<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/guncel-siyaset/dunya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Mar 2018 18:11:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık&#8217;ı Nasıl Devirdi?</title>
		<link>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 16:02:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ABD komplosu]]></category>
		<category><![CDATA[AIOC]]></category>
		<category><![CDATA[Ajax Operasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[BP]]></category>
		<category><![CDATA[CIA]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[MI6]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Musaddık]]></category>
		<category><![CDATA[Petrol]]></category>
		<category><![CDATA[tudeh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5905</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tudeh’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden Muhammed Musaddık vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı. İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tudeh</strong>’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış isimlerden <strong>Muhammed Musaddık</strong> vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı.</p>
<p>İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan bir tez yazmıştı. 1913’te eğitiminin bitmesinin ardından sonra Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde ders vermeye başlayan Musaddık, 1921’de Ahmed Kavam hükümetinde Maliye Bakanı, 1923’te Muşir-ed-Dovle hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı.<span id="more-5906"></span></p>
<p>1925’te yılında Başbakan Rıza Han’ın Kaçar Hanedanlığı’na son vererek Pehlevi Hanedanlığı’nı başlatan ve kendisini Şah ilan eden yasa önerisini İran Parlamentosu’nun kabul etmesi üzerine siyasetten çekilmiş; 1941’de İttifak Devletleri’nin İran’ı işgali ve Rıza Şah’ı görevden alarak yerine oğlu Muhammed Rıza Şah’ı getirmesinin ardından 1944 yılında bir kez daha milletvekili olarak siyasete dönüş yapmıştı.</p>
<p>Musaddık iç ilişkilerde katı bir anayasacı olarak bilinirdi. Şahın saltanat sürmek yerine, tıpkı Belçika ve Britanya’daki muadilleri gibi, yönetmesi gerektiğini savunacaktı. Silahlı kuvvetlerin kontrolünü elinde tuttuğu, böylelikle anayasa hukukunun ilkelerini olduğu kadar ruhunu da zedelediği, parlamento seçimlerine müdahale etmek amacıyla orduyu kullandığı, asıl sahiplerine iade edileceğine söz verilmiş hanedanlık arazilerinin denetimini yeniden eline aldığı için genç şahı topa tuttu. Seçimlere hile karıştığı gerekçesiyle 1949 Kurucu Meclisi’nin meşruiyetini sorguladı. Aynı zamanda seçim yasasında ordunun sandıkların çevresinde boy göstermesini yasaklayan, seçim kurullarının bağımsızlığını güvence altına alan ve başta Tahran olmak üzere Meclis’te şehirlere daha çok sandalye ayrılmasını sağlayan esaslı değişiklikler yapılmasından yanaydı. Hatta okuryazar olmayanların oy haklarının kaldırılması gerektiğini bile savunuyordu, çünkü “toprak oligarşisinin değişmeyen iktidarını zayıflatmanın en iyi yolu bu olacaktı.”</p>
<h2>1953 Darbesi’nin Nedeni: Anglo-Iranian Oil Company</h2>
<p>Geleneksel politikacıların “olumlu denge” ve büyük devletlere “taviz verme” gibi yanlış politikalarıyla İran’ın varlığını tehlikeye attıklarını ileri sürmüştü. “Böyle bir politika başka devletlerin de eşit ayrıcalıklar talep etmelerine yol açarak ulusal egemenliği tehlikeye sokacaktır” diye uyarıyordu. Bu nedenle 1919 İngiliz-İran Antlaşması’nı ve hem Amerika hem de Sovyetlerle yapılan 1945-46 petrol pazarlıklarını kınamıştı. Aynı gerekçelerle petrolün devletleştirilmesi davasına sarılarak hükümetin <strong>Anglo-Iranian Oil Company</strong>’ye (AIOC) el koyması gerektiğini iddia etti. İran’ın kendi petrol kaynaklarının üretiminde, satışında ve ihracatında tam denetimi elinde bulundurma hakkının vazgeçilmez olduğunda ısrarlıydı.</p>
<p>İran yönetimi ile Anglo-Iranian Oil Company arasında petrol gelirlerinin bölüşümü konusundaki tartışmalar 40’lı yılların sonlarına doğru yoğunlaşmaya başlamıştı. İran halkı İngilizlerin kendilerini sömürdükleri konusunda son derece haklıydı ve önlerinde bir örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Oysa Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a petrol gelirlerinden çok az bir pay veriyordu. 1912 ile 1933 yılları arasında AIOC 200 milyon İngiliz sterlini kâr elde ederken; İran hükümetine yalnızca 16 milyon sterlin ödenti (royalty) vermişti.</p>
<p>Musaddık çoğu zaman “İngiliz düşmanı” diye nitelense de, aslında 19. yüzyılın Britanya liberal parlamenter hükümetinin hayranıydı. Demokrasiye ve sekülerizme yürekten inanan bir insandı. Kendisi aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta sınıftı. Seçkin mustavfilerle Feth Ali Şah’ın baş veziri ünlü Muhsin Aştiyani’nin birinci göbekten torunu olan Musaddık, ayrıca kan ve evlilik bağıyla daha nice ayanla akrabaydı. Orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için “dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. Es-sultani unvanını kullanmaktan kaçınıyor, onun yerine Avrupa’da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı. Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre bu tavrı onun demagog, mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.</p>
<h2>Ulusal Cephe ve İran Petrollerinin Millileştirilmesi</h2>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright wp-image-5906 size-medium" title="Time dergisi 1951 sonunda &quot;yaşlı, tuhaf bir büyücü&quot; diye nitelediği Musaddık'ı &quot;Yılın Adamı&quot; seçip kapağına taşıyordu" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/time_dergisi-musaddik-252x350.jpg" alt="" width="252" height="350" />Hem Britanya’ya hem şaha karşı kampanya yürüten Musaddık, <strong>Ulusal Cephe</strong>’yi (Cebbe-i Milli) kurarak orta sınıf partileriyle derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. Bu nedenle Musaddık&#8217;ın yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şahı ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir.</p>
<p>1950 yılında yapılan seçimlerde sekiz üyesi Meclis’e giren Ulusal Cephe, milletvekili sayısının çok az olmasına karşın aldığı toplumsal destekle etkili bir grup oldu. Orta sınıfın da desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla kitlesel bir hareket başlatabilmişti.</p>
<p>Musaddık ve Ulusal Cephe’nin kararlı çabaları sonucunda parlamentoda kurulan Petrol Komisyonu, Mart 1951’de ve petrol sanayisinin millileştirilmesine dair tasarıyı kabul etti. Öneri 13 Mart 1951’de Meclis üyelerinin oy birliğiyle yasalaştı ve İran petrol sanayisi millileştirildi. İran’ın bütün kentlerinde halk tarafından zafer havası içinde kutlanan bu olay, İran’ın despotizme ve kolonyal tahakküme başkaldırısının zaferi olarak İran tarihine geçti. Bu başarı, Musaddık’ı Nisan 1951’de Başbakanlık koltuğuna taşıdı.</p>
<p>Başbakan olarak Musaddık kendi programlarını yaşama geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi. National Iran Oil Company’yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı, AIOC direnince Musaddık NlOCnin rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol kuyuları ve boru hattıyla birlikte AlOC’yi devralmasını emretti. AlOC’yi destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran’dan yapılan petrol ihracatını durdurarak <a href="http://www.serenti.org/birlesmis-milletler/">Birleşmiş Milletle</a>r’e şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi&#8217;nin karşısına çıkan Musaddık, Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı. Buna misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra Körfezi’ndeki donanmasını takviye etti. İran’a ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu.</p>
<p>Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş göstermeye başladı. Musaddık’ın monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca, şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis’in seçimleri Musaddık tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanını da atama yetkisinin anayasa kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şaha meydan okudu. Ordunun Şahın denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı. Şah karşı çıkınca, Musaddık davasını doğrudan halka götürdü.</p>
<p>Bir radyo yayınında menfur güçlerin petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.</p>
<p>Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu. 30 Tir gününü ‘‘milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş Bakanlığının görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi, savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı, 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı, Saray Bakanlığına Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini yasakladı, yine Şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı” olarak kınayan gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.</p>
<p>Böylece Musaddık hem İngiltere’yi hem de Şahı karşısına almış oldu.</p>
<h2>Adım Adım 1953 İran Darbesine</h2>
<p>1953 İran darbesi genellikle İran’ın uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim olarak gösterilmiştir. Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına İngilizlerle Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı. Kamuya yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu. Londra açısından AIOC, İran’da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu. Ayrıca Britanya hazinesine 24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor ve AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya’daki petrol arama çalışmalarına ve İngiltere’deki hissedarlara gidiyordu. Washington açısından -aslında Londra için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi. Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı. İpleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle uluslararası petrol piyasasını Bâtılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi. Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti de zarar görürdü.</p>
<p>Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu. Britanyalılar en başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık&#8217;ın kontrol meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar İran’ın kâğıt üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yolları denediler. Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Kasım ayına kadar sürdü. ABD’nin tutum değişikliğinin temel nedeni 1952 Kasım ayında yapılan ABD Başkanlık seçimlerini Dwight Eisenhower’ın kazanmasıydı. Çünkü bir önceki başkan Harry Truman, Kore Savaşı ve <a href="http://www.serenti.org/mccarthy-donemi-abdde-cadi-avi/">Mc Charty’cilik </a>yüzünden yeterince yıpranmış, başarısız bir darbe girişimi ile İran ile bağların tamamen kopması riskini göze alamamıştı.</p>
<p>Yeni başkanın beyin takımı, Musaddık konusunda Londra ile aynı görüşü paylaşıyordu. Özellikle de Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı olarak kabineye alacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına getireceği Allen Dulles…</p>
<p>Dwight Eisenhower daha yemin etmemişti ki, Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Monthy Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a geldi. Bu sefer Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol sorunu üzerinde konuşmadı. Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma arkadaşlarına Musaddık’ın eğer devrilmezse İran’ın ekseninin Sovyetler Birliği’ne doğru kayacağını, komünist TUDEH partisinin ordudaki adamlarıyla her an darbe yapabileceğini anlattı. Oysa gerçekte asıl sorun komünizm falan değildi. Çünkü Sovyetler Birliği, 1953 Şubat ayında ölen Stalin’in ardından kendi sorunlarıyla boğuşuyordu.</p>
<p>Başkan Eisenhower bir süre sonra Musaddık’ın devrilmesi gerektiğine ikna olmuştu.</p>
<h2>Kod Adı Ajax Operasyonu</h2>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-5907 size-medium" title="1953 İran darbesinde Musaddık'ın en büyük hatalarından birisi, darbenin sona erdiğine inanıp kendisini destekleyen kitleleri sokaktan çekmesiydi" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2018/01/musaddik_darbe-350x197.jpg" alt="" width="350" height="197" />Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 ajanları darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde bir araya geldi. Yıllar sonra adının “<strong>Ajax Operasyonu</strong>” (resmi adıyla TP-Ajax) olduğu ortaya çıkacak bu darbe planını uygulamaya koyacak isim oldukça tanınan birisiydi: Theodere Roosevelt’in torunu da olan CIA Ortadoğu Direktörü<strong> Kermit Roosevelt</strong>.</p>
<p>Her iki istihbarat da plana en kuvvetli kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir aralıklı olarak İran’da çalışmış Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir” konusunda kapsamlı bir istihbarat toplamıştı. CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın paha biçilmez olduğu belliydi.</p>
<p>Amerikalılar da masaya kendi geniş büyükelçilik olanaklarını koydular: İran ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.</p>
<p>Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt, Temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a ulaştı ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti. Onun varlığından İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.</p>
<p>Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli istifasını imzalayana dek, Şahın aklı bu plana yatmış sayılmazdı. Şah, Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek niyetinde değildi. Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar çekingen ve korkaktı. Şahın ikna edilmesi gerekiyordu.</p>
<p>İlk denemeyi Musaddık tarafından sürgüne gönderilen Prenses Eşref yaptı. Gizlice ülkeye getirilen Prenses Eşref ne kadar dil döktüyse de Şahı ikna etmeyi başaramadı. Sıra Kermit Roosevelt’in bizzat gidip Şahı ikna etmesiydi. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi. Şahı Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine ikna etmeyi başardı.</p>
<p>1 Temmuzda İngiltere Başbakanı Churchill, 11 Temmuz’da da ABD Başkanı Eisenhower’ın darbe planına onay vermesiyle Ajax Operasyonu başladı.</p>
<h2>Muhammed Musaddık’ın Devrilmesi</h2>
<p>Ajax Operasyonu’nun ilk adımı 15 Ağustos 1953’te atıldı. Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan Musaddık’ı görevinden aldığını ve ömür boyu ev hapsine mahkum ettiğini açıkladı. Fakat Musaddık kendisini teslim almaya gelen Şahın Muhafız Alayı Komutanı Albay Nasıri’yi ve beraberindeki askerleri tutuklatmış, Musaddık yanlıları da İran sokaklarına dökülerek eyleme başlamıştı. Sokak çatışmalarında yüzlerce insan ölmüş ve durumun kontrolden çıkması üzerine Şah Roma’ya kaçmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Darbe başarısız olmuş gibi görünüyordu. 18 Ağustos 1953 tarihinde CIA merkezinden İran’daki istasyon şefine gönderilen belgede şöyle yazıyordu: “Operasyon denendi ve başarısız oldu. ABD’nin rolünü ortaya çıkaracak herhangi bir Musaddık karşıtı operasyona katılmamalıyız. Musaddık’a karşı yürütülen operasyon sona erdirilmelidir.”</p>
<p>Fakat Kermit Roosevelt daha son kozunu oynamadığını düşündüğünden bu emri görmezden geldi. Musaddık’ın en büyük hatası ise darbenin bastırıldığını düşündüğü için daha fazla kan dökülmemesi adına taraftarlarını sokaklardan çekilmeye davet etmesi oldu.</p>
<p>28 Mordad (19 Ağustos) Ajax Operasyonu’nun ikinci aşaması başladı. Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahranın şehir merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi. Gözlemcilere göre, beş yüz kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. Sokaklarda Musaddık yanlıları da kalmadığından karşı koyacak kimse yoktu. Musaddık devrildi, tutuklandı, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi.</p>
<p>Bu noktada, 15 Temmuz darbe girişimi bastırıldıktan sonra halkı günlerce sokaklarda kalmaya devam etmesini söyleyen Tayyip Erdoğan’ın tarihten bir ders almış olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p>1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nasır ve Sukamo’yu andıran- gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu darbe Şahı İngilizlerle, Anglo-Iranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal Cephe’yi ve Tudeh Partisi’ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam “köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batıyla yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim <a href="http://www.serenti.org/iran-islam-devrimi/">1979 İran İslam Devrimi</a>’nin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir.</p>
<p>İyice yıpranan Anglo-Iranian Oil Company adını British Petroleum (BP) olarak değiştirse de artık gelirini zorunlu olarak İran halkıyla daha fazla bölüşmek zorunda kalacaktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/">1953 İran Darbesi: CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</title>
		<link>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammed Ali Çalışkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jan 2018 13:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Yeltsin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde Rusya&#8217;ya yönelik tepkiler var. Özellikle ABD ve AB tarafından bakınca artan bir saldırganlık dalgası gözlemleniyor. Tabi bu Ortadoğulu İslamcılar tarafından da söylenen bir şey. Özellikle Yeltsin&#8217;den sonra göreve gelen Putin&#8217;in icraatlarına bakınca bu konudaki korkularının yersiz olduğunu söylemek zor. Vladimir Putin göreve geldikten sonra önce Çeçenistan’da kanlı bir müdahale gerçekleştirdi ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/">Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde Rusya&#8217;ya yönelik tepkiler var. Özellikle ABD ve AB tarafından bakınca artan bir saldırganlık dalgası gözlemleniyor. Tabi bu Ortadoğulu İslamcılar tarafından da söylenen bir şey. Özellikle Yeltsin&#8217;den sonra göreve gelen Putin&#8217;in icraatlarına bakınca bu konudaki korkularının yersiz olduğunu söylemek zor.</p>
<p><strong>Vladimir Putin</strong> göreve geldikten sonra önce Çeçenistan’da kanlı bir müdahale gerçekleştirdi ve Kafkasya&#8217;da Rusya&#8217;nın toprak bütünlüğünü tekrar sağladı. 2008 yılındaki Gürcistan Savaşıyla da beraber NATO&#8217;nun Kafkasya&#8217;ya yayılmasını önledi, 2014 tarihli Kırım’ın ilhakıyla beraber Rusların çoğunluk olduğu diğer bölgelerde umutlanmalara sebep oldu ve bunun ilk işareti Doğu Ukrayna’da görüldü. Ardından da Ukrayna iç savaşı 2014&#8217;te Kırım&#8217;ın ilhakından hemen sonra başladı ve en sonda da Suriye&#8217;yi batıya veya güneye kaptırmamak için yaptığı müdahale ile birlikte Ortadoğu&#8217;daki dengelerin değişmesini engelledi.<span id="more-5890"></span></p>
<p>Bu kadar kısa bir süreçte çok fazla cephede çok fazla mücadele verildi ve şuan için hepsinde zafer söz konusu.</p>
<p>Rusya’nın şu anki pozisyonu Nazi Almanyasına benziyor diyebiliriz, hatta benzemek ne kelime tıpatıp aynısı.</p>
<p>Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğinde yenilmenin verdiği utançla beraber büyük bir ekonomik dar boğaza girdi. Halk “bizi bu hale kim getirdi?” diye sorduğunda cevap; <strong>İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD </strong>idi.</p>
<p>Bu ülkeler kazandıktan sonra Almanya’nın bir daha kendilerine rakip olamaması için Almanya&#8217;yı kısıtladılar. Ama ne oldu? Halk öfke biriktirdi ve bu öfke Adolf Hitler gibi insanların yükselebilmesini sağladı. Sonuç olarak ortaya intikam için tekrar savaşma arzusu doğurdu ve İkinci Cihan Harbi çıkıp yine milyonlarca insanı öldürdü.</p>
<p>Aynı güçler ilk cihan harbinde yaptıklarını bu sefer yapmadılar. Çünkü Soğuk Savaş vardı ve her iki blok da Almanya&#8217;da kontrol ettikleri bölgeyi inşa ederek birbirleriyle şov yapma yarışına girdiler. ABD, Batı Almanya&#8217;yı besliyor ve doğuya &#8220;kapitalizmin güzelliklerine bak&#8221; diyordu. SSCB ise Doğu Almanya&#8217;yı besliyor ve &#8220;İşte Sosyalizmin faydaları&#8221; diyordu. Bu Almanya&#8217;nın şuan olduğu gibi Avrupa&#8217;nın lider ekonomisi olmasında çok önemli bir faktör oldu.</p>
<p>Rusya da, Almanya gibi son ve en dramatik savaşını kaybetti. Bu, Soğuk Savaş&#8217;tı. 1991’de Soğuk Savaş bittiğinde artık Rusya adıyla gerileyen bir ülke ortaya çıktı. 90’lı yıllar Rusya için tıpkı Almanya&#8217;nın Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra olduğu gibi ekonomik bunalım yılları oldu. İnsanlarsa kendilerini bu hale getirenin ABD ve AB olduğunu düşündü. Tıpkı Almanya’nın savaş kaybetmesinden sonra olduğu gibi, Rusya’da da savaş kaybedildikten sonra ülkede faşizm fikri güçlendi. Medyayı her gün göçmenlere yönelik cinayetler gerçekleştiren örgütlerin haberleri doldurur oldu. Çünkü insanlar yaşadıklarından dolayı öfkeliydiler ve intikam alacak birini arıyorlardı. Zaten bu yüzden Kırım&#8217;ın ilhakı, batıya karşı geri çekilmenin durması olarak sahiplenilip Putin&#8217;in karizmasını arttırdı ya.</p>
<h2>Rusya Aynı Sorunları Yaşıyor</h2>
<p>Rusya, Almanya&#8217;nın Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonraki bunalımına benzer bir hal yaşadı. Tıpkı Versay Antlaşması&#8217;yla Batılıların Almanya&#8217;ya ağır faturalar dayatması gibi 90&#8217;lı yıllarda da batılılar Rusya&#8217;nın batı yanlısı lideri Boris Yeltsin&#8217;e ağır faturalar dayattılar. Yeltsin, Batının tavsiyeleri üzerine özelleştirmelere gitti ve bu özelleştirmeler çok ucuza yapıldı. Buda zengin-fakir uçurumunun artmasına ve büyük oligarkların oluşmasına zemin hazırladı. Yeltsin&#8217;in Rus halkına bir diğer kazığı ise Sovyet mirası olan bedava eğitim, kreş, sigorta ve sağlık hizmetlerini kaldırması oldu. Bu Rus halkının sosyal yaşamını felç etti. Doğurganlık oranı yüksek bir toplum bir anda dünyanın en az doğurgan halklarından biri oldu, çünkü artık çocuklarına kreş, okul, sağlık ve iş sağlama yükümlülüğü olan bir devlet yoktu, artık herkes kendi başının çaresine bakacaktı, artık arkalarında onlara güvenceler sunan ve sunmakla kalmayıp yerine getiren bir devlet yoktu ve onlar bu gelecek kaygısı yüzünden ailelerini büyütmeyi ertelediler.</p>
<p>Aslında ABD’nin yapması gereken Rusyayı 90’lı yıllarda ezmek yerine kalkındırmaktı. Bunu Almanya ve Japonya’da yaptılar, gayette güzel oldu. Şimdi Japonlar ve Almanların intikam almak gibi bir derdi yok ama Rusların var.</p>
<p>Hitler, Büyük Buhran&#8217;ın yarattığı mali bunalım yüzünden çıkış yolu arayan Alman halkı sayesinde iş başına gelmişti, tıpkı 1998 ekonomik krizinden sonra Yeltsin&#8217;e yönelik baskının artıp istifa etmesi ve yerine Putin&#8217;in gelmesi gibi.</p>
<p>Hitler, göreve geldikten sonra Almanya&#8217;da ekonomik toparlanma başlamıştı, tıpkı Rusya’da Putin’in gelmesinden sonra olduğu gibi.</p>
<p>Hitler, ilk <strong>Avusturya</strong> ile birleşmeyi sağlamıştı, tıpkı Putin’in<strong> </strong>Rusya&#8217;yı Kırım&#8217;la birleştirmesi gibi.</p>
<p>Hitler, Avusturya&#8217;dan sonra Çekoslovakya’nın yarısını ilhak etmişti, tıpkı Putin’in Gürcistan‘ın bir kısmını işgal etmesi gibi.</p>
<p>Hitler, <strong>Polonya</strong>‘ya girerek ikinci dünya savaşını başlatmıştı ve Putin, Gürcistan&#8217;a, Kırım&#8217;a ve Suriye&#8217;ye girerek ikinci soğuk savaşı başlatıyor.</p>
<p>Bu süreçlere baktığımız zaman Rusya&#8217;nın da kaderinin iki dünya savaşını da kaybeden Almanya gibi olacağını düşünerek, ikinci soğuk savaşında kaybedeninin Rusya olacağını söyleyebilir miyiz acaba?</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/">Almanya ve Rusya’nın Benzer Tarihsel Süreçleri</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/almanya-ve-rusyanin-benzer-tarihsel-surecleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Latin Amerika&#8217;da İkinci Condor Planı Devrede</title>
		<link>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammed Ali Çalışkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Dec 2017 14:36:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Condor Planı]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5873</guid>

					<description><![CDATA[<p>Latin Amerika, tarih boyunca ABD kapitalizminin acı yükünü dünyada en ağır biçimde hisseden bölge oldu. Zaten biz bu yüzden Latin Amerika için &#8220;ABD&#8217;nin arka bahçesi&#8221; diyoruz ya. Ne zaman halk kapitalizm kaynaklı sorunlardan bıktığını belirtse, demokrasiyle yada devrimle düzeni değiştirmeye kalksa üstlerine Neoliberalizmin şiddeti çöktü. Genelde darbe yada karşı devrim denenmiş, eğer bunlarda da başarısız olunursa [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/">Latin Amerika’da İkinci Condor Planı Devrede</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Latin Amerika, tarih boyunca ABD kapitalizminin acı yükünü dünyada en ağır biçimde hisseden bölge oldu. Zaten biz bu yüzden Latin Amerika için &#8220;ABD&#8217;nin arka bahçesi&#8221; diyoruz ya.</p>
<p>Ne zaman halk kapitalizm kaynaklı sorunlardan bıktığını belirtse, demokrasiyle yada devrimle düzeni değiştirmeye kalksa üstlerine Neoliberalizmin şiddeti çöktü. Genelde darbe yada karşı devrim denenmiş, eğer bunlarda da başarısız olunursa Küba, Nikaragua ve Venezuela örneklerinde gördüğümüz gibi ambargo uygulanarak başkalarına örnek olması önlenmiştir.<span id="more-5873"></span></p>
<p><a href="http://www.serenti.org/11-eylul-1973-silide-darbe-vakti/"><strong>Condor Planı</strong></a> da bu bastırmaların askeri darbe bölümünü oluşturur.</p>
<p>Latin Amerika dünyada bölgesel anlamda suç oranlarının birincisi, yoksulluk oranınında ikincisi olması musibetiyle her zaman isyankar ve gergin bir ortam teşkil etmiştir. Özellikle Soğuk Savaş sırasında ardı ardına gelen değişim sesleri, ABD’nin arka bahçesinde hiçbir yerde hissedilmediği kadar hissedilmiştir.</p>
<p>Her ne kadar soğuk savaş dönemi gündeme geldiğinde akıllara Uzakdoğu ve Doğu Avrupa gelse de aslında Latin Amerika&#8217;daki mücadeleler Uzakdoğu kadar olmasa bile Avrupa&#8217;dan çok daha dramatiktir.</p>
<p>Soğuk savaş döneminde Latin Amerika&#8217;da demokratik yollarla ortaya çıkan pek çok sosyalist hükumet askeri darbeler yoluyla iktidardan indirilmiş, hatta indirilmekle kalmayıp ideolojik soykırımlar sonucu büyük temizliklere girişilmiştir. Paraguay’da 1954, Brezilya’da 1964, Arjantin’de 1966, Uruguay’da 1971, Bolivya ve Şili’de 1973 yıllarında askeri darbeler olmuş, ordu yönetime el koymuştur. Darbe yönetimleri pek çok siyasi cinayetler işlemiş yada cezaevlerinde işkence etmiştir. 1975 yılında bu ülkelerin temsilcileri Santiago’da toplanmış ve devrimci, muhalif örgütlenmeleri yok etmek için birlikte hareket etme kararı almışlardır. Bu karara göre ülkeler sadece birbirlerinin sınırlarındaki muhalifleri yakalamakla kalmayacaklar, aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış muhalifleri de yakalayacaklardı. Pek çok Latin Amerikalı devrimci, ya tutuklandıktan sonra kaybolmuş ya da herhangi bir yerde aniden kaybolmuştur. Bu planlar Bill Clinton döneminde, 2000 yılında açıklanan belgeler sonucunda -CIA desteği- daha açık biçimde ortaya konmuştur. Sözde demokrasinin kalesi olarak sunulan ABD, demokratik yollarla iktidara gelen hükumetleri darbeyle devirerek bizlere demokrasi anlayışının ne seviyede olduğunu gösteriyor aslında.</p>
<h2>Yeni Condor Planı: Askeri Değil Hukuki Darbe</h2>
<p>Bu üst üste gelen darbe yönetimlerinin işlediği cinayetlerin nasıl bunalımlara yol açtığını anlamak için günümüz Honduras’ına bakmak yeterlidir.</p>
<p>Honduras, yıllardır dünyada cinayet oranı en yüksek ülkedir. Tabi ki bölgesel olarak en yüksek suç oranlarına sahip Orta Amerika gibi bir yerden böyle bir ülkenin çıkması normal karşılanabilir ama Honduras’ın en yakın rakibi olan komşu ülkelerine bile oldukça fark atmasının sebebi, 2009 yılında düzenlenen askeri darbedir. Bu cunta yönetiminin günümüzde de hala devam eden siyasi ve sosyal temizliği yüzünden Honduras bu kötü üne sahip olmuştur. Fakat görünen o ki, kimse bu devlet terörünü konuşmuyor. 2009’da ABD karşıtı lider Manuel Zelaya’nın devrilmesine sebep olan bu askeri darbe yine ABD’nin itibarını zedeledi tabii ki ama bundan sonra sadece yöntemleri değişecekti.</p>
<p>Günümüzde başta Brezilya ve Venezuela&#8217;da yaşananlar geçmişte askeri yöntemle gerçekleşen darbelerin bugün farklı biçimlerde uygulandığını gösteriyor. ABD Venezuela’ya direk, Brezilya’ya ise dolaylı işlediği ambargo ile devleti yıpratarak darbeye hazırlık gerçekleştirmiştir. Şimdi de eskisi gibi olmayan yeni bir Condor Planı işletiyor.</p>
<p>Elbette geçmişte yapılan uygulama biçimi ABD’nin itibarını zedelediği için bu sefer askeri alanda değil, hukuki yollardan darbe yapılıyor. Korkarım ki geçmişte olduğu gibi yine zalimler kazanacak.</p>
<p>2012’de Paraguay’da sosyalist başkan Fernando Lugo’ya karşı uygulanan ‘Parlamento Darbesi’ daha sonra Brezilya’da devreye girdi ve tıpkı Paraguay’da olduğu gibi maalesef yine başarılı oldu. Fernando Lugo devrilerek ilk aşama tamamlandı. Brezilya’da Dilma Rousseff devrilerek ikinci ve en önemli aşama tamamlandı, şimdi sıra Venezuela lideri Nicolás Maduro’da.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5878 size-large" title="Venezuela halkı şunu düşünmeli, refahtaki azalmanın kaynağı rejim mi yoksa ABD mi? Bu soruya doğru cevabı bulabilseler, Bolivarcılığa değil emperyalizme tepki gösterirlerdi zaten." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro-600x339.jpg" alt="" width="600" height="339" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/venezuela_maduro-350x198.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Bugün Maduro’yu mağdur etmek isteyenler 2002 yılındaysa askeri darbe yoluyla Hugo Chavez’den kurtulmak istiyordu. 2002 yılındaki bu askeri darbe girişimi, halkın kimse çağrı yapmadan ve kendi dürtüleriyle 3 gün süren efsanevi direnişi sonucu başarısızlığa uğradı ve Chavez kurtuldu. Bu sefer ABD 2002’nin rövanşını alabilecek mi göreceğiz ama şu var ki; bu sefer işleri daha kolay olacak ne yazık ki! Çünkü Venezuela, ABD ambargosu, suç ve düşük seyreden petrol fiyatları sebebiyle eski refahından çok uzak ve bu yüzden halk nezdinde rejimin düşmesi gerekiyor. Halbuki halk şunu düşünmeli, refahtaki azalmanın kaynağı rejim mi yoksa ABD mi? Bu soruya doğru cevabı bulabilseler, Bolivarcılığa değil emperyalizme tepki gösterirlerdi zaten.</p>
<p>Bir diğer cephemiz ise Nikaragua. Bu ülke daha önce 1909&#8217;da ABD işgaline uğramış ve 1933&#8217;e kadar işgal devam etmişti. ABD askerleri çekildiler ama o tarihte ülkenin başına kukla Somozaları yerleştirdiler. Somozalar sanki bir krallık yönetiyormuşçasına babadan oğla bir hanedanlık sistemiyle Nikaragua&#8217;nın nimetlerini belli başlı destekçileriyle birlikte sömürdüler. Taki 1979 devrimine kadar.</p>
<p>Latin Amerika&#8217;nın yeni bir Küba vakası olmasın isteyen ABD, önce karşı devrimci paramiliter kuvvetlerle devrimi sabote etmeye çalışıyordu. Üstelik hava desteği vermekten de çekinmiyordu. Birde üstüne Küba benzeri vahşi bir ambargo eklenerek Nikaragua felç edildi.</p>
<p>Günümüzde Nikaragua, Panama kanalına bir alternatif olacak yeni bir kanal üzerine çalışıyor. Yapılması planlanan kanal projesi ülke ekonomisi için inanılmaz bir nimet olmasına karşın, sözde çevrecilerin hükümete baskısı devam ediyor. Bu Venezuela’dan sonra sıranın bu ülkeye geleceğini düşündürüyor. Çünkü; Bu kanal <strong>ABD-ÇHC mücadelesi</strong>nin zirve noktası. Kapasitesi daha yüksek olan bu kanal’ın bitmesiyle beraber Panama Kanalı’nın önemi azalacak ve ABD, Çin karşısında ticari ve ulaşım manasında büyük kayıp yaşayacak. Bu yüzden <strong>Nikaragua çok önemli. Ancak sözde çevrecilere dur denmesi gerekiyor. Bu çevreciler şuan Venezuela&#8217;da gördüğümüz sokak olaylarını örnek alıyorlar.</strong></p>
<p>Bolivya’da, ABD tarafından uyuşturucu üzerinden baskı altına alınıyor. Malum Bolivya, Kolombiya&#8217;yla birlikte dünyanın uyuşturucu ambarı. Fakat buna bahane anti-emperyalist örgütler olamaz. Geçmişte Latin Amerika genelinde uyuşturucu kartelleri ile ABD güdümündeki iktidarların içli dışlı ilişkileri bu kadar ortada iken, nasıl olur da, Kolombiya&#8217;daki uyuşturucu trafiğinin suçu FARC ve ELN gibi devrimci örgütlerin üzerine yıkılabilir? Yada Bolivya&#8217;daki Sosyalistlerin üzerine yıkılabilir? Halbuki bölge genelindeki devrimci örgütlerin en büyük kayıpları oligark yönetimlerin askerlerine karşı değil kartellere karşı verilen çatışmalarda yaşandı.</p>
<p>Kim bilir belki Venezuela lideri Nicolás Maduro’dan sonra sıra Nikaragua’da değil de, Bolivya lideri Evo Morales’te olacak. Evo Morales sempatik kişiliği, samimiyeti, icraatları ile en az Küba kadar Latin Amerika’ya örnek olma özelliğini gösteriyor. Zaten düşük bütçesine rağmen Ekvador’ da yaşanan deprem sonrası yapılan yardımlar, diğer ülkelere kıyasla çok cömertti. Bolivya, ABD için büyük bir tehlike olabilir mi bilemeyiz ama ABD nezdinde onlarda bir sosyalist ve bu yüzden hayatta kalmamalılar.</p>
<p>Bakalım ikinci Condor Operasyonu’nun Brezilya&#8217;dan sonra yeni kurbanı hangi halklar olacak, Venezuela mı? Nikaragua mı? Bolivya mı? Küba mı? Bekleyip göreceğiz.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/">Latin Amerika’da İkinci Condor Planı Devrede</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/latin-amerikada-ikinci-condor-plani-devrede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</title>
		<link>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2016 19:10:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Nasyonal Sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nazizm]]></category>
		<category><![CDATA[NSDAP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4797</guid>

					<description><![CDATA[<p>1918 yılında Adolf Hitler, Münih’te o zamanlar için önemsiz bir parti olan Alman İşçi Partisi&#8217;nin yürütme komitesine yedinci üye oldu. Halk yığınları karşısında rahatlıkla konuşan, yığınları harekete getiren bir insandı. Çevresinde tanınmaya başlayınca partinin adını NSDAP  (Nationalsozialistsche Deutsche Arbeiterpartei &#8211; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi. 24 Şubat 1920’de, Nasyonal Sosyalist Partisi’nin ilk toplantılarından [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/">Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1918 yılında <strong>Adolf Hitler</strong>, Münih’te o zamanlar için önemsiz bir parti olan Alman İşçi Partisi&#8217;nin yürütme komitesine yedinci üye oldu. Halk yığınları karşısında rahatlıkla konuşan, yığınları harekete getiren bir insandı. Çevresinde tanınmaya başlayınca partinin adını <strong> NSDAP </strong> (Nationalsozialistsche Deutsche Arbeiterpartei &#8211; <strong>Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi</strong>) olarak değiştirdi. 24 Şubat 1920’de, Nasyonal Sosyalist Partisi’nin ilk toplantılarından birinde, Hitler 25 maddelik bir program ilan etti.</p>
<p>Adolf Hitler ve Anton Drexler tarafından kaleme bu programda Alman ırkının üstünlüğü açıkça ileri sürülüyor, eğitim sisteminin devlete saygı temeli üzerine kurulacağı, pratik bilgilere önem verileceği belirtiliyordu. Parlamentarizm soysuzlaşmış bir sistem olarak gösteriliyor, basındaki Yahudi ve materyalist öğeler temizlenerek gerçek bir Alman basınının kurulması isteniyordu. Programa göre Roma kaynaklı kozmopolit ve materyalist hukukun yerini Cermen Hukuku almalı, devlet merkezileştirilmeli, din özgürlüğü Cermen ırkına zarar getirmemek kaydıyla tanınmalıydı.<span id="more-4797"></span></p>
<p><a title="Nasyonal Sosyalizm Nedir?" href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalizm-nedir/">Nasyonal Sosyalizm</a>’in temelini oluşturan bu program aynı zamanda Hitler’in iktidara gelmesi durumunda Almanya’nın saldırgan ve savaşçı bir tutum alarak diğer devletler için ne büyük tehlikeler yaratacağının ipuçlarını veriyordu. Zira programda tüm Almanlar aynı devlet içinde toplanması, Alman ulusunun Versay Antlaşması’nın yüklediği yükümlerden kurtarılması I. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya&#8217;nın elinden alınmış olan eski sömürgelerin tekrar Almanya’ya geri verilmesi isteniyordu.</p>
<p>Bununla birlikte bu program birçok anlama çekilebilecek, partinin demokrasiye ve mevcut yasalara saygılı olduğu izlenimi yaratacak bir ifadeye de sahiptir. Demokratik düzene karşı olan partilerin demokrasiye bağlıymış izlenimi vermeleri olağandır. Zira Asıl hedeflerin içi boş söylevlerin ardına gizlenmesi politik arenada sık rastlanan bir olgudur.</p>
<h2 id="firstHeading" class="firstHeading" lang="tr">Nasyonal Sosyalist Program</h2>
<p>Alman İşçi Partisi’nin programı bir çağ programıdır. Önderleri programda sayılan hedeflerin gerçekleştirilmesinden sonra kitlelerin yapay olarak artırılmış hoşnutsuzluğundan yararlanarak partinin devamını sağlamak amacıyla yeni hedefler belirlemeyeceklerini ifade ederler.</p>
<p>1) Bütün Almanların, ulusların kendi yazgısını tayin hakkı çerçevesinde, bir Büyük Almanya&#8217;da bir araya gelmelerini talep ediyoruz.</p>
<p>2) Alman ulusunun başka uluslar karşısında eşit haklara sahip olmasını, Versay ve St. Germain barış anlaşmalarının feshini talep ediyoruz.</p>
<p>3) Milletimizin iaşesi ve nüfus fazlamızın iskanı için toprak ve arazi (koloni) talep ediyoruz.</p>
<p>4) Ancak Alman ulusundan olanlar yurttaş olabilir. Mezhebi ne olursa olsun, Alman kanı taşıyan herkes Alman ulusundandır. Bu nedenle, Yahudiler Alman ulusundan sayılamazlar.</p>
<p>5) Yurttaş olmayanlar Almanya&#8217;da ancak konuk olarak bulunabilirler ve yabancılar yasasına tabi olmalıdırlar.</p>
<p>6) Devletin yönetilmesine ve yasalarına ilişkin karar verme hakkı, yalnızca yurttaşlara tanınmıştır. Bu bakımdan, ister ülke düzeyinde olsun, ister eyalet veya belediye düzeyinde, her türlü resmi makamda yalnızca yurttaşların bulunabilmesinden yanayız. Bir makamı işgal edecek kişiyi, karakter ve yeteneklerine bakmaksızın salt parti üyeleğine göre belirleyen yozlaştırıcı parlamento düzenini reddediyoruz.</p>
<p>7) Devletin, öncelikle kendi yurttaşları için çalışma ve yaşama olanaklarını geliştirmesinden yanayız. Ülkedeki nüfusun tamamını doyurmak mümkün değilse, başka uluslardan olanlar sınırdışı edilmelidir.</p>
<p>8) Alman olmayan unsurların ülkeye gelişi engellenmelidir. 2 Ağustos 1914&#8217;den sonra Almanya&#8217;ya göç etmiş bulunan, Alman olmayan herkesin sınırdışı edilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>9) Bütün yurttaşlar eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir.</p>
<p>10) Her yurttaşın ilk yükümlülüğü, manevi ve bedensel olarak yaratımda bulunmak olmalıdır. Bireyin faaliyeti toplumun genel çıkarlarına aykırı olamaz. Bütün toplumu kapsayacak şekilde ve herkesin yararına olmalıdır.</p>
<p>Bu nedenle şunları talep ediyoruz:</p>
<p>11) Emek ve çaba harcamadan gelir elde edilmesinin önüne geçilmelidir. Faiz köleliği yıkılmalıdır.</p>
<p>12) Her savaşın bütün ulusun malından ve kanından olağanüstü fedakârlıklarda bulunmasına yol açtığı göz önüne alınarak, savaştan kişisel servet elde etmek, ulusa ihanet olarak tanımlanmalıdır. Bu nedenle, savaş sayesinde elde edilmiş bütün kazançlara el konulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>13) Anonim şirketleşmiş (tröstleşmiş) olan bütün işletmelerin devletleştirilmesinden yanayız.</p>
<p>14) Büyük işletmelerde çalışanlara kârdan pay verilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>15) Yaşlılık sigortasının geliştirilmesini istiyoruz.</p>
<p>16) Sağlıklı bir orta zümrenin yaratılıp korunmasını, bütün büyük mağazaların derhal kamulaştırılarak düşük fiyatlarla küçük esnafa kiralanmasını, küçük esnafın devletin, eyaletlerin ve belediyelerin mal alımlarında öncelikle gözetilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>17) Ulusal gereksinimlerimize yanıt verecek bir toprak reformu yapılmasını ve toprağın topluma yararlı amaçlar için tazminatsız olarak kamulaştırılmasına olanak sağlayan bir yasanın çıkarılmasını istiyoruz. Tarımda faiz kaldırılmalı, toprak ve arsa spekülasyonu engellenmelidir.</p>
<p>[Hitler, 13 Nisan 1928&#8217;de bu maddeye şu eklemeyi yaptı:]</p>
<p>NSDAP programının rakiplerimiz tarafından çarpıtılması nedeniyle aşağıdaki saptama gerekli görülmüştür:</p>
<p>NSDAP&#8217;nin özel mülkiyetten yana olduğu açıktır. Bu itibarla, &#8220;tazminatsız kamulaştırma” fıkrası ancak yasalar çerçevesindeki bir uygulamayı ifade etmektedir ve yasadışı yollarla edinilmiş ya da ulus yararına işletilmeyen toprakların, gerek görülürse kamulaştırılması durumu için öngörülmüştür. Burada öncelikle kastedilen, Yahudi arsa spekülatörleridir.</p>
<p>18) Faaliyetleriyle toplumun genel çıkarlarına zarar veren unsurlarla ödün verilmeden mücadele edilmesini talep ediyoruz. Vatan hainleri, tefeciler, vurguncular, karaborsacılar, vs. ırk ve mezheplerine bakılmaksızın ölümle cezalandırılacaklardır.</p>
<p>19) Materyalist düzene hizmet eden Roma hukukunun yerini, Alman toplum hukuku almalıdır.</p>
<p>20) Her yetenekli ve çalışkan Almana daha yüksek eğitim ve böylelikle yönetici görevlere gelme yolunu açmak için devlet, ulusal eğitimi titizlikle geliştirmeyi görevi saymalıdır. Bütün eğitim kurumlarındaki tedrisat, pratik yaşamın gerekliliklerine uygun duruma getirilmelidir. Okuldan başlayarak (yurttaşlık dersiyle), devlet fikrinin küçük yaştan kavratılması hedeflenmelidir. Ebeveyni yoksul olan özel yetenekli çocukların, zümre ve mesleklerine bakılmaksızın devlet adına okutulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>21) Devlet, ana ve çocuğu koruyarak, gençlerin çalışmasını yasaklayarak, beden eğitimi ve sporun yasayla zorunlu kılınması yoluyla bedensel gelişmelerini sağlayarak, gençliğin bedensel gelişmesiyle ilgili dernekleri destekleyerek ulusun sağlığını yükseltmelidir.</p>
<p>22) Paralı askerliğin kaldırılarak bir halk ordusunun kurulmasını talep ediyoruz.</p>
<p>23) Bilinçli siyasal yalanlarla ve bunların basın yoluyla yayılmasına karşı yasalarla mücadeleden yanayız. Alman bir basının yaratılması amacıyla,</p>
<p style="padding-left: 30px;">a) Almanca çıkan bütün gazetelerin yönetici ve çalışanlarının Alman yurttaşı olmasını,</p>
<p style="padding-left: 30px;">b) Alman olmayan gazetelerin yayınlanabilmek için devletten izin alma zorunluluğunun getirilmesini ve bunların Alman diliyle yayın yapmalarının yasaklanmasını,</p>
<p style="padding-left: 30px;">c) Alman gazetelerine Alman olmayanların ortak olmalarının ya da yayın politikalarını etkilemelerinin yasaklanmasını talep ediyoruz. Bunlara uygun hareket etmeyen gazeteler kapatılarak, buralarda çalışan Alman olmayan kişiler sınırdışı edilmelidir.</p>
<p>Ulusun genel yararına aykırı davranan gazeteler kapatılacaktır. Ulusal yaşamı parçalayıcı etkileri olan sanatsal ve edebi eğilimler ile mücadele edilmesini ve bu düzenlemelere aykırı hareket eden kuruluşların kapatılmasını talep ediyoruz.</p>
<p>24) Devletin varlığını tehlikeye düşürmedikleri ve Cermen ırkının töresel ve ahlaki duygularına aykırı olmadıkları sürece, her türlü dini inanç serbest olmalıdır. Parti, belirli bir mezhebe bağlanmaksızın, pozitif Hristiyanlığı savunur. İçte ve dışta Yahudi-materyalist zihniyet ile mücadele eder. Parti, ulusumuzun sürekli iyiye gitmesine &#8220;ortak yarar kişisel yarardan önce gelir&#8221; esasına bağlı kalınarak gerçekleşebileceğine olan kesin inancını ifade eder.</p>
<p>25) Bütün bunların yaşama geçirilebilmesi için, güçlü bir merkezi otoritenin yaratılmasını talep ediyoruz. Merkezi siyasal parlamento, bütün ülkede ve devletin bütün kurumlarında mutlak otoriteye sahip olmalıdır.</p>
<p>Ülke çapında çıkarılacak yasaların tek tek eyaletlerdeki uygulaması için, zümre ve meslek odaları kurulmalıdır.</p>
<p>Parti önderleri, yukarıdaki maddelerin gerçekleştirilmesi için kararlılıkla, gerektiğinde canlarını ortaya koymaktan çekinmeyerek çaba göstermeye söz verirler.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/">Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) Programı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalist-alman-isci-partisi-nsdap-programi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İtalyan Faşizminde Devlet ve Hukuk</title>
		<link>http://www.serenti.org/italyan-fasizminde-devlet-ve-hukuk/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/italyan-fasizminde-devlet-ve-hukuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2016 17:23:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Benito Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Duçe]]></category>
		<category><![CDATA[faşizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4793</guid>

					<description><![CDATA[<p>Faşizm tarihin değişik dönemlerinde çeşitli ülkelerden zaman zaman ortaya çıkmış, fakat bir siyasal sistem, bir rejim olarak kurumlaşması, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde İtalya’da Benito Mussolini (1883-1945) eliyle gerçekleşmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Mussolini’nin önderliğinde ortaya çıkan faşist devrim, daha sonra Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinin ve İspanya’da Franko Falanjizminin de öncüsü olmuştur. Faşizmin birden bire tarih sahnesine [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/italyan-fasizminde-devlet-ve-hukuk/">İtalyan Faşizminde Devlet ve Hukuk</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Faşizm tarihin değişik dönemlerinde çeşitli ülkelerden zaman zaman ortaya çıkmış, fakat bir siyasal sistem, bir rejim olarak kurumlaşması, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde İtalya’da <b>Benito Mussolini</b> (1883-1945) eliyle gerçekleşmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Mussolini’nin önderliğinde ortaya çıkan <strong>faşist devrim</strong>, daha sonra Almanya’da <a href="http://www.serenti.org/nazizmin-yukselisi-hitler-iktidara-nasil-geldi/">Nazilerin iktidara gelmesi</a>nin ve İspanya’da Franko Falanjizminin de öncüsü olmuştur.<br />
<span id="more-4793"></span></p>
<p>Faşizmin birden bire tarih sahnesine çıktığını söylemek yanlış olur. Faşizmin doğmasına olanak sağlayan ya da faşizmin liderlerinin esinlendiklerini öne sürdükleri fikirlerin kökenleri çok eskilere dayanır. Bu kuramcıların başında devlet konusundaki fikirleriyle tanınan Machiavelli vardır. Ancak fikir yönünden bu denli eskiye dayandığını öne süren faşizm, ilk kez Benito Mussolini ile etkili bir biçimde eylem yönünden varlığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Burada bir noktaya değinmek gerekir. Faşizmin kendisine özgü bir felsefesi olduğunu söylemek gerçeklerle bağdaşmaz. Bazı kuramcılardan esinlenmiştir ve İtalya ile Almanya&#8217;da belli bir yönetim biçimi olarak kendisini ortaya çıkarmıştır. Fakat bir öğretisi olduğu söylenemez. Faşizmin olaylardan yararlanarak belirli bir yol tutturduğunu Mussolini şöyle açıklıyor: “Faşizmin öğreticisi olaylardır.”</p>
<p>Faşizmi tanımlamak oldukça güçtür. Devlet otoritesinin üstünlüğüne dayanan her türlü öğretinin faşizm olarak nitelendirildiği ortamlarda bu sözcüğün ne anlama geldiğini açıklamak güçtür.</p>
<p><strong>Faşizmin tanımı</strong> sözlüklerde şöyle yapılmaktadır: “Demokratik bir düzen yerine otoriter ve milliyetçi bir düzen kurmayı amaçlayan rejim.”</p>
<p>Peki sözlük anlamı dışında, kurucusunun tabiriyle <strong>faşizm nedir</strong>?</p>
<p>Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi&#8217;ne yazdığı maddede <strong>faşizmin anlamı</strong>nı şöyle açıklıyordu:</p>
<blockquote><p>Faşist anlayış bir devlet bireyciliğidir. Faşist için her şey devlet içindir. Devlet dışında insansal ya da ruhsal hiçbir şey yoktur. Devlet dışında ne bireyler, ne de siyasal partiler, sendikalar, dernekler gibi tek bir ekonomik ve ahlaksal gerçeklikte gruplar vardır. Bu nedenle faşizm, sınıfları birleştiren, devlet bütünlüğünü tanımayan ve sınıf savaşıyla tarihsel akışı sertleştiren sosyalizmin karşısındadır. Faşizm sınıf çıkarlarını devlet birliğinde birleştiren korporasyonlar sistemine değer verir.</p></blockquote>
<p>Görüldüğü gibi faşizmin siyasal ve ekonomik alanda dayandığı en büyük güç devlettir. Her şeyin üstünde devlet vardır görüşünden hareketlendirilerek. “Ahlak, iktisat ve politika bakımından ulusal bir birlik ancak faşist devlette gerçekleştirilebilir” tanımını bir yerde faşizm için kullanabiliriz. Ancak bu tanımlama oldukça zayıf olur. Her şeyden önce faşizmin nasıl doğduğunu, ne ortamda güçlendiğini ve devletleri nasıl ele geçirdiğini öğrenmek ve araştırmak gerekir.</p>
<h2>Faşizmin Ortaya Çıkmasında En Büyük Etken Demokrasidir</h2>
<p>Bu araştırmanın sonucunda faşizm sözcüğünün kesin anlamı anlaşılabilir. Bir yerde açıklıkla ifade etmek gerekir ki bu araştırmanın sonucu hiç de demokratik düzenlerin yararına değildir. Sıkı bir özeleştiri yapıldığında faşizmin doğmasına en büyük etkenin demokrasi olduğu görülecektir.</p>
<p>Faşizm düzenin eleştirilmesi sırasında ortaya çıkmış bir yönetim biçimi değildir. İşin başında daima devletin tehlike karşısında güçsüz kaldığı görüşünü öne sürerler. Bolşevizmin kışkırtması olmadığı sürece faşizm yoktur Ancak faşizm hiçbir zaman antibolşevizm değildir.</p>
<p>Demokrasi faşizmin gelmesi için gereken etkenlerin başında gelir. Ancak demokrasi faşizmi getirdiği gibi, faşizmin gelmesine de karşı çıkacak tek etkendir. Burada o tanımı yaparken 1920 yıllarında daha yeni yeşermeye başlayan demokrasi oldukça narindi. Demokrasi fikrinin zedelenmemesi için, kendi düzenini eleştiren her düşünceye saygı gösteriyordu. Fakat bu saygıyı birkaç kez, Rusya’da başarı kazanmış bir devrimden çekinerek oldukça ileri götürmüştür. Kendisine tehlikeli olabilecek bir fikri iktidara getirmemek için hoşgörülü davranmış ve bilerek ya da bilmeyerek kendisi için aynı derecede tehlikeli başka bir düşünceyi iktidara getirmiştir. 1920’erde hukuk devleti anlamı gereğince çalıştırılmadığı ve bazı yöneticilerin bilerek baltaladıkları yargı organlarının hizmetleri faşizmin İtalya’ya egemen olmasına yol açmıştır.</p>
<p>Kaba kuvvete dayanan faşizme göre iki temel unsur olan ulus ve devlet, daima kişilerden üstündür. Bu iki kavram daima kişinin yanında üstündür. Ulusun yaşaması için kişi kendi varlığını hiçe sayar. Kişiler ulusu oluştururlar. Ulusun da bir yaşamı vardır. Ama bu yaşam daima kişilerin yaşamından daha uzundur. Kişiler geçicidir. Ulus birbiri üstüne gelen insan kuşaklarının ötesinde yaşamını sürdürür. Faşizme göre ulusun kişilerden üstün bir ayrılığı vardır. Bu ayrılık ulusun amaçlarının kişinin amaçlarından çok daha değişik olmasından ileri gelir. Ulus kendisini oluşturan kişilerden daha uzun ömürlü olduğu için, onlardan üstündür.</p>
<p>Buna göre kişinin faşist bir ülkede toplumun korucusu değil, kendine özgü bir varlık olan ulusun amaçlarına hizmet eden bir araç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ülkeyi yönetenler bu araçtan en iyi bicimde yararlanmanın yollarını ararlar daima. Kişinin hak ve özgürlükleri, faşist devlette sıkı bir çember içine alınmıştır. Kişinin hakları ve özgürlükleri, faşizmde her şeyin, tüm kurumların üstünde olan Devlet&#8217;in karşısında bir hiçtir. Ulusun tüm güçleri de Devletin elindedir. “Her şey Devlet&#8217;ten gelir, Devlet&#8217;e gider” düsturunun geçerli olduğu bir yerde, insanın bir değerinin olmadığı ortadadır.</p>
<p>Faşizmin gelmesi için gerekli olan temel koşullardan birinin demokrasi olduğundan söz etmiştik. Demokratik bir ülkede faşistler, “herkes dilediğini düşünmekte ve söylemekte serbesttir” ilkesinden yararlanarak amaçlarına ulaşmaya çabalarlar. Önce demokrasiden yana görünürler. Her türlü düşünceye saygılı olduklarını söylerler. Daha sonra devletin karşı koyamadığı bir tehlike karşısında bulunduğunu söyleyerek bu tehlikeye karşı çıkarlar. Bu tür yöntemlerle sempati toplamaya çalışırlar. Bundan sonra iş demokratik ilkelerin çürütülmesine gelir. Onlara göre serbest secim bir aydınla bir budalaya eşit hak verdiği için bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Saçma aritmetik yöntemlere dayanan bir düzendir onlar için, demokrasi.</p>
<p><a title="Benito Mussolini ve İtalya’da Faşist Devrim" href="http://www.serenti.org/benito-mussolini-ve-italyada-fasist-devrim/">İtalyan faşizmi</a>, 1. Dünya Savaşı ardından gelişen, güçlenen sınıfsal tepkinin kendi siyasal modelini kurmaya yönelik güçlü eylemlerine karşı, büyük sermayenin kurduğu sınıfsal egemenliğinin geçerliğini sağlayacak “zorba devlet” modelidir. Böylece belirli bir ideolojik dayanağı olmayan, şiddete dayanan eylem sürecinde kurumsallaşan, insan haklarına, demokratik ilkelere, sınıf gerçeğine karşı saldırgan, tutucu, yığınları kandırmaya yönelik büyük hayalleri (mitos) amaçlar gözüken ve dinsel/ahlaksal öğelere dayanan ve siyasal/toplumsal düzenin değişmezliğini öngören siyasal iktidar düzeni oluşturulmuştur. Faşizmin belirgin ideolojik temeli olmadığı gibi, belirli, değişmez siyasal modeli de yoktur. Faşizmi belirleyen, siyasal egemenlik düzeninin değişmezliği, insan haklarının ve hukuk devletinin yadsınması, düşünce, siyasal örgütlenme çeşitlemelerinin engellenmesidir. “Siyasal yapı/biçim örgütlenmesi”, “şiddete&#8221; dayanan süreç içinde, uygulamadan doğan gereksinmelere göre belirlenip oluşturulur.</p>
<p><a title="Nasyonal Sosyalizm Nedir?" href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalizm-nedir/">Nazizm</a>in niteliklerinden doğan yaygın bir yanılgıya karşın, ırkçılık  faşizmin “olmazsa olmaz&#8221; koşulu değildir, örneğin, Latin türü faşist modellerde, “ırk düşmanlığı” gereksinmesi duyulmadığından, siyasal modelin temel öğelerinden biri olmamıştır. Yığınları faşist iktidar yanında toplayabilmek için, ulusun üstünlüğü ve parlak geleceğin, “Roma İmparatorluğu”nun yeniden yaratılacağına yönelik şovenist görüşler, İtalyan faşizminde “ırk düşmanlığına ve kıyımına” dönüşmemiştir.</p>
<p>Şiddetin yarattığı toplumsal tedirginliğin ve sol iktidarları önlemek için faşist şiddeti desteklemenin, totaliter iktidar düzenine yol açtığını kesin bir biçimde kanıtlayan “faşist partisi” iktidarının, kendisini iktidara taşıyan sınıfların çıkarlarını güvence altına alacak, yığınların “otorite” gereksinmesine cevap verecek bir siyasal model oluşturması kaçınılmazdı. Siyasal modelin sürekliliği ve geçerliliği ise, “modele” uygun insanın ve toplumsal yapının bir oluşturulmasına bağlıdır. Bu açıdandır ki, siyasal modelin tümüyle değiştirildiği bir toplumda, çok kapsamlı, yaygın yeni oluşumun gerçekleştirilmesi gerekir. Yeniden toplumsal oluşum ve siyasal yapı örgütlenmesi, doğal olarak yeni yasal düzenleme gereksinmelerini yaratır. Toplumsal gereksinmeler ile yasal düzenleme arasında çelişki varsa, normatif yapının yenileşmesi zorunluluğu söz konusudur. Yeni siyasal yapı örgütlenmesini ve yasal düzeni oluşturacak normların, faşizmi iktidara getiren güçlerin çıkarlarına ve “faşist anlayışa” uyumluluğu, bu konudaki gereksinmelere cevap vermesi kaçınılmazdır. Belirgin ideoloji ve siyasal yapı kuramına dayanmayan İtalyan faşizmi, uygulama içinde, günlük gereksinmelere göre “faşist devleti” oluşturan, kapsayıcı yasal düzenini gerçekleştirmiştir.</p>
<h2>Faşist Devlet Anlayışı</h2>
<p>Mussolini devlet konusundaki düşüncesini 1925 yılında şu cümleyle özetlemiştir: “Devletin dışında hiçbir varlık yoktur, her şey Devlet içindir!”</p>
<p>Yasal yapı, devlet anlayışına ve amaçlarına göre belirlendiğine göre, İtalyan faşizminin, karşı olduğu siyasal modellere getirdiği eleştiriler ve kendi siyasal iktidar düzeni açısından öngördüğü ilkeler, faşizmin hukuk düzeninin temel kurallarını oluşturmaktadır.</p>
<p>Günün koşullarına göre birbiriyle çelişik politikalar üreten ve böylece toplumun değişik kesimlerinden yandaş edinebilen İtalyan faşist hareketi Marksizm’e, ama özünde liberal demokratik sisteme biçimde karşıtlıktan kalkarak, “faşist devletin” ilkelerini, iktidara geldikten sonra oluşturmuştur.<strong> Mussolini</strong>, var olanların çürütülmesiyle, olması gerekenin yaratılacağını belirtirken, temelde var olan üretim ilişkilerine karşı değildi. Bu açıdandır ki, faşizmin, liberalizme, demokrasiye, çoğulculuğa, kişi hak ve özgürlüklerine karşıtlığı, salt siyasal mücadele biçimde karşıtlık niteliğindedir. Faşizm, liberal demokratik sistemin, “moral/etik” değerlerden yoksun “maddeci&#8221; nitelik taşıdığı, “insanı” öne çıkararak “tanrıtanımazlığı” yaygınlaştırdığı inancındadır. Bu nedenle, “faşizm”, “Tanrının ve ahlakın dönüşü&#8221; anlamına gelmektedir ve faşist düzenin kavranabilmesi bu “spiritualist” anlayışın kavranmasına bağlıdır. Demokrasinin, “ulus”, “birey”, “devlet”, “özgürlük” kavramları faşist anlayışla çelişmektedir. Faşizm, liberalizmin “devleti inkar ettiği&#8221; ve bireyin çıkarlarını “özgürlük” adı altında kutsallaştırarak, devleti güçsüzleştirdiği ve devletin dışında ve devlete/otoriteye rağmen özgürlük olamayacağı inancındadır.</p>
<p>Demokratik ve Marksist siyasal modellerin eleştirisi faşist devlet anlayışının temel ilkelerini de belirlemektedir. Devleti en üstün değer ve amaç sayan faşist anlayış, devleti kişilerin dışında, kişilerin çıkarlarına hizmet etmek zorunluluğu bulunmayan, tek bağımsız/sınırsız “organik güç” olarak kabul etmektedir. Devlet hukuktan önce gelmekte ve hukuku yaratmaktadır. Moral değerlere dayanan devlet, yüce bir erdemin simgesidir ve bu erdeme erişebilmek için devlete kesin, tartışılamaz, sınırlandırılamaz emretme otoritesinin de tanınması gerekir. Mussolini&#8217;nin ünlü deyişiyle, her şey devletin içinde, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı değildir.</p>
<p>Otoritede özünü bulan ve tek tek kişilerin dışında organik bir varlık olarak nitelendirilen devlet, salt yurttaşların gereksinmelerini sağlayan, çıkarlarını düzene koyan, maddi amaçları gerçekleştiren bir gece bekçisi değildir. Devletin kendine özgü bilinç ve iradesi, tek tek kişilerin istek ve iradeleri dışında, bireyin yönelişlerinden bağımsız bir biçimde, ulusun örgütlenmesini sağlayan, somutlaştıran, hukuku yaratan ruhsal değerlerdir. Ulusun, geleneklerini, örf ve adetlerini, dinsel değerlerini, dil ve imanda biçimlenen ruhunu kollamak ve saptamak görevi de devletindir; bu açıdan da, devlet, tarihten gelip, geleceğe uzanan varlıktır. İtalyan faşist devleti, Roma geleneği “idea di forza-kudret kavramı”nın ürünü olup, yurttaşları devletin/ulusun amaçlarına göre eğiten, bireylere bilinç veren ve bütün içinde erimelerini sağlayan, çıkarlarını belirleyen ve hakça çözümleyen, kültür kazandıran, uygar mutluluğa ulaştıran kapsamlı bir organik varlıktır.</p>
<p>Bu değerler, ulusun diğer ülkeleri yönetmek hakkını gerçekleştirici dinamizmi sağlar; bu açıdan faşist devlet emperyalisttir. İtalya, diğer ülkeleri yönetmek hakkını yaratacak bir üstünlüğe sahiptir ve bu hakkın gerçekleşebilmesi bireylerde, disiplin, itaat, iman yaratılmasına, güçlerin düzene bağlanmasına, devletin siyasal yapısının amaca uygun düzene kavuşturulmasına bağlıdır. Bu açıdan otoritenin, bireylerin ruhuna girmesi ve orada başkaldıramayacak biçimde özümsenmesi sağlanmalıdır.</p>
<h2>Faşizmin Ulus Anlayışı ve Kendi Dinselliği</h2>
<p>Mussolini’ye göre, “ulusu yaratan devlettir ve bireylerin toplamından oluşmamaktadır”. “Ulus” bireylerin dışında kalan, devletin halka verdiği bilinç ve iradeden oluşan, kendine özgü, hukuksal, soyut bir varlıktır. Devlet, kendi yarattığı bilinç ve iradeden oluşan ulusu, totaliter bir biçimde yönetir. Ulusun, çıkarları, tek tek bireylerin çıkarlarının dışında, yerine göre bireysel çıkarlarla çelişebilen niteliktedir ve ulusal çıkarların ne olduğunu da devlet belirler. Bu açıdan ulus da devlet gibi etik, organik bir gerçektir; yaşar ve gelişir. Bireyler düzensiz kalabalığı, ulus ise birey toplamında oluşan ayrı bir oluşumu ifade eder. Ulusun kendine özgü, tarihsel erdemi, gelenekleri, ruhsal varlığı söz konusudur. Ulusun bağımsızlığını, tarihsel sürekliliğini de bağımsız, otoriter devlet içinde biçimlenmesi sağlar. Belirtilen nitelikte bir devlet olmadığında ulus da yok olur ve geriye sadece bireysel kalabalık kalır. Bireylerin yaşaması, varlığını geliştirmesi devletin otoritesine bağlılık bilincine erişmesine, “kudret iradesini” oluşturmasına bağlıdır.</p>
<p>Kendiliğinden bir &#8220;irade ve düzen” olarak ortaya çıkan ulus, devletle kaynaşan etik organizmadır. Nitekim faşist siyasal iktidar düzenini oluşturan önemli yasa “Carta del Lavoro”nun 1. maddesinde, “Ulus, faşist devlette gerçekleşen, ekonomik, siyasal, moral bir birliktir” denilmektedir. Faşizm, belirtilen ulus anlayışıyla, bireyci demokratik anlayışa karşı çıktığı gibi, demokratik ulusal egemenlik anlayışını da eleştirmektedir. Devletin süjesinin halk olduğunu, devletin niteliğini ise ulusun belirlediğini savunan faşizm, “halk-ulus” ayrımını yaparken, demokrasileri, bu iki kavramı birbirine karıştırmakla suçlamaktadır; “halk&#8221; demografik, soyut bir kavramdır, “ulus” ise, devlete anlam veren, moral, etik, emperyalist, otoriter bir irade bütünüdür. Bu anlamda ulus bireyci olmadığı gibi ırkçı bir anlam da taşımamaktadır. Ulus, devletteki imanın yarattığı organizmadır. İnsan hakları kavramını demagoji olarak nitelendiren faşist anlayış “ulusal haklar” kavramını geliştirmiştir; devlet yararına kural ve davranışlar, ulusal hak oluşturur. Ulusal haklar, toplumsal iş kollarıyla ortaya çıkar.</p>
<p>Liberal demokratik düzene karşıtlıktan kalkarak, bireylerden soyutlanmış devlet ve ulus kavramına ulaşan faşizmin, Katolik Kilisesi’yle uzlaşması doğaldır. Demokratik sisteme karşıtlık, dinsel ve moral normların devlet ve ulusun özünü oluşturduğu inancı, doğaüstü öğelerin etkenliği, siyasal iktidarın ve “önder”in (<strong>Duçe</strong>) kutsallaştırılması, faşizm ile Kilise&#8217;nin uzlaştığı temel öğelerdir. Faşizmin liberal, demokratik siyasal düzeni eleştirisi laikliği de kapsamaktadır; faşizmin laikliğe karşıtlığı Kilise’nin faşist eylemi desteklemesini sağlamıştır. 1921&#8217;de, Katoliklikte Roma geleneklerini gördüğünü söyleyen Vatikan&#8217;ın otoritesini dünyada tek ve ortak erek olarak nitelendiren, Roma’nın ve Katolikliğin yazgısını eş sayan Mussolini, iktidara geldikten sonra, “kilise ve devletin karşılıklı bağımsızlığı” ilkesini benimsemiş, “Roma’nın Latin egemenlik geleneğini” simgelediği kabul edilen Vatikan&#8217;ı “Ulusal Kilise” olarak ilan etmiştir. Faşist iktidar 11 Şubat 1929’da Later Anlaşması’nı imzalayarak, “Roma Sorunu”nu çözmüştür. Laterano Anlaşması’nın imzalanmasıyla, 31 Aralık 1870&#8217;deki yasa ile ayrıcalıklarını yitiren Vatikan ayrı devlet olarak yeniden tanınmış, gümrük, vergi, ulaşım kolaylıkları, dinsel evliliğin geçerli tek evlilik olarak benimsenmesi, Roma&#8217;daki bazı alanların Papalığın sayılması, devletin her yıl Vatikan’a belirli ödeme yapması gibi ayrıcalıklar kabul edilmiştir. Faşizm ile Papalık arasındaki uzlaşmaya karşın, faşist devlet teokratik nitelik almamıştır. Kilise ile faşizmin uzlaşmasına karşın kaynaşmaması, faşist iktidarın Papalığa bağımlı “alt iktidar&#8221; olmaktan kaçınması nedeniyledir. “Önder”in yönetimindeki totaliter iktidarı kutsallaştıran, evrenselliğini öngören faşizmin, “kutsal evrensel” Papalığın iktidarını üstün iktidar olarak kabulü olanaksızdır, faşist inançla çelişir. Bu nedenle, “Kilise ve devletin karşılıklı bağımsızlığı” ilkesi benimsenmiştir.</p>
<h2>Faşizmin Siyasal İktidar Düzeni</h2>
<p>Devlet, ulus, hukuk, iktidar anlayışı, faşizmi kapsayıcı yeni siyasal iktidar düzeni oluşturmak zorunda bırakmıştır. Geleneklere bağlılık, monarşinin sürdürülmesini gerektirmektedir. Öyleyse Faşist İtalyan Devleti, “monarşik bir hükümetçe yönetilen korporatif-faşist devlet” olacaktır. Faşist siyasal iktidar düzeninde, birinci öge: “Önder’&#8217;in çevresinde birleşmiş, emretmek/yasaklamak yetkisini kullanan, inanmış siyasal kadrodur. Faşist devletin ikinci öğesi: Faşizmin siyasal amaçlarını gerçekleştirici, imanlı, bilinçli halktır. “Politik yığın” olarak adlandırılan, faşizme inanan halk, faşist ruhun yaygınlaştırılmasını sağlayacaktır. Toplumsal yaşamın çevresinde birleştiği, somut ortak amaç, faşist devletin üçüncü öğesi olan “siyasal inanç formülü”nü oluşturacaktır. Belirtilen üç öğeden oluşan faşist siyasal iktidar yapısı, iki tarihsel olguyla gerçekleşmiştir: “Roma üzerine yürüyüş’’ eylemsel bir devrimdir ve faşizmi işbaşına getirmiştir; hukuksal devrim ise “La Carta del Lavoro” ile gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>“Yığınların duygularını sezen, onların belirsiz iradelerini biçimlendiren, halkın yürek çarpıntısını kendi yüreğinde duyan ve ulusal erekleri en iyi bir biçimde bulup saptayan&#8221; Duçe, Faşist Partisi’nin ve hükümetin başıdır. Kutsallaştırılan Duçe, halkın dışında ve üstünde, yığınların tek temsilcisidir. Faşist eylemi gerçekleştiren devlettir. Parti ulusun bu eyleme katılmasını sağlamıştır. Duçe ise eylemin dışında, eylemi yönlendiren en üst değerdir. Duçe&#8217;nin yayınları, nutukları, davranışları faşist hukukun kaynağını oluşturmaktadır. Kral’ın devlet başkanlığı biçimseldir ve her davranışı, her kararı hükümetin katılması ile geçerlilik kazanabilir.</p>
<h2>Faşizmde Kişi Hak ve Özgürlükleri</h2>
<p>Faşist devlette, kişilerin üstün varlık olan Devlet&#8217;e karşı koyması düşünülemez. İktidar varlığını tek başına sürdürür. Muhalefet yoktur. Karşı koymaya kalkışanlar da zorbalıkla susturulur. Zorbalık ise Devlet&#8217;in bir aracıdır. Faşizmde zor kullanmak hukuk dışı bir uygulama değildir. Bakın zorbalık konusunda Mussolini ne diyor: “Eğer zorbalık toplumun çıkarına ve iyiliğine kullanılırsa, zorbalık olmaktan çıkar ve hakkın buyruğunda bir güç olur.”</p>
<p>Zorbalığın yasal olduğu bir toplumda hiç bir kişisel hak ve özgürlükten söz etmek olanağı yoktur.</p>
<p>Değinilen faşist devlet anlayışı ve siyasal iktidar düzeni kapsamında, demokratik “insan hakları” kavramının yeri olmayacağı açıktır. Hukuku yaratan devletin, bireylerin davranış olanaklarını, devlet-ulus çıkarları için sınırlamak hakkı vardır. Kişilerin birey olarak doğal ve doğuştan hak ve özgürlüklere sahip olduklarını savunan “doğal hak” kuramı soyuttur ve siyasal iktidarın sınırsız olması gereken davranış özgürlüğünü sınırladığı için yanlıştır. Birey, devletin mutlak otoritesi karşısında eşit güçte değildir ve otoritenin egemenliğine ortak olamaz.</p>
<p>Bireylerin dışında bir anlamı olan, “devlet-ulus” bütününün ortak üstün çıkarları gerektirdiğinde, bireyin davranış olanakları sınırlandırılabilir; bireysel çıkar ve davranış özgürlüğü, “ortak ulusal haklara” uygun olmak koşuluyla, korunur. Belirtilen durumda, kişinin sübjektif hak/özgürlüğü olamaz; bireysel haklar, objektif hukuk kurallarıyla belirlenen alanlarda ve ölçüde söz konusudur. Hukuk kurallarını da devlet koyduğuna ve siyasal iktidarın kural koymak otoritesi sınırlandırılamayacağına göre, devlet, kişilerin “hak ve özgürlük alanlarını” dilediğince düzenlemek, sınırlamak, değiştirmek olanağına sahiptir. Devletin bu konudaki otoritesi, “ulusal hak/çıkarlara” uygun olmak gerekir; ulusal hak/çıkarları saptayan da toplumsal bütünlüğü simgeleyen Parti’dir. Belirtilen durumda, “Önder ve Parti”, ulusun haklarını/çıkarlarını sağlayabilmek amacıyla, bireyin “izin verilen davranış alanlarını” özgürce belirleyebilir.</p>
<p>Gerçekte faşist düzende, bireyin “hakkı” değil “görevi” söz konusudur. Devlet egemenliğinin/otoritenin süjesi olarak önem taşıyan birey için credere- obbedire-combatere (inanmak/itaat etmek/savaşmak) görevleri söz konusudur. Devlet bireyle değil ulus ile kaynaşmıştır; bu açıdan da, “hak-görev” ilişkisi, devletle- ulus arasında doğmaktadır. Devletin, bireyin değil ulusa karşı görevleri vardır, bu açıdan da bireyin devletten istemde bulunmak hakkı yoktur. Bireyin hukuk kurallarına uymak, vatana bağlılık yükümlülüğü, platonik bir vatan sevgisinden değil, objektif hukuk kurallarından doğmaktadır. Hukukun ön koşulu olan devlet, yasa kurallarıyla toplumsal birliği sağlamış, birey-iktidar çatışmasını gidermiştir. Ulusal hak/çıkarları sağlamaya yönelik hukuk kuralları, sonuçta, doğal olarak bireyin de yararınadır. Fakat salt bireysel yarar için yasal düzenleme yapılmaz. Objektif hukuk kuralları, bireyin görevlerini belirleyip onu otoriteye bağlayarak devletin güvencesini sağlamıştır. Değişen koşullara göre ulusal hak ve çıkarlar değişeceğine göre, devlet gereksinmelere göre hukuk yaratmak durumundadır; Yasal düzenleme değişimleri, doğal olarak bireyin davranış alanlarını da değiştirecektir.</p>
<p>İnsan hakları kavramıyla özünde ve temelde çelişen faşizmin “bireyin görevleri” anlayışı, özellikle düşünce açıklamak, örgütlenmek, bilim/sanat özgürlüğünü yok eden yasal düzenlemeleri üretmiştir. Faşist anlayışa ve siyasal iktidar düzenine karşıt düşün ve düşünce birleşmelerini engellemek; otoriteye “tapmak bilincinin” yerleştiği “insan modelini” gerçekleştirmek amacına ulaşmak için, düşüncenin her türden açıklanışının engellenmesi, insan aklının objektif hukuk kurallarının belirlediği “izin verilen düşünce alanlarına” hapsedilmesi, bütün totaliter yönelişler için doğaldır.</p>
<p>Faşist iktidarın sürekliliğini sağlamak, karşıtlıkları önlemek açısından olduğu kadar Türk Ceza Hukuku açısından da önem taşıyan yasa, 1930 <strong>İtalyan Ceza Yasası</strong>’dır. Yeni Ceza Yasası, tüm yapısıyla faşizmle uyumlu “suç ceza” sistemini oluştururken, özellikle “devlete karşı suçlar” düzenlemesinin faşist devletin gereksinmelerini karşılamak amacıyla gerçekleştirildiği, Yasanın Bakanlık Gerekçesi’nde açıkça dile getirilmiştir. Rocco tarafından yazılan Bakanlık Gerekçesi’nde, demokratik/liberal devlet anlayışı eleştirilmiş, “devletin organik kişiliği” vurgulanarak, devletin mutlak iktidarının korunmasının &#8220;devletin kişiliğine” karşı eylemlerin cezalandırılmasıyla sağlanabileceği belirtilmiştir. Siyasal iktidarın mutlak İktidarını simgeleyen, Duçe’ye, Partiye ve GCF’e karşı fiiller de devlete karşı suç olarak cezalandırılmıştır. Devletin korunmasıyla faşist sistemin korunmasını özdeşleştiren Yasa, faşist düşünceyle bağdaşmayan düşünce açıklamalarını ve eyleme dönüşmese dahi düşünce etrafında birleşmeleri suç saymıştır. Ulusal çıkarları Faşist Partisi saptadığı için, faşist partisinin görüşüyle uyuşmayan düşünceler “ulusal çıkarlara aykırı davranış” suç tipini oluşturmuş, cezalandırılmıştır. Halkın bilgilendirilme olanaklarının önlenmesi için, yaygın, kapsamı belirsiz “devlet sırrı” kavramı kabul edilmiş, Faşist Parti hükümetin açıklamadığı kararların açıklanması dahi “devlet sırrının açıklanması” suçunu oluşturmuştur.</p>
<p>Grevin, özgür sendikalaşmanın, siyasal iktidarın katılımından bağımsız “toplu iş sözleşmesi” yapmanın yasaklandığı, işyerlerinde sadece faşist partisi üyesi işçilerin çalışabildiği bir yasal düzende işçi haklarının varlığı düşünülemez. Faşist devlet ise, &#8220;korporasyonlar” sisteminin tüm ekonomik yaşamı hakça düzene kavuşturduğu, işçi-işveren-devlet kaynaşmasının, işçi haklarını sağladığı iddiasındadır. Faşizmin ekonomik devrimini gerçekleştiren Yasa olarak nitelendirdikleri Carta Del Lavoro’nun 1. maddesi, korporasyon sistemini, ekonomik yaşamı düzenleyen, faşist devlette gerçekleşen ekonomik, siyasal, moral birlik olarak tanımlamaktadır. “Çalışmak”, faşist devlet tarafından korunan “toplumsal görev” sayılırken, tüm üretimin ulusal yarar doğrultusunda bütünleştirildiği, çalışan ve çalıştıranın bireyin mutluluğu ve ulusal iktidar gerçekleştirilmesi için kaynaştığı belirtilmektedir. Sendikal örgütlenmenin özgürlüğünü kabul eden Carta Del Lavoro, diğer yandan ancak yasal olarak kabul edilmiş ve devletçe denetlenebilen sendikaların işkolunu temsil edeceğini belirterek, salt faşist sendikalara olanak tanımıştır. Bütün İtalya da 22 işkolu, dolayısıyla, 22 korporasyon kabul edilmiş, her korporasyonun biri işçilere, diğeri işverenlere ait iki sendika federasyonuyla oluşacağı öngörülmüştür. Her iş kolunda, işçi-işveren sendika federasyonu arasında doğacak uyuşmazlıkların devlet tarafından karara bağlanması, emeğin güvencesi olarak nitelendirilmiştir. Sendikaların devlet denetiminde olması, yöneticilerin seçiminin partinin onayına bağlı tutulması, işçilerin korporasyondan bağımsız davranmak olanaklarının kabul edilmemesi, gerçekle, çalışma yaşamıyla ilgili tüm hakların ve kuralların devletçe belirlenmesi sonucunu yaratmıştır.</p>
<p>Korporasyon düzeninin kısaca değinilen yapısı, çalışma alanlarının sadece faşist parti üyelerine açılması ve böylece Parti’nin her iş kolunu denetimine, tekeline alabilmesi sonucunu yaratmıştır. Parti bu olanağını özellikle basın, sanat ve kültür faaliyetlerini denetleyerek, faşist düşünceye karşıtlığın oluşup gelişmesini engellemek, “kudrete tapınma bilincine erişmiş” insan modelini yaratmak amacına ulaşmak için kullanmıştır. Salt Faşist Partisi üyelerinin çalışma olanağı sağlanarak, özgür bilgi/haber dolaşımı önlenmiş, faşist anlayışın tek yönlü dolaşımıyla otoriteye baş eğmeyi görev bilen bir yığın oluşturulmasına çalışılmıştır.</p>
<p>Faşist devletin tüm kurumları, oluşturduğu gençlik örgütleri, Partiye bağımlı sanat çalışmaları, kitle iletişim araçları, okullar tümüyle “faşist anlayışı” özümsemiş, izin verilen düşünce ve davranış alanlarının dışına çıkmayı düşünmeyen insanı yaratmaya yönlendirilmiştir. Faşist siyasal iktidarın başarısızlığı belirginleştikçe, değinilen amaca yönelik yeni önlemler yasallaştırılmıştır. Özellikle 1933&#8217;ten sonra otoriter yapının daha da katılaştırılmasına çalışıldığı görülmektedir.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/italyan-fasizminde-devlet-ve-hukuk/">İtalyan Faşizminde Devlet ve Hukuk</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/italyan-fasizminde-devlet-ve-hukuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayala Planı</title>
		<link>http://www.serenti.org/ayala-plani/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/ayala-plani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Dec 2016 11:41:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ayala Planı]]></category>
		<category><![CDATA[Meksika Devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4783</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayala Planı, Meksika tarihinin en kökten değişim planlarından biriydi. Madero ile yapılan ikinci görüşmeden de beklediği reform vaatlerini alamayan Emiliano Zapata ve Otilio Montano Sánchez tarafından hazırlanan plan Kasım 1911&#8217;de  Torres Burgos tarafından Ayala&#8217;da okunarak halka duyurulmuştu. Oldukça fazla yazım hatası bulunan Ayala Planı devlet başkanı Madero’yu güldürmüş, &#8220;Bu metni olduğu gibi basın ki herkes [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/ayala-plani/">Ayala Planı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayala Planı</strong>, Meksika tarihinin en kökten değişim planlarından biriydi. Madero ile yapılan ikinci görüşmeden de beklediği reform vaatlerini alamayan Emiliano Zapata ve Otilio Montano Sánchez tarafından hazırlanan plan Kasım 1911&#8217;de  Torres Burgos tarafından Ayala&#8217;da okunarak halka duyurulmuştu.</p>
<p>Oldukça fazla yazım hatası bulunan Ayala Planı devlet başkanı Madero’yu güldürmüş, &#8220;Bu metni olduğu gibi basın ki herkes Zapata&#8217;nın aptalın ve delinin biri olduğunu öğrensin&#8221; diyerek gazetede yayınlanması emrini vermişti. Madero’nun hesaba katmadığı gerçek ise planın<a title="Meksika Devrimi" href="http://www.serenti.org/meksika-devrimi/"> Meksika Devrimi</a>’ne yön vereceği ve Zapata&#8217;nın bu manifestosunun kendisi gibi okuma yazma bilmeyen Meksika halkının dilinden konuşuyor olmasıydı.<span id="more-4783"></span></p>
<p>Devrim boyunca Zapatista’nın uyguladığı şekliyle 15 maddelik Ayala Planı’nın en çarpıcı özelliği, belli bir toprak mülkiyet biçimi öngörmesinden çok, toprağın nasıl tasarruf edileceğine, köyün ortak mülkiyetine mi, köylülerin özel mülkiyetine mi bırakılacağı yoksa satılabilir bir meta haline mi getirileceği konusunda karar verme yetkisini yine köylülere ve onların demokratik olarak seçilmiş kurullarına bırakmasıydı.</p>
<h3>Ayala Planı’nın Tam Metni</h3>
<p>Bu plan, Meksika&#8217;nın yararına olacağı düşünülen reformlarla birlikte San Luis Planı’nın tamamlanmasını da savunan, başkaldırmış orduya bağlı Morelos devletinin çocuklarının kurtarıcı planıdır.</p>
<p>20 Kasım 1910 Devrimi’nin ülkeye vadettiklerini gerçekleştirmek ve desteklemek üzere devrimci bir cunta oluşturmuş bulunan aşağıda imzaları bulunan bizler, bizi yargılayan uygar dünya ve ait olduğumuz ulus karşısında, bizi ezen zorbalığa son vermek ve ülkeyi bize dayatılan diktatörlerden kurtarmak için aşağıda formüle ettiğimiz önermeleri ilan ederiz:</p>
<p>1) D. Francisco Madero tarafından yönetilen Meksika halkı, “gerçek genel oy, yeniden seçilmeye hayır!” sloganı altında savunmaya yemin ettiği kutsal ilkeleri çiğneyerek, halkın davasını, inancını, özgürlüklerini ve adaletini hiçe sayarak, tek bir adamın iktidarı ele geçirmesi için değil, haklarını talep etmek ve özgürlüklerini kazanmak için kanını akıttı. Adı geçen Madero’nun kendisidir. Bu adam devrime başlamıştı ve eski cumhurbaşkanı Lic. Francisco de la Barra’nın geçici hükümetine kendi iradesini dayatmıştı. Böylece, ölçüsüz zorba içgüdülerinin etkisi altında kişisel ihtiraslarını tatmin etmekten, Ayutta’nın devrimci kanıyla yazılmış 1857 ölümsüz yasasından doğan zorunluluklara itaatsizlik duygularından başka bir hedefi olmayan Madero, komik ve sinsi biçimde ülkeyi bir sürü felaketin eşiğine getirdi ve kan gölüne çevirdi.</p>
<p>Meksika Kurtuluş Devrimi öncesi Madero, büyük bir zayıflık ve dürüstlük yoksunluğuyla, halkın ve tanrının desteğiyle başladığı devrimi mutlu bir sona götüremedi. Çünkü hiçbir biçimde ulusal egemenliğin temsilcisi olmayacak ve bugün bile savunduğumuz ilkelerin amansız düşmanı olarak, ülkenin refahını bozan ve ülkenin bağrında yeni yaralar açan, Porfirio Diaz’ın diktatoryal hükümetinin çürümüş öğelerini ve iktidardaki yöneticilerin çoğunluğunu görevde bıraktı. Şimdiki cumhurbaşkanı Madero, kendisini bu göreve getiren devrimcileri öldürerek, hapse atarak, takip ederek, ulusa karşı entrikalara girişerek ve sahte vaatlerde bulunarak Ciudad Juares Anlaşmalarında belirtilmiş vaatleri kısıtlayan San Luis Potosi Planı’nda, ulusa verdiği sözler ve vaatlerden kaçınmaya çalışıyor.</p>
<p>Madero, süngü gücüyle vaatlerin yerine getirilmesini isteyen pueblos’ları haydut ve asi olarak tanımlayarak, kanda boğmaya ve susturmaya çalışıyor. Yasa, adalet ve aklın öngördüğü garantileri bahşetmeksizin, pueblos&#8217;ları bir imha savaşına mahkûm ediyordu. Madero, gerçek seçimleri, gerek cumhurbaşkanlığı yardımcılığına Jose M. Pino Suarez’i veya Morelos halkının zorbası sözde General Ambrosio Figueroa gibi devlet valilerini halkın iradesine karşın empoze ederek, gerek devrim düşmanı baskıcı şefler ve feodal haciendas&#8217;ların sahipleri cientifico partisiyle, Porfirio Diaz&#8217;inkinden daha korkunç ve utanç verici bir diktatörlük modelini İzlemek amacıyla, ittifak yaparak, halk için kanlı bir güldürüye çevirdi. Zira Morelos devleti ve diğerlerinde, bunları çağdaş tarihin kaydettiği en korkunç anarşiye sürüklerken olduğu gibi çıkarları ve yaşamları hiçbir şekilde saymaksızın, yasaları ayaklar altına alarak, devletlerin egemenliğini çiğnediği açık ve aşikârdı.</p>
<p>Bu düşüncelerden hareketle biz Madero&#8217;yu, elebaşısı olduğu devrimin vaatlerini gerçekleştirmekte becerikli olmadığını ilan ederiz; çünkü, halkın iradesini yanıltmak için kullandığı ve sayesinde iktidara geldiği ilkelere ihanet etti. Yönetemez, çünkü pueblos&#8217;ların adalet ve yasasına saygı göstermiyor ve bizi köle yapan ve haciendas’ların sahibi cientificos’ların hoşuna gitmek için Meksikalıları aşağılayarak ülkeye ihanet etti. Biz bugünden itibaren, var olan diktatoryal iktidarların devrilmesine kadar kendisi tarafından başlatılmış devrimi devam ettirmeye başlıyoruz.</p>
<p>2) Daha önce anlattığımız gerekçelerle, devrimin önderi ve cumhurbaşkanı Madero, artık cumhurbaşkanı olarak tanınmıyor ve bütün çabalar onun devrilmesi için yoğunlaştırılıyor.</p>
<p>3) Madero’nun yardımcısı C. Gral Pascual Orozco kurtuluşçu devrimin önderi olarak tanınmıştır ve bu nazik görevi kabul etmezse, Emiliano Zapata devrimin önderi olarak tanınacaktır.</p>
<p>4) Morelos devletinin devrimci cuntası, ulusa ant içerek, Luis Potosi Planı’nı bazı ilavelerle birlikte baskı gören halkın yararına sunmaya devam edecek ve ilkelerini zafere veya ölüme kadar korumaya devam edecektir.</p>
<p>5) Morelos devletinin devrimci cuntası, Porfirio Diaz ve Madero’nun diktatoryal öğelerinin devrilmesinden önce hiçbir uzlaşmayı kabul etmeyecektir. Zira ülke kurtarıcı olarak vaatlerde bulunan ama iktidara gelince zorba rolüne girerek sözlerini unutan yalancı ve hainlerden yorgun düştü.</p>
<p>6) Planın ilave bölümü şöyle: Önderlerin, cientificos&#8217;ların ve haciendas’ların sahiplerinin, satılık adaletin gölgesinde, gasp ettikleri ırmaklar, ormanlar ve topraklar, pueblos’lar ve yurttaşlar tarafından derhal geri alınacaktır. Yukarıda zikredilen mülkleri zorla gasp edenler zafer sonrası kurulacak özel mahkemelere çıkarılacaktır.</p>
<p>7) Pueblos’ların ve yurttaşların geniş çoğunluğu ayak bastıkları toprakların efendisi değiller. Toplumsal koşullarını hiçbir şekilde iyileştirmeden sefaletin korkunçluklarından acı çekiyor ve tarım yapamıyorlar; çünkü topraklar, ırmaklar ve ormanlar birkaç elde toplanmıştır. Bu gerekçeyle, bu mülklerin güçlü sahipleri Meksika yurttaşları ve pueblos&#8217;lar ejidos&#8217;lar, colonias’ları elde edip çalışmak ve sürmek için tarlalara sahip olacaklar ve Meksikalıların gönenç düzeyinin iyileşmesi için üçte bir oranında tazminat ödeyerek mülksüzleştirilecektir.</p>
<p>8) Bu plana doğrudan ya da dolaylı karşı çıkacak önderlerin, cientificos&#8217;ların ve haciendos sahiplerinin mülkleri kamulaştırılacak, bunların üçte ikisi savaş tazminatlarına, bu planın gerçekleşmesi savaşımında yaşamını yitirmiş kişilerin dul eşlerine ve çocuklarına ayrılacaktır.</p>
<p>9) Yukarıda belirtilen önlemleri gerçekleştirmek amacıyla, duruma göre kamulaştırma ve dezamortisman yasaları uygulanacaktır. Kilisenin mallarına ilişkin ölümsüz Juares tarafından yürürlüğe konmuş mevzuat ve aynı şekilde utanç verici baskı boyunduruğunu bize dayattığını iddia eden tutucular ve despotları cezalandıran önlemler de bize örnek olabilir.</p>
<p>10) Madero&#8217;nun çağrısıyla silahlarını San Luis Potosi Planı’nı savunmak için alan ve bu plana silah gücüyle karşı çıkacak cumhuriyetin askeri önderleri, ülkeye ve savundukları davaya ihanet eden kişiler olarak değerlendirilecekler. Çünkü zorbalara yaranmak ve bir avuç para için veya bağımlılık nedeniyle Madero’nun ulusa vadettiklerinin gerçekleştirilmesini isteyen kardeşlerinin kanını dökmekten kaçınmıyorlar.</p>
<p>11) Savaş harcamaları San Luis Potosi Planı’nın 11. maddesine uygun olarak yapılacak ve giriştiğimiz devrimde bütün görevliler adı geçen planın belirlediği yönergelere uygun davranacaktır.</p>
<p>12) Gerçeklik yolu üzerinde sürdürdüğümüz devrim zafere ulaştığında, değişik devletlerin belli başlı devrimci önderleri cuntası, federal iktidarın örgütlenmesi için seçimleri hazırlayacak bir cumhurbaşkanı vekili atayacak.</p>
<p>13) Her devletin belli başlı devrimci önderleri kendi devletlerinin valilerini belirleyecekler. Bu yüksek görevli, Morelos devleti ve diğerlerinde olduğu gibi, bizi diktatör Madero ve onu çevreleyen cientificos&#8217;ların kaprisleriyle ortaya çıkarttıkları kanlı çatışmalar felaketine mahkum eden ünlü Ambrosio talimatında olduğu gibi, puebios’ların mutsuzluğuna sebebiyet veren zorunlu talimatlardan kaçınmak hedefleri olarak kamu iktidarını gerektiği gibi kuracak seçimleri örgütleyecektir.</p>
<p>14) Madero, şimdiki ve geçmiş rejimin bütün diktatörleri, ülkeyi üzüntüye boğmaktan kaçınmak isterlerse ve ülkeyi gerçekten seviyorlarsa, derhal görevlerinden çekilsinler ve böylelikle, ülkenin bağrında açtıkları yaraları sarabilirler. Eğer bunu yapmazlarsa, kardeşlerimizin aforozu ve kanı onları boğacaktır.</p>
<p>15) Meksikalılar! Kötü niyetli ve kurnaz bir adamın kan döktüğünü düşünün. Bunun nedeni onun hükmet etme yeteneksizliğidir. Hükmetme sisteminin ülkenin elini kolunu bağladığını ve süngü gücüyle kurulularımızı küçümsediğini, ciddiye almadığını düşünün; silahları elimize aldığımızı, kendi başlattığı devrime ihanet ettiği ve Meksika halkına verdiği sözleri tutmadığı için silahların kendisine doğru çevirdiğimizi düşünün! Biz kişilerden yana değiliz, sadece ilkelerimizi savunuyoruz.</p>
<p>Meksika halkı, elde silah bu planı destekle ve böylece ülke refaha ve rahata kavuşacak!</p>
<p>Özgürlük, adalet ve yasa!</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/ayala-plani/">Ayala Planı</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/ayala-plani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
