<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarihe Yolculuk | Serenti</title>
	<atom:link href="http://www.serenti.org/category/tarih/tarihe-gezi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.serenti.org</link>
	<description>Tarih, Kültür ve Sanata Güncel Bakış</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Dec 2017 12:57:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Eyfel Kulesi&#8217;ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</title>
		<link>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 22:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[dolandırıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Eyfel Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Victor Lustig]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı Kont Victor Lustig ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı. Asıl adı Robert V. Miller olan Victor [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçekten her dakika bir aptal doğuyorsa, karşılığında onu biraz daha aklı başında yapacak bir üçkağıtçı da doğuyordur. Bütün zamanların en olağanüstü dolandırıcılarından ikisi, Avusturyalı <strong>Kont</strong> <strong>Victor Lustig</strong> ile küçük çaplı bir Amerikan sabıkalısı olan Daniel Collins’tir. Bu ikili, Paris’in sembolü olan <strong>Eyfel Kulesi</strong>’ni tam iki kere satmayı başarmışlardı.</p>
<p>Asıl adı Robert V. Miller olan Victor Lustig, 4 Ocak 1890’da günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Bohemya’da dünyaya gelmişti. Babası, yaşadıkları küçük kasaba Hostinne’in belediye başkanı olan orta halli bir adamdı. Lise eğitimi bittikten sonra eğitimini sürdürmesi için babası onu Paris’e üniversiteye yolladı. Victor’un zeki bir çocuk olduğu belliydi. 19 yaşına geldiğinde anadili Çekçe dışında İngilizce, Almanca Fransızca ve İtalyancayı son derece akıcı olarak konuşabiliyordu. Fakat asıl yetenekli olduğu alan pokerdi ve daha fazla okumaya niyeti olmayan Lustig, zekasını üçkağıtçılıktan yana kullanmayı tercih etmişti. İlk kurbanları Fransa-ABD arasında transatlantik gemiler ile seyahat eden zenginlerdi. Onlarla poker oynuyor ve el çabukluğu sayesinde her seferinden yüklü paralar kazanarak dönüyordu. Fakat 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi onun bu bol kazançlı işini tehlikeli hale getirmişti. Öyle ya, <a href="http://www.serenti.org/lusitania-ve-abdnin-1-dunya-savasina-girisi-komplo-mu-facia-mi/">Lusitania</a> batırıldıysa, kendi bindiği geminin de bir gün Almanların hedefi olmamasının garantisi yoktu. Sonuçta  zorunlu olarak ara verdi ve ABD’ye yerleşti.<span id="more-5865"></span></p>
<p>Fakat ABD’de kaldığı süre boyunca da hiç boş durmadı ve insanları dolandırmaya devam etti. Yakalanmadı mı? Elbette yakalandı. 1922 yılında Missouri’de banka ipoteğindeki harap haldeki bir çiftlik satışı işinde American Savings Bank’ı dolandırdığı için tutuklandı. Banka görevlilerine çiftlik için 10.000 dolar ve 22.000 dolar değerinde tahvil olan iki zarf göstermiş fakat imza atıldıktan sonra el çabukluğu ile o zarfları içi boş iki zarf ile değiştirmişti. Fakat öylesine ikna edici bir konuşmacıydı ki, Kansas’da yakalandığı zaman banka yetkililerini ve polisi “büyük bir yanlış yaptıkları” konusunda ikna etmeyi başarmış, yetkililer başlarına bela olacağını anladıkları bu adamı, cebine 1.000 dolar da para koyup başlarından savmıştı.</p>
<p>Lustig elbette dolandırıcılık kariyerine ara vermedi. Kanada’ya geçerek dolandırıcılık kariyerini sürdürdü. Bu seferki hedefi, Linus Merton adında zengin bir bankacıydı. Profesyonel bir hırsızla anlaşan Lustig bankacının cüzdanını ona çaldırttı. Adi hırsızlık sizi şaşırtmasın çünkü Lustig’in niyeti çok daha başkaydı. Ertesi gün çalınan cüzdanı içindekiler eksiksiz bir biçimde bankacıya teslim eden Lustig kendisini “ailesinin servetine 1. Dünya Savaşı sırasında el konulan ama içeriden aldığı tüyolarla at yarışları oynayarak iyi para kazanan” bir girişimci olarak tanıttı.  İstiyorsa yeni dostuna da içeriden aldığı tüyolarla iyi paralar kazandırabilirdi. Tek koşul, elbette vereceği tüyoların gizli kalmasıydı. Yeni arkadaşına bahis oynaması için 30.000 dolar para veren bankacı, bir daha Lustig’i hiç göremeyecekti!</p>
<h2>Eyfel Kulesi’nin Hurdacıya Satılması</h2>
<p>Eyfel Kulesi’ni satma öyküsü, Kont Victor Lustig’in 1925 yılında bir gazetede bakımı oldukça pahalıya mal olduğu için sökülmesi gerektiği ile ilgili bir yazı okumasıyla başlamıştı. Victor Lustig’in beyninde haberi okur okumaz bir şimşek çaktı. Pekala Eyfel Kulesi’ni açgözlü ama saf bir işadamına hurda olarak satabilirdi! Dünyada aptaldan bol daha ne vardı ki!</p>
<p>Kont, bu işi başarmak için Amerika’dan birlikte geldiği ortağı Daniel Collins ile birlikte Paris’in en lüks oteli olan Krillon Oteli’nde bir daire tuttu. Kendisini Fransız Bayındırlık Bakanlığı görevlisi olarak tanıttığı ve Eyfel Kulesi’ne teklif vermelerini istediği bir mektubu Paris’in en tanınmış hurda tüccarlarına gönderdi. Beş işadamı daveti ciddiye alıp otele geldiğinde hepsine burada yapacakları konuşmalarının gizli kalacağı konusunda yemin ettirmiş, sonra da Eyfel Kulesinin yıkılma tehlikesinde olduğunu ve sökülmesi gerekeceğini söylemişti. Ünlü anıtın hurda demirleri için teklif istiyordu. Kont, bakanlığın böylesine sevilen ulusal bir anıt için kamuoyunun tepkisi büyük olacağından, böyle gizli bir toplantı ve yeminlere başvurduğunu da açıklamıştı.</p>
<p>Bir hafta içinde teklifler verildi ve Kont, hurda tüccarı Andre Poisson’un teklifini kabul etti. Anlaşma yapıldı. Kont’un sekreteri Collins’in de tanıştırıldığı son toplantıda, iş için kaparo olarak banka çeki verildi. Üçkağıtçılar, bunun ardından ustaca bir darbe daha indirdiler. İşi kolaylaştırmak için yetkililere rüşvet vermeleri gerekeceğini söylediler. Hurdacı buna da razı oldu ve bu kez rüşveti nakit olarak verdi. İçinde bir parça kuşku varsa, o da giderilmişti artık. Rüşvet, adamların gerçekten bakanlıktan olduklarının kanıtıydı. Lustig ile Collins, parayı aldıktan sonra 24 saat içinde ülkeyi terk ettiler. Ama sahtekârlıklarının ardından kopmasını bekledikleri gürültü bir türlü gelmemişti.  Çünkü aldatıldığını anlayan hurdacı, utancından ve ticari kariyeri zedeleneceğinden dolayı dolandırıldığını polise bildirmemişti.</p>
<p>İki kafadar bunun üzerine Paris’e döndüler; aynı oyunu bir kere daha tezgâhlayıp Eyfel Kulesi’ni bir başka hurdacıya daha sattılar. Fakat bu sefer dolandırılan işadamı polise başvurdu. Afişleri Avrupa’nın her tarafına dağıtılan ve en çok aranan suculular arasına giren ikili, selâmeti yeniden ABD’ye kaçmakta buldu.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5866 size-large" title="Tarihin en ünlü dolandırıcılarından olan Kont Victor Lustig, Eyfel Kulesi’ni tam iki kere satmayı başarmıştı." src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-600x347.jpg" alt="" width="600" height="347" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/12/victor-lustig-eyfel-kulesi-350x202.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Victor Lustig ABD’de de Dolandırıcılığa Devam Ediyor</h2>
<p>Tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan adamımız elbette ABD’ye döndükten sonra kaldığı yerden devam etti. 1926 yılında yeni kurbanı olarak seçtiği Herman Loller adında Floridalı bir otomotivciye yeni makinesini tanıttı. Anlattığına göre kendi icadı olan bu makine her altı saatte bir 100 dolarlık banknot basıyor ve basılan banknotun sahte olduğunu bankacılar bile anlayamıyordu. Deneme için makineye boş kağıtlar ve iki tane 100 dolarlık banknot yerleştiren Lustig, Loller’la altı saat bekledikten sonra makineden çıkan ve kendi koyduğu 100 dolarlık banknotun, makine tarafından basıldığına adamı ikna etti. Makinenin satışından 25 bin dolar alan Lustig bir kez daha kayıplara karışmıştı.</p>
<p>Lustig’in dolandırıcılık kariyerini sonlandıran olay, Tom Shaw adında Nebraskalı bir kimyagerle birlikte sahte fatura basmaya başlaması oldu. Piyasaya her ay giren 100.000 dolar değerindeki sahte faturalar (enflasyon farkı göz önüne alındığında günümüzde 1.500.000 dolara yakın) doğal olarak gizli servisin de dikkatini çekmişti. Federal ajanlar tüm ABD’de piyasaya sahte fatura süren bu dolandırıcının peşine düşmüştü. Yakalanmayacağını düşünüyordu ama kız arkadaşı Billy May’in onun Tom Shaw’ın metresi ile ilişkisi olduğundan kuşkulanıp bir kıskançlık krizinde yerini polise ihbar etmesi yolun sonuydu.</p>
<p>Sonunda yakalanmıştı ama duruşmasından tam bir gün önce hapishaneden kaçmayı başardı. Fakat kaçışı uzun sürmedi. 27 gün sonra Pittsburgh’da yakalanıp 5 Aralık 1935’te yargıç karşısına çıkarıldı. 15 yıl hapis cezası alan Victor Lustig ömrünün geri kalanını artık Alcatraz Hapishanesi’nde geçirecekti. 11 Mart 1947’de 57 yaşında iken beyin tümöründen öldüğünde, ölüm belgesindeki meslek hanesinde dolandırıcı değil “pazarlamacı”  yazıyordu.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/">Eyfel Kulesi’ni Satan Dolandırıcı: Kont Victor Lustig</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/eyfel-kulesini-satan-dolandirici-kont-victor-lustig/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Albert Einstein&#8217;a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Edilmişti</title>
		<link>http://www.serenti.org/albert-einsteine-israil-cumhurbaskanligi-teklif-edilmisti/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/albert-einsteine-israil-cumhurbaskanligi-teklif-edilmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selim]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2017 16:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı Mektubu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5750</guid>

					<description><![CDATA[<p>19 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulduğunda rahat bir soluk alanlardan biri de hiç kuşkusuz modern fiziğin babası kabul edilen Albert Einstein idi.  Einstein daha ABD’ye göçtüğü 1921 yılında Kudüs’te bir üniversite kurulması için bağış toplamış ve özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımının başlamasıyla Yahudilere bir yurt bulunması fikrine sımsıkı sarılmıştı. Yalnız Einstein’ın bu yaklaşımını [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/albert-einsteine-israil-cumhurbaskanligi-teklif-edilmisti/">Albert Einstein’a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Edilmişti</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>19 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulduğunda rahat bir soluk alanlardan biri de hiç kuşkusuz modern fiziğin babası kabul edilen <strong>Albert Einstein</strong> idi.  Einstein daha ABD’ye göçtüğü 1921 yılında Kudüs’te bir üniversite kurulması için bağış toplamış ve özellikle II. Dünya Savaşı sırasında <a href="http://www.serenti.org/kristal-gece-yahudi-soykiriminin-baslangici/">Yahudi soykırımının başlaması</a>yla Yahudilere bir yurt bulunması fikrine sımsıkı sarılmıştı.<span id="more-5750"></span></p>
<p>Yalnız Einstein’ın bu yaklaşımını başkasına ait toprakları işgal etme olarak anlamamak gerekir. Çünkü o yalnızca aynı soydan geldiği insanların rahatça, baskı görmeden diğer uluslardan ya da dinlerden insanlarla bir arada yaşayabileceği bir yurt özlemi içindeydi. Bağımsız bir devlet olmasa da olurdu. Yeter ki Yahudiler bir daha soykırıma maruz kalmasın. İsrail kurulmadan tam 10 yıl önce yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:</p>
<blockquote><p>Bence Araplarla ortak barışçı bir yaşam temeli üzerinde bir anlaşmaya varmak, bir Yahudi devleti kurmaktan daha mantıklı olacaktır. Yahudiliğin temel karakteri hakkında edindiğim bilinç, ne kadar mütevazı olursa olsun, sınırları, ordusu ve dünyevi bir iktidar projesi olan bir Yahudi devleti düşüncesini kabullenmiyor. Saflarımızda, dar bir milliyetçiliğin gelişmesiyle Yahudiliğin uğrayacağı zararlardan endişe duyuyorum.</p></blockquote>
<p>Kısacası Einstein’ın düşlediği Yahudi yurdu, iki halkın barış ve işbirliği içinde yaşadığı topraktan başka bir şey değildi. Yine Einstein’ın 1929-1930 yılları arasında yazıştığı Falastin dergisi editörü Azmi El Naşaşibi’ye gönderdiği mektuplara bakılacak olursa böyle bir barışı ancak Arap ve Yahudi doktorlar, yargıçlar, din adamları ve işçi temsilcilerinden kurulacak 8 üyeli bir kurul sağlayabilirdi.</p>
<p>1952 yılında, İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı Haim Weizmann öldüğünde, Princeton’da bulunan Albert Einstein, New York Times gazetesinde yazılan makaleyi şaşkınlık içinde okuyordu. Yazılanlara bakılacak olursa, İsrail Başbakanı Ben Gurion kendisine İsrail’in yeni cumhurbaşkanı olmasını teklif etmeye hazırlanıyordu.</p>
<p>Einstein gazetede yazılanlara önce doğal olarak inanmadı. Hayatı boyunca siyasetle hiç uğraşmamış, ömrü bilimsel çalışmalarda geçmişti.</p>
<p>Fakat New York Times’ta yazılanların şaka değil gerçek olduğunu, İsrail’in Washington Başkonsolosu Abba Eban tarafından yazılan mektup kendisine ulaşınca anladı. Mektupla özetle şunlar yazıyordu:</p>
<blockquote><p>Bu mektubu size getiren kişi, Washington Büyükelçiliği’mizde görev yapmakta olan Bay David Goitein’dir. Size değerli başbakanımız Ben Gurion’un bir sorusunu iletecek. Eğer Knesset’te (İsrail Meclisi) yapılacak bir oylamanın sonucunda, başkanlık için uygun bulunursanız, İsrail cumhurbaşkanı olmak ister misiniz? Bu durumu kabul ettiğiniz takdirde İsrail yurttaşı olup İsrail’e taşınmak zorunda kalacaksınız.</p>
<p>Fakat başbakanımız size garanti veriyor ki,  aynı zamanda araştırmalarınız ve bilimsel keşifleriniz için de devlet size maddi açıdan destek verecektir.</p>
<p>Mektubu ulaştıran Bay Goitein sormak istediğiniz bir soru varsa yanıtlayacaktır.</p>
<p>Hangi kararı verirseniz verin, sizinle birkaç gün içerisinde yeniden konuşmak beni oldukça memnun edecektir.</p></blockquote>
<p>Mektup daha da uzuyor ve Einstein’ı ikna etmeye çalışıyordu. Mektubu okuduktan sonra evin içinde dört dönerken, “Çok sıkıcı, çok sıkıcı&#8230;” diye söylenip duruyordu. Heyecanlı olduğu kadar da huzursuzdu&#8230;</p>
<p>Sonunda 18 Kasım 1952 tarihinde Princeton’dan Washington’a, İsrail’in Başkonsolosu Abba Eban’a bir mektup gönderdi. Albert Einstein kendisine teklif edilen İsrail Cumhurbaşkanlığı teklifini nazik bir dille geri çeviriyordu:</p>
<blockquote><p>Devletimiz İsrail adına şahsıma yapılan teklif beni son derece duygulandırdı, ama aynı zamanda üzdü ve altüst etti; zira bu teklifi kabul etmem mümkün değil. Yaşamım boyunca kendimi cisimlerin dünyasına adamış olduğumdan, insanların dünyasıyla ilgilenmek ve resmi görevlerle uğraşmak için gerekli olan deneyimden de yetenekten de yoksunum.</p>
<p>Bu nedenle yaşımın ilerlemesi gücümü sınırlamamış olsaydı bile, böylesi bir makamın yüklediği sorumlulukları yerine getiremezdim.</p>
<p>Tüm bunlar çok üzücü; Yahudi halkıyla aramdaki ilişkinin uluslar bünyesindeki nazik konumumuzun bilincine vardığımdan beri en fazla gönül vermiş olduğum şey olması üzüntümüm boyutunu daha da fazlalaştırıyor.</p>
<p>Son derece trajik koşullarda yazgımızın ve bağımsızlık mücadelemizin yükünü böylesine uzun süre omuzlarında taşıyan kişinin (Weizmann) arkasından ağlarken, geçmişteki faaliyetleri ve kişiliği itibariyle bu ağır ve zor görevin altından kalkabilecek birinin bulunmasını tüm yüreğimle diliyorum.</p></blockquote>
<h2>Albert Einstein İsrail Cumhurbaşkanı Olmayı Neden Reddetti?</h2>
<p>Mektuptan da anlaşılacağı üzere, Einstein cumhurbaşkanlığı teklifini son derece nazik ve bir o kadar da diplomatik bir dille reddetmişti. Onun yerine Yitzhak Ben-Zvi, 16 Aralık 1952&#8217;de İsrail&#8217;in 2. cumhurbaşkanı olarak göreve başladı.<b> </b>Einstein’ın bu teklifi reddetmesinde görünürdeki neden, yaşının ilerlemiş olması ve böyle bir görev için yeterince deneyiminin olmadığını ileri sürmesiydi. Mektuptan bunu anlıyoruz. Peki, Einstein İsrail Cumhurbaşkanı olmayı neden reddetti? Aslında bu sorunun yanıtı Einstein’ın dini ve siyasi geçmişinde gizli.</p>
<p>Einstein Yahudi kökenli bir aileden geliyordu. Ama ailesinin dindar olduğu pek söylenemezdi. Hatta onlar açısından Yahudilik kavramının yalnızca kültürel bir olgu olduğu bile söylenebilir. Albert Einstein’ın dine bakışı da bu çerçevede oldu; yaşamı boyunca dine ve dini temeli olan siyasal akımlara karşı hep mesafesini korudu. <strong>Einstein’ın dine bakışı agnostisizm ve ateizm arasında oldukça ince bir çizgideydi.</strong> Yani bir tarafta Tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceğini savunan bir inançla, diğer tarafta Tanrı kavramını kesinlikle reddeden bir inanç. Mektuplarından, son dönemlerinde <strong>Einstein&#8217;ın Tanrı inancı</strong>nın oldukça zayıfladığı anlaşılıyor. İsrail’de Ağlama Duvarı’nın önünde ağlayan Yahudileri “yüzlerini duvara dönüp bedenlerini bir o yana bir bu yana sallayarak yüksek sesle dua eden kabilemizin aptal oğlanları” olarak niteleyen Einstein, ölümünden yalnızca bir yıl önce  1954&#8217;te filozof Eric Gutkind&#8217;e yazdığı ve “<strong>Tanrı Mektubu</strong>” olarak bilinen mektubunda Tanrı inancını şöyle dile getiriyordu:</p>
<blockquote><p>Tanrı sözcüğü bana göre insanın güçsüzlüğünün bir ifadesi ve ürünü olmaktan başka bir şey değil. İncil saygı duyduğum, ancak yine de ilkel ve bir hayli çocuksu bulduğum bir söylenceler topluluğu. Hiçbir yorum, ne denli incelikli olursa olsun, bu görüşümü değiştiremez. En incelikli yorumlamalar birbirlerinden oldukça farklılar ve bunların özgün metinle hemen hemen hiçbir ilgisi yok. Bana göre Yahudilik, öteki tüm dinler gibi, en çocuksu boş inançların nesneleştirilmesidir ve üyesi olmaktan mutluluk duyduğum, düşünce yapısına son derece yakın olduğum Yahudi halkı da benim için öteki insanlardan farklı bir niteliğe sahip değildir. Bu insanlarda seçilmiş olduklarını gösteren hiçbir şey görmüyorum.</p></blockquote>
<p>Görüleceği üzere Einstein dine ve inançlara karşı oldukça mesafeliydi. Saygısız değildi ama Tanrı kavramı ona göre insanın acizliğinin bir ürünüydü. Onun dini yaşamı boyunca bilim olmuştu. Kendisinin dini görüşü hakkında yalan yanlış birçok şeyin yazıldığının ve kendisinin bir tarafa çekilmek istendiğinin de farkındaydı. Ölümünden sonra 1972 yılında, ders verdiği Princeton Üniversitesi tarafından onun sözlerinden yola çıkarak basılan “Albert Einstein, The Human Side: Glimpses from His Archives” adlı kitapta dini görüşünü şöyle anlatıyordu:</p>
<blockquote><p>Benim dini bağlılıklarım konusunda okuduklarınız, sistematik olarak yinelenen yalanlardan başka bir şey değil. Kişisel bir tanrıya inanmadığım gibi bunu saklamayı bırakın, açık ve net bir şekilde ifade ettim. Eğer içimde “dini” olarak tanımlanabilecek bir şeyler varsa, o da bilimin aydınlatabildiği kadarıyla dünyanın yapısına olan sonsuz hayranlığımdır.</p></blockquote>
<h2>Einstein ve Siyonizm</h2>
<p>Albert Einstein&#8217;ın Siyonizm&#8217;e bakışına gelince&#8230;</p>
<p>1911 yılında Prag’da profesör olarak ders verirken bile Yahudi sorunu pek ilgisini çekmemişti. Oysa Prag, 1897 yılında Theodor Herlz bir Yahudi devleti kurma fikrini ortaya attığından beri bu konunun en hararetli konuşulduğu yerlerden biriydi. Sorunun ciddiyetini ancak 1914 yılında Berlin Üniversitesi’ne atandıktan sonra anladı. Fakat bu düşünce değişikliğinde bile Yahudi asıllı olmasından çok sosyalizme olan yakınlığı etkiliydi. Nitekim 1921 yılında Haim Weizmann, onun Siyonist harekete katılması için çaba gösterilmesini istediğinde Kurt Blumenfeld onu şöyle uyaracaktı:</p>
<blockquote><p>Einstein’ın bir Siyonist olmadığını biliyorsun. Sakın onu Siyonist yapmaya ya da bizim örgüte katılmasını sağlamaya çalışma. Sosyalizme eğilimli olan Einstein, Yahudi emek ve emekçilerin hedefleriyle çok yakından ilgileniyor. Einstein’ın konuşmalar yapmasını bekliyormuşsunuz diye duydum. Bu konuda çok dikkatli olun, çünkü çoğu zaman ağzından safça dökülen sözcükler hiç de işimize gelmeyebilir.</p></blockquote>
<p>Blumenfeld’in de dediği gibi Einstein Siyonist değildi ama sosyalist eğilimli olduğu için zaten doğal olarak ezilenin yayındaydı. 1914 yılında Berlin’e yerleştikten sonra Yahudilerin içinde bulundukları, yaşanan ekonomik çöküşten onların sorumlu tutulduğunu görmüş, Alman hükümeti Doğu Avrupalı Yahudiler aleyhine önlemler almaya niyetlenince karşı çıkıp Berliner Tageblatt gazetesine bir yazı yazıp “bu tür önlemlerin insanlık dışı ve mantıksız olduğunu” çekinmeden belirtmişti.</p>
<p>Kısacası Einstein’ın kendine bir Yahudi gözüyle bakmasında ve dünya üzerindeki Yahudilerin davasıyla ilgilenmeye başlamasında, Almanya’da yükselen Yahudi düşmanlığı etkili olmuştu. O Siyonizm dahil bütün ırkçı eğilimlerin karşısındaydı. 1919’da Siyonist önder Blumenfeld’e önce, “bir milliyetçiliğin daha ortaya çıktığını görmeyi kabullenemeyeceğini” söyleyecek; ama daha sonra fikir değiştirip “milliyetçiliğe karşıyım fakat Siyonizm taraftarıyım” diyecektir. Sonraki yıllarda ise bu çelişkinin nedenini şöyle ifade edecektir:</p>
<blockquote><p>Hoşgörüsüz, aşağılık, şiddet yanlısı adamların ortasında yaşamak zorunda kalmasaydık evrensel bir insan topluluğunun yararına her türden milletçiliği reddedecek ilk kişi ben olurdum.</p></blockquote>
<p>Kısacası onun Siyonizm anlayışında, milliyetçilerin “siyasi vizyonu” değil, barış ideali ve kültürel gelişme fikri ön plandadır. Onun Siyonizm’den beklentisi, yazının başında da belirtildiği gibi bağımsız bir devlet kurma fikrinden çok Yahudilerin Araplarla barış içinde yaşayabileceği bir yurttur. Bu durumu bozacak her fikrin karşısındadır. Nitekim Weizman kendisini ABD ve İngiltere’ye Yahudi sorununu dile getirmesi için bir gezi teklif ettiğinde Einstein teklifi kabul etmiş ama şunları yazmıştı:</p>
<blockquote><p>Birçok yerde kendini belli eden yüksek gerilimli Yahudi ulusalcılığı her an hoşgörüsüzlüğe ve bağnazlığa dönüşebilecek bir tehlike yaratıyor. Umarım bu durum salt çocuksu bir kafa karışıklığından ibarettir.</p></blockquote>
<p>Fakat Albert Einstein’ın bu düşünceleri gerçekleşmedi ve kurulan İsrail devleti Siyonizm temelleri üzerinde hem ırkçılığa hem dine dayalı olarak yükselmeye başladı. Einstein büyük düş kırıklığı içindeydi. Araplarla birlikte barış içinde yaşama umudu yok olmuş, büyük karamsarlığa kapılmıştı. Sosyalist düşünceli bir insan olarak daha 1945 yılında Siyonizmi savunan 100.000 militanın İsrail’e kabul edileceğini öğrenince şu sözlerle eleştirmişti: “Bu insanlara musibet gözüyle bakıyorum. Yanlış yola sapmış bu canilerle ilgili hiçbir şeyi ne bilmek ne de görmek istiyorum.”</p>
<p>Birçok Yahudi aydın ile birlikte kaleme aldıkları ve 4 Aralık 1948 tarihinde New York Times gazetesinde yayınlanan mektubunda yeni kurulan İsrail devletinin tanımını şöyle yapıyordu: “Faşizmin üç ana özelliği, milliyetçilik, otoriterlik ve ırkçılık, etnik açıdan saf bir devleti savunan mevcut İsrail rejiminin karakteristikleridir.”</p>
<p>Oysa Einstein tüm yaşamını insanlığa ve barışa adamıştı. <a href="http://www.serenti.org/japonyaya-neden-atom-bombasi-atildi/">İlk atom bombasının yapılması</a>yla sonuçlanacak Mannattan Projesi’nin hiçbir aşamasında görev almamasına karşın kimilerince sırf Yahudi kökeni nedeniyle Einstein’ın adının atom bombasıyla birlikte anılması ona karşı yapılan büyük bir haksızlıktır. Oysa 1945’te bu projenin tamamlanmakta olduğunu anladığında, bir mektup yazarak ABD Başkanı Eisenhower’ı bu silahı kullanmaktan vazgeçirmeye çalışan da, ömrünün sonuna kadar silahlardan arındırılmış bir dünyayı savunan da Einstein’dır.</p>
<p>Einstein’ın 1952 yılında kendisine yapılan İsrail Cumhurbaşkanlığı teklifini neden reddettiği hem siyasi görüşleri hem dini inancı incelendiğinde rahatça anlaşılabilir. Güç ya da iktidar peşinde koşan bir insan böyle bir teklifi hemen kabul edebilirdi. Oysa İsrail Cumhurbaşkanı olma teklifini kabul etmek, Einstein için yaşamı boyunca inandığı ve savunduğu tüm fikirleri bir anda kaldırıp çöpe atmak demekti. Oysa Einstein’ı Einstein yapan onun fikirleriydi, savunduğu görüşlerdi; bilime olan tutkusu, doğmalara olan karşıtlığıydı. Yaşamı boyunca insanların dinlerine ya da uluslarına bakmadan hep ezilenlerin tarafında olmayı tercih eden ve sosyalizme olan eğilimini saklamaya gerek duymayan bir insandı. İnsanı ayakta tutanın et ve kemikten oluşmuş bir beden değil, yalnızca fikirleri olduğunu çok iyi bilen Albert Einstein’ın tüm geçmişini yadsıyıp İsrail Cumhurbaşkanı olmasının olanağı yoktu.</p>
<p>18 Nisan 1955’te Princeton Hastanesi’nde dünyaya gözlerini kapamadan birkaç gün önce, İsrail devletinin kuruluşunun 7. yıldönümü için bir demeç hazırlayan Einstein, “olaylara nesnel olarak bakmaya çalıştığını” ve “kimsenin hoşuna gitmeme pahasına da olsa, gerçeğe ve adalete hizmet etme kaygısı taşıdığını” belirtmesi de bu nedenleydi.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/albert-einsteine-israil-cumhurbaskanligi-teklif-edilmisti/">Albert Einstein’a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Edilmişti</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/albert-einsteine-israil-cumhurbaskanligi-teklif-edilmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Benito Mussolini Nasıl Öldü?</title>
		<link>http://www.serenti.org/benito-mussolini-nasil-oldu/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/benito-mussolini-nasil-oldu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 16:54:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Benito Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[faşizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5653</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşi Rachele&#8217;i Garda Gölü kıyılarında ve Gargnano dolaylarındaki Salo&#8217;daki konağında bırakan Benito Mussolini, 17 Nisan 1945 günü, Milano&#8217;ya gitmek üzere yola çıkmıştı. Aslında Otto Skorzeny tarafından 1942 yılında Grandsasso&#8217;dan kurtarıldığından beri Benito Mussolini, durumun tüm kötülüğüne karşın gene de umut doluydu. Çünkü kurtarılışından sonra Adolf Hitler&#8216;le buluştuğunda Führer ona, üzerinde çalışılmakta olan gizli silahların savaşın [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/benito-mussolini-nasil-oldu/">Benito Mussolini Nasıl Öldü?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eşi Rachele&#8217;i Garda Gölü kıyılarında ve Gargnano dolaylarındaki Salo&#8217;daki konağında bırakan <strong>Benito Mussolini</strong>, 17 Nisan 1945 günü, Milano&#8217;ya gitmek üzere yola çıkmıştı. Aslında Otto Skorzeny tarafından 1942 yılında Grandsasso&#8217;dan kurtarıldığından beri Benito Mussolini, durumun tüm kötülüğüne karşın gene de umut doluydu. Çünkü kurtarılışından sonra <strong>Adolf Hitler</strong>&#8216;le buluştuğunda Führer ona, üzerinde çalışılmakta olan gizli silahların savaşın gidişini değiştireceği konusunda güvence vermişti Ama o zamandan beri Müttefikler Normandiya&#8217;ya çıkmışlar ve doğudan başlayan Kızıl Ordu saldırısı da bir sel gibi önüne geleni yıkarak ilerlemeye başlamıştı. İtalya&#8217;daysa İngiliz, Fransız ve ABD kuvvetleri Appenin&#8217;leri aşmış ve Kesserling&#8217;in geri çekilişini bir bozguna dönüştürüvermişlerdi. Üstelik Mussolini için de tıpkı diğer pek çokları gibi artık her şeyin bittiğini ve sonun geldiğini kabul etme zamanı geçmekteydi. Fiziksel olarak Mussolini, Duce&#8217;nin, yani kendi kendisinin gölgesinden baka bir şey değildi artık&#8230;<span id="more-5653"></span></p>
<p>Mussolini, 17 Nisanda Milano’ya doğru yola çıkarken, oradaki Neo-Faşist hükümet kurumlarının yerli yerinde durduğunu düşlüyordu. Oysa bu kuruluşlar artık yalnızca kuramsal olarak yerlerindeydiler. Üstelik denetimi elinde tutan Ulusal Kurtuluş Komitesi&#8217;nin yayınladığı kesin bir de emir vardı: &#8220;Faşist liderler yargılamasız öldürülebilirler.&#8221;</p>
<p>İşin kesin gerçeğini araştırmak ve kabul etmek gerekirse, Mussolini’nin bu dönemde artık ne yaparsa yapsın yazgısının noktalanacağı yeri denetimi altına alamayacağının bilincine hem de kesinlikle varmış olduğu saptanabilir. Bir mektubunda şöyle yazıyordu:</p>
<blockquote><p>Son yaklaşıyor. Artık oturmuş, benim hiç bir katkımın olamayacağı ve bir daha sahneye çıkamayacağım bir acı oyunun perdesinin inmesini bekliyorum&#8230; Bir hata yaptım ve bunu ödeyeceğim. Kuşkusuz ki yaşamım hala bu bedeli ödeyebilecek değerdeyse&#8230;</p></blockquote>
<p>Ayın 21&#8217;inde Bologna ve 23&#8217;ünde de Parma&#8217;nın düştüğü haberleri Milano&#8217;ya ulaşınca, Mussolini&#8217;nin yanındaki faşistler, Almanlardan liderlerini İspanya’ya kaçıracak bir uçak istediler. Mussolini&#8217;nin bu girişimden haberi yoktu. Ama Almanlar isteği geri çevirmekten çekinmediler.</p>
<p>Ayın 24&#8217;ünün sabahında Mussolini, büyük dostu Adolf Hitler&#8217;den son mesajını aldı. Mesajda Kızıl Ordu&#8217;nun Berlin’e girdiği yazılıydı. Aynı gün bir endüstrici olan Gian Riccardo Cella, Duce ile görüşmek istediğini bildirdi. Görüşme sırasında ona, kendisinin Ulusal Kurtuluş Komitesi üyesi olduğunu açıklayarak, Milano&#8217;yu iç savaşın dehşetinden kurtarmak istediklerini bildirdi. Faşizmin ezilmişliği kesinken neden Mussolini de yönetimi devretmiyordu? Mussolini sakinliğini bozmadan bunun ilginç bir öneri olduğunu söyledi. Ancak karşılığında kendisi, yakınları ve yanındakilerle Milano&#8217;daki tüm faşistler için güvence istiyordu. Cella bunları Komite&#8217;ye iletti. Komite, ertesi gün saat 17:00&#8217;de, Milano Kardinali Schuster&#8217;in konutunda bir toplantı önerdi.</p>
<h2>Almanlar Bize İhanet Ettiler</h2>
<p>Ertesi gün kararlaştırılan saatte toplantı başladı. Kardinalin başkanlık yaptığı toplantıda; Mussolini, Mareşal Graziani, faşist bakanlardan Barracu ve Zerbino, Milano Valisi, General Cardona, Marazza ve Arpesani adlı avukatlar ve bir mühendis olan Lombardi hazır bulundular. Mussolini faşistlere ne gibi bir güvence verilebileceğini sorduğunda: &#8220;savaş tutsakları için kabul edilen genel güvenceler&#8221; karşılığını aldı. Mussolini bu kez karşımdakilerin kimin adına konuştuklarını sordu ve &#8220;Ulusal Kurtuluş Komitesi ve Müttefikler adına&#8221; yanıtını aldı.</p>
<p>Öneriye göre Mussolini geceyi Kardinalin evinde geçirecek ve savaş tutsağı niteliğine büründükten sonra Müttefiklerin gelmesine dek gizlenecekti. Mareşal Graziani bu noktada sertçe söze karışıp, &#8220;Bu dostumuz Almanların arkasından çalışmak olur. Böyle bir davranış ne dostluğa ne de dostluğun onuruna sığar&#8221; dedi.</p>
<p>Buna karşılık General Cardona, alaylı bir sesle şunları söyledi: &#8220;Almanlar hakkındaki bu sözleriniz oldukça hatalı. Çünkü onlar daha çok önceden bizim arkamızdan çalışmaya başladılar bile.” Bu sırada Kardinal Schuster de Almanların bir süreden beri İtalyan direnişçileriyle görüşmeler yaptıklarını doğruladı. Mussolini bunu duyar duymaz öfke ve nefretle yerinden fırlayarak haykırmaya başladı: &#8220;Bizi her zaman köpek yerine koydular. Sonunda da arkamızdan vurarak ihanet ediyorlar işte&#8230;”</p>
<p>Sonra, biraz sakinleşmiş olarak Komite üyelerine döndü ve şunları söyledi:</p>
<blockquote><p>Koşullarınızı tümüyle kabul ediyorum. Ancak her şeyden önce gidip Almanları görmek isterdim. Onların suratlarına ihanetlerini, kalleşliklerini ve ne aşağılık yaratıklar olduklarını haykıracağım. Onlar ki yıllardan beri bizi ihanetle suçladılar.  Sonra buraya döner ve ne imzalamamı isterseniz onu imzalarım.</p></blockquote>
<p>Mussolini ve yanındakiler Kardinalin evini terk ettiklerinde saatler akşamın tam 19:15’ini gösteriyordu.</p>
<p>Benito Mussolini geri dönmedi. Almanlarla karşılaştığında dediğini yaparak onları ağza alınmayacak sözlerle aşağıladı durdu gerçi ama daha sonra Milano polis şefi, kendisini Kardinalin evine dönmemesi gerektiğine inandırdı. Çünkü Komite’nin verdiği onur sözünde duracağına inanmıyordu. Olsa olsa Mussolini&#8217;yi halk mahkemesine verirlerdi. Bunun ne anlama geldiğini de faşistlerin tümü çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>25 Nisan 1945 akşamı saat 20:00 sularında Mussolini açık Alfa Romeo marka otomobilinin içinde Milano&#8217;yu terk etti. Ardından da içlerini panik içindeki faşistlerin doldurdukları bir otomobil konvoyu geliyordu. Konvoya, on otomobil ve iki zırhlı kamyondan oluşan bir Alman birliği eşlik etmekteydi. Konvoydaki özel otomobillerden birindeyse, <strong>Mussolini&#8217;nin metresi Clara Petacci</strong> vardı. En arkadan gelen kamyonların içindeyse, irili ufaklı 56 bavula doldurulmuş olarak devlet belgeleri ve Cumhuriyet&#8217;in &#8220;hazinesi&#8221; vardı. Konvoy Como&#8217;ya ulaştığında, gökyüzünden ilk mermilerin izleri görüldü ve ilk patlamalar duyuldu. Milano&#8217;da faşistlerle partizanlar arasındaki çatışma başlamıştı.</p>
<p>Como&#8217;daki son gecesinde Mussolini eşine son mektubunu yazdı: &#8220;Burada yaşantımın son durağında ve kitabımın son sayfasındayım…” Mektubun bundan sonraki bölümlerinde yanındaki faşistlerle birlikte Valtelline&#8217;ya gideceğini yazıyordu. Eşi ve çocuklarına İsviçre&#8217;ye sığınmalarını öğütlüyor ya da Müttefiklere teslim olmalarını öneriyordu. &#8220;Size, istemeyerek verdiğim tüm acı ve zarar için özür dilerim. Fakat bil ki, yaşamım boyunca gerçekten sevdiğim tek kadın sen oldun.” Gecenin ileri bir saatinde Rachele ile telefonla da görüşen Duce şöyle haykırıyordu: &#8220;Burada kimse kalmadı, yapayalnızım&#8230; Rachele, sen yeni bir yaşama başla, bense yazgımı izlemek zorundayım.&#8221;</p>
<p>Ertesi sabah kaçan faşistlerin bıraktıkları boşlukla daha da azalmış olarak yola çıktıklarında Mussolini artık nereye gittiğini bilmiyordu bile. Almanların yani eski dostlarının tutsağı olmuş gibiydi. Gece indiğinde, sadık metresi Clara ona gene yetişti ve onunla birlikte gitmek için ne mümkünse yapacağım söyledi. Ertesi gün yola çıktıklarında Mussolini bir kez daha şaşkınlığa ve yıkıntıya uğradı. Son dayanak olarak gördüğü ve kendisine en çok bağlı sandığı faşistlerin büyük bir bölümü ortadan yok olarak kendi yazgılarını çizmeye gitmişlerdi.</p>
<p>Sürekli olarak kuzeye, İsviçre sınırına doğru yol alıyorlardı. İsviçre hükümetinin, hem de kaç kez Mussolini&#8217;yi sınırlarından içeri alamayacağını açıklamış olmasına karşın o, son bir umutla vatandaşlık alabileceğini ya da hiç olmazsa bir uçakla İspanya’ya kaçabileceğini umut ediyordu.</p>
<p>27 Nisan günü büyük bir şans eseri olarak büyük bir Alman askeri konvoyuna rastladılar ve onun içinde gizlenerek ilerlemeye karar verdiler. Gün batmak üzereydi. Dongo kasabasına yaklaştıkları bir sırada yolun çeşitli engellerle kesilmiş olduğu görüldü. Yolu kesenler 52. Garibaldi Partizan Tugayı&#8217;ndan militanlardı. Başkanları, takma adı Petro olan Pier Luigi Bellini delle Stelle ile kendisine Bili denilmesinden hoşlanan Urbano Lazzaro&#8217;ydu. Konvoy durdu. Partizanlar, kamyonları aramak istediklerini söylediler ve Almanlar bunu kabul etti. İlk iki kamyonda bir şey bulamadılar. Ama üçüncünün örtüsünü araladıklarında tuhaf bir durumla karşılaştılar. Kamyonun en dibinde oturan ve başında Alman miğferi bulunan biri arkaya, sürücü bölümüne doğru kaykılmış yatıyor gibiydi. Partizanlar kuşkuyla bakarlarken Alman askerlerinden biri yavaşça fısıldadı: &#8220;sarhoş.&#8221;</p>
<h2>Mussolini&#8217;nin Kaçışı Son Buluyor</h2>
<p>Ortelli ve Peralli adlı partizanlar tam kamyonun perdesini çekip çıkacaklardı ki, battaniyenin altındaki sarhoş denilen adamın ayağından en iyi deriden pabuçlar olduğunu ve üstelik içerinin karanlığına karşın gene de kapkara güneş gözlükleri taktığını fark ettiler. Aşağı inmesini buyurduklarında hiç karşı çıkmadı; geldi ve kamyondan atlayıverdi. Bir partizan gözlüklerini çekip aldı ve ortalığı bir şaşkınlık çığlığı kapladı: Mussolini&#8217;ydi bu&#8230;</p>
<p>Belediye binasına sokulan Duce soru yağmuruna tutuldu. Savaş ve hükümeti hakkında sorulanları, bir yandan kahvesini yudumlarken öte yandan da rahatlıkla yanıtlıyor ve korkmadığını göstermek istiyordu. Gece gümrük barakalarından birine alındı. Kendisi için hazırlanan kamp yatağına uzandı ama fazla uyuyamadı. Saat gecenin 23:00&#8217;ünü gösterirken uyumuştu ve uyandırıldığında saat henüz 01:00&#8217;i bile bulmamıştı. Direniş liderleri, Komünist partizanların Mussolini’yi öldürmelerinden korkuyorlardı. Amerikalılar yetişinceye dek onun güvenliğini korumak için yola çıkmaları gerekti. Saat sabahın 01:35&#8217;inde Pedro&#8217;nun yönetimindeki bir otomobille yola çıktılar Dongo&#8217;dan çıktıklarında arkadan yetişen bir otomobil tarafından durduruldular. Clara Petacci, bir kez daha Benito Mussolini&#8217;ye yetişti&#8230;</p>
<p>Ve çift artık bir daha ayrılmayacaktı.</p>
<p>Bu sırada, Milano&#8217;da çok önemli kararlar alınıyordu. Ulusal Kurtuluş Komitesi Duce&#8217;yi Amerikalılara teslim etmekten caymıştı. Çünkü biliyorlardı ki, Mussolini tantanalı bir törenle yargılanacak ve bu yargılamada onun kişiliği kadar, İtalyan tarihinin son 20 yılı da yargıç önüne çıkartılacaktır. Hiçbiri Mussolini&#8217;nin yabancılar tarafından yargılanıp öldürülmesinden yana değildi artık&#8230;</p>
<p>Bunun için biri seçildi; güvenilir bir insan olan Walter Audisio. Bir Komünist partizanıydı ve &#8220;Albay Valerio&#8221; adını kullanıyordu. Kendisine yetkilerinin genişliğini belgeleyen kağıtlar verilen Valerio bir otomobile atlayarak, bütün hızıyla Como yoluna düştü. Bu sırada, Mussolini&#8217;nin otomobilini kullanan Pedo, olayları yıllar sonra şöyle anlatır: &#8220;Bir gürültü duydum. Ne olduğunu anlayamadığım için de geceyi bir köylü ailesinin yanında geçirmeye karar verip Bolzanigo&#8217;ya yöneldik.&#8221;</p>
<p>De Maria ailesine ait bu köylü evinde, beyaz badanalı duvarlar, küçük bir masa ve bir iki iskemleyle iki kişilik bir yatağın kapladığı odada, Benito &#8220;Duce&#8221; Mussolini ve metresi son gecelerini geçirdiler. Ertesi sabah ve öğleden sonranın ilk saatleri de evde geçti. Saat 16:00 sularında kapı açıldı ve yağmurluk giymiş bir siville, haki üniformalı iki kişi içeri girdiler. Bu Albay Valerio&#8217;ydu. Mussolini&#8217;ye kendisini serbest bırakmaya geldiklerini söyledi. Mussolini&#8217;nin gözlerinde önce büyük bir zevk ve ardından da mutluluk parıltıları yanıp söndü ve “Sana bir imparatorluk bahşedeceğim” dedi.</p>
<p>Claretta aceleyle giyindi. Bu sırada Mussolini de kaputunu üzerine alıyordu. Bir Fiat 1100&#8217;e binerek hızla uzaklaştılar. Como Gölü&#8217;ne doğru gidiyorlardı. Valerio tarafından göreve getirilen sürücü şöyle anlatıyor:</p>
<blockquote><p>Dikiz aynasından baktığımda arkada oturan çifti görüyordum. Birbirlerine o kadar yakın oturuyorlardı ki, kafaları bir birine değiyordu. Mussolini&#8217;nin rengi soluktu. Kadınsa sakin görünüyordu. İkisinde de bir korkunun belirtileri yoktu.</p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5654 size-large" title="Mussolini'nin cesedi, ölümünün ardından Milano'daki Loreto Meydanı'nda bulunan Standart Oil'e ait benzin istasyonunda ayaklarından asıldı" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/mussolini_olumu-600x426.jpg" alt="Mussolini'nin cesedi" width="600" height="426" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/mussolini_olumu.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/mussolini_olumu-350x249.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/mussolini_olumu-140x100.jpg 140w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Mussolini’nin Ölümü</h2>
<p>Otomobil göl kıyısındaki birçok villadan biri olan Villa Belmonte&#8217;nin kapısı önünde durdu. Valerio arkaya dönerek Mussolini ve Clara&#8217;ya &#8220;dışarı&#8221; dedi. İkisini de bir kaç adım ötedeki bir duvarın dibine itti. Ardından da çok hızlı bir tonla da aldığı emri ve Mussolini&#8217;nin ölüm hükmünü açıkladı.  Mussolini duymamış gibiydi, sanki düşünceleri bambaşka bir yerdeydi. Ama Clara büyük bir direnç gösteriyordu. Mussolini&#8217;ye sarılmış bir ona bir Valerio&#8217;ya bakıyor ve sesinin çıkabildiğince: &#8220;Hayır bunu yapamazsınız&#8221; diye haykırıyordu. Görünüşü korkunç, sesi tiz ve gözlerinde vahşi parıltılar vardı. Valerio kuru ve sakin bir sesle, &#8220;Yana çekilin yoksa sizi de vururum&#8221; dedi. Oysa Clara söylenenleri sanki duymamış gibi Mussolini&#8217;ye iyice yapışmış öylece haykırıyordu.</p>
<p>Valerio elindeki silahın tetiğini çekti. Ama silah ateş almadı. Bu sırada, diğer partizan ona kendi otomatik silahını verdi. Mussolini bu sırada kaputunun önünü açmış, &#8220;göğsümden vurun&#8221; diyordu. Sesi oldukça yüksek çıkmıştı.</p>
<p>Bu anda Clara Mussolini&#8217;nin solunda duruyor ve bu duruşuyla onun önünü kapatıyordu. Valerio tetiği çektiğinde ilk vurulan da Clara Petacci oldu. İlk kurşunda yere yığıldı. Sanki ateş açılmadan önce düşmüş gibiydi. Ne bağırmış ne de çırpınmıştı. Mussolini de hemen onun ardından yıkıldı. Fakat duvar düşüşünü engellemişti. Sanki kayarmışçasına yavaşça düştü. Sağ omzu duvara dayalı kaldığından, eğri büğrü bir şekilde çömelmiş oturuyormuş gibiydi&#8230; Mussolini&#8217;nin gırtlağı dakikalarca hırıldadı durdu. İzleyenler oldukça etkilenmişlerdi. Sanki derin derin soluyor gibiydi. Sonunda Valerio tabancasını çekip yaklaştı, tam kalbini nişanladı ve tetiği çekti. Benito Mussolini 28 Nisan 1945 günü ölmüştü&#8230;</p>
<p>Ertesi gün Mussolini ve metresinin cesetleri bir kamyonete yüklenerek Milano’ya doğru yola çıktı. Halka teşhir etmek sabah saat 9 sularında Loreto Meydanı’na bırakıldı. Loreto Meydanı özellikle seçilmişti. Çünkü çok değil yalnızca bir yıl önce, Nisan 1944’de 15 partizan Müttefiklere yardım ettikleri gerekçesiyle bu meydanda kurşuna dizilmiş ve cesetleri halka teşhir için meydanda bırakılmıştı. Şimdi Mussolini’de aynı yazgıyı paylaşmıştı ama daha sona gelinmemişti. Meydana toplanan kalabalık eline ne geçerse üzerlerine atıyor, kimisi cesetlerin üzerine işiyor, kimisi tükürüyor kimisi ise hıncını cesetleri tekmeleyerek alıyordu. Yerdeki ceset, onlara yıllarca acı çektiren <a href="http://www.serenti.org/benito-mussolini-ve-italyada-fasist-devrim/">İtalyan faşizmi</a>nin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Partizanlar daha sonra Mussolini, Petacci ve diğer faşistlerin cesetlerini meydandaki Standart Oil’e ait benzin istasyonunun tavanına ayaklarından asıldılar. Şimdi yerden bir buçuk metre yüksekte gerilmiş durumda baş aşağı sallanıyorlardı. Bu, özellikle Kuzey İtalya’da neredeyse Ortaçağ’dan beri sürdürülen bir uygulamaydı. Partizanların amacı ise öfkesi bir türlü geçmek bilmeyen kalabalığın cesetlere daha fazla zarar vermesini engellemekti. Gerçekten de halkın öfkesi dinmeye başlamıştı. Çevreyi saran kalabalıktan biri, bir süre sustuktan sonra, &#8220;bu adam mıydı ki, ölümle bedenine en yüce kahramanlığın niteliklerini tanıyıp ermişler mertebesine yükselterek dualarımızdan eksik etmediğimiz&#8221; diye mırıldandı.</p>
<p>Öğleden sonra saat 2’de meydana ulaşan Amerikalı yetkililer cesetlerin indirilmesini ve morga götürülmesini istedi. Yapılan otopsinin ardından Mussolini’nin cesedi kentin kuzeyindeki Musocco mezarlığına gömüldü.</p>
<p>Mussolini’nin ölümü sonrasında yaşananlar Adolf Hitler’i öylesine sarsacaktı ki, aynı akıbete uğramamak için verdiği emir doğrultusunda <a href="http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/">Hitler’in ölümü</a>nden sonra cesedi yakılacaktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/benito-mussolini-nasil-oldu/">Benito Mussolini Nasıl Öldü?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/benito-mussolini-nasil-oldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adolf Hitler Nasıl Öldü?</title>
		<link>http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2017 18:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Eva Braun]]></category>
		<category><![CDATA[Hitler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5648</guid>

					<description><![CDATA[<p>29 Nisan 1945 Pazar akşamı Adolf Hitler&#8216;in Berlin&#8217;deki yeraltı sığınağında alıcı radyoyu dinleyen görevliler, kısa dalga istasyonlarından birinden Radyo Stockholm’den Benito Mussolini&#8217;nin, İtalyan Partizanları tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğünü duydular. Aradan birkaç dakika geçmeden Adolf Hitler haberin metnini okuyordu. İşte Nazi Almanya’sının diktatörü, her zaman hayranlık duyduğu İtalya diktatörünün ölümünü böyle öğrendi. Haberi okumayı bitirdiğinde Hitler [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/">Adolf Hitler Nasıl Öldü?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>29 Nisan 1945 Pazar akşamı <strong>Adolf Hitler</strong>&#8216;in Berlin&#8217;deki yeraltı sığınağında alıcı radyoyu dinleyen görevliler, kısa dalga istasyonlarından birinden Radyo Stockholm’den Benito Mussolini&#8217;nin, İtalyan Partizanları tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğünü duydular. Aradan birkaç dakika geçmeden Adolf Hitler haberin metnini okuyordu. İşte Nazi Almanya’sının diktatörü, her zaman hayranlık duyduğu İtalya diktatörünün ölümünü böyle öğrendi. Haberi okumayı bitirdiğinde Hitler kararını vermiş yazgısının sonunu kendi çizmişti. Ertesi gün de Duçe&#8217;ye katıldı; ölümle&#8230;</p>
<p>16 Nisan 1945’te Mareşal Zhukov&#8217;un saldırısı başladığında, Hitler&#8217;in Alman ulusuna 1000 yıl süreceğini müjdelediği Nazi imparatorluğu, yalnız güneyinde ve Berlin dolaylarında direnebilecek güçte, daracık bir &#8220;koridor&#8221; dan başka bir şey değildi. Kızıl Ordu saldırısı, 250 millik bir çizgide ve saat tam 01:00&#8217;te başladı. Berlin savaşı adıyla bilinen çarpışmalar, 2 Mayıs 1945 günü kentteki son direnişçilerin de teslim oldukları 15:00&#8217;te sona erecektir.</p>
<p>Bütün bu çarpışmalar boyunca Adolf Hitler, Berlin’deki İmparatorluk Yüksek Mahkemesi’nin 15 metre altındaki ünlü sığınağı Führerbunker’den çıkmadı. Berlin ölüyordu. Tepeden yağan mermiler ve bombalarla kentin tüm yapıları alev almış birer birer çöküyorlardı. Kimse Üçüncü Reich&#8217;in çöküşünün kaçınılmaz olduğunu yadsıyamazdı. Artık her şey birkaç gün, hatta saatle ölçülecek kadar belliydi. Ama Berlin&#8217;de bir kişi hala Nazi zaferinin mümkün olabileceğine inanıyor ve bunun için çaba harcıyordu. Bu Adolf Hitler&#8217;di.</p>
<p>Hitler’in son günlerinde, iyiden iyiye bozulduğu kesinlik kazanan sağlık durumunun denetimiyle Yüzbaşı Gerhardt Boldt ilgileniyordu. Saçları neredeyse tamamen aklaşmış Führer&#8217;in fiziksel durumu hakkındaki notlarında şunları yazıyordu:</p>
<blockquote><p>Kafası hafifçe sallanıyor. Sol kolu, sanki felce uğramışçasına yanına sarkmış. Gözlerinde, insanlık dışı inanılmaz bir anlam ve parıltılar var. Yüzü ve gözlerinin altındaki torbacıklardan bu adamın ne denli yorgun, bitkin ve çökmüş olduğunu kolaycacık anlayabilmek mümkün. Tıpkı bir yaşlı bir düşmüş gibi yürüyebilir, o da baston yardımıyla…</p></blockquote>
<p>20 Nisan günü Hitler 56. yaşgününü kutladı. Bu Nazi yönetiminin son resmi kutlama töreniydi. Nazilerden hayatta kalan tüm liderler, Göring, Himmler, Goebels, Ribentrop, Bormann, Keitel, Krebs ve diğerleri toplantıda hazır bulundular. Hitler, sığınağının dar beton koridorunun iki yanına sıralanan dostlarının arasından geçip onların ellerini sıkıyor ve kutlamaları kabul ediyordu. Nazi liderleri bir zamanlar taptıkları liderin artık bir insan artığına dönmüş hayali karşısında olduklarını biliyor, ama gene de saygıda kusur etmiyorlardı. Hitler kutlamanın ardından sığınağın dışına çıktı ve Berlin’i savunmak için yeni oluşturulan iki birliği denetledi. Berlin’i savunacak birliklerden birinin askerleri, Hitler Gençlik Örgütü’nün henüz 14-15 yaşlarındaki çocuklarından başkası değildir.</p>
<p>Himmler kuzeydeki, Göring ise güneydeki karargahlarından gelmişlerdi ve Nazi Almanya’sının bu iki önemli kişisinin ortak tek yanları vardı: her ikisi de artık her şeyin bittiğini biliyorlardı. Tek umutları kalmıştı o da Batı&#8217;yla ayrı bir barış anlaşması imzalayabilmek. Bu arada Himmler, İsveç krallık soyundan tanıdıkları aracılığıyla kendi canını ve geleceğini kurtarma çabasına girmişti bile. Ama bu toplantıda Hitler&#8217;den savaşmayı bırakmasını isteyecek kadar ileri gitti. Hitler bunu kesinlikle reddetti. Himmler bu kez de Berlin&#8217;i terk etmelerini önerdi. Hitler bunu da reddetti. O hâlâ Nazilerin savaşı kazanabileceklerine inanıyordu. Onların önünde, SSCB&#8217;nin Berlin&#8217;e saldırmak cüretini göstermekle sonlarını hazırladıklarını ileri sürdü&#8230; Çünkü ona göre, Kızıl Ordu&#8217;nun Berlin dışında yok edilmesi mümkündü.</p>
<h2>Herkes Bana İhanet Etti</h2>
<p>Nitekim 21 Nisan sabahı ilk işi bir saldırı düzenlenmesini emretmek oldu. SS Generali Felix Steiner bu saldırıyı yönetecekti. Bütün iş XI. Ordu&#8217;ya düşüyordu ve Rusların dize gelmeleri an sorunuydu. O günün ikindisinde, olağan askeri toplantı yapıldığında Hitler coşkuyla XI. Ordunun saldırısının ne sonuç verdiğini sordu. Salonda çıt çıkmıyordu. &#8220;Yanıt istedim&#8221; diye haykırdı Hitler. General Jodl konuşmaya başladı. Berlin&#8217;i savunan kuvvetler o denli dağınıktı ki, onları karşı saldırıya geçebilecek tek bir ordu şeklinde toparlayabilmek mümkün olamamıştı. Oysa işin gerçeğinde, XI. Ordu yalnızca Hitler&#8217;in bozuk dengeli kafasında varlığını koruyan ve yok olmuş bir ordudan başka bir şey değildi. Üstelik Steiner&#8217;e söz konusu orduyu toparlayabilmek için kentin kuzeyindeki savunma hatlarından asker çekilmiş ve Kızıl Ordu&#8217;nun karşısında boş siperler bırakmışlardı. Bunu sezen Ruslar tüm güçleriyle saldırmaktan geri kalmıyorlardı. Ve nitekim toplantı daha sona ermeden, Kızıl Ordu öncüleri bu gediklerden Berlin&#8217;e girmeye başlamışlardı bile.</p>
<p>Hitler, ara sıra gelen o delilik bunalımlarından birine düştü. &#8220;SS&#8217;ler bana ihanet etti. Bu asla düşünemeyeceğim bir şeydi&#8230; Hem de SS&#8217;ler&#8221; diye haykırıyordu. Sözünü ettiği kişiler Goering ve Himmler’den başkası değildi. İkisi de 20 Nisan akşamı Berlin’i terk etmişti. Uzun süre bağırmasını sürdürdü. Her şeyi, herkesi suçluyor ve en ağır cezaları vermekle tehdit ediyordu. Keitel&#8217;i Berlin&#8217;in elli mil kadar dışındaki XII. Ordu&#8217;nun komutanı General Çenek ile görüşmeye yolladı Umudu, yetenekli bir general olan Wenc&#8217;in Berlin&#8217;e yürüyüp Kızıl Ordu&#8217;yu yeneceğiydi Bu Hitler&#8217;in kafasındaki son düşünce oldu&#8230; 22-23 Nisan günlerinden sonra, zamanının büyük bir bölümünü harita başında, Wench&#8217;in ordusunun &#8220;Asyalı saldırganları&#8221; geldikleri yere yollamak için ilerleyişini hayal ederek geçirdi.</p>
<p>Oysa Wenck&#8217;in elindeki ordu gerçek kuvvetiyle neydi? Yalnızca yaşları iyice küçülmüş yedekler, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın emekli savaşçıları ve Hitler Gençliği Örgütü&#8217;nün çocuk yaştaki üyeleri&#8230; Ama yetenekli ve sadık general gene de emre uydu ve ilerlemeye başladı. Potsdam&#8217;ın yakınlarına geldiğinde, en az kendisi kadar yıpranmış ve üstelik silah ve cephanesi kalmamış olan General Busse&#8217;nin 40.000 askeriyle birleşti. İki general kafa kafaya verdiler ve düşündüler. O ana dek her türlü emre boyun eğen askerler artık kendi canlarını düşünüyor ve yitirilmiş bir savaşın sonunda verilecek emirlerin uygulanmayacağını belli ediyorlardı. Artık yapacak bir şey yoktu. İş bu noktaya geldiğinde bile böylesine emirler yağdıran bir deliye uyulmazdı. İki general, kılıç artığı ordularını toplayıp Amerikan hatlarına doğru ilerlemeye başladılar. Rusların tutsağı olmaktansa, Amerikalılara teslim olmayı yeğlemişlerdi.</p>
<p>Aslında, Hitler&#8217;in tepesine yağan bombalardan korunmasını sağlayan beton sığınak, aynı zamanda içindekilerin gerçeklerden de soyutlanmalarını sağlıyor gibiydi. Koridorlarda Hitler, her gün bir başka genelkurmay toplantısı düzenliyor ve &#8220;Berlin kurtarılacak demiştim. Emirlerim neden dinlenmiyor? Heinrich nerde? Wenck&#8217;in ordusu nerde kaldı?&#8221; gibi saçma sapan ve gerçek dışı sözlerle çevresindekileri azarlıyordu.</p>
<p>28 Nisan günü Wenck&#8217;in ordusuyla birlikte teslim olduğu haberini getiren mesajı okuduğuna tanık olanlar Hitler&#8217;in tek söz etmediğini, yalnızca odadan çekilmekle yetindiğini anlatmışlardır. Artık Kızıl Ordu, Başbakanlık binasında yalnızca birkaç yüz metre uzaktaydı. Hitler bile yenilgiye boyun eğmişti O gece emir erine, <strong>Eva Braun</strong> ile evlenmek istediğini söyledi, ölmeden önce evlenecekti&#8230; Sovyetlere karşı savaşan bir belediye encümeni nikahı kıymak için alelacele sığınağa getirildi. Goebbels de bu evliliğin tanığı olarak sığınağa çağrıldı. Tarih 29 Nisan 1945 gününe geçildiğini gösterirken, geceyarısından bir kaç dakika sonra Hitler, mutluluk ve çöküş yıllarındaki sevgilisi Eva Braun ile evlenmişti. Evlilik işlemleri bittikten sonra sıra defteri imzalamaya geldiğinde Eva kalemi eline adlı ve &#8220;Eva B&#8230;&#8221; yazdıktan sonra hatasını fark ederek &#8220;B&#8221; harfini çizdi ve &#8220;Eva Hitler neo Braun&#8221; yazdı.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-5649 size-large" title="Adolf Hitler, Eva Braun ve Hitler'in köpeği Blondi" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/adolf_hitler_eva_braun_blon-600x437.jpg" alt="Adolf Hitler ve Eva Braun" width="600" height="437" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/adolf_hitler_eva_braun_blon.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/adolf_hitler_eva_braun_blon-350x255.jpg 350w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Hitler’in Son Saatleri</h2>
<p>Bunu izleyen birkaç saat içinde Hitler vasiyetini yazdırdı. Bu vasiyette en ufak bir öz eleştiri ya da pişmanlık yoktur. Yalnızca o gerçekleri olduğu gibi görebilmiştir:</p>
<blockquote><p>1939&#8217;da benim ya da Almanların tümünü savaş istediğini düşünmek yanlıştır. Oysa savaş uluslararası Yahudi örgütleri tarafından istenip kışkırtılıyordu. Bütün çabamla onları silahsızlığa itmek istedim. Ama kabul ettiremedim. Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra da belirttiğim gibi Büyük Britanya ile savaşmak istemiyordum. Ne de ABD ile savaşmak arzusundaydım. Yıkık kentlerimiz, bizim sonumuzu getiren ve olayların gerçek sorumlusu olanlara karşı nefretimizi her zaman canlı tutacaktır. Bu sorumlu, uluslararası Yahudiliğin ajanlarıdır.</p></blockquote>
<p>Mektubun yazılması, Eva ile Adolf&#8217;un evliliklerinin kutlanması için düzenlenen bir kokteyl nedeniyle açıkça yarıda kalmıştır. Konuklarını uğurlarken Hitler ansızın, &#8220;<a href="http://www.serenti.org/nasyonal-sosyalizm-nedir/">Nasyonal Sosyalizm</a> ölmüştür. Oyunu kaybettik. Şimdi yapabileceğimiz onurlu bir şekilde ölebilmektir. Başka şey yoktur&#8221; demekten kendini alamamıştır.</p>
<p>Ama 29 Nisan günü öncekilerden hiç de farklı geçmemiş ve Hitler yıllardır uyguladığı programını uygulamış, toplantılarını yapmıştır.</p>
<p>30 Nisan günü saat sabahın 02:00&#8217;sinde sığınaktaki tüm kadınları bir araya toplamış ve onların ağzından, kendisine dileyecekleri başsağlıklarını kabul etmiştir. Ardından, Borman tarafından kendisine 1941 yılında armağan edilen Alman kurdu cinsi köpeği Blondi’yi ve yavrularını üzüntülü gözlerle son kez sevdi. Doktora, Blondi’yi ve yavrularını zehirlemesi için emir verdikten sonra odasına çekildi.</p>
<p>Adolf Hitler&#8217;in son günü başlamıştır artık&#8230; Sabah saat 10.00&#8242; da Hitler üzerinde yepyeni bir üniforma ve tüm nişanları, madalyaları takarak dışarı çıkar. Son haberleri dinler. Haberlerde: &#8220;Ruslar ilerliyorlar, tüm direniş kırılmıştır. Rus orduları en geç yarın Başbakanlık binasına girmiş olacaklardır&#8221; denilmektedir…</p>
<p>Gençlik Örgütü lideri Axmann heyecan ve umutsuzlukla atılır: “Hâlâ 200 askerim ve bir tankım var. Bırakın da buradan kaçmayı deneyelim. Hitler bu öneriyi kafasını sallayarak reddeder ve: &#8220;Hayır! Hayır, yararı yok. Ben ölmeliyim&#8230;&#8221; der.</p>
<p>Hitler eşiyle son yemeğini yedikten sonra bir kez daha yakınlarıyla vedalaşır. Goebbels ile vedalaşırken iyiden iyiye duygulanır. Çünkü onun ve eşinin, çocuklarıyla birlikte kendilerini öldürmeye karar verdiklerini yeni öğrenmiştir. Kendi altın haç madalyasını çıkartıp Goebbels&#8217;in boynuna takar iki Nazi öpüşürler.</p>
<p>Hitler&#8217;in emir subayı Heinz Linge, bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:</p>
<blockquote><p>Odaya, bana emredildiği gibi iki tabanca bıraktım. Bunlardan biri PP-7.65&#8217;iik ikinciyse 6.35&#8217;likti. Bu Eva Braun içindi. Saat 03.35&#8217;te tek bir patlama duyduk. İkincisi duyulmadı. Yaklaşık bir çeyrek sonra odaya girdim. Hitler bir koltukta oturuyordu. 7.65&#8217;liği kullanmış ve sağ şakağına ateş etmişti. Söylenildiği gibi ağzına değil. Eva Braun ise yanında dizleri dibinde kıvrılıp kalmıştı. Tabanca yerine zehri yeğlemişti o&#8230;</p></blockquote>
<p>Mussolini’nin bacaklarından asılarak halk tarafından aşağılanması onu öylesine etkilemişti ki, Hitler ölümünden önce kendisinin ve eşinin cesetlerinin tanınmayacak derecede yakılmasını istemişti. Cesetlerinin Kızıl Ordu&#8217;nun eline geçmesini ve aynı yazgıya uğramak istemiyordu. Bormann&#8217;ın emirleriyle 180 litre petrol bulundu. Odadakiler Bormann, Dr. Stumpfeggar, Linge, Kempka ve bir iki kişi daha cesetleri sığınağın demir kapısına çıkan 39 basamağı tırmanıp bahçeye taşıdılar. Dışarda ateş ve çelik yağıyordu. Cesetleri kapıdan üç metre dışarı yatırdılar. Linge ve Kempka petrolü döktüler. Linge ateşe verdi&#8230;</p>
<p>Aradan bir saat geçmesine karşın toprağın petrolü emmesi nedeniyle cesetler tam anlamıyla yanmamışlardı. Bu nedenle Linge, cesetlerin bir bomba deliğine yerleştirilmelerini emretti. Bu kez görev başarılmıştı.</p>
<h2>Hitler’in Ölümü Üzerine Komplo Teorileri</h2>
<p>Ne var ki Hitler&#8217;in ölümünün gerçek yüzü konusunda birçok söylentiler çıkmış ve Hitler’in nasıl öldüğü üzerine spekülasyonlar yapılmıştır. Bu konuda özellikle Berlin&#8217;e giren SSCB askerlerinin sözleri ilginçtir. Örneğin Maraşal Zhukov 9 Haziran 1945&#8217;teki basın toplantısında: &#8220;Durum çok esrarengizdir. Hitler&#8217;in cesedini tanıyıp saptayamadık. Son anda ve hava yoluyla Berlin&#8217;den kaçmış olabilir. Ama karayoluyla asla!” der. Zhukov bu konuda haklıdır. Çünkü Kızıl Ordu askerleri Berlin’in düşmesinden yalnızca 2 ya da 3 gün önce bir Alman uçağının Berlin semalarında uçtuğuna tanık olmuşlardı. Hitler uçakla kaçış olabilirdi ama karayoluyla bu olanaksızdı. Hitler’in Berlin’den kaçmasını önlemek için Kızıl Ordu Stalin’in emriyle kente bir noktadan değil, birçok noktadan birden tüm yolları denetim altına alarak girmişti.</p>
<p>Aynı şekilde Joseph Stalin&#8217;de birçok konuşmasında Hitler’in ölmediğini dile getiriyordu. Örneğin ABD temsilcisi Truman Hopkins&#8217;le yaptığı konuşmada “Bormann, Goebbels ve Hitler, kaçıp yeraltına inmiş olabilirler.” Hatta bazen bu konuda Müttefikleri bile suçlamış ve Hitler’in İngiltere’de saklandığını ima etmişti. Ardından 17 Temmuz&#8217;da Potstam’da bu kuşkusunu şöyle dile getirir: &#8220;Sanırım ki Hitler kaçmış ve İspanya ya da Arjantin&#8217;e gitmiştir.”</p>
<p>Hitler’in ölmeyip Arjantin’e kaçtığı iddiası, U530 ve U977 kodlu iki <a href="http://www.serenti.org/denizalti-efsanesi-u-bootlar/">U-boot</a>’un Berlin’in düşüşünden üç ay sonra Arjantin’de ortaya çıkışına dayanır. Bu durum, iki denizaltının birinde Adolf Hitler’in bulunduğu ve kendisine hayran olan dönemin Arjantin diktatörü Juan Peron tarafından koruma altına alındığı söylentilerinin doğmasına neden oldu. U530’un yolcuları arasında Hitler’in olmasına olanak yoktu. Zira gemi Mart 1945’ten bu yana denizdeydi. Ama U977 kodlu denizaltı soru işaretleri barındırıyordu. Denzialtı, Berlin’in düştüğü güne Norveç’ten ayrılmamıştı. Hitler sözü edilen uçakla Berlin’den Norveç’e gelmiş ve ardından U977 kodlu denizaltına binerek Arjantin’e kaçmış olabilirdi. Denizaltıların mürettebatı Arjantin’e gelen FBI ajanları tarafından günlerce sorgulandı. Hiçbiri yolcuların içinde Adolf Hitler’i ya da biraz olsun ona benzeyen hiç kimseyi görmemişti. Ne var ki Hitler&#8217;in Arjantin&#8217;e kaçtığı üzerine yapılan komplo teorileri yıllarca sürdü. Örneğin Gerard Williams ve Simon Dunstan yıllar sonra &#8220;Grey Wolf: The Escape of Adolf Hitler (Bozkurt: Adolf Hitler&#8217;in Kaçışı) adlı kitabında Hitler&#8217;in Arjantin&#8217;e kaçmayı başardığını ve 13 Şubat 1962&#8217;de 2 kız çocuk babası olarak burada öldüğünü iddia etti.</p>
<p>Aslında bu komplo teorileri ortaya atıldığında Hitler ile Eva&#8217;nın cesetleri çoktan bulunmuştu ve Stalin Hitler’in intihar ettiğini biliyordu. Sovyet askerlerin gördükleri uçak ise, ünlü deneme pilotu Hana Reitsch’in binlerce bombanın çıkardığı yangının ateşiyle kızıla çalan Berlin’e inmeyi başaran son uçaktı. Şu öngörülebilir ki, Stalin Hitler&#8217;in bir mit kahramanı olmasını ve Nazizm’in bir umutla varlığını sürdürmesini istemediğinden Hitler’in kaçtığı ve ulusunu terk ettiği söylentilerini özellikle yaydırmıştır.</p>
<p>Hitler&#8217;in kalıntıları Nazi liderlerinden geriye kalanlara gösterilmiş ve kömürleşmiş kalıntının çene kemiğinin Hitler&#8217;inki olduğu bizzat onun dişçisi tarafından tanınmıştır. Tuhaftı ama tüm dünyaya kafa tutan Hitler dişçi koltuğuna oturmaktan hep korkmuştu. Kişisel dişçisi Johannes Blaschke’ye yaşamının geri kalanında bir daha dişçi görmek istemediğini söylemiş ve kendisini ölene kadar idare edecek bir kanal yapmasını istemişti. İşte dişçisin bu tedavi sırasında çektiği çene röntgeni, kömürleşmiş cesetteki dişlerle karşılaştırılmış ve cesedin Hitler’e ait olduğu anlaşılmıştı. Ancak cesette siyanür izlerine rastlanması ve diğer yanık cesetlerdekiler gibi ağız dolaylarından cam kırıklarının bulunması, ölümün yalnız silahla değil zehirle gerçekleştirildiğini de ortaya koymaktadır. Hitler’in cesedi hakkındaki otopsi raporu 8 Mayıs 1945 günü tamamlanmış ve Haziran ayı başında diğer belgelerle birlikte Stalin’e sunulmuştur.</p>
<p>Stalin yalnızca otopsi sonuçlarını dünyadan saklamakla kalmadı aynı zamanda ellerinde olan Hitler’in diş ve medikal raporlarını da inkar etti. Hitler’in ölümü hakkında bilgi sahibi olan Alman tanıkları da hapse atarak yıllar boyunca sürecek bir spekülasyonun başlamasına neden oldu. Hitler’in cesedine ait bu kalıntılar ancak Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıktı.</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/">Adolf Hitler Nasıl Öldü?</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/adolf-hitler-nasil-oldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnce Hastalık Veremin Tarihçesi</title>
		<link>http://www.serenti.org/ince-hastalik-veremin-tarihcesi/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/ince-hastalik-veremin-tarihcesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2017 21:21:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[tüberküloz]]></category>
		<category><![CDATA[verem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=5630</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi kadar eski olan verem, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. Batılılar ona Beyaz Ölüm (White Death), Beyaz Veba (White Pleque) ve binlerce insanın yaşamını sonlandırdığı için Ölümün Kaptanı (Captain of Death) adını taktılar; Türk insanının dilindeki karşılığı ise İnce Hastalık ya da Duman oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/ince-hastalik-veremin-tarihcesi/">İnce Hastalık Veremin Tarihçesi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi kadar eski olan <strong>verem</strong>, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. Batılılar ona <strong>Beyaz Ölüm</strong> (White Death), Beyaz Veba (White Pleque) ve binlerce insanın yaşamını sonlandırdığı için <strong>Ölümün Kaptanı</strong> (Captain of Death) adını taktılar; Türk insanının dilindeki karşılığı ise <strong>İnce Hastalık </strong>ya da Duman oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı olduğu bilinmeyen bu illet, 20. yüzyılda geriledi ama yakın dönemde yeniden küresel bir tehdit haline geldi. Çünkü vereme neden olan “Mycobacterium tuberculosis” basili suda, çayırda, doğada hemen her yerde bulunuyor. Hatta tıpkı milyarlarca diğer insan gibi sizin vücudunuzda bile! Diğer enfeksiyonlu hastalıklarda olduğu gibi, vücudunuza girer girmez hemen aktif olmuyor. Aylarca hatta yıllarca hastalık yapmadan bekliyor. Geçim sıkıntısı, gıdasızlık ya da dengesiz beslenme, uykusuzluk, yorgunluk, içki ve sigara, rutubetli ve karanlık ev yaşamı gibi koşulların vücut direncini düşürdüğü anları sabırla bekleyip sonra hamlesini yapıyor.</p>
<p>Evrimsel kökeninin yaklaşık 15.000 yıl önceye dayandığı tahmin edilen tüberküloz basilinin insanoğluna ilk olarak hangi tarihte bulaştığı bilinmiyor. Ancak İsrail’in Hayfa kenti yakınındaki neolitik dönemden kalma Alit-Yam köyündeki 9.000 yıllık insan kalıntılarındaki ve Almanya’da Heildelberg yakınında bir mezardan çıkartılan 10 bin yaşındaki bir iskeletin omurga kemiklerindeki verem izleri insanoğluyla veremin tanışmasının ne kadar önceye dayandığını gösteriyor. Vereme neden olan ise insanoğlundan çok daha uzun süredir yerkürenin istenmeyen konuğu. Doğada, suda, çayırda hemen her yerde bulunan basilin yaşı 300 milyon yıldan daha fazla. İnsanlara bulaşması ise sığırların evcilleştirilmesiyle başladı. Yemek için büyük baş hayvan beslemeye başlayan insanlar, bunların sütü ve etiyle ilk kez sığır tipi verem basili olan “Mycobacterium Bovis” ile karşılaştılar. Yine de tüberkülozun bu ilk döneminde hastalığın yayılma seyri oldukça düşüktür. Çünkü kalabalık nüfusa sahip yerleşim birimleri henüz tarih sahnesine çıkmamıştır.</p>
<p>Yerleşik düzene geçişin hızlanması ile birlikte tüberküloz daha sık görülmeye başlar. Örneğin MÖ 3000-2400 tarihlerine ait pek çok Mısır mumyasında verem bulguları gözlemlenmiştir. MÖ 1550‘ye ait Ebers papirüsünde ise ayrıntılı verem tarifleri ve tedavi önerileri var. Hastalıktan Eski Ahit&#8217;te de bahsediliyor. Verem Antik Çağ&#8217;da “phitisis” (sönme) adıyla biliniyordu ve Hipokrat tarafından bulgu ve belirtileri net şekilde tanımlanmıştı. Yine de tedavi yöntemleri oldukça şaşırtıcıydı. Hastalıktan kurtulmak için 10-15 bardak kaynatılmamış, inek ya da eşek sütü içilmesi, günde 10’dan fazla yumurta yenmesi, içine kurt karaciğeri, eşek eti sosu, domuz dili kurusu, bal karıştırılmış geyik tırnağı katılan şarap içilmesi; erkek çocuğu doğurmuş esmer kadının sütünün içilmesini öneriyorlardı. Daha sonraları, karanlık yerde yaşamanın hastalığa iyi geldiği düşüncesiyle veremliler mağaralarda mum ışığı altında zamanlarını geçirmeye başladılar. Elbette ki bu yöntemler hiçbir işe yaramadı.</p>
<p>Roma İmparatoru Marcus Aurelius&#8217;un hekimi olan Galen, 174 yılında tüberkülozu ateş, terleme ve hemooptizi (kanlı balgam) belirtileriyle tanılıyor ve temiz hava, süt, egzersiz ve deniz seyahati tavsiye ediyordu; Latincede “consummatio&#8217; (tükeniş) olarak adlandırılmıştı. <a href="http://www.serenti.org/ibni-sinanin-hayati/">İbni Sina</a> 11. yüzyılda “El-Kanun fit-tıb” adlı eserinde, veremi insandan insana bulaştığını yazmıştı.</p>
<p><a href="http://www.serenti.org/ortacag-avrupasinin-kabusu-kara-olum/">Ortaçağ Avrupa&#8217;sında veba</a>, tifüs, çiçek ve hatta cüzzam daha yaygındı. Akciğer vereminden daha çok &#8220;skrofulus” denen lenf bezi veremi görülüyordu. İngiltere Kralı VIII. Henry&#8217;nin oğlu VI. Edward 15. yüzyılda veremden öldü, Fransa kralı IX. Charles da bu hastalıktan hayatını kaybetti. Avrupa&#8217;da nüfusun artışıyla paralel bulaşma da artıyordu. Ama tedavi yöntemleri ne yazık ki bilimsel olmaktan hâlâ çok uzaktı. Tıpkı veba gibi veremin de günah işleyen insanlara Tanrının gönderdiği bir ceza olarak bakılıyordu. Hastalığa neden olan şeytanın insanın içinden çıkarılması için hastayı kusturmak, terletmek, kanını akıtmak ve bağırsaklarını lavman ya da müshil ile temizlemek gerekiyordu!</p>
<h2>Sanayi Devrimi Verem Salgınını Körüklüyor</h2>
<p>Tüberküloz çok eskiden beri bilinen bir hastalık olmasına karşın, Sanayi Devrimi’yle birlikte insanların kentlerde yoğun ve kötü koşullarda yaşamaya başlamasıyla salgın haline dönüştü. Kalabalık şehirler ve yoksulluk salgınları körüklüyor, verem salgınları barınma ve beslenme sorunları içindeki savunmasız insan yığınlarını dalga dalga vuruyordu. Manchester’daki fabrikalarda çalışan göçmen İrlandalıların çoğu, Sanayi Devrimi’nin kötü barınma ve beslenme koşulları altında genç yaşta veremden ölmüştü. Eşi de tüberkülozdan ölen DuBois bu duruma şöyle isyan ediyordu: “Verem epidemisi kapitalist toplumun insafsız emek sömürüsünü nedeniyle ödemek zorunda olduğu kefarettir.”</p>
<p>Hastalığın önemli belirtisi yüksek ateş, eski çağlardan beri biliniyordu. 1710’da Alman fizikçi Fahrenheit termometreyi icat etti; fakat yarım metrelik bu cihaz ateşi ancak rektumdan ölçebildiği için 1868 yılına kadar klinik anlamda kullanıma giremedi. Stetoskopun mucidi olan Fransız doktor Laennec, veremli hastaların muayene bulgularını ve ölen hastaların otopsilerinden elde ettiği bulguları 1766&#8217;de “Tüberküloz Üzerine İncelemeler” başlığı altında yayınladı (&#8220;tüberküloz&#8221; sözcüğü Latince bir sözcüktü ve ilk kez kullanılıyordu). Tarihin bir cilvesi olsa gerek, kendisini de aynı akıbetten kurtaramayan Laennec 1820&#8217;da tüberkülozdan öldü.</p>
<p>Verem 1800’lere kadar hızla yayılmış, Batı Avrupa&#8217;da hemen hemen enfekte olmayan insan kalmamıştı. Batı Avrupa’daki ölümlerin % 25’inin nedeni veremdi. O yıllarda verem Batı Avrupa dışında o derece yaygın değildi. Örneğin 1880&#8217;lerde Rusya&#8217;da oldukça seyrek rastlanıyordu. Amerika kıtasına ise sömürgeciler tarafından getirilmişti. Buffalolarla neredeyse içi içe yaşayan Amerikan yerlilerinin sığırlardan geçen vereme karşı bağışıklıkları vardı. Ama sömürgecilerin Avrupa’dan getirdikleri gerçek vereme karşı en ufak bağışıklığı olmayan Amerikan yerlileri, tıpkı çiçek mikrobundan olduğu gibi kısa sürede hastalanmış ve büyük kayıplar vermişti.</p>
<p>Tedavi yöntemleri kimi zaman korkunç, kimi zaman ise gülünçtü. Sebebi bilinmeyen hastalık, fırsatçılar için de elbette bir rant yöntemi oldu ve şarlatanlar türedi. Kan alma, müshil verme, lavman, eter gibi tedaviler uygulanıyordu. Örneğin İngiltere’de ünlü bir hekim Thomas Sydenheim veremin tedavisi için “atla gezinti&#8217; tavsiye ediyordu. Fransız Devrimi’nde Lavoisier’nin idamına karar veren Dr. Jean-Paul Maral, kendi adını verdiği, içinde aslında yalnızca kalsiyum fosfat bulunan özel bir solüsyonu pazarlıyordu! Taze insan kanı içme gibi korkunç metotlar bile denendi. Hatta bu amaçla İspanya’nın Andalucuia bölgesinde 8 yaşındaki bir çocuk kaçırılıp, koltuk altı bıçakla kesildi ve buradan akan taze kan zengin bir verem hastasına içirildi. Cerrahi tedavi olarak da “pulmoner kollaps” (akciğerin hasta kısmının söndürülmesi) yöntemi uygulanıyordu.</p>
<p>Hastalığın yüzyıllardır insandan insana bulaştığı bilindiği halde, bu durum bilimsel anlamda bir türlü kanıtlanamamıştı. Fransız hekim Jean Antoine Villemin, 1865’te Paris Tıp Akademisi&#8217;nde bütün özelliklerini saptayarak ilk kez veremin bulaşıcı olduğunu öne sürdü.</p>
<p>1850’de Hermann Brehmer tarafından tüberküloz tedavisi için Silezya’nın bugün Polonya sınırları içinde olan Sokolowsko (Gobersdorf) köyünde tarihteki ilk sanatoryum açıldı. Temiz hava, iyi beslenme, zengin bir diyet, hafif egzersiz ve dinlenme vaat eden tüberküloz sanatoryumları, 19. yüzyıl sonlarından itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Bundan en çok yararlanan ülke, yüksek dağlara ve temiz dağ havasına sahip İsviçre oldu. Neredeyse tüm veremli zengin hastaların ilk durağı artık İsviçre’ydi. Dünyada ilk verem savaş dispanseri 1887 Edinburg’da Robert Philips tarafından kuruldu. 1899’da Amerika&#8217;da deniz seviyesinde ilk verem hastanesi açıldı.</p>
<p>19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa&#8217;daki en büyük tehdit olan tüberküloz en çok kalabalık şehirleri vuruyordu ve Berlin bir numaralı kurbandı. Yeni doğan her üç bebekten biri veremden kaybediliyordu; 25-40 yaş aralığında ölen her iki kişiden birinde ölüm nedeni veremdi. Üstelik bu yüzyılda birçok ünlü sanatçı da veremin kurbanları arasındaydı. Moliere, Anton Çehov, Franz Kafka, Frederic Chopin, Frederich Schiller, Paganini gibi birçok ünlü sanatçının veremden ölmesi nedeniyle verem ile zeka arasında doğrudan bağlantı kuranlar bile oldu. Örneğin “Üç Silahşörler”in yazarı olan Alexandre Dumas Fils, olmadığı halde kendisinin de tüberküloz hastası olduğunu ima eden yazılar kaleme aldı. Kanadalı gazeteci Andrew Nikiforuk, 19. yüzyılda veremden ölen sanatçıların sayısının Toronto kentinin telefon rehberinden daha kalabalık olduğunu söyler.</p>
<h2>Veremin Tedavi Edilebilir Bir Hastalık Haline Gelmesi</h2>
<p>1870-1871 Prusya-Fransa savaşında askerlerin yaralarındaki mikrobik etkenleri bulan ve 1876&#8217;da şarbon mikrobunu keşfeden Dr. Kobert Koch (1843-1910), 1880’de Berlin&#8217;de Kraliyet Sağlık Dairesi Bakteriyoloji Laboratuvarı direktörlüğüne getirildi ve çalışmaları için gerekli metodolojiyi bu büroda geliştirdi. Dr. Koch hastaların ifrazatından alınan materyalde mikroskop altında tüberküloz bakterisini gösterdiği gibi, aynı materyalden bir deney tüpünde üretmeyi ve deneysel olarak hastalık bulaştırdığı hayvanlarda da aynı mikroorganizmayı göstermeyi başardı. Dr. Koch, 24 Mart 1882&#8217;de tüberküloz basilini bulduğunu ilan etti. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) daha sonra bu tarihi Dünya Tüberküloz Günü ilan etmiştir. Koch bu çalışmasıyla 1905’te Nobel ödülüne layık görüldü.</p>
<p>1895’te X ışınlarının keşfi verem teşhisinde çığır açtı. Bu sayede sanatoryumlar bakteriyolojik ve fluoroskopik incelemelerin yapıldığı tüberküloz tedavi ve araştırma merkezleri haline geldi. 1921&#8217;de Paris&#8217;te Pasteur Enstitüsü’nde Calmette ve Guerin isimli araştırmacılar verem aşısını geliştirdiler. Hastalık yapma potansiyeli olmayan verem mikroplarından yapılan bu aşı, <strong>BCG</strong> (Basille Calmette Guerin) olarak bilinir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5632 size-large" title="Verem günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/verem-600x478.jpg" alt="Verem" width="600" height="478" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/verem-600x478.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/verem-350x279.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2017/01/verem.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Aynı yıl Paris&#8217;te tüberkülozlu annelerden doğan 600 bebek BCG ile aşılandı ve bu bebeklerden hiçbiri daha sonra hastalanmadı. 1943&#8217;te PAS, 20 Kasım 1944&#8217;te Amerika&#8217;da Selman Walksman tarafından Streptomisin, 1952&#8217;de İsoniasid INH. 1957’de Rifampicin gibi peşe etkili birçok antibiyotik bulundu. Bunların kullanıma girmesiyle üçlü tedavi standart haline geldi, tedavi süresi 18-24 ay olarak belirlendi,</p>
<p>50&#8217;li yıllara gelindiğinde verem artık büyük ölçüde tedavi edilebiliyordu. 60’lı yıllarda tüberküloz artık kesin olarak tedavi edilebilir bir hastalıktı hastalar ayakta tedavi olabiliyordu. Tedavi süresi de bir yıla düşmüştü. 80&#8217;li yıllarda tedavi 3 aya kadar indirildi ancak tekrarladığı anlaşılınca yeniden 8-12 aya uzatıldı. Sonuçta verem önemli bir hastalık olmaktan çıktı ve bütün dünyada görülme oranlan azaldı. Özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen kontrol altına alındı.</p>
<p>20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tüberküloz beklenmedik şekilde yeniden yükselişe geçti. Önce Haiti, Jamaika gibi Karayip adalarında başladı ve diğer yerlere sıçramakta gecikmedi. Dünya Sağlık Örgütü 1993&#8217;te tüberkülozun yeniden bir küresel tehlike olmaya başladığı gerekçesiyle acil durum ilan etti. Bugün veremin geri dönüşünde başlıca üç neden üzerinde duruluyor: Önemsememe, bakterinin ilaçlara direnç geliştirmesi ve bağışıklık sistemini baskılayan bir virüs olan HIV. Ayrıca BCG aşısının yalnızca çocukluk çağında koruyucu etkisi var: yetişkinlerin akciğer tüberkülozunda etkili bir koruyuculuğu söz konusu değil.. Eskiden yalnızca sosyo-ekonomik durumu kötü olan insanlarda görüldüğüne inanılan verem günümüzde her insanda görülebiliyor. Dengesiz ve sağlıksız beslenme, ağır ve stresli yaşam koşulları, fazla alkol ve sigara kullanımı, madde bağımlılığı, kortizon ve immunsüpresif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaç kullanımının yaygınlaşması, aşırı ruhsal ve bedensel yorgunluklar tüberkülozun yeniden küresel bir tehdit haline gelmesinin diğer en önemli nedenleri.</p>
<p>Bugün dünya nüfusunun üçte birinin verem mikrobuyla karşılaşmış olduğu tahmin ediliyor, yani yaklaşık 2.5 milyar insan. Bunların % 10’unda gelecekte hastalık görülmesi bekleniyor. Her yıl % 95&#8217;i az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 8 milyondan fazla yeni verem hastası diğerlerine katılıyor. Peki verem öldürür mü? Aslında hastalığı ciddiye alma ve doğru tedavi yöntemiyle verem düşünüldüğü kadar öldürücü bir hastalık değil. Doğru tedaviyle % 95 oranında iyileştirilebilen verem, hastalar ideal tedaviyi alamadıklarından dünyada yılda 3 milyon civarında can kaybına neden oluyor. Dünyada ölüm nedenleri arasında 5. sırada bulunan verem,  tüm ölümlerin % 7’sinden ve gelişmekte olan ülkelerdeki ölümlerin % 26’sından sorumludur. Bu verilere göre verem, her yıl diğer enfeksiyon hastalıklarının (AIDS, diyare, sıtma ve diğer tropikal hastalıkların) toplamından çok daha fazla insanı öldürüyor. Tedavi edilmeyen bir tüberküloz hastasının her yıl 10-15 kişiye hastalık bu taşıdığı göz önüne alınırsa, veremin ne kadar büyük bir küresel tehdit haline geldiği daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/ince-hastalik-veremin-tarihcesi/">İnce Hastalık Veremin Tarihçesi</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/ince-hastalik-veremin-tarihcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seni Düelloya Davet Ediyorum!</title>
		<link>http://www.serenti.org/seni-duelloya-davet-ediyorum/</link>
					<comments>http://www.serenti.org/seni-duelloya-davet-ediyorum/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serenti]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Dec 2016 00:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihe Yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[düello]]></category>
		<category><![CDATA[duellum]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrının Hükmü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.serenti.org/?p=4837</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kökeni antik dönemlere kadar uzanan düello, kendisine ya da değer verdiği bir kişiye hakaret edildiğini öne süren bir kişinin, kendisine ya da değer verdiği kişiye hakaret eden kişiyi silahla hesaplaşmaya çağırması sonucu bu iki kişi arasında gerçekleşen teke tek çarpışmaya verilen addır. Düellonun tarihi, insanlık tarihinin en eski dönemlerine kadar uzanır. Akhilleus’un (Aşil) Hektor’la, Turnus’un da [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="http://www.serenti.org/seni-duelloya-davet-ediyorum/">Seni Düelloya Davet Ediyorum!</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kökeni antik dönemlere kadar uzanan <strong>düello</strong>, kendisine ya da değer verdiği bir kişiye hakaret edildiğini öne süren bir kişinin, kendisine ya da değer verdiği kişiye hakaret eden kişiyi silahla hesaplaşmaya çağırması sonucu bu iki kişi arasında gerçekleşen teke tek çarpışmaya verilen addır.</p>
<p><strong>Düellonun tarihi</strong>, insanlık tarihinin en eski dönemlerine kadar uzanır. Akhilleus’un (Aşil) Hektor’la, Turnus’un da Eneas ile bir düelloya tutuştuğunu tarihi kayıtlardan biliyoruz. Cermenlerin içip içip kavga etmele­rini pek renkli bir tarzda anlatan Romalı tarihçi Tacitus, kabileler arası çatışmaların bu şekildeki teke tek dövüşlerle, yani en az biçimde kan dökülmeyle önlendiğini not eder. Romalıların her ne kadar arenada sağ kalabilen kölelere ara sıra özgürlüklerini bağışlama gibi bir âdeti olsa da, ceza usul yasalarına bu tür yurttaş eylemleri eklemeyi hiç düşünmemişlerdi. Çoğu şey de olduğu gibi tüm Avrupa kıtasının düelloyla tanışmasının sorumlusu da bizzat Türklerdi. Çünkü Kavimler Göçü’yle Cermenler yurtlarından olup Avrupa’nın çoğunu işgal edince düello kavramını da beraberlerinde bu topraklara taşımış oldular.<span id="more-4837"></span></p>
<p>Cermenlerin beraberlerinde Avrupa’ya taşıdıkları düello, şövalyelik kurumunun ortaya çıkışıyla birlikte turnuvalar aracılığıyla bir savaşa hazırlık yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Bu turnuvalarda, iki grup şövalye karşılaşır ve gruplardan birinin yenilgisine kadar çarpışırlardı. İşte şövalyelerin savaşa hazırlanması için düzenlenen bu turnuvalar hem yargısal düellonun ve hem de onur düellolarının kökenini oluşturdu. Fakat şövalyeler, tarihi akışı içerisinde düellonun bir intikam alma ya da ün kazanma aracı haline geleceğini elbette bilmiyordu.</p>
<p>Bir Alman atasözü “Önemli olan haklı olmak değil, hakkını elde etmektir” der. Hakkını elde etmenin en can yakan alanı ise “mal canın yongasıdır” meseline uygun olarak o günden bugüne borçlar hukukudur. Ortaçağ Avrupa’sında yargıç, davacı ve davalının çelişkili ifadelerinin içinden çıkamayınca, ya da elde yeterli kanıt yoksa bunların kendisinin saptayacağı bir yer ve zamanda, yine kendisinin uygun gördüğü silahlarla dövüşmesini karara bağlardı. Hukukun işin içinden çıkamadığı zamanlarda çözüm için başvurulan bu yönteme Ortaçağ’da <strong>duellum</strong> adı verilirdi. Tanrının masum olan kişiyi koruyacağına ve düellonun, Tanrının da yardımıyla bu masum kişinin zaferiyle sonuçlanacağına inanılırdı. Böylece suçlu olan kişi Tanrı tarafından, hatta bir bakıma Tanrının eli olan kişi tarafından yargılanmakla kalmıyor; aynı zamanda suçunun bedelini halkın karşısında ödemiş oluyordu. Bu nedenle, yargısal düello uzun yıllar boyunca <strong>Jugement de Dieu</strong> (<strong>Tanrı’nın Hükmü</strong>) olarak da adlandırıldı.</p>
<h2>Tanrının Hükmü Nedense Zenginlerden Yana</h2>
<p>Barok, Rokoko, Romantizm Çağı derken, duellum dinsel içeriğinden soyutlanarak kişisel bir he­saplaşma yöntemi haline geldi. Ama köke­ninde yatan katı kurallar hiç unutulmadı ve resmen yasaklandığı dönemlerde bile bu ilke­ler terkedilmedi.</p>
<p>Tarafların “Tanrının Hükmü” verilmeden önce sıvışmamaları için de bir teminat akçesi yatırmaları şarttı. Duellum sınamasını kaybeden, ama pes ederek hayatta kalanlara ise dünyevi hukuk kılıcının keskinliği tattırılırdı. Böylesi yöntemler adaletle de, hakkaniyetle de ilgili değildi, ama yüzyıllar boyu geçer akçe olarak kaldı.</p>
<p>“Tanrının Hükmü”ne başvurma, klasik anlamdaki düellodan daha demokratik esaslara dayanmaktaydı; örneğin serfler bu yolla bazı kısıtlamalara rağmen hak arayabilirlerdi. Şerefine leke sürmeden böylesine bir meydan okumaya karşılık vermeme ayrıcalığı ise ruhban sınıfına, kadınlara, hasta ve düşkünlere, 20 yaşından gençlere ve 60 yaşını aşmışlara tanınmıştı. Bu kişilere yerlerine dövüşecek bir temsilci atama hakkı tanınırdı. Nasıl bugün sadece parası olan kendine iyi bir avukat tutabiliyorsa, o zamanlar da zenginler kendilerine “Tanrı’nın Hükmü”nün maksada uygun bir şekilde verilmesini garantileyen profesyonel bir silahşör kiralayabiliyordu. Kısacası kim daha zenginse “Tanrının Hükmü” nedense hep ondan yana oluyordu. Elbette bu adaletsizliği fark edenler de vardı. Usame ibn Munkiz, daha 12. yüzyılda İbretler Kitabı adlı eserinde bu durumu eleştirmiş, güçlü kuvvetli bir demirciyle dövüştürülen sakat bir ihtiyara bakan Suriyeli bilge “Adalet bunun neresinde? Burada kim suçlu, kim masum?” diye sormadan edememişti.</p>
<p>Gerçeğin yolunu bulmanın düellodan geçtiği bir kere kabul edildiğinde, yalnızca kişisel davalar değil, en yüce amaçların bile ne kadar meşru olduğu teke tek kavgalarla belirlenirdi. Bu tür racon kesmenin etraflı ilk tarihsel belgesi, Şarlman’ın oğlu Dindar Louis’den günümüze kadar gelmiş olan 816 tarihli bir fermandır. Buna göre, düelloda yenilen tarafın sağ eli yalan ifade vermekten dolayı kesilecek, getirdiği tanıklara ise kurtuluş akçesi karşılığı ellerini kurtarma şansı verilecekti. “Sachsenspiegel” denilen Ortaçağ Almanya’sı yasa kodeksinde bu konuda daha oldukça fazla bilgi bulunur.</p>
<p>1230’da geçerli kurallar işe zümresel bir ayırım getirir. Buna göre toplumun alt tabakalarına mensup birinin üst tabakalardan bir kişinin yakasına yapışma hakkı olmadığı gibi, onun kendisine meydan okumasını reddetme hakkı da yoktur. Belki de bu yüzden Kilise, 13. yüzyıldan itibaren Tanrıyı zor duruma sokan bu uygulamayı yasaklamış ve gerçeğe ulaşmak için hiçbir zümreye ayrıcalık tanımayan işkenceyi yöntem olarak benimsemiştir!</p>
<p>Kralların bu akıllara durgunluk veren haksızlığa neden yüzyıllarca yumduğunu, işin mali yönüne göz attığımızda anlıyoruz. Fransa Kralı Güzel Philippe’in 1306’da yayımladığı bir genelgeyle; yenilen tarafa verilecek ceza ötesinde, mal ve mülkünün masraflar düşüldükten sonra kralın hesabına müsadere edileceği kaydedilmiş.</p>
<p>Paraya hiçbir zaman doymayan Güzel Philippe, 1306’dan hemen sonra zengin <a title="Azizlikten Sapkınlığa: Tapınak Şövalyeleri’nin Gizemi" href="http://www.serenti.org/azizlikten-sapkinliga-tapinak-sovalyelerinin-gizemi/">Tapınak Şövalyeleri </a>örgütünü dağıttı. Kral böylelikle yeni mali kaynaklar sağlamanın yolunun perakende tedbirlerden geçmediğini bildiğini göstermiş oldu. Demir Kral’ın ölümünden 80 yıl sonra gerçekleşen bir skandal, Fransa hukukunda “Tanrının Hükmü’nün uygulandığı son olay oldu. Jacques le Gris adlı şövalye bir kadına tecavüzle suçlandı ve düelloyu kaybetti. Ölümünden hemen sonra başka birinin bu suçu itiraf etmesi, toplum vicdanında çatlaklara yol açtı. Paris Parlamentosu (yüksek mahkeme) da böylece 3 Temmuz 1386’da “Tanrı’nın Hükmü”nü son defa uygulamış oldu. İngiltere&#8217;ye Normandiya fethini gerçekleştirerek İngiltere tahtını ele geçiren I. William tarafından tarafından getirilen yargısal düello ise ancak 1819’da, 64’e karşı 2 oyla İngiliz Parlamentosu&#8217;nca kabul edilen ve onaylanarak yasalaşan Appeal of Murder Act (Ölüm Temyizi Kanunu) ile kaldırıldı.</p>
<h2>İtalyanlar İnce ve Hafif Kılıçları Bulunca</h2>
<p>Yargısal düello yasaklanmaya başlamıştı ama onur düellosu, yani düellonun herkesin bildiği modern biçimi 16. yüzyılda İtalya’dan başlamak üzere çok daha güçlenerek Avrupa&#8217;ya geri döndü. İtalyanların insanlığa armağanı olan ince ve hafif kılıçların Avrupa boyunca hızla yayılması, kolayca taşınabilen yeni kılıçlarla bir tartışma sırasında hemen olayın meydana geldiği yerde düello yapabilmesine olanak sağladı. Düellolar eskisine göre artık hem daha hızlı hem de daha ölümcüldü. İtalyan’da başlayan akım önce İspanya ve zaten yatkın olan Fransa’ya sıçradı, oradan da tüm Avrupa’ya yayıldı, devrimlere bile direndi. Kutsallıktan soyutlanan, yargı alanında devreden çıkartılan düello, artık zümresel şe­ref kavramı kap­samına alınmıştı. Bu da bireysel bir görünüm altın­da, siyasi iktidarı kılıcın ucunda aramanın kapı­sını açmıştı. İşi en çok abartan Fransız soylula­rı oldu. Montesquieu, Lettres Persanes (Pers Mektupları) adlı yapıtında bu durumu şöyle anlatır:</p>
<blockquote><p>Özellikle Fransız aristokrasisinin üyeleri onur kurallarından başka hiçbir yasaya itaat etmez ve bu sınıfın üyeleri yaşamlarını da buna göre düzenlerler. Anlaşmazlık durumlarında, sorunları çözen ve hemen her zaman başvurulan başat yöntem düellodur‛.</p></blockquote>
<p>Fransa&#8217;da din savaşlarının sona erip de sözde barışın sağlandığı 1594- 1610 arasında 8 bine yakın soylu ve subay düellolarda ölmüştü ki, bu o devir için mu­azzam bir sayıdır.</p>
<p>Adı üstünde, düello iki kişiyi ilgilendirse de, ortalık bazen öyle alevlenirdi ki, tanık ve seyirciler de kapışır, neredeyse bir meydan savaşı görünümü oluşurdu. Böylesi düelloların en ünlülerinden biri 27 Nisan 1578’deki “Minyonların Kav­gası” diye anılan ve katılan 6 kişiden dör­dünün canına mal olanıdır. Buradan ağır yaralı olarak kurtulan Livarot Baronu Guy d’Arces ise olaydan ders almamış olacak ki,  üç yıl sonra başka bir düelloda yaşamını yitirdi.</p>
<p>Birbiriyle hiçbir sorunu olmayan düello tanıklarının dayanamayıp birbirlerine karşılıklı kılıç sallamaları, kamuoyunda düellonun ahlaki konumuna karşı sert eleştirileri de beraberinde getirdi. Kardinal Richelieu 2 Haziran 1626‘da yayınladığı bir fermanla düellonun tüm Fransa&#8217;da yasaklandığı, uymayanların soylu ya da halktan biri olduğuna bakılmasızın idam edileceğini duyurdu. Ne var ki ölüm cezası bile düellonun cazibesini ortadan kaldıramadı. Örneğin François de Bourbon-Vendome’un kayınbiraderi Dük Charles Amedee de Savoie-Nemours’u 30 Temmuz 1652’de öldürdüğü ve izleyen en az 10 kişinin dayanamayıp düelloya katılıp üçünün yaşamını yitirmesi yasakların istenen etkiyi sağlamadığını gösteriyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-4838 size-large" title="Yargısal düello yasaklanmaya başlamıştı ama onur düellosu, yani düellonun herkesin bildiği modern biçimi 16. yüzyılda İtalya’dan başlamak üzere çok daha güçlenerek Avrupa'ya geri döndü" src="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque-600x398.jpg" alt="Düellonun tarihi" width="600" height="398" srcset="http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque-600x398.jpg 600w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque-350x232.jpg 350w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque-300x200.jpg 300w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque-150x99.jpg 150w, http://www.serenti.org/wp-content/uploads/2016/12/Duel-apres-un-bal-masque.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<h2>Kaçanın Anası Ağlamaz!</h2>
<p>Bir yıl içinde 40 rakibini öldüren Fransa&#8217;nın en ünlü düellocusu François de Montmorency-Bouteville  de Kardinal&#8217;in buyruğunu fazla ciddiye almayanlardandı. Soylu bir ailedendi ve feodal haklarını korumak isteyen soyluların da umuduydu. Peş peşe adam öldürmesi, Kral 13. Louis&#8217;yi bile öfkelendirince Brüksel’e kaçtı. Onun adına af isteyenlere başarısız olunca, bu sefer Paris’in göbeğinde güpegündüz düello edeceğini ilan etti.  12 Mayıs 1627’de Montmorency, Beuvron Markisi ile kansız bir düello yaparken tanıklar da birbirine girdi ve François de Rosdamec Bussy d’Amboise’ı yaralayarak iki gün sonraki ölümüne neden oldu. Kardinalin öfkesi amansızdı. Beuvron İngiltere’ye kaçabildi ama yakalanan Montmorency ve tanığının 22 Haziran’da kafaları kesildi.</p>
<p>XIV. Louis’nin krallığı döneminde 1689’da çıkarılan bir deklarasyonla düelloya bir kez daha savaş açıldı. Fransız halkının destek vermesiyle düello gibi birebir gerçekleştirilen meydan çarpışmalarında ciddi bir düşüş yaşanırken bu sefer de cinayet olaylarındaki artış göze çarpıyordu.Tüm yasaklara karşın düellonun ömrü Fransız monarşisinden daha uzun sürdü. <a title="Fransız Devrimi’nin Demokratik Değerleri" href="http://www.serenti.org/fransiz-devriminin-demokratik-degerleri-2/">Fransız Devrimi</a>&#8216;nden sonra ise düello, siyasal çatışmaların bir özelliği duru­muna geldi.</p>
<p>Düellonun suç ilan edilmesinden sonra bile, “suçlular” ortaklarını temize çıkarmanın her türlü yolunu denediler. Örneğin 19. yüzyılda yapılan tabanca düellolarında, taraflardan her birinin cebinde artık bu dünyanın derdine katlanamadıkları için canlarına kıydıklarını anlatan bir mektup bulunurdu. Üstelik 13. Louis gibi kralların denge hesabıyla çıkarttığı binlerce düello affı, zaten yasakların inandırıcılığına kökten bir darbe indiriyordu. Fransa’nın göreceli olarak bir hukuk devleti olduğu 1826-1834 arasında bile, en az 200 kişi bu yolda ölüp gitmişti.</p>
<p>Düellonun tarihinde ölenler yalnızca sıradan ya da adı duyulmamış insanlar değildi. Örneğin modern Rusçanın babası sayılan şair <strong>Aleksandr Puşkin</strong> düelloyu yalnızca eserlerinde dile getirmekle kalmadı, gerçek hayatta da uyguladı; yaptığı son şey olsa da! Karısıyla yasak aşk yaşadığını düşündüğü bacanağı Georges-Charles de Heeckeren d’Anthes ile bu yüzden fütursuzca kapıştı. Rus takvimiyle 27 Ocak 1837&#8217;de midesine yediği kurşun kendisini iki gün sonra öldürürken, Çar tarafından bağışlandıktan sonra sınırdışı edilen muzaffer bacanak ise bundan sonra Fransa’da parlak bir kariyer yaptı.</p>
<p>Düelloların hınzırca bir estetiği olduğu, bunun da adrenalin seviyesini kabartarak en dingin ya da aklı başında insanları bile iğfal ettiği inkar edilemez. Yaman bir düello ustası olan Giacomo Casanova’nın aktardığına göre, hayatını yurtdışında kazanan Schmitt adlı İsviçreli bir subay davranış özürlü bir Fransız’a hem ilk atış hakkını, hem de ıskaladıktan sonra tekrar ateş etme hakkını vermiş. Bundan sonra elindeki tabancaların birincisini havaya sıkmış, ikincisi ile de rakibini alnının çatından vurarak öbür dünyaya göndermiş. Özellikle Rokoko devrinde, yalnızca böylesine bir haz duyabilmek için düello edecek çok insan vardı.</p>
<p>Bazen ne kadar kaçarsanız kaçın düello gelir sizi bulurdu. Tıpkı Alman sosyal demokrasisinin gerçek babası Ferdinand Lassalle’a olduğu gibi. Lassalle’in başı, sivri dili yüzünden çok belaya girmişti; ama bir “burjuva önyargısı&#8221; diye tanımladığı düelloya asla yanaşmamıştı. Ama kader onu evlenmek istediği 17 yaşındaki Helene von Dönniges’in, ateşli olduğu kadar aklı bir karış havada olan nişanlısıyla karşı karşıya getirdi. 28 Ağustos 1864’te Cenevre yakınlarında bir köyde yapılan düelloda, tabanca kullanmaya alışık olan Lassalle, hiç deneyimi olmayan Janko von Racowitza tarafından düelloda tam bacak arasından vuruldu. Tam isabet dedikleri olaya herhalde bundan daha iyi bir örnek olamazdı.  Otele kaldırılsa da üç gün sonra 39 yaşında yaşamını yitirdi. Lassalle’in ölümü Marx için dönüm noktası oldu. Lasalle sahneden kaybolunca Avrupa’da ünlü sosyalist tek başına kaldı.</p>
<p>Avrupa’da düelloya davet etme ayrıcalığı, yalnız silah taşıma hakkına sahip gruplara, yani soylular, subaylar ve yüksekokul öğrencilerine özgüydü. Ekonomik gücün ellerinde yoğunlaştığı 19. yüzyılda, burjuvaların şerefi de savunulmaya layık bir değer olarak kabul edilmeye başladı. Bundan en çok yararlananlar, kültür burjuvazisinin vitrininde oturan gazeteciler oldu. Seçkinci zihniyet burada kendini tam anlamıyla göstermekteydi. Düellodan kaçmanın cezası, çevreden dışlanmaktı. Bu kural Alman ve Avusturya-Macaristan ordularında “gerçek şeref duygusuna sahip olmadıklarından görevlerini savsaklayan” nice subayın kariyerini noktaladı. Oysa aynı ülkelerin sivil ceza yasalarına göre düelloya herhangi bir şekilde bulaşmanın cezası ağırdı; ama mahkemeler bu çelişki karşısında müsamaha gösteriyordu. Şaşırtıcı olsa da düello Almanya’da ancak 1969 ceza yasası reformundan sonra cinayet olarak kabul edildi ve “tahrik” nedeniyle ceza indirimi kaldırıldı.</p>
<p>Basılıp da yayımlanan ilk düello nizamnamesi Rönesans İtalya’sındadır. Hemen ardından bunun bir de Fransız sürümü ortaya çıkmıştır. ABD’de doğu kıyısının uygar düellocuları, 1777 İrlanda nizamnamesinden esinlenirken, güneyin pamuk aristokrasisi New Orleans’tan gelen Fransız etkisine açıktı. Vahşi Batı’nın düello kralları ise nevi şahsına münhasırdı. Örneğin Avrupa’da tabanca düellosunda 10 adım aranın altında ateş etmek cinayet sayılırken, Western dünyasında asgari bir atış mesafesi belirlenmemişti.</p>
<h2>Düello Yapan ABD Başkan Yardımcısı</h2>
<p>ABD’de silah taşımak bir anayasal hak olduğu gibi, başta Teksas olmak üzere birçok eyalette düello bugün bile yasak değildir. Güvenilir kaynaklara göre gençliğinde en az 32 kişiyi düelloda öldüren, sonradan da ilahiyat ve hukuk okuyarak dürüst bir yurttaş olan John Wesley Hardin “Silah kullanmakta usta olan biri, o işi beceremeyen bir başkasını düelloya davet ederse, gerekçeleri ne olursa olsun o sadece bir ödlektir ve öyle de kalacaktır” demişti. Ama böylesine soyluluk, uygar Avrupa’da bile zor görülmekteydi. Nitekim Hardin bu soylu düşüncenin bedelini 1895’te sudan bir nedenle sırtından yediği dört kurşunla ödedi!</p>
<p>ABD tarihinin en ünlü düellosu ile Başkan Yardımcısı Aaron Burr ile Alexander Hamilton arasında gerçekleşen düelloydu. Burr, ünlü ilahiyatçılar çıkaran bir aileden geliyordu. Kendisi de önce ilahiyat diploması almış, sonradan avukat olmuştu. 1800’de Thomas Jefferson’la aynı oyu almasına rağmen başkanlığa seçilemedi; yardımcılıkla yetindi ve bu görevde başkanla gürültülü şekilde ters düştü. Yıllardır arasının gergin olduğu ABD Anayasası&#8217;nın babalarından Alexander Hamilton’la işte bu ruh hali içinde takıştı. 11 Temmuz 1804’te New Jersey&#8217;de yapılan ölümüne bir tabanca düellosunda karaciğerinden vurarak Alexander Hamilton’ı ortadan kaldırdı. New Jersey ve New York eyaletlerinde hakkında 3 cinayet suçuyla dava açıldığından, muzaffer başkan yardımcısı kurtuluşu düellonun serbest olduğu Güney Carolina’ya kaçmakta buldu. Oradan tekrar dokunulmazlığının olduğu Washington&#8217;a geçerek görevi başına geldi. Hamilton’ın öldürülmesi sonunda yanına kâr kalmış oldu. Alexander Hamilton ise 10 dolarlık banknotların üzerine basılan resmiyle yetinmek zorunda kaldı!</p>
<p>18. ve 19. yüzyıllarda düello kuralları ile ilgili ihtisas kitapları, en çok satanlar arasındaydı. Erkekliğinin şanı hakarete uğrayan kişi, muhatabını tanıkları aracılığı ile düelloya davet ederdi. Öğrenci ve subaylarda olay, önce racon kesme durumunda olan şeref kurulu önüne getirilirdi. Alışılagelmiş silahlar kılıç ve tabancaydı ama örneğin Fransa’da kurşunla ağırlaştırılmış bastonlar da bu işi görürdü.</p>
<p>Düelloya karşı ölüm cezası bile caydırıcı olamadığı halde, sosyal çevre yani bir nevi “mahalle baskısı” bu cinayet dalgasına biraz olsun set çekmeyi başarabildi. Kraliçe Viktoria’nın (1819-1901) kocası Prens Albert’in önayak olduğu <strong>Düello Hevesini Kırma Derneği</strong>’nin 1843&#8217;teki kuruluşuna 76 general ve 13 amiral katılmıştı. Buradan hareketle ileriki yıllarda uluslararası bir <strong>Düelloyla Savaş Federasyonu</strong> kuruldu. Ne var ki başarı sadece Birleşik Krallık topraklarına münhasır kaldı ve Ada düellocuları başları sıkıştıkça kozlarını Kıta Avrupası’nda paylaşmaya devam ettiler.</p>
<p>Düello iktidar kavgasının, toplumsal kuvvet ve kudret gösterisinin, çoğu kere de çıplak ve yozlaşmış çıkarları koruma derdinin en ilkel ve tiksindirici türünden bir aracı olarak doğmuş ve öyle de kalmıştır. Romalılar bunu boş yere barbarlığın bir simgesi olarak görmemişlerdi. O bakımdan “bizde düello yoktur, ama pusu kurmak âdeti vardır” cinsinden mesnetsiz ve haksız aşağılamaları ciddiye almamak lazım. Hem de düellonun şekillendiği Rönesans İtalya’sında, düelloya davet almanın pusuya düşmekle neredeyse eşanlamlı olduğunu bile bile!</p><p>The post <a href="http://www.serenti.org/seni-duelloya-davet-ediyorum/">Seni Düelloya Davet Ediyorum!</a> first appeared on <a href="http://www.serenti.org">Serenti</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.serenti.org/seni-duelloya-davet-ediyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
