İbni Sina’nın Hayatı

Batılılar tarafından Avicenna olarak tanınan Ebu Ali el-Hüseyin İbni Sina, 980 yılının Ağustos’unda, günümüzde Özbekistan sınırları içindeki Buhara yakınlarında küçük bir köy olan Afşana’da doğdu. Aslen Belhli olan babası Abdullah, Samani Emiri Nuh İbni Mansur’un egemenliği altında bulunan Hermisan köyündeki kalenin komutanıydı. Buhara’nın Orta Asya’nın hem entelektüel hem de ekonomi merkezi olarak geliştiği bu dönemde babası üç oğluyla birlikte Buhara’ya taşınmış ve İbni Sina da ilk eğitimini burada almıştır. On yaşına bastığı zaman Kuran’ı hatmetmiş ve ardından Arap edebiyatını öğrenmeye ve İsmail b. Hüseyin ez-Zahid’den fıkıh dersleri almaya başlamıştır.

O dönemde eski Yunan bilimleri yabancı kaynaklı olduklarından olumsuz bir etki uyandırıyor, onlarla uğraşan bir Müslümana şüpheli gözlerle bakılıyordu. Bununla beraber el-Kindi’yle başlayan Müslüman filozoflar zinciri, felsefi düşünceyi Arap kültürüne sokmak için çaba harcıyor, felsefeyle ilahiyat arasında bir köprü kurmaya çalışıyorlardı. Öklid tarafından takdim edilen matematik ve Batlamyus’un ilim dünyasına sunduğu geometri, ilmi sütunlar olarak hizmet gördü. Diğer bir ilmi sütun da mantıktı. İbni Sina’nın İsmailiye mezhebinden olan babası da oldukça aydın ve kültürlü birisiydi. Evi adeta felsefe, mantık ve matematik tartışmalarının yapıldığı ve dönemin aydın insanlarının toplandığı bir merkez haline gelmişti. İbni Sina bu sayede hem çocukluğundan itibaren kendini felsefi tartışmaların içinde bulmuş hem de kısa sürede bu konulara aşinalık kazanmıştı. Babasının daveti üzerine evlerine gelen bu misafirlerden biri de, felsefe ve matematik alanlarında söz sahibi olan Ebu Abdullah el-Natili idi.

Natili, öğrenmeye oldukça hevesli bu öğrencisine önce Porphyrios’un Isagoci’sini (Mantığa Başlangıç) öğretmeye başladı. Genç öğrencisinin kitabın konusu hakkında yaptığı yorumlar, Natili’nin karşısındakinin sıradan bir öğrenci olmadığını anlamasını sağlamıştı. El-Natili’nin yanında mantık biliminin temellerini öğrenen İbni Sina daha sonra Batlamyus’un Almagest’ini ve Öklid’in Elementler’ini öğrenmeye başladı. Öklid’in kitabını okuyan İbn-i Sina bir kaç şekli inceledikten sonra hocasının bile çözemediği matematik problemlerini kendi başına çözmeye başlayınca, öğrencisinin zekasına hayran kalan Natili, babasına onu pozitif bilim yolunda yetiştirmesini önerdi.

Tıp bilimi İslamiyet’in doğuş yıllarında ağızdan ağıza söylenerek öğreniliyordu. İslamiyet’in verimli zafer yıllarında bu bilim daha karmaşık bir hal aldı, özellikle daha önce Yunan tıbbından etkilenen Suriye-İran Emevi ve ilk Abbasi halifelerinin hekimleri Hıristiyan Suriyelilerdi. El-Me’mun döneminde Yunan hekimi Galen’in tıbbi yazılarının çevirisi yapılarak Müslümanlara tıp alanında bir fırsat meydana geldi. Bu faaliyetler tıp alanında başarılı bir saha oluşturdu.

Bağdat’ta el-Kindi ile başlayıp Kurtuba’daki İbn Rüşd’e kadar olan Müslüman filozofların hemen hemen hepsi aynı zamanda hekimdi. Halifeler ve diğer devlet başkanları onları saray hekimi, saray öğretmeni ve sarayın siyasi danışmanı olarak tayin ediyorlardı. İbni Sina da aynı yolu takip etti. Samanilerin saray hekimi Ebu Mansur Hasan b. Nuh el-Kumri gibi hocalardan bir müddet ders aldıktan sonra tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi tıpla ilgili eserleri okumaya, tıp ve eczacılık konusunda kendi kendini yetiştirmeye başladı. Kısa süre içinde de bu alanda adını herkese duyurmayı başardı.

Kısacası on altı yaşına geldiğinde neredeyse tüm bilimsel konulara hakimdi, fakat kendi deyimiyle kırk defa okuduğu halde anlamayı bir türlü başaramadığı Aristo metafiziği kafasını allak bullak etmişti. Sürekli kafasını kurcalayan bu durum, hiç ummadığı bir biçimde çözülecekti.

Buhara’nın sahaflarını dolaşırken bir satıcı ona paraya sıkıştığını söyleyerek Farabi’nin, Yunanlı filozofun kuramlarına atfen yazdığı “el-İbane” adlı eserini çok ucuza verebileceğini söyler. İbni Sina ilk başta kitabı almak istemese de satıcının ısrarlarına dayanamayıp gönülsüzce kitabı satın alır. İsteksizce alınan bu kitap, İbni Sina’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden bir sınır çizgisi, zihni faaliyetlerine istikamet veren yeni bir başlangıç oluşturur. Bu kitap sayesinde Aristo metafiziğini anlamaya başlamış, önünde yepyeni ufuklar açılmıştır. Artık felsefe, özellikle Yeni Eflatunculuk en çok ilgisini çeken alandır.

İbni Sina’nın Şöhreti Saraya Kadar Ulaşıyor

Gerek hastalıklara tanı koymada gerekse uyguladığı tedavi yöntemleriyle sağladığı başarılarla bu aydın hekimin şöhreti, Buhara Emiri Nuh’a kadar ulaşmıştı. Emir Nuh daha genç yaşında nedeni bilinmeyen bir hastalığa yakalanmış, saray hekimleri ne kadar uğraştıysa da emiri iyileştirmeyi başaramamıştı. Saraya çağrılan İbni Sina, uyguladığı tedavi yöntemiyle kısa zamanda emiri sağlığına kavuşturdu. Bu başarısının karşılığında kendisine yüklü miktarda maddi ödül verilmek istendiğinde ise kabul etmeyip tek arzusunun devrin en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarının bulunduğu saray kütüphanesini kullanma izni olduğunu söyledi. İsteği gerçekleşerek Hafız Kütüplüğü’ne getirilen İbni Sina böylece kraliyet kütüphanesinden faydalanma ve kullanma ayrıcalığını kazanır. Bu sırada henüz 17 yaşındadır.

Kendisi için bulunmaz bir nimet olan böyle ayrıcalığa kavuşan İbni Sina doymaz bir iştahla bu kitapların içine dalar ve on sekiz ay boyunca her gün kütüphanenin yollarını arşınlar. Bir buçuk yıl boyunca kendini mantık ve felsefeye veren İbni Sina, bu süre boyunca geceleri neredeyse hiç uyumamıştır. Gündüzleri ise yalnızca incelemelerle uğraşan İbni Sina öğrendiklerini fişlemiş ve bir sınıflama yapmıştır. Fotoğrafik özelliğe sahip olan belleği ve olağanüstü bir özümleme gücü onun bu konudaki en büyük yardımcılarıdır. el-Aruzi adlı bir tanıdığının isteği üzerine, matematik dışındaki bütün bilimleri içeren “el-Hikmetü’l-Arûziyye” adlı ilk eserini de sarayda görevli olduğu bu dönemde kaleme alır.

İleride onun öğrencisi olacak olan Ebu Ubeyde el-Cüzcani tarafından sonradan tamamlanacak olan Kitabü’ş-Şifa adlı eserinin otobiyografi bölümünde, İbni Sina çalışma metodu hakkında şunları söyler:

Her ne zaman karışık, şaşırtıcı bir problemle karşılaşsam ya da çözemediğim bir kıyasa rastlasam, o konuda anlayış kazanmam için camiye gider, müşkülüm halloluncaya ve anlamı bana açılıncaya kadar her şeyin yaratıcısı Allah’a dua eder, yalvarırdım. Eve döndükten sonra da geceleyin lambamı yakar, okuma ve yazmaya kendimi hasrederdim. Yorulduğum ve uyku bastırdığı zaman da, uyarıcı bir şeyler içerek dinlenirdim. Böylece kendime gelerek tekrar çalışmaya başlardım. Uyku tamamen bana egemen olduğu zaman da, daha önceki düşüncelerimi hayalleyerek uykuya dalardım. Gerçekten de birçok sorun böylece çözülmüş olurdu. Tüm bilimlere vakıf oluncaya kadar böyle devam ettim. O zaman (onsekiz yaşında) benim bu bilimleri kavrayışım, insan zihninin ulaşabileceği son sınırlarına varmıştı. O dönemde öğrendiğim her şey tam olarak şimdiki bildiğim şeylerdi.

Ne var ki İbni Sina’nın yaşamakta olduğu yer Samanilerle bir Türk devleti olan Gazneliler arasında egemenlik sağlama için çarpışmalar yapılan bir savaş alanıydı. Samaniler tarafından temsil edilen İranlıların bölgede egemenlikleri yoksa da gururlandıkları özerk bir kültür ve gelenekleri vardı. Fakat onları temsil eden yıldızlar artık sönmeye başlamıştı. Gazneliler ise kültür ve idare bakımından yükselme dönemindeydi. 999’da Gaznelilerin büyük sultanı Gazneli Mahmut, Buhara da dahil tüm bölgeyi fethetti ve 1005 yılında Samaniler tarih sahnesinden silindi. Kendisini himaye edenlerin ortadan kaldırılması, İbni Sina’ya Buhara’yı terk etmesinden başka seçenek kalmamıştı.

Önce Harizm’in bir kasabası olan Gürgenç’e gitti. Burada vezirlik yapan ve felsefi bilimlere ilgi duyan Ebü’l-Hüseyin es-Süheyli, onu yerel bir emir olan Ali b. Me’mûn’a takdim etti. Ali b. Me’mûn da tıpkı veziri gibi felsefeye ilgi duyuyordu. Dönemin önemli bilim insanları olan Biruni, Ebu Sehl el-Mesihi, İbnü’l-Hammar ve İbni Irak gibi insanları sarayında himayesi altına almıştı. Emir Ali, İbni Sina’ya Gürgenç’te kaldığı sürece maaş bağladı. İbni Sina ve Biruni arasındaki fizik ve astronomi tartışmaları da bu sırada gerçekleşti. Ne var ki bu bilimsel tartışmalar fazla uzun sürmedi. Çünkü Gazneli Mahmut, Emir Ali b. Me’mûn’a mektup göndererek himayesine aldığı bu isimleri kendi sarayına göndermesini istemişti. İbni Irak, İbnü’l-Hammar ve Biruni bu daveti kabul ederken, İbni Sina felsefeye düşman olan Abd Allah Muhammed b. Karrâm’ın etkisi altındaki Sultan Mahmut’un gazabına uğramaktan çekindiği için Türk hakanının bu isteğini reddetti. Bu daveti reddetmesi nedeniyle artık Gürgenç’te kalması tehlikeli olan İbni Sina bir kez daha yaşadığı yeri terk etti.  Gazneli Mahmut ise İbni Sina’nın resimlerini tüm bölgeye dağıtarak onu yakalamaya çalıştıysa da başarılı olamadı.

Sürekli Kaçmakla Geçen Bir Yaşam

Bir prens sarayından bir diğerine mekik dokuyan bu bilim adamı, hemen hemen hiç durmadan ve amaçsız bir şekilde bir düzine yer dolaştı. Cürcan’da onu himayesine alacak Emir Kabus’un tutuklanıp bir kaleye hapsedildiğini ve orada öldüğünü öğrenince çölü geçerek Horasan’a vardı ve sonra tekrar Cürcan’a döndü. Burada, daha sonra öğrencisi olacak ve ondan hiç ayrılmayacak Ebû Ubeyd el-Cûzcânî ile tanıştı. Bir şiirindeki anlatımından bu dönemde gittiği yerlerde değerinin anlaşılmadığı ve kendine yaraşır bir himaye görmediği için yedi yıl boyunca seyahat ettiğinden yakınmaktadır.

Cürcan’a geri döndüğünde Ebu Muhammed el-Şirazi adında felsefeyi seven biri İbni Sina için, kendi evinin yakınlarında bir ev satın aldı. Yaklaşık 2 yıl boyunca Cürcan’da bu evde kalan İbni Sina burada el-Şirazi için “el-Mebde’ ve’l-Meâd” ve “elErsâdu’l-Külliye” adlı eserlerini kaleme aldı.

Takriben 1015’te yine yola düşerek Büheyhilerin egemenliği altındaki Rey kentine gitti. Büveyhi Devleti’nin valisi Fahrüddevle’nin eşi Seyyide onu himayesine almıştı. Buveyhiler İran’ın İslam öncesi krallarının soyundan geldiklerini iddia eden İranlı Şiilerdi ve halifelik döneminde yıllarca Bağdat’ta hüküm sürmüşlerdi. Oğlu büyüyene kadar yönetimi elinde tutacak olan bu dul kadının tek sıkıntısı, oğlu Mecdüddevle’nin yakalandığı melankoli hastalığıydı. Bir süre, modern Tahran’dan beş mil kadar tuzakta bulunan Rey kentinde bu dul prensesin sarayında veliaht prensi tedavi eden İbni Sina oldukça mutlu görünüyordu. Ama iki ya da üç yıl sonra şartlar onu bu saraydan da ayrılmaya zorladı.

Büveyhi Hükümdarı Şemsüddevle’nin (devletin güneşi) hizmetine girdiği Hemedan’da da aynı kötü şartlarla karşılaştı. Hükümdarın kalın bağırsaklarında meydana gelen şiddetli bir sancıyı başarıyla iyileştirmişti. Bu durum karşısında bu değerli hekim hemen ulaşabileceği en yüksek mevki olan vezirliğe atandı. Buhara’dan ayrıldığı zaman yeşil elbise giymiş ve bir fıkıhçı kisvesindeydi. Şimdi ise kısa bir ceketle kaba kumaştan yapılmış bir sarıkla, uzun vezir elbisesi giyinmiş ve hükümdarla birlikte Karmisan’a düzenlenen seferde vezir olarak onun yanında yer almıştı. Fakat çok geçmeden orduda başlayan huzursuzluk bir isyana dönüştü. Asiler her nedense hükümdardan İbni Sina’nın katledilmesini istiyorlardı. Hükümdar bu isteği kabul etmedi ama onu vezirlikten almak zorunda kaldı. Bu hekim vezir, kırk gün kadar Şeyh Ebû Sa‘d ed-Dahdûk adlı bir dostunun evinde saklandı. Emir’e tekrar musallat olan bir bağırsak sancısı, onun bu gönüllü hapishanesinden çıkmasına neden oldu. Ve yeniden özel bir merasimle tekrar vezirliğe atandı.

İbni Sina

Şemsüddevle’nin 1021 yılında ölümü üzerine tahta çıkan oğlu Semaüddevle, İbni Sina’nın vezirliğe devam etmesini istedi fakat İbni Sina kabul etmedi. Bu durum Büveyhiler ile arasının açılmasına neden olmuştu. Şemsüddevle’nin öteki oğlu Tâcülmülk’ün, onun Kâkûyîler Hükümdarı Alaüddevle Muhammed b. Rüstem ile gizlice mektuplaştığını iddia etmesi üzerine de Ferdecan Kalesi’ne hapsedildi. Hapiste kaldığı bu dört ay içinde Hayy b. Yakzan, Hidayat ve Kulunç adı eserlerini yazdı. Dört ayın sonunda bir sufi kılığına girerek, her zaman yanında bulunan kardeşi el-Cüzcani ve iki kölesiyle gizlice şehirden kaçtı. Tahminen 1023’de Alaüddevle’nin yanına sığındı ve mükemmel döşenmiş görkemli bir konağa yerleştirildi. Bu konakta onun resmi bir görevi yoktu; fakat kendini bilimsel çalışmalara ve yazmaya hasretti. Cuma geceleri prensin başkanlığı altında bilimsel ve felsefi soruların cevaplandırılması için seminerler düzenliyordu.

Öğretmen-filozofun öğrenci çevresi o kadar genişledi ki, her taraftan kendisine insanlar geliyordu. Bütün sorular bizzat kendisi tarafından ve derhal yanıtlanıyordu. Güneybatı İran’ın Şiraz kentinden onun Cürcan’da yazdığı ve sonra da en-Necat adlı eserinde birleştirip yorumlarına sunduğu Muhtasar el-Asgar adlı bir mantık özeti olan eserini inceleyen bir grup bilgin, kitapta çelişkiler bulduklarını belirten bir mesaj gönderdiler. Bir yaz günü gün batarken bu mesaj kendisine ulaşmıştı. Kendisini yazılı yanıt vermeye çağırıyorlardı. Çağrıya icabet ederek onlara yazılı yanıt vermeye başladı. Sabah olmuştu ki, o uyumamış elli sayfalık cevabı elçiye vermeye hazır duruma getirmişti. Herhangi bir gerekçe olmadan yanıtı geciktirmek istememişti.

Bu güzel entelektüel iştiyak geleneği, o zamanki askeri olaylarla birdenbire kesildi. Buveyhid prensleri, Gaznelilerin hanedanlığının tehdidi altındayken bile sık sık birbirlerine saldırıyorlardı. Tahminen 1030 yıllarında Sultan Mahmut oğlunu İsfahan’a karşı gönderdi. İbni Sina, bir süre şehri boşaltan Alaüddevle ile birlikte giderek ona refakat etti. Döndüklerinde kütüphanesinin yağmalandığını ve kitaplarından bazılarının Gazne’ye taşındığını gördü.

Yeni bir Gazneli hareketini önlemek amacıyla hükümdar düşmanı karşılamak için askeri birliklerin başına geçti, İbni Sina da mağlubiyet halinde düşman eline düşmek korkusuyla birlikte emirine refakat etti. Fakat sağlığı artık eskisi kadar iyi değildi. Kulunç ağrıları öylesine dayanılmaz olmuştu ki, bir günde kendi kendine sekiz defa iğne vuruyordu. Fakat tedavinin dozunu ayarlayamayınca giderek şartları daha da ağırlaştı ve epilepsi (sara) nöbetleri baş göstermeye başladı. Bu illetten kurtulmak için vücuduna sürekli kereviz tohumlarından mamul bir ilaç enjekte etmekle beraber Mithradatum da kullanıyordu. Bu tohumdan mamul ilaçlar vücudu daha da zayıflatıyordu.

İsfahan’a geri döndüğünde ağrıları biraz olsun azalmış, tekrardan bilim sohbetlerine katılmaya başlamıştı. Fakat tam olarak iyileşmeden Alaüddevle ile birlikte bu kez Hemedan seferine katılınca hastalığı tekrar nüksetti. Artık tedavinin kendisine bir fayda sağlamayacağını anlayınca kaderine razı biçimde ölümünü beklemeye başladı. Nihayet 1037 yılının Temmuz veya Haziran’ında 57 yaşında iken İbni Sina’nın hayatı sona erdi ve Hemedan’ın dışında bir yere gömüldü.

İslam Dünyasının Galen’i, Bazılarına Göre Kafir

İbni Sina, İslam dünyasının Galen’i olarak kabul edilir. En ünlü eseri olan “el Kanun fit Tıb” 17. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, birçok farklı kişi tarafından defalarca Latinceye çevrilmiştir. Stil ve üslup bakımından da İslam dünyasının Aristo’su olarak görülür. Halkı ona Eş Şeyh’ül Reis, (bilginlerin başı) ve saray adamlarının prensi gibi unvanlar vererek onu eşsiz bir şerefle onurlandırmışlardır. Fakat ilahiyatçıların çoğu onu başka bir sıfatla, kafir sıfatıyla anmışlar; bir tahrik sonucu Abbasi halifelerinden el-Müstencid tarafından kitapları bir şenlik ateşinde yakılmıştır. Filozof ve hekim İbni Sina geleneklere aykırı davranışlarıyla tutucuların kendisini daha çok çekiştirmesine fırsat vermiştir. Zira düşüncelerini çekinmeden dile getiren bu bilim adamının birçok düşüncesi İslam öğretisinin oldukça dışındadır. Ona göre yeniden dirilme peygamberin zihninde doğan hayali bir mitten başka bir şey değildir. Keza yoktan yaratma diye bir şey de olamazdı ve dünya ezelden beri vardı. Cennet ve cehennem de kişinin yaşayışıyla ilgiliydi. Akla uygun yaşamak cennet, düşler aleminde yaşamak ise cehennemdir.

Onun halk kültüründeki imajı ise el-Kindi’ninki gibi büyücü ve sihirbazdı. Onun bekâr olarak yalnız hali, teselliyi içki, kadın ve yiyecekte aramasına neden oluyordu. Bir zaman ilk defa sunulan şarap ona hakim olmuştu. Onun şarabı kullanmayı tasvip etmesi Kur’an’da bu konuda nazil olan önceki bir ayete dayanıyordu. “Dini düşünüşe göre şarap ahmaklara haramdır, akli düşünceye göre ise akıllılara helaldir” diyordu. Kendisine itidal tavsiye eden arkadaşlarına kısa ve sert bir şekilde, “Kısa fakat geniş bir yaşamı, uzun fakat dar bir yaşama tercih ederim’’ diye yanıtlıyordu.

Kadınların ona cazip olduğu kadar o da kadınlara cazip geliyordu. Hareminde birçok cariye bulunuyordu. Çoğunlukla üstü kapalı geçiştirilmeye çalışılsa da cinselliğe olan düşkünlüğü otobiyografisine de yansımıştı. Cüzcani şöyle yazıyor: “Üstadın bütün yetenekleri yerindeydi. Tutkularından seksüel yeteneklerine kadar her şeyi çok güçlü bir durumdaydı. Bu tutku ve yetenekleri o kadar güçlenmişti ki, onun ölümüne kadar devam ettiler.”

İbni Sina’nın ölümü ile doğulu Müslüman filozoflar serisi beklenmedik bir şekilde sona ermiştir. İki asır önce el-Me’mun’un döneminde hız kazanan bu konu söz konusu zamanda dönemini bitirmiştir. Artık felsefe alanındaki entelektüel faaliyet, filozoflara karşı hücum ile son çöküş noktasına ulaşarak ilahiyat alanına kanalize edilmiştir. Haçlı savaşları ve Moğol istilaları sırasında bu durum aşağıya doğru bir kavis çizmiştir. Doğu Müslümanlığı böylece karanlık çağına girmiştir.

Çok şükür ki, doğu Müslümanları arasında felsefi alaka azalırken, batıda giderek büyüyen bu ilgi, İbni Sina’nın birçok yönlerden takipçisi olan Kurtubalı İbni Rüşd ile doruk noktasına ulaştı.

İbni Sina hakkında günümüze kadar ulaşan tartışma noktalarından biri de Türk mü yoksa Fars asıllı mı olduğu konusudur. Ne yazık ki kendi biyografisinde böyle önemli bir ayrıntıya değinmemesi nedeniyle İbni Sina’nın Türk ya da Fars kökenli olup olmadığı konusu halen daha kesin değildir. Ama hem babasının doğum yeri olan Belh’in, hem de annesinin doğum yeri olan Afşana’nın yüzyıllar boyunca Türk boylarının yerleşim alanı olması, İbni Sina’nın Türk olma olasılığını güçlendirmektedir.

Farsça yazılan birkaç tanesi ayrı tutulursa İbni Sina eserlerinin neredeyse tamamını Arapça olarak yazmıştır. Hapiste, at üstünde, vezirlik yaparken, gece ve gündüz her zaman okumuş, yazmış ve tartışmalarda bulunmuştur. Her ne kadar hekim kimliği ile bilinse de eserlerinin büyük çoğunluğu felsefe üzerinedir. Kaynaklar, İbni Sina’nın eserleri hakkında farklı sayılar verir. Ancak İbni Sina tarafından yazıldığı kesin olan eserler içinde en önemlileri şunlardır:

  • El-Kanun fit-Tıb
  • Kitabü’ş-Şifa
  • el-İşarat ve’t-Tenbihat
  • en-Necat
  • Risale fi-İlmü’l-Ahlak

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir