygun kişileri askere çağırmaya başladı. Kuzeyliler öfkelenmişler ve birçok kentte “savaş karşıtı” isyanlar patlak vermişti. İsyancılar, New York’ta asker kaydı yapan büroyu ateşe vermiş, sonra bu canice öfke kentteki siyah insanlara yönelmişti. New York isyanı bastırılana kadar beş yüz kişi ölmüştü.</p>
<p>Her şey böylesine belirsizliği korurken, General Sherman&#8217;ın Atlanta&#8217;da peş peşe kazandığı zaferlerle Kuzey’in şansı tümüyle değişti. Atlanta haberleri, Kuzey’de heyecan yarattı. Bu korkunç savaş belki de kazanılabilecekti! Birlik ordusu çabalarını artırdı ve 8 Kasım 1864’teki seçimlerde Lincoln, Demokrat rakibine karşı büyük bir zafer kazandı.</p>
<p>Yeniden seçilir seçilmez, Meclis’in yeni bir yasayı kabul etmesini istemişti. Bu, Anayasa’ya yapılan bir eklemeydi ve ABD’nin her yerinde köleliği yasaklıyordu.</p>
<p>Ocak 1865’te Meclis onun önerisini kabul etti. Ucu ucuna sağlanan çoğunlukla, Anayasa’ya On Üçüncü Madde eklenmişti: “Kölelik ve insanların kendi izinleri olmaksızın kullanımı, yasalara karşı işlenmiş cezaların dışında her türlü özgürlük kısıtlaması, Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde yasaklanmıştır.”</p>
<p>Bu karar, resmi olarak yasallaşınca, ABD köleleri, her yerde özgür olacaklardı.</p>
<p>Şöyle diyordu Abraham Lincoln:</p>
<blockquote><p>Diyorsunuz ki A beyazdır, B ise siyahtır. Demek ki sorun renkte; yani açık renkte olan kişi, koyu renkte olanı köleleştirebilir, öyle mi? Ama dikkatli olun. Bu kurala göre, önünüze çıkacak sizden daha açık renkli kişinin kölesi olabilirsiniz.</p></blockquote>
<p>9 Nisan 1865’te Güneyin General Lee’si, Kuzeyin General Grant’iyle, birçok savaşın yapıldığı Virginia’daki Appomattox Courthouse köyünde karşılaştı. Perişan olmuş büyük Güneyli lider rakibine teslim oldu ve yalnızca adamlarının atlarını muhafaza etmeleri için izin istedi. Çünkü baharda toprağı işlemek için atlara gereksinimleri olacaktı.</p>
<p>Grant daha sonra kendi askerlerine Amerikan İç Savaşı’nın bittiğini haber verdi. ABD yeniden birleşmişti.</p>
<h2>Abraham Lincoln’e Suikast</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-4872 size-full" title="Abraham Lincoln'e suikast anı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_suikast.jpg" alt="Abraham Lincoln'e suikast anı" width="350" height="188" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_suikast.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/abraham_lincoln_suikast-150x80.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Beyaz Saray’da Lincoln, her zamankinden fazla çalışıyordu. Artık savaşı kazanmışlardı ve şimdi barışı kazanma zamanı gelmişti. Savaşın harap ettiği ülkeyi onarmak gerekiyordu. Eski isyancıları yeni bir yaşam biçimine alıştırmak gerekiyordu: Yani kölelerin yardımı olmadan işlerini sürdürmek.</p>
<p>İş adamakıllı zor görünüyordu ama Lincoln kararlıydı. Dahası, barışı, barışçı yollarla sağlamakta kararlıydı ve “kimseye karşı kötülük duymadan; herkese merhamet göstererek” davranacaktı.</p>
<p>Amerikan İç Savaşı bittikten birkaç gün sonra, İyi Cuma denen Hıristiyan bayramı Paskalya öncesindeki 14 Nisan Cuma günüydü. Ama artık ülkesinin mimarı olacak Lincoln için o gün bile çalışma günüydü: toplantılar, kararlar ve imzalar günü. Akşamüzeri geç saatlerde, sık sık yaptığı gibi, karısı Mary ile Washington’da arabayla bir gezintiye çıktı. Daha sonra Fords Tiyatrosu’nda “Amerikalı Kuzenimiz” adlı tiyatro oyununu görmeye gideceklerdi.</p>
<p>Saat sekizden sonra Lincoln ve Mary arabalarına yeniden bindiler ve araba karanlık, sisli yollara daldı. Yolda uğradıkları birkaç arkadaşını da yanlarına alarak tiyatroya ulaştılar. Oyun başlamıştı ama onları gören seyircilerin hepsi ayağa kalktı.</p>
<p>Nedendir bilinmez, Lincoln yakın koruması Ward Hill Lamon’a o akşam için izin vermiş ve tiyatroya gelmesini istememişti. Bu arada oyun giderek daha komik olmuştu. Üçüncü perde sırasında artık herkes iyice sahneye yoğunlaşmıştı.</p>
<p>İşte tam o sırada silah sesi duyuldu…</p>
<p>Bir an dünya durur gibi oldu; kimse kıpırdamadı, konuşmadı, soluk almadı. Ardından, devlet locasından çığlıklar geldi.</p>
<p>Herkes olanlara inanamadan etrafa bakarken, locanın önünde elinde bıçak tutan bir adam görüldü. Bağırarak Lincoln’ın yanındaki Binbaşı Rathbone’u bıçakladı. Sonra sahneye atladı, büyük bir gürültüyle düştü. &#8220;Sic semper tyrannis!&#8221; (Daima tiranlar için) diye kalabalığa bağırdıktan sonra sendeleyerek kaçıp gitti.</p>
<p>Locada çığlıklar içindeki üç kişi, dördüncü bir kişinin üzerine eğilmişlerdi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, koltuğunda hareketsiz duruyordu. Abraham Lincoln, suikastçının ateşiyle sol kulağından girip sağ gözüne kadar ulaşan kurşun yüzünden ölmek üzereydi.</p>
<p>Sonraki dokuz saat korkunç saatlerdi. Seyirciler panik içinde kaçışmaya başlamışlardı. Suikastçı kaçıp giderken, bir doktor devlet locasına koşarak Lincoln’ı yaşama döndürmeye çalışmıştı. Sonra başkanı yolun karşısında Alman bir terziye ait eve taşımışlar ve bir yatağa yatırmışlardı. Şok ve üzüntüden neredeyse aklını kaçırmış gibi olan Mary de yanındaydı. General Grant’in adamlarından biri olan büyük oğlu Robert da oradaydı. Haber Washington’a yayılınca başka doktorlar, devlet adamları ve dostları koşup gelmişlerdi.</p>
<p>Birçok kişi Lincoln’a suikast düzenleyen adamı görmüştü. Bu adam aktör <strong>John Wilkes Booth</strong>’du. Şahsen olmasa da Başkan Lincoln de kendisini vuran bu adamı tanıyordu. 9 Kasım 1863’de onun Taş Yürek (The Marble Hearth) adlı oyununu izlemiş ve beğendiği oyuncuyu Beyaz Saray’a davet etmişti. Şimdi ise balkonun arka kısmında açtığı ufak bir delikten Lincoln’ü izleyen oydu. Silah sesi duyulmasın diye oyunun en komik bölümünü beklemiş ve sonra sessizce locaya girmiş, sahneye yoğunlaşmış olan başkanın arkasında durmuş ve tam kafasının arkasına ateş etmişti.</p>
<p>Lincoln’ün bilmediği, Booth’un azılı bir Güneyli olması ve Güneyi mahveden kişi olarak gördüğü Lincoln’dan nefret etmesiydi. Bu nedenle Beyaz Saray’a davet edildiğinde çeşitli mazeretler ileri sürüp gitmemiş, ama yakın çevresindekiler neden gitmediğini sorduklarında “Böyle bir Başkanın beni alkışlamasındansa, bir zencinin beni alkışlamasını tercih ederim” demişti.</p>
<p>General Lee 5 gün önce teslim olmuş olabilirdi ama Konfederasyon Generali Joseph E. Johnston&#8217;a bağlı birlikler hâlâ Birlik askerleriyle savaşmayı sürdürüyordu. Yani Güney için bir şans daha vardı. Bu nedenle Booth ilk başta Başkan’ı pazarlık yapmak için kaçırmayı düşünmüş ama siyahlara oy hakkı tanıyacağını açıkladığı konuşmasının ardından plan suikaste dönüşmüştü.</p>
<p>Üstelik şimdi hedeflerin sayısı da artmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı William H. Seward ile Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a da suikast düzenlenecek ve bir kaos ortamı yaratılarak Kuzey güçsüz düşürülecekti. Aynı akşam Dışişleri Bakanı Seward uğradığı saldırıyı oldukça ucuz atlatmış, Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a suikast düzenleyecek tetikçi ise korkup vazgeçmişti.</p>
<p>Booth’u yakalamak üzere peşine adamlar salındı. Ve Washington’da hızla sıkıyönetim ilan edildi. İkinci Başkanı Andrew Johnson hemen göreve çağırıldı. Başkan’ın yattığı evin dışında, acılı insanlar toplanmış haber bekliyorlardı.</p>
<p>Sabah oldu. 15 Nisan 1865 günü, sabah yediyi iki dakika geçe Abraham Lincoln öldü. O, <strong>Amerika Birleşik Devletleri’nin suikastle ölen ilk başkanı</strong>ydı ama son da olmadı. Mezarı Springfield&#8217;da bulunan The Oak Ridge Anıtı&#8217;ndadır.</p>
<p>Abraham Lincoln ölmüş ama ABD toplumunda büyük bir değişimin yaşanmasını sağlamıştı. Lincoln’ın öldüğü hafta, 1863’teki bildirgesi ve Birlik orduları, üç buçuk milyon köleye özgürlük getirmişti. Ve 1869’da Meclis, Anayasa’ya önemli bir eklenti daha yaptı. Bu eklenti şöyleydi: “Amerika Birleşik Devletleri yurttaşlarının oy verme hakkı, ABD ya da herhangi bir eyalet tarafından ırk, renk ya da daha önceki kölelik durumu nedeniyle, engellenemez, kısıtlanamaz.”</p>
<p>Böylece 1860’lı yılların sonlarında, ABD’de kölelik tümüyle kalkmıştı ve ülkedeki siyah insanlar da yasalar karşısında beyazlarla aynı haklara sahip olmuştu. Hiç değilse yasalara göre böyleydi.</p>
<p>28 Ağustos 1963 tarihinde, Lincoln’ün bildirisinden yüzyıl sonra, iki yüz elli bin siyah Amerikalı, Özgürlük Bildirgesi’nin yıldönümünü kutlamak için Washington’a yürüdü. Başlarında, büyük medeni haklar savunucusu <a title="Martin Luther King: Bir Hayalim Var…" href="http://www.serenti.org/martin-luther-king-bir-hayalim-var/">Martin Luther King</a> vardı. Bu insanlar, kendilerini kölelikten kurtaran adamın anıtı çevresinde toplandılar.</p>
<p>Ellerindeki afişlerde, Lincoln’ın isteklerinin hâlâ tam gerçekleşmemiş olduğu okunuyordu. “1863’te verilen özgürlüğü, 1963’te arıyoruz!” yazılıydı.</p>
<p>Bir başka afişte, “Bir yüzyıl geç ödenen borç!” yazılıydı.</p>
<p>Lincoln’e suikast düzenleyen Booth’a gelince… Booth 12 günlük bir kaçısın ardından Virginia’da bir çiftlikte sıkıştırıldı. Teslim olmayı reddedince kafasından vurularak öldürüldü. Abraham Lincoln suikastinde rolleri bulunan biri kadın olmak üzere toplam sekiz kişiden dördü idam cezasına, dördü ise hapis cezasına çarptırıldı. İdam edilenler içindeki Mary Surratt, ABD hükümeti tarafından idam edilen ilk kadındı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/">Köleliği Kaldıran Başkan: Abraham Lincoln</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi: Bir Rüya Gezgini</title>
		<link>http://www.serenti.org/evliya-celebi-bir-ruya-gezgini/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/evliya-celebi-bir-ruya-gezgini/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2016 13:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahatname]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4768</guid>

					<description><![CDATA[<p>Saray kuyumcusu Derviş Mehmet Zılli oğlu Evliya Çelebi, 25 Mart 1611’de (Hicri 10 Muharrem 1020) İstanbul Unkapanı’nda doğdu. Asıl adının ne olduğu, kendisi de yazmadığından bilinmiyor. Mahlası ya da meslek lakabı “Zılli” olan ve 117 yaşına kadar yaşadığını yazdığı babasının kuyumculuk mesleği yanında bir Karagözcü olduğu açık. Kütahyalı ailesinin Zeregen mahallesindeki evlerinden, hayırlarından söz eden [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/evliya-celebi-bir-ruya-gezgini/">Evliya Çelebi: Bir Rüya Gezgini</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Saray kuyumcusu Derviş Mehmet Zılli oğlu <strong>Evliya Çelebi</strong>, 25 Mart 1611’de (Hicri 10 Muharrem 1020) İstanbul Unkapanı’nda doğdu. Asıl adının ne olduğu, kendisi de yazmadığından bilinmiyor. Mahlası ya da meslek lakabı “Zılli” olan ve 117 yaşına kadar yaşadığını yazdığı babasının kuyumculuk mesleği yanında bir <a title="Türk Gölge Oyununun Tek Temsilcisi: Karagöz" href="http://www.serenti.org/turk-golge-oyununun-tek-temsilcisi-karagoz/">Karagözcü </a>olduğu açık. Kütahyalı ailesinin Zeregen mahallesindeki evlerinden, hayırlarından söz eden Evliya Çelebi’nin aslen Kütahyalı olduğu ve İstanbul’un fethinden sonra buraya göçtükleri anlaşılıyor. Soyu ve ataları konusunda Evliya Çelebi karışık bilgiler verir. Seyahatnamesi’nin 6. cildinde ailesini Germiyanoğullarına bağlayıp Hoca Ahmet Yesevi soyundan geldiğini söyler. Evliya Çelebi’nin dedesinin dedesi Yavuz Öz Bek diye de anılan Yavuz Er, Fatih Sultan Mehmet’in bayraktarıdır.  İstanbul’un fethinin ardından Unkapanı’nda kazandığı gaza ganimetleri ile dükkanlar ve bir de ev yaptırmış. Evliya Çelebi de işte bu evde doğmuş. Ailenin ikinci eviyle kimi dükkânları 1663’te yanmış. Kadıköy’de bağları, Bursa’da, Manisa’da birer evleri, Sandıklı’da çiftlikleri varmış. Abaza asıllı annesi, Melek Ahmed Paşa’nın teyzezadesi imiş. Mahmud adlı erkek kardeşi, İnal adlı kız kardeşi, üvey anne ve kardeşleri de varmış.</p>
<p>Ailesinin maddi durumu oldukça iyi olduğu için hiçbir zaman para sıkıntısı çekmediği muhakkak. Seyahatlerinin büyük bölümünü resmi görevli sıfatıyla gerçekleştirmiş olduğu için bu konuda masrafı olmamış; katıldığı pek çok savaştan kazandığı ganimetler, kendisine verilen armağanlar ve gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten elde ettiği gelir ile de rahat bir yaşam geçirmiştir. Ancak ömrünün neredeyse tamamını seyahatlerde geçirdiği için hiç evlenmemiş ve çocuğu da olmamıştır. Evliya Çelebi&#8217;nin hayatı hakkında hakkında az bilinen gerçeklerden biri ise yaşadığı dönemin ölçütlerine göre oldukça hoşgörülü ve korkusuz olması. Saf  ve temiz bir dindar olmasının yanı sıra, içki yüzünden kellelerin uçtuğu IV. Murat gibi bir padişahın döneminde  konukları için evinde yasaklanmış içki ve uyarıcı  maddeler bulundurması da son derece dikkat çekicidir. <span id="more-4768"></span></p>
<p>Seyahatnamedeki dağınık bilgilere göre Evliya Çelebi mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fil Yokuşu’nda Şeyhülislam Hamdi Efendi Medresesi’nde Ahfeş Efendi’den yedi yıl ders aldı. Bu dönemde en yakın arkadaşlarından biri de, sonradan Cinci Hoca olarak ünlenen Safranbolulu Hüseyin Efendi’ydi. Bu sırada aynı zamanda Sâdizâde Dârülkurrâ’sına giderek adaşı Evliya Mehmed Efendi’den de hafızlık dersleri almaya başladı.</p>
<h2>Evliya Çelebi’nin Rüyası</h2>
<p>Evliya Çelebi’nin büyük eseri <strong>Seyahatname</strong>’yi kaleme almasını sağlayan seyahatlerine nasıl başladığının öyküsü de ilginçtir. Küçük yaşlarından beri gezmeyi, öğrenmeyi seven Evliya, 1630 yılının Muharrem ayının aşure gecesi (19 Ağustos 1630) rüyasında kendisini Eminönü, Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Camii’nde ve büyük bir cemaatin ortasında Hz. Muhammed’in huzurunda görür. Peygamberin huzuruna geldiğinde ise heyecandan eli ayağına dolanan Evliya, “Şefaat ya Resulallah” diyeceği yerde “Seyahat ya Resulallah” der. Peygamber daha 19 yaşındaki genç Evliya’nın şaşkınlığını tebessümle karşılar. Onu hem Mekke-Medine’ye seyahatinin ve kabrini ziyaretinin gerçekleşmesinin ardından şefaatiyle müjdeler hem seyahat etmesine izin verir. O sırada peygamberin yanında bulunan sahabeden Sa’d bin Ebi Vakkas da Evliya’ya, gidip gördüğü yerleri kağıda aktarmasını tavsiye eder. Evliya Çelebi’nin gördüğü rüyayı yorumlayan Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah Dede ona seyahate İstanbul’dan başlamasını söyler. Evliya Çelebi’nin, bir düş ortamında Ahi Çelebi Camii’nde ve Hz. Muhammed’in huzurunda başlayan macerası, ölümüne değin yarım asırdan fazla sürer. Geniş bir coğrafyayı kapsayan on ciltlik Seyahatname külliyatı bu şekilde meydana gelir.</p>
<p>1630 yılında seyahatlerine başlayan Evliya Çelebi yaya olarak iki yıl boyunca bu ulu kentin surlarını, semtlerini, camilerini, hanlarını, çarşılarını, hamamlarını, tılsımlı direklerini, sarnıçlarını, tekkelerini, koltuk meyhanelerini, meddah kahvehanelerini gezmiş. Esnaf ve ordu alaylarını, yarışları izlemiş.</p>
<p>Evliya Çelebi İstanbul’u gezerken eğitimine de ara vermiyordu. <a title="Osmanlı Saray Üniversitesi: Enderun" href="http://www.serenti.org/osmanli-saray-universitesi-enderun/">Enderun</a>’da öğrencilere, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm, edebiyat, şiir, dilbilgisi, Arapça, Farsça ve edebiyat dersleri, matematik, coğrafya, mantık gibi derslerden oluşan çok yönlü bir eğitim verilirdi. Enderun&#8217;a giren Çelebi de bu eğitimden payını aldı elbette. Türkçeyi zaten oldukça güzel kullanan Çelebi’nin, Enderun’da Arapça, Farsça, Rumca öğrendiği, babasının arkadaşı Simyon Usta’dan da Latince ve Yunanca dersleri aldığı biliniyor.</p>
<p>Nihayet Hicri 1045 Kadir gecesinde (12 Mart 1636) Melek Ahmed Paşa’nın aracılığıyla Has Oda’da IV. Murad’ın huzurunda güzel sesiyle hem Kuran, hem şarkılar okuyarak Enderun’da Kilâr-ı Has’a (padişahın özel kileri) alındı. Turşucubaşı Ahmed, Hadım Gazanfer ağalardan kiler hizmetleri, Güğümbaşı Mehmed Efendi’den yazı, musahip Derviş Ömer Gülşeni’den musiki, Evliya Keçi Mehmed Efendi’den tecvit, nahiv, kafiye öğrendi.</p>
<p>Yine, düş gördüğü bir gecenin sabahında dostu arkadaşı Okçuzade Ahmet Çelebi’ye gider. Yıl 1640’tır. İki arkadaş Bursa seyahatine çıkarlar. Bu geziden dönüşte babasından seyahat izni, on iki şeyhin de duasını alarak önce İzmit’teki akrabalarını ziyaret eder. Bu ikinci gezisidir. Evliya Çelebi hayatının geri kalanındaki uzun seyahatlerini ise daima bir paşaya kapılanarak; eyalet valilerinin, serdarların dairelerinde, divan efendisi, musahip, nedim, katip olarak yapabilmiştir.</p>
<p>Bu noktada bir ara bilgi vermek gerekiyor: O dönemlerde vezirler, beylerbeyleri, seferber serdar ve seraskerler, kalabalık ofis-büro ve kolluk-güvenlik kadrolarını kendi ödenekleriyle oluştururlar, bunlara “daire ve kapu halkı” denirdi. Orta halli bir vilayet valisinin dairesinde, kethüda, divan efendisi, mektupçu, divan ve kethüda kâtipleri, imam, harem kethüdası, iç ağaları, silahdar, selam ağası, hazinedar, mühürdar, devatdar, kaftan ağası, çuhadar ağa vs. daha onlarcası bulunurdu. Paşalar bunların bir kısmını İstanbul’da yanına alır, kimilerini de görev yerinde seçerdi. Yine o dönem yolculuklarında, gün içinde en fazla 40 km yol gidilir, geceleri hanlarda veya çergelerde kalınır, elverişsiz havalarda günlerce beklendiği olurdu ki bu sayede Evliya Çelebi gibi meraklılara çevreyi gezmek, yakın köyleri, kasabaları görmek fırsatı doğardı.</p>
<h2>Evliya Çelebi’nin Seyahatleri</h2>
<p>Evliya Çelebi ilk uzun yolculuğuna Trabzon valiliğine atanan Ketenci Ömer Paşazade Baki Paşa’nın daire halkına katılarak Eylül 1640’ta çıkar. Bu zat babasının “ahiret oğlu”dur. Trabzon’da iken paşasının Azak serdarlığına atanan kethüdası Haşan Paşa ile Anapa’ya, oradan Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray’a gider. Kışı orada geçirir. Nisan 1641’de İstanbul’a dönerken bindiği gemi Karadeniz’de batar. Evliya, bu kazayı hayal ötesi sahnelerle masallaştırmıştır.</p>
<p>1645’e değin Evliya Çelebi İstanbul’dadır. Gümrük Eminine kâtiplik yapar. 9 Nisan 1645’te, Deli Yusuf Paşa’nın ordusunda görev alarak Girit seferine katılır. Hanya Kuşatması’nı izler. Kışa doğru dönmüş olmalı ki, 1646’da Erzurum Beylerbeyliği’ne atanan Defterdarzade Mehmet Paşa’nın musahibi ve müezzini olur. 12 Eylül 1646’da paşayla Erzurum’a giderken kentleri, kasabaları, köyleri, derbentleri, hanları görür. Erzurum’da gümrük kâtibi olur. Mehmet Paşa’nın Şuşik Beyi’ne açtığı savaşa katılır. Tebriz Hanı’nın elçisine dönüşünde eşlik ederek Azerbaycan, Gürcistan ülkelerini gezip dolaşır. Revan Hanı’na, Tortum dolaylarına, Gümüşhane’ye gidip döner.</p>
<p>Evliya Çelebi, 1647 kışını Erzurum’da geçirir. Azledilen paşayla İstanbul’a dönerken Anadolu beylerbeyleri arasındaki mücadeleye katılırlar. Paşalar arasında elçilik-ulaklık yapar. Kar fırtınasına yakalanıp yol şaşırınca iki Celali sergerdesinin; Kara Haydar ile Katırcıoğlu’nun başıbozuk orduları arasında kalır. Güya, İpşir Paşa’nın, Varvar Ali Paşa’yı katledişini de izlerler.</p>
<p>1648 yılını İstanbul’da geçirir. Ölen babasının terekesi işleriyle uğraşır. Şam Beylerbeyliği’ne atanan Murtaza Paşa’nın müezzinbaşısı olarak yaz sonu güz başında bu kez İstanbul-Şam yolunu arşınlar. Bir mektup ulaştırmak için menzil atı koşturup on günde İstanbul’a gelir. Katırcıoğlu-Gürcü Nebi Celalileri ile Kapıkulu askerleri arasındaki Kayışdağı Savaşı’nı (7 Temmuz 1649) izler. Yine Şam’a döner. Beyrut ve Sayda kalelerinin yoklamalarını yapar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-4769 size-full" title="Evliya Çelebi 50 yılda 3 kıtada gördüklerini 10 ciltlik Seyahatname'sinde anlattı." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/evliya-celebi.jpg" alt="Evliya Çelebi" width="600" height="416" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/evliya-celebi.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/evliya-celebi-350x242.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/evliya-celebi-150x104.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Paşası Sivas’a atanınca yine refakatindedir. 1649 güzü, 1650 ilkbaharı boyunca vergi toplamak için orta ve doğu Anadolu’da dolaşır. Murtaza Paşa azledilince 14 Temmuz 1650’de İstanbul’a döner.</p>
<p>Bir ay geçmeden, sadrazam olan akrabası Damat Melek Ahmet Paşa’nın Eyüp Topçular’daki sarayında, Bahariyedeki yalısında ve Paşakapısı’ndadır artık. Azledilerek Özi Beylerbeyliğine atanan paşasıyla o yılın sonbaharında Evliya Çelebi de Balkan yollarındadır. Melek Paşa’nın bir yıllık Özi Beylerbeyliğinde bu bölgeyi, Tuna yalılarını Rusçuk’u, Silistre’yi gezer.</p>
<p>Rumeli Beylerbeyliğine atanan Melek Paşa’nın musahibi, yoldaşı yine Evliya’dır. Türlü görevlerle gezmedik yer bırakmaz. Babadağı köylerinin tahririni yapar. Dönüşleri Temmuz 1653’tedir. Paşa görevsiz, Evliya “kapısız” iki yıl kalırlar İstanbul’da. O arada, Evliya, Divan-ı Hümayun’dan yazılan mektubu İpşir Paşa’ya ulaştırmak göreviyle Konya’ya gidip gelir.</p>
<p>1655’te Van Beylerbeyliği’ne atanan Melek Ahmet Paşa’nın refakatindeki Evliya, bu kez Van havzasını turlar. Yurtluk, ocaklık beylerine mektuplar, uzlaşı mesajları götürür. Yezidi şeyhleriyle Bitlis Hanı Abdal’la görüşür. Ziyafetlerde bulunur, bölgesel çatışmalara katılır, diplomatik görevlerle Erdebil’e, Hemedan’a Kirmanşah’a, Tebriz’e, önceki efendisi Murtaza Paşa’nın tutsak kardeşini kurtarmak için Bağdat’a gider döner. Yine paşasının bir yazısını mendil atlarıyla 13 günde Van’dan İstanbul’a getirir. 4 Mart 1656’daki Çınar Vakası Vaka-i Vakvakiye denen Kapıkulları-esnaf ayaklanmasını, kesilen kellelerin Atmeydanı’ndaki çınarın dallarına asılışını seyreder. Haremağalarının asılışlarına “Araplar combalak etdi” diyerek tarih düşürür.</p>
<p>6 Nisan 1656’da Sadrazam Siyavuş Paşa’nın: “Tez emirnameleri ve padişah fermanları ile Melek Paşaya yetiş!” buyruğu ve 200 altın harcırah vermesi üzerine üç adamıyla “gece gündüz yol tutarak” Van’a döner.</p>
<p>23 Haziran’da Melek Paşa ile İstanbul’a dönerler. Bir ay sonra, ikinci kez Özi Beylerbeyliği’ne atanan paşasıyla yine yollardadır. Özi, Akkirman, Azak, Kili, Babadağı bölgelerini bir kez daha gezip dolaşır. Kırım Hanı’nın maiyetinde bulunur. 7 Ocak 1658’de İstanbul’a gelir, kışı geçirir, baharın tadını çıkarırlar.</p>
<p>Melek Paşa’ya yeni bir görev verilmediğinden Evliya, Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’ya kapılanır. Paşanın, IV. Mehmet ve Valide Turhan Sultan’la yaptığı Bursa, Çanakkale, Gelibolu gezisine katılır. Edirne’ye dönüşte, 12 Kasım 1658’de yeni Boğdan Voyvodası’nı memleketine götüren kafilede yer alır. Ertesi yıl, serdar Köse Ali Paşa’nın yanında Varad Seferi’ne gider.</p>
<p>Bosna Beylerbeyliği’ne atanan Melek Ahmet Paşa’nın yanına dönüşü 1660’tadır. Bosna’yı, Dalmaçya’yı dolaşır, gazalara, alanlara katılır. Sonbaharda Melek Paşa Rumeli Beylerbeyliği’ne atanınca birlikte Sofya’ya giderler. Bu kez zahire tahsili göreviyle dolaşır. 1660’ın son aylarında Melek Paşa’yla birlikte Köse Ali Paşa’nın maiyetinde Erdel Seferi’ndedir. Bu ülkeyi baştanbaşa gezer. Kışı Belgrad’da geçirip Sofya’ya gelirler. İstanbul’a dönüşleri Nisan 1662’dedir. Melek Paşa, kısa bir süre sonra ölür.</p>
<h2>Köprülü Himayesinde Uzak Diyarlarda</h2>
<p>Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın 1663-64 Avusturya seferinde, Kadızade İbrahim Paşa’nın; bu paşa öldürülünce sadrazam kethüdası yanında görev alır. Uyvar’ın Fethi’nde bulunur. Macaristan’ı gezer. Anlattıklarına göre ta İsveç’e kadar “nice nice yüz pâre şehirler” görür ve gezer. Haziran 1665’te Budin’den Viyana’ya giden elçi Kara Mehmet Paşa’nın heyetindedir. Viyana’da I. Leopold’un huzuruna çıkar. Macaristan, Erdel, Eflak, Boğdan, Kırım kalelerini yoklamacı göreviyle gezer. Kırım’dan Dağıstan’a, Hazer denizi bölgesine geçer. Kırım Hanları IV. Mehmet Giray ve ardılı Adil Giray’a danışmanlık eder. Bu uzun gezisi beş yıl sürmüştür.</p>
<p>11 Mayıs 1668’de yine Fazıl Ahmet Paşa’nın maiyetinde Edirne, Tesalya, Yunanistan ve Mora üzerinden Girit Seferi’ne katılır. Girit’te iki yıl kaldıktan sonra Nisan 1670’te bir ayaklanmayı bastırmakla görevli birliklerle Yunanistan’a geçer. Arnavutluk’u, Adriyatik kıyılarını dolaşır. O yılın sonunda İstanbul’a döner.</p>
<p>Gördüğü yeni bir rüya üzerine hac niyetiyle hazırlık yapar ve 21 Mayıs 1671’de yola çıkar. Bu, 60 yaşındaki gezginimizin büyük olasılıkla İstanbul’dan son ayrılışıdır. Batı Anadolu bölgesini gezip görerek Ege adalarını da “Rodos Defterhanesi”nden aldığı bilgilerle anlatan Evliya Çelebi Adana, Maraş, Antep, Kilis, Halep yolundan Şam’a ulaşır. O ve arkadaşları Hac Emiri Sarı Hüseyin Paşa’nın başkanlığındaki büyük hacılar kafilesine katılırlar.</p>
<p>Hacı olan, Mekke’yi, Medine’yi ve Hicaz bölgesini gezen Evliya, buradan Mısır hacıları kafilesine katılarak Kahire’ye gider. Kethüda İbrahim, Canbulatzade Hüseyin, Defterdar Ahmet, Abdurrahman Paşaların Mısır valilikleri boyunca (1671-1680) Mısır’ı, Sudan’ı, Habeşistan’ı, Kızıldeniz ve Nil boylarını gezer.</p>
<p>Beni Vefa Mağribileri üzerine asker sevki, Seyahatname&#8217;nin son satırlarında yakalanan bir haberdir. Bu duruma göre Evliya Çelebi’nin 1682’inin sonlarında ya da 1683 yılında ölmüş olması olasıdır. Evliya Çelebi eserini tamamlayamamış -belki de ansızın- ölmüş veya kalemini bir nedenle bırakmıştır. İstanbul’a döndüğü uzak bir olasılıktır.</p>
<p>Evliya Çelebi’nin hayatı, eserinden anlaşıldığı kadarıyla böyledir. Fakat yine de Seyahatname’nin güvenilirliği ile ilgili ciddi kuşkular vardır. Bunun başlıca nedeni, Evliya Çelebi’nin çok fazla abartıya kaçması, zaman mefhumunu kurgularıyla gerçeklikten çıkarmayı bir üslup olarak benimsemesindendir.</p>
<p>Evliya Çelebi Seyahatname’nin girişinde kendisini “seyyâh-i âlem ve nedîm-i beni âdem” diye tanıtır. O, meslek itibariyle bir nedim ve musahibdir. Yani sosyal ve kültürel işlerde bir uzman, bir danışmandır. Pek çok paşanın hizmetinde üç kıtayı dolaşmış, hayatı boyu katıldığı 22 seferle imparatorluğun muazzam bir tablosunu bırakmıştır. Dönemindeki <a title="Divan Edebiyatı" href="http://www.serenti.org/divan-edebiyati/">Divan Edebiyatı geleneği</a>nin aksine ağdalı bir dil kullanmak yerine halkın kullandığı konuşma diline yakın bir dille yazmış olması nedeniyle kullandığı dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/evliya-celebi-bir-ruya-gezgini/">Evliya Çelebi: Bir Rüya Gezgini</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/evliya-celebi-bir-ruya-gezgini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Resmin Babası: Paul Cézanne</title>
		<link>http://www.serenti.org/modern-resmin-babasi-paul-cezanne/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/modern-resmin-babasi-paul-cezanne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2016 02:22:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Emile Zola]]></category>
		<category><![CDATA[empresyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[kübizm]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Cézanne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4555</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sonbahar güneşi birden kapkara bulutların arkasında kayboldu, çok geçmeden gök gürlemeye, şimşekler çakmaya başladı. Bunu şiddetli bir sağanak takip etti, öğleden beri sehpasının başında oturarak büyük bir heyecanla resim yapan ihtiyar sanatçı iliklerine kadar ıslandığı halde bir türlü yerinden kalkamıyor, bütün vücudunu kaplayan müthiş ürpertiye rağmen çalışmaya devam ediyordu. Ama bardaktan boşanırcasına yağan yağmur çok [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/modern-resmin-babasi-paul-cezanne/">Modern Resmin Babası: Paul Cézanne</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sonbahar güneşi birden kapkara bulutların arkasında kayboldu, çok geçmeden gök gürlemeye, şimşekler çakmaya başladı. Bunu şiddetli bir sağanak takip etti, öğleden beri sehpasının başında oturarak büyük bir heyecanla resim yapan ihtiyar sanatçı iliklerine kadar ıslandığı halde bir türlü yerinden kalkamıyor, bütün vücudunu kaplayan müthiş ürpertiye rağmen çalışmaya devam ediyordu. Ama bardaktan boşanırcasına yağan yağmur çok geçmeden gücünü kesti, ayağa kalktı, evinin yolunu tuttu. Garip bir önsezi, bu manzara resminin yaşamının son eseri olduğunu sanki ona haber veriyordu. Gerçekten de evine girer girmez korkunç bir ateşle yatağa düştü, hemen çağırılan hekim zatürre tanısını koydu. Gözlerinin feri kaçmış ihtiyar, yedinci günün sabahı yatağının başucunda duran “Le Cabanon de Jourdan” adındaki yarım kalmış resmine son bir defa baktıktan sonra can verdi.<span id="more-4555"></span></p>
<p>22 Ekim 1906 günü Aix-en-Provence kenti nüfus memuru kara kaplı defterinin “ölenler” hanesine yeni bir isim işliyordu: <strong>Paul Cézanne</strong>.</p>
<p>Kütüğün aynı sayfasında ise şu kayıt vardı:</p>
<p>Paul Cézanne.  Doğum tarihi: 19 Ocak 1839. Babasının adı: Louis Auguste. Anasının adı: Anne-Elisabeth-Honorine Aubert, Nüfusa kayıtlı olduğu yer: Aix-en-Provence, İkametgâh adresi: Opera sokağı 23.</p>
<p>İşte, kimliği Fransa&#8217;nın mütevazı bir taşra kentinde, her ölümlü insan gibi yalnızca birkaç satırla kayıtlı bulunan bu insan aslında, sanat dünyasına yön veren, <strong>empresyonizm</strong>  (izlenimcilik) akımının en önemli temsilcilerinden, resimleriyle kendinden sonraki ressamlara esin kaynağı olan bir dahiydi.</p>
<p>Paul Cézanne’ın eserleri daha ilk bakışta sahibini açıklar. Çünkü taşıdıkları ifade tarzı tamamen sanatçıya özeldir. Resimleri konu yönünden çoğu zaman önemsiz olduğu halde öylesine usta bir tarzda ele alınmışlardır ki, ölçülü yapısı karşısında insan hürmetle eğilir. Bu bilgili çalışması ile geleceğin sanatçılarına yepyeni ufuklar açmış, çağımıza kadar bu etki devam edip gelmiştir.</p>
<p>Cézanne ailesinin İtalyan asıllı olduğu ve yıllar öncesi Piemonte eyaletindeki Cesana kasabasından, Alpleri aşarak Fransa’ya gelip yerleştikleri söylenir.</p>
<p>Paul Cézanne 19 Ocak 1839’da Aix-en-Provence kentinde doğduğu zaman babası şehrin tanınmış bir şapka imalâtçısı idi. 1847 yılında Barges adındaki banka iflâs edince, bu işi o üzerine alarak ünlü “Cézanne et Cabassol” bankasını kurdu. İşte bu nedenle Paul, diğer iki kardeşi gibi, hayatında hiç para sıkıntısı çekmeyecek, dilediği gibi yaşayacak, çalışacaktı. Nitekim Banker Louis Auguste Cézanne seksen sekiz yaşında öldüğü zaman çocuklarına büyük değerde gayrı menkulle birlikte 1.200.000 franklık bir servet bırakacaktı. Ama Paul&#8217;e babasından kalan bu maddi değerlerin yanı sıra bir manevi miras daha vardı ki, bütün yaratma kudreti, kendi kendini yetiştirme prensibini hedef tutan bu sağlam temele dayanıyordu. Cézanne sonradan yaratıcılık konusunda fikrini soranlara şöyle derdi: “Sanat işçiliğinin dayandığı üç esas vardır: Tereddüt, dürüstlük ve itaat. Fikirler karşısında tereddüt, nefse karşı dürüstlük ve çevredeki eşyaya itaat.”</p>
<p>Ne var ki Paul Cézanne&#8217;ın büyük bir disipline dayanan bu gerçek yaratma çağına girebilmesi için daha mücadelelerle dolu uzun yılların geçmesi gerekecekti. Cézanne,  yaşamının büyük bir kısmında çok güçlü ve ezici bir kişiliği olan babasının baskısını sürekli üzerinde hissetti.</p>
<h2>Bir Türlü İlgi Görmeyen Bir Ressam</h2>
<p>Henüz çok küçük yaşta sanata hevesi olduğu halde ne çocukken ne de ilk öğrencilik yıllarında bu alanda çevresinin ilgisini çekebilecek bir başarı gösterebildi. Hatta on yaşında girdiği Aix’deki Saint Joseph okulunun resim öğretmeni kendisine kırık not bile verdi. 1852 yılında aynı şehrin Bourbon Kolejine yatılı yazıldı. Eski Yunanca, Latince, tarih ve matematik gibi tüm derslerinde parlak bir öğrenciydi ama burada da hevesli olmakla beraber, resim konusunda pek başarı gösteremiyordu. Buna karşılık öğretimi hümanist kurallara ve din felsefesine dayanan bu okulda bu yönden kendisini var gücü ile yetiştirdi. Aynı sınıfta okuyan <strong>Emile Zola</strong> ve Baptistin Baille ile yine bu okulda derin bir dostluk kurdu. Bu bağ, Paul Cézanne’ın sanat hayatının belirli bir süresi için çok önemli olacaktı. Bu üçlü öyle sıkı dost olmuşlardı ki, onları tanıyanlar kendilerine “les trois inséparables&#8221; (ayrılmaz üçlü) lakabını takmıştı.</p>
<p>Ne gariptir ki genç Paul Cézanne, görünürde elle tutulur bir istidadı olmadığı halde, resim sanatı için yaratılmış olduğuna inanıyordu. Nitekim Bourbon Koleji’nden haftanın belirli günlerinde izin alarak, David&#8217;in tekniğini benimsemiş olan Gibert adındaki resim hocasının Aix Resim Okulu’nda kurduğu atölyeye devam etmeye başladı. İki yıl süre ile burada çalıştı, hatta 1858’de bu okulun düzenlediği resim yarışmasında ikincilik bile kazandı. O ana kadar çekimser duran babası bunun üzerine bir akşam kendisine kesin bir ifade ile şöyle dedi: “Ressamlık iş değildir oğlum. Kendine daha sağlam bir meslek seç.”</p>
<p>Aslında Cézanne ne yapacağını henüz kendi de bilmiyordu. Bu arada müziğe de heves etti. Bilhassa romantik Alman okulunun devrimci bestecisi Richard Wagner’in eserlerini hayranlıkla inceledi. Arkadaşının geleceğini olağanüstü zekası sayesinde sezen Emile Zola ise ona resim alanında çalışmasını tavsiye ediyordu. Hele çok geçmeden Paris&#8217;e giden Zola, yazdığı ayrıntılı mektuplarla Paul’ün hevesini büsbütün attırmıştı.</p>
<p>1859’da devam ettiği lisenin edebiyat bölümünden mezun olan Cézanne, tam Paris’e gitmeye hazırlanırken, babası son sözünü söyledi:  “Şayet dilediğim mesleği kabul etmezsen hakkımı helâl etmem oğlum!”</p>
<p>Bu ültimatoma boyun eğmekten başka çıkar yol olmadığını anlayan Paul, ister istemez Aix Üniversitesi Hukuk Fakültesi&#8217;ne yazıldı.</p>
<p>Kırık kalple üç yıl bu fakülteye devam etti. Ve bu arada, bir yandan özlemini çektiği Paris&#8217;teki dostu Emile Zola ile mektuplaşırken, öte yandan babasını kandırabilmek için her çareye başvurdu. Gizlice alçı heykellerden kopyalar ve doğadan çalışmalar yaptığı çizim akademisine kayıt oldu. Nihayet annesi ve kızkardeşi Marie&#8217;nin de destekleriyle babasının direncini kırmayı başarabildi.</p>
<p>Fazla diretmenin faydasızlığını anlayan babası Paul&#8217;ü böylece 1861’de Paris&#8217;e götürdü. Feuillantines Sokağı’nda çok güzel bir apartman dairesi tuttu ve o sıralarda günün modası olan İsviçre Akademisi’ne yazdırdı.</p>
<p>Guillaumin ile Camille Pissarro&#8217;nun da aynı atölyede bulunuşu çok hoşuna gitmekle beraber bu yeni çevrede yadırgadığı birçok şeyler vardı. Çalışmalar düzenli değildi, herkes dilediği gibi hareket ediyor, yalnızca canı istediği vakit eline fırçayı alıyordu. Oysa Cézanne&#8217;ın babasından aldığı terbiye tamamen disiplin ve düzen temeline dayanıyordu.</p>
<p>İlk günler kendisini büyüleyen Paris’in üzerinde bıraktığı derin etkiler böylece ağır ağır erimeye, sönmeye başladı. Bu arada dostu Zola’nın bir portresini yaptı, ama dilediğini elde edemeyince resmi paramparça etti. O sıralarda ilk edebi denemeleri ile uğraşan Zola’ya karşı çocukluğunda beslediği duygular da kuvvetini kaybetmeye yüz tuttu. Çünkü ilk gençlik hülyaları artık erimiş gitmiş, büyük, amansız bir beldenin içinde gerçeklerle baş başa kalan iki insan haline gelmişlerdi. 1886 yılında görüş ayrılığı yüzünden birbirlerine tamamen sırt çevirecek olan Zola ile Cézanne ilk tartışmalarına işte bu çağda başlamışlardı.</p>
<p>Paris’te bulunduğu süre içinde kendisini avutan tek şey Louvre Müzesi’ydi. Müzenin açıldığı saatten kapandığı saate kadar salonlarında dolaşır, bilhassa Rönesans ustalarının şaheserleri karşısında saatlerce kalırdı. Ama bu ünlü müze bile onu son derece ruhsuz bulduğu bu kente daha fazla bağlayamadı. Şirin memleketi çok geçmeden burnunda tütmeye başladı.</p>
<p>Aynı yılın sonbaharında ümitsizlik içinde Aix&#8217;e döndü ve babasının bankasına memur olarak girdi. Ama burada da sadece bir yıl barınabildi. Sanat alevi bir defa içini tutuşturmuştu, artık başka bir mesleği benimsemesi kolay değildi. Vakit buldukça ailesinin Aix civarındaki Jas de Bouffan isimli kır evine çekiliyor, burada kendini avutmak için resimle uğraşıyordu. Nihayet 1862 sonbaharında ani bir kararla tekrar Paris&#8217;in yolunu tuttu.</p>
<p>İşte bu sefer Paris&#8217;te yeni bir sanat görüşünü benimsemiş olan bazı genç kuşak sanatçılarıyla, yani empresyonistlerle tanıştı. Bunlar arasında, önceden tanıdığı Pissarro ile Guillaumin&#8217; den başka Bazille, Monet, Sisley ve Ranoir da vardı. Bu dönemde yaptığı resimlerde, eski dönemlerine kıyasla daha fazla ışık etkisi kendisini hissettirir. Bu arada Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvurur ama ne tuhaftır ki modern resmin babası kabul edilecek Cézanne giriş sınavında başarılı olamayınca bir kez daha düş kırıklığına uğrar.</p>
<h2>Düş Kırıkları Paul Cézanne’ın Hayatının Parçası Oluyor</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-4557 size-full alignright" title="Paul Cézanne" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/Paul_cezanne.jpg" alt="Paul Cézanne" width="242" height="350" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/Paul_cezanne.jpg 242w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/Paul_cezanne-103x150.jpg 103w" sizes="auto, (max-width: 242px) 100vw, 242px" />Sanatçının bu yıllarda garip bir çalışma tarzı vardı. Çizgisi oldukça beceriksiz, ham, hatta kaba idi. Daha çok barok ve romantik ustaları taklit etmek istiyor ama mitolojiden aldığı bu konularda en ufak bir başarı dahi sağlayamıyordu. Rubens, Poussin, Delacroix’ya hayrandı. Bununla beraber örneğin Delacroix’yı sadece konuları bakımından beğenirdi. Bu arada Monet’nin “OIympia” ile “Kır Yemeği”ni de kendi görüşüne göre yeniden ele aldı. Ama bunlar da gerek kompozisyon, gerek renk bakımından ünlü sanatçının eserleriyle kıyaslanamayacak derecede basit, ruhsuz çalışmalardı. 1872 yılına kadar devam edecek olan bu bölümde yaptığı resimler sanat tarihinde “<strong>Couillard Stili</strong>” adını almıştır. Bu yıllarda yaptığı çalışmaları sergilenmek üzere Paris’te her yıl açılan “Salon”a gönderiyor ama bir türlü kabul ettirmeyi başaramıyordu. Yalnızca bir kere bunu başarabildi. Salon&#8217;un kabul kurallarından birine göre, her jüri üyesi öğrencilerinden birinin tablosunu sergiye dahil edebilirdi. Cézanne&#8217;ın yakın dostlarından Guillemet de bu kurala istinaden Cézanne&#8217;ın bir tablosunun sergilenmesini sağlamıştı. Salon’a gönderdiği resimlerin kabul edilmemesi sanatçının maneviyatını iyice kırmıştı.</p>
<p>1864 ile 1870 arasında Paris’le Aix arasında kararsızlık içinde gidip gelen sanatçı bütün bu yıllarda hiçbir başarı gösteremedi. Bu dönemde babasının, amcasının ve ressam Achille Emperaire’in palet bıçağı tekniğiyle gerçekleştirdiği ve koyu renklerin egemen olduğu portrelerini yaptı. Sergilemek istediği tabloların yüzüne bakan bile bulunmadı. Kaçırma (1867) ve Aziz Antonio’nun Baştan Çıkarılışı (1870) gibi eserleri barok üslubunda yapılmış daha çok erotizm kokan resimlerdi. Bu resimlerin ortak noktası, belirgin bir deformasyon ve koyu renk kullanımıdır.</p>
<p>Cézanne yaradılış itibariyle adamcıl olmaktan çok uzak bir insandı ve herhangi bir kimseye bağlanmaktan korkardı. Daha çocukluğundan itibaren toplumdan uzak duran, asık suratlı, hırslı ve zaman zaman öfke ve umutsuzluk krizlerine giren biriydi. Hatta kendini şöyle ifade ediyordu: “Ben tek başıma kalmak için yaratılmışım. Böylece, hiç olmazsa kimse bana kanca atamaz.” Böyle olduğu halde bu sıralarda hayatına giren bir kadına kendini bir anda kaptırıverdi. Bu, Hortense Fiquet idi. 1870 yılında Fransa-Prusya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte Marsilya civarındaki Estaque kasabasına sığınarak orada, eşine ancak romanlarda rastlanabilecek cinsten bir aşk hayatı sürdüler. Bu kadından 1872’de Paul adında bir oğlu olduğu halde, resmen evlenmeleri için daha bir müddet geçmesi gerekecekti. Çünkü babası Mösyö Louis August Cézanne, Katolik Fransız taşrasına has burjuva zihniyetinin en tipik bir örneği idi. Memleketinin örf ve âdetlerini her şeyin üstünde tutardı. Bu nedenle oğlunun, Paris kaldırımlarında rastladığı ilk kadını, sorup soruşturmadan gelin olarak kabul etmesine olanak yoktu. Nitekim yaptığı soruşturma pek parlak sonuç vermedi. Çünkü Hortense, Paul’le tanışmadan önce Parisli genç kuşak sanatçılarının uğrunda seve seve canlarını verebilecekleri gözde bir modeldi. Babasının maddi desteğini kestiği bu yıllar, Cézanne açısından hayli bunaltıcıydı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-4558 size-full" title="Yaşamı boyunca sürekli eleştirilen, resimleri sürekli alaya alınan Paul Cézanne'ın Kağıt Oynayanlar adlı tablosu 2011 yılında 259 milyon dolara satılacaktı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/kagit-oynayanlar.jpg" alt="Paul Cézanne - Kağıt Oynayanlar" width="600" height="424" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/kagit-oynayanlar.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/kagit-oynayanlar-350x247.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/kagit-oynayanlar-140x100.jpg 140w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/kagit-oynayanlar-150x106.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Doğanın Güzelliklerini Kavrama</h2>
<p>1872-74 arasında nihayet üslûbunda bir değişme sezilir. Bunda hiç şüphe yok ki Pissarro’nun büyük payı vardı. Duygulu sanatçı ile Auvers-sur Oise’da birlikte çalışmış, derbeder üslubuna da böylece biraz çeki düzen vermişti. Pissarro gerçekten de o sıralarda en bilimsel çalışan sanatçı olarak tanınıyordu. Auvers&#8217;deki bu çalışmalar sonunda renk paleti belirli şekilde açılmış, ferahlamıştı. Şimdi ilk defa olarak doğanın güzelliğini kavramaya başlıyor, yıllar yılı düşler aleminde yaşattığı şeyleri gerçekleştirmek uğruna kaybettiği zamana acıyordu. Pissarro’nun desteği ile burada yaptığı manzaraların her biri, başta “La Masion du Pendu” olmak üzere bugün için birer şaheser sayılır.</p>
<p>Öte yandan Cézanne, Pissarro’nun öğütlerine kulak vermekle beraber, yalnızca bunlarla yetinmek niyetinde değildi. Onun empresyonizm anlamı yüzeysellikle bitmiyordu. İçeriği de aynı kudretle vermek amacını güdüyordu. İşte hayatının son yıllarında onu soyut sanata doğru götüren araştırıcı karakteri daha burada kendini belli eder. O diğer empresyonist ressamlar gibi doğadan anlık izlenimler edinmeye ve bu nedenle hızlı çalışmaya dayanan resim anlayışından farklı bir görüşe sahipti. Diğer empresyonist ressamlar gibi doğadan çalışmayı benimsese de, onu diğerlerinden ayıran doğayı yalnız geçici görünümüyle değil, kalıcı ve değişmez değerleriyle vermeyi amaçlamasıydı. Kendi öznel algılayışıyla, görünen nesnelerin görünmeyen dinamiklerini harekete geçiriyordu.</p>
<p>Oysa başarıdan, daha doğrusu çevresindeki anlayıştan bütün hayatı boyunca mahrum kalacaktı. 1874’te empresyonistlerle birlikte ilk defa Nadar’ın Boulevard des Capucines’deki stüdyosundaki sergiye üç resimle katıldığı zaman eleştirmenlerin en büyük hedefi o oldu. Cézanne’ın sergideki Manet’nin aynı konulu resmine bir gönderme olan “Modern Olympia” adlı eserinde siyah bir kadın tarafından elbiseleri çıkartılan uzanmış çıplak bir kadın figürü ve onları izleyen bir erkek figürü bulunmaktadır. Fırça vuruşlarındaki rahatlık ve figürlerdeki deformasyonun dışında, konunun çarpıcılığı tepkilerin Cézanne’da odaklanmasına neden olmuştu. Bu sergi ile ilgili bir yazıda şöyle deniliyordu: “Katıla katıla gülmek isteyenlere Cézanne&#8217;ın resimlerine bakmasını öneririz. Çünkü bundan daha gülünç bir şey hayal edilemez.”</p>
<p>Aslında 1877’den sonra “izolasyon” döneminde yirmi yıl boyunca Fransa’da sanatçının, iki resmi dışında hiçbir eseri sergilere kabul edilmedi.</p>
<h2>Yıkanan Üç Kadın: Yedi Yılda Bitmeyen Tablo</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-4559 size-full" title="Elma Sepeti” adlı natürmortta ilk bakışta bir derbederlik, bir dağınıklık göze çarptığı halde mimari yapısı büyük ustalık taşır ve dört yıllık bir düşünce ürünüdür." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/elma_sepeti_naturmort.jpg" alt="Paul Cézanne - Elma Sepeti Natürmortu" width="350" height="282" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/elma_sepeti_naturmort.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/elma_sepeti_naturmort-150x120.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />1879’da başladığı “Yıkanan Üç Kadın” için Cézanne yakın dostu Joachim Gasquet’ye sonradan şöyle demişti: “Bu benim tek resmim, daha doğrusu vasiyetnamem olacak.” Üzerinde tam yedi yıl çalıştığı bu tabloyu istediği gibi bitiremeden öldü. Yıllardır tasarladığı şeyler bu resmin harikulâde mimari yapısı ile gerçekleşmiş oluyordu. Cézanne’ın bu konu ile ilgili olarak yaptığı denemeler otuzun üstündedir. Bu resim gençliğinde ele aldığı ve daha ziyade erotik bir anlam taşıyan kadınlı kompozisyonların tersine, kadın vücudunun doğa içinde erimesi, doğayla en olgun şekilde kucaklaşması şeklinde önümüze serilir.</p>
<p>Aslında da bugün için bu seriden sadece üç eskiz mevcuttur. Bu resimde kompozisyon tekniği en olgun şekliyle verildiği halde kadın vücutlarında belirli bir deformasyon göze çarpar. Bugünkü göz için tabiî olan bu gerçeğin, çağdaşları nazarında çok daha değişik tepkilere yol açmış olacağı kesindir. Aslında da Cézanne’ın bütün eserlerinde bu taraf dikkati çeker. Bu deformasyonun isteyerek mi yoksa istemeyerek mi yapıldığını bilmiyoruz. Bilinen bir şey varsa o da, Paul Cézanne&#8217;ın hayatı boyunca canlı modellerle pek çalışmadığıdır. Bu konuda faydalandığı örnekler İsviçre Akademisi’ndeki desen karalamaları ile eski kitaplardan, dergilerden aldığı illüstrasyonlardı. Doğayla kadın vücudunu bir bütün halinde dile getiren “Yıkanan Üç Kadın&#8221; böylece Cézanne’ı sanat hayatı boyunca uğraştıran başlıca konu oldu.</p>
<p>1883 ile 1895 yılları arasında verdiği olgun eserler, Cézanne&#8217;ı, öncü ve renkçi sanatçıların en kalburüstü simaları arasına soktu. Büyük bir ustalıkla ele alınan bu konularda her fırça darbesi bir düşünce ürünü, her leke bir fikrin ifadesidir. Gerçek doğadan daha gerçek olan bu resimlerde tek fuzuli noktacık bile yoktur. İşte bu tahlilci ve mantıkçı çalışma tarzı onu empresyonistlerin fikir dünyasından uzaklaştıran bir taraftır. Ünlü Alman şairi Rainer Maria Rilke sanatçının bu yaşam bölümüne giren çalışmaları için şöyle der:</p>
<blockquote><p>Birbirleriyle tartışan, hatta kavga eden bir sürü renk. Ama her birinin ruhu ayrı ayrı incelenince, aslında çok iyi anlaştıkları görülür. İşte bu renklerin birbirleriyle olan bağları, gerçek resim dediğimiz şeyi meydana getirmektedir.</p></blockquote>
<p>1886 yılı Paul Cézanne’ın hayatındaki en önemli yıllardan biridir. O yıl hem babası ölmüş hem de insanlarla çok zor ilişki kuran sanatçının en yakın çocukluk arkadaşı Emile Zola ile ilişkileri bir daha düzelmemek üzere bozulmuştu. Emile Zola’nın 1886’da yayınladığı L’Oeuvre adlı kitabında resim yapma tutkusuyla yanıp tutuşan ama başarısız bir ressam karakteri olan Claude Lainter’ın hayatı anlatılmaktadır. Zola’nın romandaki başarısız Claude Lainter karakteri için Cézanne’ı model alması sanatçıyı oldukça sarsmış ve Aix’daki evinde resme yoğunlaştığı bir inzivaya çekilmiştir. Aynı romanda Claude Lainter’ın en yakın arkadaşı olan kurgu karakter Pierre Sandoz da Emile Zola’dan başkası değildir.</p>
<p>Modern sanat tarihinde bir resim karşısında Cézanne kadar büyük bir sabırla çalışan ikinci bir sanatçı daha yoktur. Paul Cézanne eserleriyle resim dünyasının Eyüp Peygamberidir. Hele bir anlık esinlerini çarçabuk kâğıda ya da beze geçiriveren çağdaşları yanında onun bu sabrı gerçekten şaşılacak bir şeydir. Cézanne’ın en çabuk yaptığı resimler bile neredeyse iki yıl sürmüştür. Üzerinde dört, beş, altı, hatta yedi yıl uğraştığı resimler çoktur. Nitekim “Yıkanan Kadınlar” adlı yapıtını tam yedi yıl çalıştığı halde yine de bitirememişti. Uzun ve zahmetli çalışma yöntemi, Cézanne’ın birçok resmini tamamlayamamasına neden olmakla birlikte, babasından geçen disiplin ve çalışma hırsı çok sayıda başyapıt üretmesine olanak sağlamıştır.</p>
<h2>Kağıt Oynayanlar: Dünyanın En Pahalı İkinci Tablosu</h2>
<p>Aix-en-Provence Müzesinde Louis Le Nain ile çırakları tarafından yapılan “İskambil Oynayanlar” adlı tablo asılıdır. İşte bu mütevazı müzeyi gençliğinde sık sık ziyaret eden Cézanne’ı bu resim çok ilgilendirmiş olacak ki, sonradan Louvre’da yine Le Nain’in eseri olan “Küçük Kumarbazlar” resmini görünce içinde, bu konuyu bir defa da kendi anlamına göre denemek hevesi uyandırmıştı. Aslında Le Nain öteden beri çok beğendiği bir ressamdı.</p>
<p>Cézanne bu konuda 1890-92 yılları arasında beş eser verdi ki, bu resimlerin her biri sanatının geçirdiği evrimi belirli şekilde göstermesi bakımından önemlidir. “<strong>Kağıt Oynayanlar</strong>” adlı serinin ilkinde fazla ayrıntıya yer verilmiştir. Masada oturan üç oyuncudan başka bir dördüncü adam ayakta durmakta, bir kadın da oturduğu yerden olaya seyirci kalmaktadır. İkinci resimde kadından vazgeçilmiş ve ayakta duran adama karşı bir denge sağlamak için duvara birkaç pipo ile drape bir perde eklenmiştir. Diğer üçünde ise sanatçı daha da basite giderek, masada karşılıklı oturan iki oyuncu ile yetinmektedir.</p>
<p>“Kağıt Oynayanlar” haklı olarak Cézanne’ın büyüklüğünü tam anlamıyla ortaya koyan en güzel çalışmalarından sayılır. Oyun kâğıdı gibi basit bir vasıta ile iki insan arasında kurulan bağ büyük bir ustalık taşır. Ağızlarında pipoları ile tüm dikkatlerini iskambil kağıtlarına yoğunlaştıran iki köylünün yüz ifadeleri, bütün insani unsurları birkaç çizgi ile dile getirir.</p>
<p>2011 yılı Nisan ayında Katar kraliyet ailesi tarafından 259 milyon dolara satın alınan Paul Cézanne’ın bu tablosu, Paul Gauguin’in 2015 yılında 300 milyon dolara satılan “Benimle Ne Zaman Evleneceksin?” tablosunun ardından <strong>dünyanın en pahalı tablosu</strong>dur.</p>
<h2>Kübizmin Atası</h2>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-4560 size-full" title="Paul Cézanne'ın Modern Olympia tablosunu eleştiren bir yazıda şöyle deniyordu: “Katıla katıla gülmek isteyenlere Cézanne'ın resimlerine bakmasını öneririz. Çünkü bundan daha gülünç bir şey hayal edilemez.”" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/modern-olympia.jpg" alt="Paul Cézanne - Modern Olympia" width="350" height="317" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/modern-olympia.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/10/modern-olympia-150x135.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" />Cézanne’ın empresyonist görüşün dış unsurlarından faydalandığı halde resimlerine daha derin, daha düşündürücü unsurlar kattığını belirtmiştik. İşte buna örnek olarak “<strong>Elma Sepeti</strong>” adlı natürmortu gösterebiliriz. Bu resimde ilk bakışta bir derbederlik, bir dağınıklık göze çarptığı halde mimari yapısı büyük ustalık taşır ve dört yıllık bir düşünce ürünüdür. Natürmortta yer alan otuzdan fazla elmanın her biri başlı başına bir tablodur. Yapı bakımından bu resimde bütün eşya birbirine zıt bir anlamdadır. Tabaktaki kurabiyelerin simetrisine karşılık şişede belirli bir asimetri göze çarpar. Hafifçe sola meyletmiş şarap şişesi sanki eğik bir düzlemdedir. Üstüste diziliş kurabiyeler ise her kat için farklı bir bakış açısından görünüm sergilemektedir. Alttaki katlar yandan görünürmüş gibi iken daha üstteki katlar sanki yukarıdan bakılıyor gibidir. İşte resmi değerlendiren de bu geometrik dengesizliktir. Bu resmin bir diğer önemi de, sanatçının tamamen geometrik temellere dayanan <strong>Kübizm</strong> akımına bu eseri ile yol açmış olmasıdır. Cézanne, Emile Bernard&#8217;a yazmış olduğu, bugün sanat tarihinde önemli bir belge olan 15 Nisan 1904 tarihli mektubunda şöyle demektedir: “Doğayı bir küre, bir koni, bir de silindir olarak kabul etmeli ve bunların topunu birden öyle bir perspektife sokmalı ki, her şeklin, her yüzü belirli bir noktada birleşsin.”</p>
<p>İşte bu, Kübizmin ana formülü idi.</p>
<p>Sanatçının en önemli eserlerinden olan ve toplamda 4 farklı resimden oluşan “Kırmızı Yelekli Çocuk” adlı yapıtı da Kübizmin önünü açan bir şaheserdir.  İlki 1888 yılında tamamlanan bu yapıtta, konunun kahramanı kırmızı yelek giymiş, mora çalan mavi renkte bir boyun bağı ile yine aynı renkte kuşak takmış İtalyan asıllı Michalengelo di Rosa adlı bir çocuktur. Hülyalı bir tarzda boşluğa bakar. Elbise ile gerideki drape kumaş arasında ahenkli bir bağ kuran sanatçı, modelini akademik çıplaklara has klâsik bir şekilde durdurmaktadır. Yani bir eli beline dayanmış, diğer eli ise rahatça aşağı sarkıtılmıştır. Bu hareket rahatlık, huzur ifadesidir. Paul Cézanne bu suretle modern teknikle 16. yüzyılın aristokrat İtalyan portrelerini hatırlatan bir örnek vermektedir. Çağında pek benimsenmemiş olan bu tablo bugün için, gerek renk, gerek çizgi olarak yakın sanat tarihinin en büyük şaheserlerinden biri sayılır.</p>
<p>Aynı yıllarda yaptığı manzaralarda ise sert bir fırça yerine, kendi bünyesi içinde eriyip giden bir teknik kullanmıştır. Burada tahlil ve sentez gibi mantık unsurlarının yerini tamamen kalpten gelen büyük bir lirizmin aldığı görülür, ama geometrik esaslara yine de bağlı kalmıştır. Bu manzaralar sanatçının bütün eserleri gibi titiz bir çalışmanın ürünü oldukları halde, yine de seyirciye yarıda bırakılmış veya hemen oracıkta çırpıştırılıvermiş bir karalama, bir deneme izlenimi verir. İşte “Marne Köprüsü” bu manzaralar serisinin güzel bir örneğidir.</p>
<p>Yıllar yılı Fransa içindeki sergilere katılmak olanağı bulamayan sanatçının eserleri 1894’ten sonra nihayet günün konusu olmaya başlar. Bunda sanat eleştirmeni Theodore Duret, resim levazımatı taciri Tanguy Baba ve koleksiyoncu Ambroise Vollard’ın büyük payı vardır. Bu sonuncusunun Pissarro’nun desteğiyle eserlerini sergilemesi, bir anda -çoğu seyirci için menfi de olsa- tanınmasına yol açtı. Hele genç kuşak sanatçıları Cézanne&#8217;ın devrimci tekniği ile kudretli renk anlamına hayran kaldılar. Sanat müzayedecileri de kendileri için iyi bir ekmek kapısı çıktığını anlamakta gecikmediler. Ama eleştiriler yağmakta devam ediyordu.</p>
<p>Emile Zola&#8217;nın ölmesiyle, ünlü yazarın koleksiyonunda bulunan Cézanne&#8217;ın on kadar büyük boyda tablosu 9 Mart 1903’te açık arttırmaya çıkınca “Intransigeant” gazetesinde B. Rochefort imzasıyla çıkan bir yazıda şöyle deniliyordu: “Cézanne’a göre Watteau, Boucher, Fragonard ve Prudhon diye kimse yokmuş. Öyleyse bize, Louvre Müzesi’ni yakmaktan başka yapacak iş kalmıyor.”</p>
<p>Bu ve buna benzer eleştiriler çoktandır şeker hastalığına müptelâ olan ve artık ihtiyarlamaya yüz tutan sanatçıyı hayata karşı büsbütün yıldırdı.</p>
<p>1898 yılından sonra canından çok sevdiği Provence’dan ölümüne kadar bir daha ayrılmayacaktı. Bu çağda en yakın dostları Emile Bernard ve Joachim Garquet’den başka, yazar Leo Larguier ile ressam Charles Camoin oldu. Çocukluk arkadaşı Emile Zola bile hayatının son yıllarında kendisine karşı cephe almış, şiddetli eleştirileriyle sanatını yerden yere vurmuştu. İşte bu genç kuşağa mensup insanlar şimdi ona tek teselli kaynağı oluyordu. Sanatçıyı kaplayan tevazu perdesini yırtıp, onu kendisinden sonrakilere bütün kudretiyle tanıtan yine bu birkaç insan olacaktı.</p>
<p>O sıralarda sırtında heybesi, İspanya’dan gelerek talihini Paris&#8217;te denemek isteyen Pablo Picasso adındaki genç ressam “Pembe Çağı”nın ilk denemelerini yapıyordu. Aynı sanatçı bir süre sonra doğayı “Koni, Küre ve Silindirler” halinde gören Kübizmi benimseyecekti ki bu Cézanne’ın ortaya attığı formüldü. Picasso ileride Cézanne için &#8220;Kübizmin Atası&#8221; ifadesini kullanacaktı. Cézanne’ın açtığı yoldan ilerleyen ikinci bir sanatçı da George Braque olacaktı. Cézanne’ın mimari sertlikte biçim ve baskın renk uygulamalarından etkilenerek eserler veren H. Matisse ve Andrea Derain ise Fovizm akımını kuracak, onun kurgusal ve çok katmanlı uygulamalarından etkilenen pek çok ressam soyut-figüratif resimde ilerleyecektir. Paul Klee’den Mondrian’a pek çok ressamın esin kaynağı da onun resimleri olacaktır.</p>
<p>Cézanne’a <strong>modern resmin babası</strong> denilmesinin nedeni işte buydu. Ve şayet 1906 yılının fırtınalı 15 Ekim günü yatağa bir daha kalkmamak üzere düşmeseydi, bugünkü sanat ona daha çok şeyler borçlu olacaktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/modern-resmin-babasi-paul-cezanne/">Modern Resmin Babası: Paul Cézanne</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/modern-resmin-babasi-paul-cezanne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
