Başlangıç » Cumhuriyet Tarihi, Tarih

İskilipli Atıf Hoca Neden Asıldı?

Yazar / 07 Ocak 2012 – 13:293 Yorum

Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından birisi de hiç kuşku yok ki, İskilipli Atıf Hoca’nın neden asıldığıdır! Konu güncelliğini nedense hiç yitirmez, düzenli aralıklarla temcit pilavı gibi Türkiye gündemine bir anda giriverir. Kah Mesut Uçakan’ın duygu sömürüsünün en uç örneklerini sergilediği “Kelebekler Sonsuza Uçar” filmiyle, kah Tayyip Erdoğan’ın “Hocamı astılar” gözyaşlarıyla… Bazen de hastaneye adının verilmesinin yarattığı tartışmalar ile…

Fakat bunlar yetmezmiş gibi masa başında yazılan tarihlerle, saptırılan gerçeklerle İskilipli Atıf Hoca’nın sıradan bir din adamı olduğu, tek suçunun Şapka Kanunu’na karşı gelmek olduğunu ve bu yüzden asıldığını iddia edilir. Aslında bu iddialara insanları inandırmayı başarmışlardır da! Araştırmaktan uzak, duygu sömürüsüne açık ve kendilerine verileni sorgulamaksızın kabullenmeye hazır olan genç beyinler için İskilipli Atıf yalnızca şapka takmadığı için asılmıştır, o yalnızca devrim kurbanı bir din adamıdır, o son devrin sayısız din mazlumlarından yalnızca birisidir…

Ama bakalım gerçekten de öyle mi? İskilipli Atıf Hoca gerçekten masum, tek yaptığı halka dini vecibelerini öğretmek olan bir din adamı mıdır?

Kimdir Bu İskilipli Atıf Hoca Dedikleri?

Tarihi belgelere bakılacak olursa İskilipli Atıf Hoca İmamoğulları denilen bir aileden Mehmet Ali Ağa’nın oğlu olarak 1875 yılında Çorum’un İskilip ilçesinde doğmuştur. Annesi Ben-i Hattap aşiretinden, Arap dedenin torunlarından Nazlı hanımdır.

İskilipli’nin eğitim yaşamı, dedesi Hasan Kethüda’nın gözetiminde köyde başlar. 1891-93 yılları arasında İskilip’te Hoca Abdullah Efendi’den ders alan Atıf, ailesinin tüm karşı çıkmasına karşın 1893 yılında medrese eğitimi için İstanbul’a gider. 1902 yılında ise medrese eğitimini bitirerek mezun olur. Dar’ül Fünun’un İlahiyat Fakültesi’ni kazanmasının ardından 1905 yılında mezun olup Kabataş Lisesi Arapça Öğretmenliğine atanır.

Din adamı kimliğinin yanı sıra İskilipli Atıf Hoca artık aktif siyasetle de oldukça fazla içli dışlı olmaya başlamıştı. İskilipli bu devirden itibaren artık sıradan bir din adamı değil, siyasetin içinde olan bir insandı. İlk vukuatı da siyasetle bu kadar içli-dışlı olmasından kaynaklanır. Meşihat–ı İslamiye dairesinde çalışan asistanların özlük hakları konusunda oldukça fazla ilgilenmeye başlayınca, devrin şeyhülislamı (bilmeyenler için devrin dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip olan kimsesi) tarafından mesleği yerine vaktinin çoğunu siyasete ayırması nedeniyle Bodrum’a sürgün edilir. Fakat İskilipli Atıf Hoca Bodrum’da kendini bir türlü rahat hissedemeyince Kırımlı İbrahim Tali’nin pasaportunu kullanarak soluğu önce Kırım’da, ardından Varşova’da alır.

Ortamın yumuşaması üzerine, Meşrutiyet’in ilanından hemen önce İskilipli Atıf Hoca yeniden yurda döner ve kaldığı yerden siyasetle uğraşmaya devam eder. Bu sefer karşımıza Meclis-i Mebusan seçimlerinde Çorum adayı olarak çıkar. Hesap edilmeyen ise o dönemki siyasi güç dengesinin iyiden iyiye İttihatçılar lehine dönmesidir. 31 Mart Olayları, adının Mahmud Şevket Paşa suikastine karışması derken İskilipli Atıf Hoca uzunca bir süre Sinop’ta tutuklu kalır.  Daha sonra sürgün yaşamı sırasıyla Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’da devam eder.

Görüleceği üzere İskilipli Atıf Hoca bazılarının kurguladığı gibi sıradan bir din adamı değil, aynı zamanda bir partinin milletvekili adayı olacak kadar siyasetin içinde aktif olarak bulunan ve başı bundan dolayı çoğu zaman derde giren bir insandır.

Milli Mücadele Döneminde İskilipli Atıf Hoca

İskilipli Atıf Hoca

Milli Mücadele’nin o karışık dönemlerinde de İskilipli Atıf Hoca’yı bu sefer aralarında Said-i Kürdi’nin, Milli Şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey’in katli için fetva veren Mustafa Sabri Efendi’nin de üye olarak bulunduğu Teali İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında görürüz. İstanbul merkezli bu cemiyetin kuruluş bildirgesinde siyasetle uğraşmayacağı yazsa da, cemiyet doğrudan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı desteklemiş, yayınladığı bildiriler ile Milli Mücadele’ye büyük darbeler vurmuştur. 26 Eylül 1919 tarihinde İkdam gazetesinde yayınlanan bildiriden kısa bir bölüm, İskiliplinin kurucuları arasında olduğu cemiyetin Milli Mücadele’ye ve Kurtuluş Savaşı’na bakış açısını ortaya koymaya yeter:

Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemâl ve Kuvâ-yı Milliyye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdâne bir surette kaçarken; kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuvâ-i Milliye namını veriyorsunuz? … Utanmaz hâinler, artık yetişir, yakamızı bırakın: Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerine olsun! ; Şimdi sulh imzalandı Kuvâ-yı Milliyye belâsının tevlit ettiği mecburiyetle gâlip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize: “Eğer Anadolu’da Kuvâ-yı Milliyye isyanını devam ettirir ve bastıramazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Kuvâ-yı Milliyye eşkiyası ise İstanbul’u da elimizden çıkarmak ve memlekete son hizmet şeklinde son ihanetlerini de yapmak için çalışıyorlar.

İskilipli Atıf Hoca Neden Asıldı?

Gelelim günümüzde her köşe başını ele geçiren Türklük ve Cumhuriyet karşıtlarının hezeyanlarına, yani İskilipli Atıf Hoca’nın 1926 yılındaki mahkemenin ardından asılmasına…

Günümüzde dezenformasyonun, beyin yıkamanın boyutları son derece büyük olduğundan öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken bir durum bulunmakta: İskilipli Atıf Hoca kesinlikle şapka takmayı reddettiği için asılmamıştır. Bu, genç kuşaklara duygu sömürüsü yaparak, acındırma duygusu oluşturarak Cumhuriyet rejimini ve devrimlerini karalamanın en basit, en zavallı yoludur. Böylece konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan genç, sırf şapka takmayı reddettiği için bir insanın asıldığını düşünerek İstiklal Mahkemelerinin ve Cumhuriyet rejiminin ne derece gaddar olduğu hakkında bir izlenim edinecektir. Gerçekten de İskilipli Atıf konusunda az çok bir şeyler duyan çoğu kişi sırf şapka takmadığı için İskilipli Atıf Hoca’nın asıldığını düşünmektedir. Bu ise yalan tarihin, dezenformasyonun ve beyin yıkamanın ne denli büyük boyutta olduğunu göstermesi açısından son derece çarpıcıdır.

Şapka Devrimi yapıldığında yurdun bazı yerlerinde ayaklanmalar çıkar Ayaklananların tipik propaganda malzemesi ise dinin elden gittiğidir. Bunun üzerine gezici İstiklal Mahkemeleri kurulur.  İskilipli Atıf Hoca da 7 Aralık 1925’te tutuklanır.

İskilipli Atıf’ı savunan çoğu yazarın iddiasına göre İskilipli Atıf Hoca Şapka Kanunu’ndan 1.5 yıl kadar önce yani 1924 yılında yayınlanan Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabı yüzünden, “Şapka Kanunu’na muhalefetten” yargılanarak 4 Şubat 1926 tarihinde idam edilmiştir. Üstelik İskilipli Atıf Hoca’nın idamına neden olan bu kitap bizzat devlet tarafından vaktiyle onaylanmış olmasına karşın…

Bu iddia sahiplerinin dile getirmek istedikleri konu, hukukun temel ilkelerinden birisinin, sanık aleyhine olan yasalarının geriye doğru yürütülemeyeceğidir. Yani şu anda sakız çiğnemeyi suç sayan bir yasa çıkarılsa bile siz hukukun bu temel ilkesinden dolayı geçmişte sakız çiğnediğiniz için ceza almazsınız. Kısacası, yapıldığı zamanda ceza sayılmayan bir eylemden dolayı sonradan çıkarılan bir yasayla ceza verilemez. Oysa İskilipli Atıf Hoca için hukukun bu temel ilkesi çiğnenmiş, 1924 yılında basıldığında suç oluşturmayan bir kitap yüzünden 1926 yılında idam edilmiştir…

Peki gerçekten de öyle mi?

Oysa günümüzde o mahkemenin tüm tutanakları ortada. İsterseniz İskilipli Atıf Hocayı yargılayan mahkemenin 3 Şubat 1926 tarihli celsesinin tutanaklarına bir bakalım:

…Hoca Atıf Efendi’nin TC’nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara mani olmak ve halkı isyan ve irticaa teşvik etmek kastıyla İstanbul’da 1924 sonlarında “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı eseri yayınladığı ve muhtelif vasıtalarla memleketin muhtelif yerlerine dağıttığı sıralarda İstanbul Polis Müdüriyeti tarafından Birinci şube raporuyla Dâhiliye Vekâletine ihbar edildiği (1925), adı geçen vekâletin 4717 numaralı emirleri ile mezkur risalenin toplatılmasının ve dağıtılmasının yasaklanmasının İstanbul’a bildirildiği ve kitapların bir kısmına el konulduğu halde, emrin uygulanışı tarihinden bir müddet sonra adı geçen eserin isyanın çıktığı mıntıkalarda yapılan aramalarda elde edilmesi ve muhakemeleri yapılan maznunlara yöneltilen suallerden eserin isyandan bir iki ay evvel bahsedilen muhitlere gelerek elden ele gezdirilmek suretiyle gizliden gizliye okunduğu ve Şapka İksâsı Hakkındaki Kanun’un kabul edilmesi üzerine muhtelif mahallerde şapka şapka aleyhinde propagandada bulunan kişilerin tevkifi esnasında yapılan aramalarda bahsedilen esere tesadüf edildiği ve yapılan tahkikatta adı geçen eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve irticaa teşvik maksadıyla Anadolu’nun içerlerine ve bilhassa doğu vilayetlerine ücretsiz olarak gönderildiği ve eserin basımı ve dağıtımı hükümetçe men edildiği halde basımı ve dağıtımı için gayretler gösterildiği…

Ve İstiklal Mahkemesi tutanaklarından, İskilipli Atıf Hoca’nın mahkemede yaptığı savunmasına bir bakalım.

S: Onlar kitap satmazlar.

C: Bendeniz kitapçıya sattıramazdım. İstanbul’da yeni her kimin kitabı çıkarsa çıksın en fazla yüz, ya da iki yüz satılır, diğerleri kitapçılarda kalır…

S: Bu kabul edilebilir bir ifade değildir.

C: Hakikat böyledir.

S: Kitabın basıldığı ve dağıtıldığı, sevk edildiği günler, memleketin tarihi için en acılı günlerdir. Fesat kaynadığı, isyan çıkacağı günlerdir. Bütün bu hakaretin bir gizli gayeye delalet eder.

C: Eğer Kürdistan’a göndermiş olsa idim dediğiniz doğru idi. Fakat ben Anadolu’nun göbeğine gönderdim. Karahisar’a gönderdim.

S: İmkân bulsa idin oraya da gönderirdin.

C: Gizli bir maksadım olsa idi oralara da göndermenin çarelerini bulurdum.

S: Buradaki isimler hep görünümü kurtarmak için yazdığın isimlerdir…

Mahkeme tutanaklarından görüleceği üzere Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabın 1924 yılında basıldığı doğru. Ama aynı kitap daha sonra zararlı bulunduğundan 1925 yılında toplatılmasına karar veriliyor. Buna rağmen Şapka Kanunu’na karşı isyanların yaşandığı bölgelerde yapılan aramalarda adı geçen kitabın yasaklanmış olmasına rağmen halen daha gizlice elden ele halka dağıtıldığını görüyoruz. Yani sözü edilen kitap yasaklanmış olmasına rağmen halen daha dağıtımı sürdürülmektedir. İskilipli Atıf Hoca ise mahkemedeki savunmasında kitaplarını Anadolu’nun göbeğine kadar gönderdiğini açıkça itiraf etmekte. Yani durum tarihi masa başında yazanların iddia ettiği gibi hiç de 1924 yılında yayınlanan bir kitaptan dolayı 1926 yılında idam edilmek değil. Ortada Şapka Devrimi’nden önce zaten yasaklanmış olan ama buna karşın dağıtımı devam ederek mevcut yasalara göre suç işlenen Frenk Mukallitliği ve Şapka bulunmakta. Kısacası bazılarının iddia ettiği gibi yasaların kişiler aleyhine geriye doğru işletilmesi gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil.

İskilipli Hoca’nın yargılanmasına neden olan Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitaba gelecek olursak, kitap bazılarının sandığı gibi yalnızca Şapka Devrimi’ne değil, birçok yeniliğe karşıdır. Hatta İskilipli Hoca’yı savunanların, kitapta yazılan bazı bölümleri,  günümüz dünyasında savunamayacakları da son derece açıktır. Kitaptan küçük bir bölüm, İskilipli Hoca’nın  yalnızca Şapka Devrimi’ne değil, her türlü yeniliğe nasıl karşı çıktığını görmemizi sağlar:

…inançsızlık, zulüm, şekavet, fuhuş, içki, kumar, dans, bar, tiyatro vesair sefahat ile meyhane, kerhane, kumarhane, dans ve bar mahalleri açılması gibi batı medeniyetinin maddiyat kısmından ahlaken, ictimaen, iktisaden, nâmusen ve dinen zararlı olan çirkin ve rezilce olan işlerin esas ve ayrıntılarını haram kılıp yasaklamıştır.

Acaba İskilipli Atıf Hoca’yı bu kadar hararetle savunanlar, onun tiyatro ile genelevi aynı kefeye koyduğunu, ikisini de İslam için aynı derecede zararlı ve sakıncalı bulduğunu bilseler yine de onu bu kadar hararetli savunurlar mıydı? Eminiz ki İskilipli Atıf’ı savunanlar içinde yaşamları boyunca bir kez olsun tiyatroya gidenler bulunmaktadır. Peki İskilipli Atıf Hoca’nın nazarında “genelev”e gidenlerden farksız kabul edilmelerini de bu kadar kolayca kabullenebilecekler mi? İskilipli Atıf’ın düşünce sistematiği budur. Batıdan geliyorsa eğer mutlaka zararlıdır.  Kumaş ya da kot olsun, pantalon giyen türbanlı bayanlar, İskilipli yaşasaydı kendileri için neler düşünebileceğini, söyleyebileceğini herhalde tahmin ediyorlardır! Yukarıdaki alıntı İskilipli Atıf’ın dünya görüşünü yeterince ortaya koyuyordur sanırız.

Peki İskilipli Atıf Hoca hangi gerekçeye göre asıldı? İskilipli’yi yargılayan İstiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Çetinkaya’nın torununa göre ise İskilipli Atıf Hoca’nın idam edilmesinin nedeni Şapka Kanunu’na karşı muhalefet değil, İskilipli Atıf Hoca’nın Milli Mücadele sırasındaki  tutumu. Bu iddiada da haklılık payı olabilir. Zira İskilipli Atıf’ın idam edilmesinin tek nedeni Şapka Kanunu’na muhalefet olsaydı, verdiği derslere sarığıyla girdiği için aynı İstiklal Mahkemesi’nde  Şapka Kanunu’na muhalefetten yargılanan Tahir-ül Mevlevi ne beraat edebilir ne de Maltepe Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olabilirdi. Tuhaf değil mi? Birisi Şapka Kanunu’na muhalefetten idam ediliyor, diğeri ise beraat ettiği yetmiyor gibi askeri lisede edebiyat öğretmenliği yapıyor. Sakın İskilipli Atıf Hoca Şapka yüzünden değil de vatan hainliği yüzünden asılmış, Tahir-ül Mevlevi ise Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği halde Milli Mücadele sırasında vatan hainliği yapmamasından dolayı beraat etmiş olmasın?

Yazımızı sonlandırmadan önce şeriatçı kesimin tarihi bir gerçekmiş gibi anlattığı bir masala, yani İskilipli Atıf Hoca’nın rüyasında Hz. Muhammed’i görüp savunmasını yırtması olayına değinelim. Tahir-ül Mevlevi’ye dayandırılan bu iddiaya göre İskilipli Atıf Hoca son mahkemeden önce savunmasını yazarken gözleri dalar ve düşünde Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?” deyince İskilipli uyanır ve savunmasını yırtıp atar.

Bu efsanenin bu denli yayılmasına neden olan kişi, “Son Devrin Din Mazlumları” adlı kitabıyla Necip Fazıl Kısakürek’ten başkası değildir. Son derece lirik bir anlatımla, Necip Fazıl, birçok insanın gerçekle hiçbir ilgisi olmayan böyle bir tarihi yalana inanmasını sağlamıştır.

Oysa gerçekler biraz daha farklı. Mahkemenin son gününde savunma yapmayıp verilecek hükme razı olduğunu bildiren kişi İskilipli Atıf  Hoca değil, aynı mahkemede yargılanan Ali Rıza Hoca’dır. Fakat İskilipli Atıf Hoca kadar popüler olmadığı ve onun kadar etkili mazlum edebiyatı etkisi yaratamayacağı için bu şehir efsanesi İskilipli Atıf Hoca’ya yakıştırılmıştır. Kaldı ki, mahkeme kayıtları incelendiğinde İskilipli Atıf’ın savunmasını yırtmak bir yana, son derece uzun bir savunma yaptığı da görülecektir. Bu efsaneye dayanak olarak gösterilen Tahir-ül Mevlevi ise İskilipli Atıf Hoca ile Ankara’da hiçbir biçimde aynı koğuşu paylaşmadığı gibi, anılarında mahkemenin son gününü şöyle anlatmaktadır:

Atıf efendi metin görünüyordu. Yazılmışını görmediğim ve anlamını öğrenemediğim o savunmanın okunması epeyce uzun sürmüştü ki, o mahkemede okunurken biz merdiven altında bekliyor, hapsedildiğimiz yerin kapısı kapalı olduğu için de okunan şeyi işitemiyorduk. Ali Rıza Efendi savunmasını yazmamış, verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf Efendi savunmasını bizzat okumuş ve bitirdikten sonra Reis Bey’e vermişti.

İskilipli Atıf Hoca konusunda yapılan benzer bir bilgi kirliliğinin en güzel örneklerinden biri de mezarından çıkarılıp asılan hoca efsanesidir. Bu şehir efsanesini yaratan ise Emine Şenlikoğlu’dur. Şenlikoğlu’nun,  ”Bize Nasıl Kıydınız” adlı romanından aynı adla çevrilen filmde, Erzincan İstiklal Mahkemeleri, Mevlevi Şeyhi İbrahim Hakkı’yı idama mahkum ediyor. İşe bakın ki, idam kararı uygulamaya konulamadan hocamız eceliyle vefat etmesin mi? Hıncını alamayan İstiklal Mahkemesi savcısının emriyle İbrahim Hakkı Efendi’nin mezarı açılıyor, cesedi mezardan çıkarılıyor ve darağacında sallandırılıyor.

Romanı okumaya ya da filmi izlemeye bile emek harcamayıp fikir sahibi olanlar sayesinde bu olayın bile İskilipli Atıf’a mal edildiği yetmiyormuş gibi, tarihte hiçbir zaman Erzincan İstiklal Mahkemesi gibi bir mahkemenin olmaması ya da İbrahim Hakkı Efendi’nin torunlarının böyle bir olayın hiç yaşanmadığını açıklayıp film yapımcılarını dava etmelerinin bile bir önemi yok! Amaç Cumhuriyet karşıtı propaganda yapmak olduktan sonra gerisi teferruat elbette! Bakın İbrahim Hakkı’nın torunu Abdülkadir Özar ne diyor:

Bendeniz Mevlevi şeyhi, aydın kişi İbrahim Hakkı Kemahi’nin öz torunuyum. Onun kızları olan 80 ve 85 yaşındaki Afife ve Meliha hanımlar, teyzelerimdir.

Kötülük erbabı, bizim neslimizin tükendiğini zannederek ‘‘Bize Nasıl Kıydınız’’ isimli bir film yapmışlardı.

Rahmetli dedemizin ismini kullanarak bizi mağdur ettiler. Rahmetli dedeme ait mezarın açıldığı ve cesedinin İstiklal Mahkemesi tarafından asıldığı iddiası tamamen uydurmadır…

İskilipli Atıf’ın naaşı bugün adını aldığı İskilip’te bir anıt mezarın içindedir. Hatay eski milletvekili Mehmet Sılay tarafından Ankara Şafaktepe Parkı’nda bulunan naaşın İskilipli Atıf’a ait olduğu DNA testleri ile kanıtlanmış ve naaş 2008 yılında İskilip’e nakledilmiştir. Fakat 2012 yılında tamamlanan anıt mezar bile Cumhuriyet karşıtlığının bir sembolü şeklinde tasarlanmış.  Proje mimarlarının açıklamalarına göre sütunlar arasındaki parmaklıklar Türkiye Cumhuriyeti’nin yarı açık cezaevi olduğunu vurgulamak için seçilmiştir. Yine sütunlar arasındaki zincirler ve halkalar Cumhuriyet rejiminin bir idam, infaz rejimi olduğunu göstermek için bizzat seçilmiştir.

Görüleceği üzere İskilipli Atıf Hoca konusunda hem yalanın hem de şehir efsanelerinin bini bir para. Gerçek tarihin yerini neredeyse masa başında uydurulan tarih almak üzere. İşin daha kötüsü ise çoğu kişinin bu tarihi yalanları belki işine geldiği belki de hoşuna gittiği için gerçek kabul etmesi. Ama şurası kesin ki, gerçeklerin üzerini resmi tarih deyip karalayarak örtmek o kadar kolay değil.

Etiketler:, , , ,

3 Yorum »

  • Yavuz Osmanlı diyor ki:

    Yazınızı taraflı buldum. Konu ile alakalı istiklal mahkemelerinin kayıtlarını bende okudum.. Atıf Hoca’yı mahkum ettirecek bir delil yok.. Vatan hainliği mevzusu Tahir-ül Mevlevi’nin şahitliği ile çürütülüyor. Şapka Kanunu’ndan sonra kitabın basımı ve dağıtımı da şahitlerce çürütülüyor. İstiklal Mahkemelerinin nasıl çalıştığını bugün bilmeyen yok. Her zaman adaletten, haktan yana olmalıyız. Atıf Hoca konusunda alınan kararlar da maalesef adil değil keyfidir…

    • HunabGu diyor ki:

      Evet gerçekten adil olmak lazım (umarım o adalet ileride zulüm yandaşlarına da lazım olacak ). Mahkeme kayıtlarına göre sanık evet kitap dağıttım diyor. Hangi şahidin sözünden bahsediyorsunuz? İstiklal Mahkemelerinin nasıl çalıştığını içinize sindiremiyorsanız Türklüğünüzü sorgulayın. Evet İstiklal Mahkemeleri düşmanla işbirliği yapan hain işbirlikçilere tevazu gösteremezdi de. Birileri ileride tekrar hainlik yapmaya devam etmesin diyedir o mahkemeler. Ama maalesef ben Atatürkçüyüm diyenler bu anlayışı devam ettiremedi. Din tüccarları Kuran’ı okuyup anlamayan, arabizme teslim olmuş milleti kandırmakta güçlük çekmediler. Ve sonunda Allah, aklını işletmeyen toplumun üstüne pislik yağdırdı. Sayın editör sizi tebrik ederim kaleminize sağlık…

      • serhat diyor ki:

        Kusura bakmayın da Şapka Devrimi ile insanlara yapılan zorlamaları zulüm olarak görmüyorsunuz ama “kitabı dağıtmış ve suçlu bir kişidir” demek size kolay geliyor. Alın size bir kanıt. 7 Eylül 1925′te yayınlanan Cumhuriyet gazetesinin başlığı “İstanbul’da Sarıklıların Miktarı Azalıyor”. Mesele şapka falan değil, mesele din meselesi. Araştırmanız yeterli. Saygılarımla …

Yazı hakkındaki yorumunuz!

Düşüncelerinizi paylaşın ya da geri bildirim yapın. Ayrıca Comments Feed RSS'den okuyun.

Spam, reklam, argo sözcük içeren ya da konuyla ilgisiz yorumlar onaylanmayacaktır!