Estetik Gerçekçiliğin Peşinde Bir Romancı: Halit Ziya Uşaklıgil

Anlatıyı yalnızca anlatı olarak gördüğü için ilk çağdaş Türk romancısı kabul edilen Halit Ziya Uşaklıgil’in eserlerinde görülen edebi kişiliğinin özyapısını, temel olarak iki önemli etmen belirler: yetiştiği aile ortamı ve yazarlığa başladığı dönemin siyasal ve kültürel ortamı. Edebi kişilik olarak gerçekçiliği benimsediği için eserlerini genellikle gözlemlerine ve hayal gücüne dayanarak meydana getirmiştir. Dönemin baskıcı siyasal ortamı, hikaye ve romanlarında toplumsal yapıyı yeterince irdelemesini engellemiştir.

Halit Ziya’nın yetişmesi, Tanzimat sanatçılarınki gibi rastlantısal ve gelişigüzel değildi; yazmaya başladığı zaman Fransız gerçekçilerini, Parnasçıları okumuş, Fransızcayı iyi bilen, Batı kültürünü özümlemiş bir sanatçı adayıydı.

Uşaklıgil’in eser vermeye başladığı dönem, II. Abdülhamid’in baskıcı yönetimini pekiştirdiği dönemdi. Siyasi çalışmalar yeraltına inmiş, sansür nedeniyle toplumsal temalar işlenemez olmuştu. Hem bu nedenle, hem de örnek aldığı Fransız gerçekçilerinin etkisiyle, Halit Ziya Uşaklıgil daha ilk romanlarından başlayarak, toplumun tarihinden soyutlanmış bireyin tarihini yazmaya girişti. Aslında Türk romanı, trajik çatışmasıyla birlikte bireyi, onun romanlarıyla keşfetmiştir. Romanın Avrupa’da burjuva yaşam biçimiyle ve toplumun karşısındaki bireyi anlatma gereksiniminden doğduğu düşünülürse, gerçekçi ve gerçek Türk romanının babasının Halit Ziya olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Halit Ziya’nın ve kuşkusuz kurallarını onun belirlediği Servet-i Fünun romancılığının işlediği temalar sınırlıdır ve bunların başında da yasak aşk teması gelir. Toplumsal sorunlara değinmeyen, konaklar ve köşklerde oldukça rahat yaşayan kesimin yaşamlarını, sadakatsizliklerini dile getiren romanların dışına çıkmamış, bu nedenle salon romanları yazmakla suçlanmıştır. Onun eserlerinin konusu, herkesin birbirine yasak olan aşkıdır. Gerçekçi batı romanının gözde teması da budur: Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Flaubert’in Madam Bovary’ si hep aynı meyveyi tatmışlardır.

Bir Ölümün Defteri’nde Nigâr ile Vecdi’nin Ferdi ve Şürekâsı’nda Tayfur ile Seniha’nın, Aşk-ı Memnu’da Bihter ile Behlül’ün aşkları kuşkusuz gizliden gizliye cinselliğe bulanmış yasak aşklardır. Ancak bu karakterlerin tümünün aynı nedenlerle yasak aşka yöneldiğini söylemek doğru olmaz.

Yasak aşk temasını işlerken gerçekçiliğin gereği olarak kişilerin toplumsal koşullarıyla durumlarını bu yasak aşklara yönelten etken olarak vurgulamıştır. Aşk-ı Mennu’da Bihter’in kendisinden çok yaşlı Adnan Bey’le evlenmesi, zengin bir yaşama katılma, İstanbul’un imrendiği Adnan Bey’in ailesinin bir bireyi olma tutkusunun sonucudur. Ama bu evlilik genç ruhundaki duygusal fırtınayı dindiremediği için Behlül’e yönelecektir. Yasak aşk teması Ma-i ve Siyah’ta yerini Ahmet Cemil’in ünlü bir edebiyatçı olup tanınma ve zengin olma tutkusuna bırakmıştır. Bu da romanda yasak olan, Ahmet’in toplumsal durumuyla arasındaki uçurum yüzünden bocalayan tutkusudur.

Gerçekçilik Akımının Etkisinde Bir Edebi Kişilik

Halit Ziya’nın romanlarında ikinci önemli tema sadakat ve sadakatsizlik temasıdır. Kuşkusuz bu tema yasak aşk temasıyla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü Bir Ölünün Defteri’nde Nigâr Hüsam’a, Ferdi ve Şürekâsı’nda Hacer Tayfur’a, Aşk-ı Memnu’da Bither Adnan Bey’e sadakatsizlik etmiştir. Halit Ziya’nın roman kahramanlarının yaşadığı trajik ikilemin nedeni, bu sadakatsizlik-yasak aşk karşıtlığından doğar.

Tanzimat romancılarından farklı olarak, Halit Ziya  bu roman kahramanlarına karşı ahlakçı bir tavır takınmaz, onları suçlarıyla baş başa bırakır. Halit Ziya’nın edebi kişiliği gerçekçilik (realizm) akımının etkisindeki yazara göre, kahramanların davranış biçimlerini romancı değil, onların ruhsal fırtınaları ve içinde yaşadıktan çevre belirler. Sonuçta kahramanlar çözümü ya Bihter gibi intiharda, ya da Ömer Behiç gibi (yasak aşkı dolayısıyla küçük kızının ölümüne neden olduktan ve büyük bir vicdan hesaplaşmasından sonra) aile yuvalarına geri dönmekte bulurlar.

Roman ve hikayelerinde hiçbir zaman olay ön planda tutulmaz; romanın ve hikayenin dramatik çatısının çerçevesi içinde, kahramanlarının iç dünyasındaki çatışmaları ve trajik ikilemi yansıtmak temel amaçtır.

En önemli eseri Aşk-ı Memnu’da, toplumsal ahlak anlayışıyla bireysel ahlakın çoğu zaman çeliştiğini vurgulamak ister gibidir. Romanın kahramanı Bihter bu normları kabullenemediği için trajik sona sürüklenecektir. Bunda, Tanzimatçıların romana toplumsal yarar açısından bakmalarına karşılık, Halit Ziya’nın bireysel-ruhsal merkezli bakış açısının büyük rolü vardır. Yine bu bireysel-ruhsal merkezli bakış açısının etkisiyle, ruh tahlillerine büyük önem verdiği eserlerinde insan ruhu son derece başarılı biçimde irdelenmiştir.

Halit Ziya romanlarında karamsar bir dünya kurar. Romanlarının kahramanları yalnızlıkları ve çaresizlikleriyle maddi olarak baş başa kaldıklarında bazen isteyerek bazen de istemsiz bir biçimde kendilerini ölüme götürecek bir süreçte bulurlar. Yaşam bir toplumsal ilişkiler bütünü olarak değil, insanların tek tek ilişkileri açısından irdelenmiştir. .Anne ya da babası ölen bir çocuk ya da eşini yitiren bir kişi mutluluğu bir daha asla yakalayamaz. Bu, romanların yazıldığı dönemin toplumsal çalkantılarının dışında, aşk, tutku, vicdan hesaplaşması gibi bireysel etmenlerin belirlediği bir yaşamdır.

Halit Ziya UşaklıgilRomanlarında daha çok kentsoylu ve aydın kahramanlar yaratan Halit Ziya, hikâyelerinde bakkal, halayık gibi tipleri işler. Bu kişilerin sadece dramları vardır; trajik çatışmanın karakterleri olmaktan uzaktır. Dram ise konum farklılıklarından doğar, cinselliğin hemen hemen hiç rolü yoktur. Ayrıca romanlarının aksine, hikayelerinde Anadolu ve köy yaşamına, kasabalardaki yaşayışa yer vererek İstanbul dışına çıkmıştır.

Halit Ziya’nın romanlarında da, hikâyelerinde de, hem kahramanların yaşadıkları çevre, giyim kuşamları, davranış biçimleri, hem de ruhsal durumları, çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ve ayrıntılı biçimde betimlenmiştir. Halit Ziya bir betimleme ustasıdır, roman ve hikâyelerinde betimlemenin vazgeçilmez bir yeri vardır. Yaratıcıları arasında olduğu Yeni Osmanlıca veya başka bir deyişle Servet-i Fünun Osmanlıcası, bu betimleme ve Halit Ziya’nın en belirgin anlatım özelliği olan dil estetiği yaratma ihtiyacından doğmuştur denebilir. Halit Ziya’nın dili, gündelik konuşma dilini diyaloglarda bile dışlayan, şiirselliği ön plana çıkaran, Fransızcanın sözdizimini, kimi kavramları ve deyişlerini Osmanlıcaya uyarlayan, kendine özgü bir estetik üstdildir. Onun ve çağdaşı diğer romancıların bir anlatı motifi olarak klasik müziği çokça kullanmalarının ve eserlerinde klasik müzikten, klasik bestecilerden sıkça söz etmelerinin bir sebebi, kahramanlarının yaşadıkları ortamdaki alafranga havayı göstermekse, bir diğer sebebi de, bu dönem sanatçılarının ritme ve estetiğe olan düşkünlüğüdür.

Roman anlayışı bakımından Türk edebiyatında bir çığır açan Halit Ziya Uşaklıgil ne var ki dil bakımından kullandığı Arapça ve Farsça sözcükler, ikili, üçlü, dörtlü tamlamalar ve uzun cümleler nedeniyle Tanzimat roman dilinin bile gerisine düşer. Bu ağır anlatım dili romanlarının yeterince iyi anlaşılamamasına, yayınlandığı zamanlarda yeterince takdir görememesine neden olmuştur. Cumhuriyet döneminde, oldukça süslü kullandığı roman dilini genç kuşakların artık hiç anlamadığını fark eden Uşaklıgil bu hatasından dönmüş ve romanlarını sade bir dille yeniden yayınlamıştır.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir