Süveyş Krizi ve Sonuçları

1954 yılının sonunda Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’ın dış politikası, iki temel sorunla karşı karşıyaydı: Sudan Sorunu ve Süveyş Sorunu. 1953 yılında Sudan’a özerklik tanıyan bir İngiliz-Mısır antlaşması imzalanmıştı. Bu özerkliği izleyecek bir bağımsızlık sonunda Mısır, Sudan’ın kendiliğinden Mısır’la birleşmek isteyeceğini düşünmekteydi. İngilizler ise Sudan’da yapılacak seçimlere umut bağlamışlardı ve İngiliz taraflısı tutucu Umma Partisi’nin iktidara geleceğini düşünüyorlardı. Ama Sudan’da seçimi Mısır yanlısı partiler kazandı. Bu seçim sonuçları İngilizleri ne kadar şaşırttıysa İsmail El Azeri’nin başkanlığında kurulan yeni Sudan hükümetinin tam bağımsızlık kararı alması da Mısırlıları o ölçüde şaşırtmıştı…

Süveyş sorununa gelince, bu bölgedeki üslerle ilgili görüşmeler 1953 yılında başlamış ve 1954 yılının ilk aylarına kadar devam etmişti. Nasır İngilizlerin, Süveyş’te 7 bin İngiliz askeri bulundurma konusundaki isteklerini kesinlikle reddetti. Üsler, sadece, bir saldırı durumunda kullanılabilecekti. Sonunda bu konuda İngiltere’yle bir uzlaşmaya varıldı. Bu uzlaşma gereğince İngiltere Süveyş’teki bütün askeri birliklerini çekecek; üsler 7 yıl için İngilizlere kiralanacak ve burada sadece İngiliz şirketlerine bağlı sivil bir ekip bulundurulacaktı.

1955 yılının Nisan ayında başkan Nasır, daha sonra, “Bloksuzlar” adını alacak olan tarafsız ülkelerce düzenlenen Bandung Konferansı’na katıldı. Nasır bu konferansta Nehru ve Sukarno gibi Asyalı, Tito gibi Avrupalı önderlerle yakın ilişkiler kurdu. Bu konferanstan sonra Mısır’ın “Üçüncü Dünya” ülkelerinin yanında olmayı seçmesi, ülkenin Batılı devletlerle olan ilişkilerinde bir kötüleşmeye yol açtı. Bu sırada İngiltere, Irak, Türkiye, İran ve Pakistan arasında imzalanan Bağdat Paktı (bu pakt 24 Şubat 1955’ten önce Türkiye ve Irak arasında imzalanmış; İngiltere 4 Nisan 1955’te, Pakistan ise 23 Eylül 1955’te bu pakta katılmıştı. 3 Kasım 1955’te de İran bu pakta katıldı) Batılı ülkelerle Mısır arasındaki gerginliği daha da arttırdı. Nasır, Bağdat Paktı’na kesinlikle karşı çıktı. Mısır ve Suriye, özellikle Türkiye ve Irak’a karşı sert bir kampanyaya giriştiler. Bu pakt “batı emperyalizminin bir vasıtası, İsrail çıkarlarına hizmet eden bir araç” olarak gösterildi.

Irak ve Türkiye’nin Bağdat Paktı’na dayalı bir Ortadoğu savunma örgütü kurma girişiminin başta Mısır olmak üzere Arap devletlerinin birçoğu tarafından tepkiyle karşılanması, doğaldı. Çünkü Süveyş konusunda İngiltere’yle imzalanan anlaşmanın parafe edilmesinden sonra Mısır, kendi önderliği altında bir Arap devletleri bloku kurmak üzere yoğun diplomatik eylemlerde bulunmaktaydı. Oysa Arap dünyasının liderliği için Irak’la çekişen Nasır’a göre Bağdat Paktı, onun Arap dünyası liderliğine karşı apaçık bir meydan okumaydı. Bu pakt Arap dünyasının liderliğini Kahire’den Bağdat’a taşımakta ve kendisini Arap dünyasında güçsüz bir konuma düşürmekteydi. Mısır Ulusal İstikamet Bakanı Salah Salim 1955 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Irak başkenti Bağdat da dahil olmak üzere, Arap başkentlerine giderek görüşmelerde bulunmuştu. Ancak Nasır’ın koyu bir Batı taraflısı olan Irak başbakanı Nuri Said Paşa’yı ikna edemeyeceği de açıktı. Zira Irak’ın pakta katılma amacı da tam Nasır’ın düşündüğü gibiydi: Batının ekonomik ve askeri yardımını alarak bölgedeki en güçlü Arap devleti olmak.

1955 yılının Şubat ayında İsrail’in, Gazze’deki Mısır ordusu kampına bir saldırıda bulunarak 38 kişiyi öldürmesiyle Ortadoğu bunalımında yeni bir dönem başladı. İsrail’de Ben Gurion başbakan olmuş ve Gazze harekatını bizzat o düzenlemişti. Arap-İsrail Savaşı sona ermiş olabilirdi ama sınır bölgelerinde Mısır ve İsrail askerleri arasında yer yer ufak çaplı çatışmalar halen daha sürüyordu. Zor durumda kalan Nasır, Mısır ordusunu donatmak üzere modern silahlar bulmak, hem de ivedilikle bulmak zorundaydı. Ben Gurion tehlikesine karşı ordusunu donatması şarttı.

Gazze olayından birkaç gün sonra başkan Nasır, Kahire’deki Amerikan büyükelçisiyle görüşerek ona Mısır’ın top, tank ve jet uçaklarına ihtiyacı olduğunu söyledi; büyükelçiden bu mesajın en kısa zamanda Amerikan Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’e iletilmesini istedi. Dulles, Nasır’ın “Bloksuzlar” ile birlikte hareket etmesini affedemiyor; bunu komünizmle mücadele konusunda bir ihanet sayıyordu. ABD ve İngiltere’nin Mısır’a silah satma konusunda isteksiz davranması Sovyetler Birliği’ne büyük bir avantaj sağladı. Bunun üzerine Nasır, silah satın alınması konusunda Sovyetler Birliği’ne başvurdu. 1955 Eylül’ünde de ilk Sovyet-Mısır ticaret anlaşması imzalandı ve Varşova Paktı üyesi olan Çekoslovakya üzerinden Mısır’a Sovyet yapımı silahlar gelmeye başladı. Tüm bu gelişmeler Mısır ile Sovyetler Birliği’nin giderek yakınlaşmakta olduğunun işaretleriydi.

Nasır’ın Sovyetler Birliği’ne yönelmesi, Batıda ona karşı duyulan düşmanlığı daha da arttırdı. Cezayir devrimci eyleminin Mısır tarafından düzenlendiğine inanan Fransa da Mısır’a karşı açıkça cephe almıştı. Arap dünyasında görülen Batı aleyhtarı bütün eylemlerin arkasında Nasır’ın bulunduğu sanısı gittikçe yaygınlaşmaya başlamıştı. Ürdün’deki Arap lejyonu başkomutanı, İngiliz asıllı General Glubb’un işine, Ürdün hükümetince birdenbire son verilmesinin ardında bile Nasır’ın parmağı olduğu düşünülüyordu.

Assuan Barajı ile Gerginleşen İlişkiler

Ama Batılı ülkeler, Mısır’ı kendi çizgileri içinde tutma umudunu bütünüyle kaybetmiş değillerdi. Ellerindeki silah, ekonomik baskıydı. Nasır rejimi Nil üzerinde bir baraj yapmayı planlamaktaydı ve Assuan Barajı (Asvan) projesi, Mısır’ın kalkınma programının temelini oluşturuyordu. 111 metre yüksekliğinde ve 3.8 kilometre uzunluğundaki bu devasa baraj, Yukarı Nil üzerinde Mısır’ın Sudan sınırına yakın bir yerde inşa edilecekti. Baraj, Nil Vadisi’nin sulamasını düzenleyecekti ki, Mısır’ı her yıl olan su baskınlarına bağımlılıktan da kurtarmış olacaktı. 1956 yılı Şubat ayında yapılan bir anlaşmayla, Dünya Bankası Mısır’a 200 milyon dolarlık bir kredi açmayı kabul etmişti. Ama bu kredi, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin para değerlerinde meydana gelebilecek değişiklikleri karşılamak amacıyla, 70 milyon dolar vermeleri şartına bağlıydı. Assuan Barajı’nın bir milyar dolara mal olacağı ve bunun 400 milyonunun yabancı döviz olarak ödeneceği hesaplanmaktaydı.

Mısır’ın isteği, İngiltere ve Amerika’nın 200 milyon dolar borç vermesiydi. Nasır ne bir hibe ne de bir yardım; sadece borç istiyordu! Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere bu konuyu görüştükten sonra, ilk yıl yapılacak çalışma masraflarının karşılanabilmesi için Mısır’a 70 milyon dolar sağlayacaklarını açıkladılar. Nasır, bu kararı olumsuz karşıladı. Ona göre 10 yıl sürecek baraj projesine, sadece bir yıllık bir parayla başlamak olanaksızdı. Çünkü böyle kısa bir süre içinde herhangi bir politik değişiklik ortaya çıkarsa baraj projesi suya düşebilir ve bir taş yığınından ibaret kalabilirdi…

O yılın Mayıs ayında Nasır’ın komünist Çin’i resmen tanıması, Dulles yönetimindeki Amerikan dış politikasının Nasır’a karşı daha da sertleşmesine sebep oldu. Amerika ve İngiltere Mısır üzerindeki baskılarını yoğunlaştırdılar. Assuan Barajı finansmanıyla ilgili mali koşullardan başka yeni birtakım koşullar öne sürdüler. Bu koşullardan birincisi, Mısır’ın Sovyetler Birliği’nden artık silah almayacağını açıklamasıydı. İkincisi ise Nasır’ın Ortadoğu’daki liderliğini kullanarak bir Arap-İsrail barışının sağlanmasına çalışmasıydı.

Batılı ülkelere göre Başkan Nasır, Assuan Barajı hayalini gerçekleştirmek istiyorsa, ilk iş olarak, bölgedeki gerginlik nedenlerini ortadan kaldırmalıydı. “Kahire Dosyası” adlı kitabında Hasaneyn Heykel, Batılıların Mısır’ı karşı karşıya bıraktıkları açmazı şöyle anlatır:

Amerikan politikası böylece daha aydınlanmış oluyordu. Barajın yapımı için verilen yardım karşılığı Mısır, silah satın almanın kendisine ağır bir ekonomik güç yüklediğini bahane ederek Sovyetler Birliği’yle ilişkilerini kısıtlamak zorunda kalacaktı. Baraj için çabalarını yoğunlaştırmak istiyorsa da her şeyden önce İsrail’le barışa varacaktı.

Nasır bu önerilerin hiçbirini kabul etmeyince Dulles 19 Temmuz’da son sözünü söyledi: Washington yönetimi, Mısır’ın ekonomik kapasitesinin bu barajın yükünü karşılayamayacağını anladığından hiçbir yardım yapmamaya karar vermişti! ABD Nasır’a bir ders vermek istiyordu ama Nasır Batılıları şaşkınlığa düşüren başka bir girişimde bulundu. Onların vermek istemediği yardımı Sovyet Rusya’dan sağlayacağını açıkladı. 1956 Haziran ayında yeni Sovyet Dışişleri Bakanı olan Dmitri Şepilov Mısır’a gelmiş, Assuan Barajı’nın inşası ve finansmanı için Mısır’a teklif sunmuştu. Ve Nasır şimdi Sovyetlerin bu teklifini kabul ettiğini tüm dünyaya duyuruyordu. Batılı ülkeler tam bir şok içindeydi ama bu yalnızca bir başlangıçtı.

Süveyş Kanalı Millileştiriliyor

Bu açıklamadan bir hafta sonra 26 Temmuz 1956’da Başkan Nasır, Süveyş Kanalı Şirketi’nin millileştirildiğini ve elde edilecek gelirin Assuan Barajı’nın yapımında kullanılacağını, ancak kanaldan geçişlerin yine 1888 İstanbul Sözleşmesi’ne uygun olarak süreceğini açıkladı. Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi gerçekten umulmadık bir meydan okuma ve Süveyş Krizi’nin ana nedeni idi. Çünkü İngilizlerle Fransızların Süveyş Kanalı’nı Mısır’dan geri almaya, hatta bu amaçla gerektiğinde savaşmaya bile kararlı oldukları bilinmekteydi. Mısır Osmanlı egemenliği altında iken Sokullu Süveyş Kanalı’na niyet etmiş, onun bu düşü İngilizler tarafından gerçekleştirilmişti. Kanal, Asya’dan ticari mallarla petrolün, Afrika kıtasını dolaşmasına gerek olmadan, Avrupa’ya en kısa sürede ve daha az maliyete taşınmasına olanak sağlamasının yanı sıra Hindistan’a ulaşmada kilit nokta konumundaydı. Akdeniz’deki gücünü korumak isteyen İngiltere için Süveyş Kanalı yaşamsal bir öneme sahipti. Süveyş Kanalı elinde olduğu müddetçe, kendi etki alanlarındaki nüfuzunu da sürdüreceğine inanılıyordu.

Nasır’ın bu açıklamayı yaptığı gece İngiliz Başbakanı Sir Anthony Eden Londra’da başbakanlık konutunda Irak Kralı Faysal onuruna bir yemek vermekteydi. Sofradan kalkılmak üzereyken içeri giren bir sekreter Eden’e bir kağıt uzattı. Başbakan kağıdı okudu. Yüzü sararmıştı. Konuklarına Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini söyledikten sonra soğukkanlılığını kaybederek öfkeyle bağırmaya başladı: “Bunu nasıl yapabilir? Nasıl yapar bunu?” Eden, daha sonra konuklar arasında bulunan Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’ya dönerek ne düşündüğünü sordu. Nuri Said Paşa Eden’e şu yanıtı verdi: “Vurun, hemen vurun ve sert vurun! Yoksa çok geç kalırsınız!” Nuri Said, millileştirmenin Arap dünyası üzerinde yaratacağı etkileri açık bir dille ortaya koydu. Ona göre Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi Arap dünyasında başkan Nasır’a karşı beslenen sevgiyi daha da artıracak ve bölgede Nasır’ı lider duruma getirecekti.

İskenderiye’de kanalın millileştirildiğine ilişkin söylevini verdikten sonra Nasır, birkaç gün dinlendi. Millileştirme konusunda alınan karar, Mısır halkında başkan Nasır’a karşı büyük bir sevginin doğmasına yol açmıştı. 29 Temmuz Pazar günü İngiliz Başbakanı Eden, Fransız ve Amerikan hükümetlerinin temsilcileriyle görüştü. ABD Dışişleri Bakanı Dulles, Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirme kararını Lima’da plajda iken öğrenmişti ve hala Güney Amerika’da bulunuyordu. Bu yüzden üçlü toplantıya katılmadı. Bu toplantı üç ülkenin (ABD, İngiltere ve Fransa’nın) Süveyş konusunda alacakları tavrı saptamak üzere düzenlenmişti. Nasır ise büyük bir sükûnetle olup bitenleri izlemekte ve beklemekteydi. Üçlü toplantı haberinin açıklanmasından sonra bir sinemaya giderek, Cyd Charisse’nin oynadığı “Las Vegas’ta Buluşma” filmini seyretti.

Başbakan Eden’in sinirleriyse, Nasır’ın tersine son derece gergindi. Bu arada Peru’dan uçakla dönerken Londra’da iki gün kalan Dulles, Eden’le ve İngiliz başkentinde bulunan Fransa Başbakanı Christian Pineau ile görüşmüş ve Nasır’a karşı harekete geçme konusunda İngiliz başbakanının çok sert ve uzlaşmaz bir tavır aldığını görmüştü. Dulles, Eden’in sağlık durumundan kaygı duyduğunu açık açık söyledi. Bu üçlü görüşmelerde Süveyş Kanalı’ndan en çok yararlanan 22 ülkenin Londra’da bir toplantıya çağrılmalarına karar verildi. Bu arada İngiltere ve Fransa, Mısır’a karşı birçok ekonomik tedbir almışlardı. Mısır’ın dış ülkelerdeki fonları dondurulmuş, Süveyş Kanalı Şirketi fonlarının da Mısır’a transferi yasaklanmıştı.

İngiltere-Fransa-İsrail Gizli Görüşmesi

16 Ağustos’ta Londra’da Lancester House’da 22 ülkenin katılımıyla başlayan Londra Konferansı yaklaşık 3 ay sürdü.  Konferansı’n ardından kurulan Beşli Komite’nin Dulles Planı’nı kabul ettirmek için Nasır’la yaptığı görüşmeler sonuç vermedi. Fakat Nasır ne kadar kararlıysa İngiltere ve Fransa da o derece de kanalı geri almakta kararlıydı. İngiltere, Fransa ve İsrail  Sevr’de yaptıkları gizli bir toplantı ile Süveyş Krizi’nin nasıl sona erdirileceği konusunda fikir birliğine vardılar. Plana göre İsrail bir bahaneyle Mısır’a saldıracak,  İngiltere ve Fransa savaşın durdurulması için iki ülkeye de ültimatom verecekti. İsrail bu ültimatoma uyacak ama elbette Nasır önderliğindeki Mısır bunu kabul etmeyince (Nasır’ın bu ültimatomu reddedeceği konusunda en ufak kuşku yoktu) İngiltere ve Fransa askeri güçlerini devreye sokacaktı.

Bu görüşmelerden sonra İsrail 29 Ekim günü Sina’ya bir çıkarma yaptı.  Yalnızca bir gün sonra 30 Ekim’de, İngiltere ve Fransa tıpkı planladıkları gibi eş zamanlı olarak Mısır ve İsrail’e ültimatom vererek, her iki tarafın da çatışmalara son vermesini ve kanalın her iki yakasından 15 km’lik bir alanın gerisine 12 saat içinde çekilmesini istedi. Mısır tam da düşünüldüğü gibi ültimatomu kabul etmeyince 31 Ekim günü İngiliz ve Fransız uçakları Mısır havaalanlarını bombalamaya başladılar. 5 Kasım’da İngiliz ve Fransız birliklerinin Port Said Limanı’na askeri bir çıkarma düzenlemesiyle Süveyş Krizi bir savaşa dönüşmüş oldu

Başkan Nasır Süveyş saldırısını şöyle tahlil eder:

Emperyalizm Süveyş Savaşı’nda gerçek yüzünü açığa vurdu, üslerini belli etti ve işbirlikçilerini de gösterdi. Emperyalizm Mısır halkı üzerine silahlı saldırıya geçti. Çünkü Mısır halkı bağımsızlığını gerçekleştirmeye ve uzun zaman emperyalizm tarafından sömürülen, bütün geliri ve değeri emperyalizmin tekelinde bulunan bir ulusal gelir kaynağıyla kalkınmaya çalışmıştı. Mısır halkı Süveyş Kanalı’nı geri almakla emperyalizmi ve onun tekellerini can damarlarından vurdu ve silahlı çatışma da dahil, bu konudaki ısrarının sonuçlarını inatla göze almakla büyük saldırgan güçlerin karşısında durabileceğini kanıtladı. Bağımsızlığını korumaya azmetmiş, onu nüfuz bölgelerine sürüklemeye çalışan bütün emperyalist oyunları reddetmiş ve Bağdat Paktı’na karşı onu yerle bir edinceye kadar bütün Ortadoğu’da amansız bir direnmeye öncülük etmiş olan halkımız, üçlü silahlı saldırıya karşı koymakta tereddüt etmedi. Bu saldırıya Arap ulusunu yıldırmayı ve parçalamayı öngören entrikaların yaratmış olduğu emperyalist üsten, yani İsrail’den, halkımız üzerine dünyanın en büyük iki devleti girişmişti. Süveyş Savaşı’nda emperyalizmin uğradığı acı yenilgi silahlı emperyalist serüvenler çağını sona erdirdi.

Süveyş’te çarpışmalar birkaç gün sürdü. Bu saldırı Arap ülkelerinde derin etkiler yaratmıştı ve bu ülkelerde Amerika ve İngiltere aleyhinde yapılan gösteriler birbirini izliyordu. Akdeniz’e giden petrol boruları havaya uçuruluyor; Arap devletlerinden çoğu saldırgan ülkelerle diplomatik ilişkilerini kesiyordu.

İngiltere, Fransa ve İsrail üçlüsünün hesaba hiç katmadıkları şey, ABD’nin beklenmedik biçimde kabaran barış damarıydı. ABD, Birleşmiş Milletler’e sunduğu son derece sert bir karar taslağı ile İsrail’in derhal ateşkes çizgisinin gerisine çekilmesini isterken, Büyük Britanya ve Fransa 31 Ekim’de çatışmaya girdikleri zaman, ABD Başkanı Eisenhower aynı gün yaptığı bir televizyon konuşmasında şunları söylüyordu:

Bu devletlerin her birinin, böyle kararlar almaya ve hareket etmeye hakları olduğu gibi, bizim de eğer mantığımız bunu emrediyorsa kabul etmeme hakkımız vardır. Bu eylemlerin hatalı olduğuna inanıyoruz. Çünkü uluslararası anlaşmazlıkların çözülmesi için kuvvet kullanılmasının akıllıca ve doğru bir araç olduğunu kabul etmiyoruz.

Bu elbette ki ABD yönetiminden hiç beklenmeyen bir açıklama ve hareket tarzıydı. Ama Arap dünyasında ABD’ye yönelik protestoların şiddeti ve tüm Arap dünyasını Sovyetler Birliği’nin hegemonyasına kaptırma olasılığı Washington’u buna zorlamıştı. Başkan Eisenhower İngiltere Başbakanı Eden’a yazdığı mektupta bu olasılığa dikkat çekiyordu:

…Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları ve bir dereceye kadar tüm Asya ve Afrika halkları, Batı’ya karşı öyle birleşebilirler ki, korkarım üzerinde bir kuşak, hatta Rusların zarar verme yeteneğini de göz önünde tutarsak bir yüzyıl geçmeden, bu düşmanlığın üstesinden gelinemez.

Sonunda Batılı ülkeler arasında tam bir uzlaşma olmadığını gören ve bu avantajı kullanmak isteyen Sovyetler Birliği diplomatik yollardan duruma müdahale etti. Kremlin her tarafa telgraflar yağdırmaya başladı. Dışişleri Bakanı Şepilov, Güvenlik Konseyi başkanına; Başbakan Bulganin Eden’e, Mollet’ye, Eisenhower’a ve İsrail Başbakanı Ben Gurion’a ayrı ayrı mesaj gönderdi. Sovyetler Birliği, saldırının derhal durdurulmasını ve askerlerin geri çekilmesini; yoksa Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkabileceği tehlikesinin göz önünde bulundurulmasını istiyordu. Her mesaj farklı unsurlar içeriyordu. Örneğin İngiltere’ye gönderilen mesajda şunlar yazılıydı:

İngiltere, her çeşit tahrip edici modern silahlara sahip daha güçlü ülkeler tarafından saldırıya uğrarsa kendisini ne durumda bulacaktır? Bu ülkeler, şimdilik deniz veya hava kuvvetlerini Britanya kıyılarına göndermekten ve diğer silahları –örneğin, roketler– kullanmaktan kaçınıyor.

Başbakan Eden dehşet içinde kalmıştı. Zira Sovyetler Birliği üstü kapalı da olsa İngiltere’yi nükleer silah kullanmakla tehdit ediyordu. İsrail Başbakanı Ben Gurion’a gönderilen mesaj ise çok daha sertti. Çünkü İsrail’in saldırgan tutumunun “bir devlet olarak İsrail’in mevcudiyetini tehlikeye soktuğu” belirtiliyordu.

Süveyş saldırısı tarafsız ülkelerde de sert bir biçimde kınandı. İngiliz Milletler Topluluğu’nun çözülmesi olasılığı, sterlinin değerinin giderek düşmesi ve Sovyetler Birliği’nin uyarı notaları, İngiltere’yi Süveyş harekatından vazgeçirmek zorunda bıraktı. İngiltere 3 Aralık 1956’ya kadar Mısır’dan tamamen çekildi.

Cemal Abdülnasır

Süveyş Krizi’nin Sonuçları

İngiltere ile Fransa Mısır konusunda iki yanlış hesap yapmışlardı. Bunlardan birincisi Mısırlıların Kanal’ı kendi başlarına yönetemeyecekleri, ikincisi ise çatışma başlar başlamaz Mısır’da Nasır aleyhtarı bir ayaklanmanın ortaya çıkacağıydı. İki hesap da tutmadı. Mısırlılar Kanal’ın yönetimini büyük başarıyla sürdürdüler. Savaş Nasır’a yalnızca Mısır’da değil tüm Arap dünyasında ve Üçüncü Dünya ülkelerinde büyük prestij sağladı; sömürgeci devletleri dize getiren bir kahraman olarak tartışmasız biçimde Arap dünyasının yeni önderi oldu. 1964 yılından öldüğü 1970 yılına kadar Nasır, dünya nüfusunun yarısını temsil eden Bağlantısızlar Hareketi’nin Genel Sekreteri oldu.

Onun kişiliğinde somutlaşan Arap milliyetçiliği ve bu akım etrafında Arapların tek bayrak altında birleşme düşüncesi tüm bölgede tırmanışa geçti. Suriye’deki Baascıların da etkisiyle 1958 yılında Mısır ve Suriye’nin birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulması Nasır’ın Arap dünyası üzerindeki öncü rolünü de pekiştirdi. Ne var ki Nasır arkasında kurumsal bir yapı bırakmadığı için Ortadoğu’yu bir Arap milliyetçiliği düşüncesi etrafında birleştirme hedefi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bu zafer aynı oranda, Ortadoğu’da Nasır gibi darbe ile iktidara gelen benzer subay gruplarıyla aralarındaki bağların güçlenmesini sağlarken, bu oluşumları kendilerine tehdit olarak gören özellikle Körfez monarşileri ile bu devletler arasında bir rekabetin başlamasına neden oldu.

Karşısına çıkan büyük güce askeri yönden yenik düşen ve hatta tüm hava gücünü yitiren Mısır, politik yönden önemli zaferler kazanmıştı. Süveyş Kanalı’ndaki İngiliz üssü, dolu depolarıyla Mısır’ın eline geçmiş, ayrıca Mısır’da İngiliz ve Fransızlara tanınmış birçok ekonomik ayrıcalık da millileştirilmişti. Böylece Mısır’daki İngiliz ve Fransız denetiminin son kalıntıları da ortadan kaldırılmış oluyordu.

Bölgesel düzeyde ise Süveyş Savaşı kanalın denetimi açısından yarar sağlamamış, üstelik savaş başladığında kanaldaki birçok gemiyi batıran Nasır kanalın kapanmasına neden olmuştu. Bu Nasır’ın eline başka bir koz daha vermişti: Kanalın temizliği geciktirilerek Avrupa’ya petrol akışını yavaşlatılabilirdi. Nitekim kısa süre sonra Avrupa’da petrol sıkıntısı başgösterdi.

Öte yandan Nasır’ın bu zaferi Cezayir’de Fransız sömürgecilere karşı savaşan Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne büyük bir moral ve güç kaynağı oldu. Ve Fransa Cezayir’i tek etmek zorunda kaldı. Hem kendi ülkesinde hem de ABD’de iyice gözden düşen İngiltere Başbakanı Anthony Eden ise savaştan üç ay sonra 1957 yılının başlarında görevinden istifa etti. Yakındoğu’da, özellikle Ürdün’de milletvekillerinin Mısır ve Suriye ile ittifaka yönelmeleriyle İngilizler bölgeden tamamen geri çekilmek zorunda kaldı.

Sovyetler Birliği tarafından nükleer silahlarla tehdit edilmek, Avrupa’nın nükleer silahlara gereksinim duymadığı, çünkü her zaman Amerika’nın desteğine güvenebilecekleri yargısını yerle bir etti. Süveyş Krizi sırasında ABD’nin müttefikleriyle kopuk bir politika izlemesi sonucu hissedilen güven kaygısı Birleşmiş Milletler’in iki daimi üyesini farklı arayışlara yöneltti. Fransız Le Populaire gazetesi sonradan Fransa’nın benimsediği bir tutumu şöyle ifade ediyordu: “Fransız hükümeti, kuşkusuz kısa zamanda nükleer silah üretme kararını alacaktır… Sovyetlerin roket kullanma tehditleri, bütün hayalleri yok etti.” Süveyş Krizi sonucu nükleer ülkeler kulübüne yeni ülkeler katıldı.

Süveyş Krizi sonrası İngiltere bölgeden tamamen çekilirken, onun yerini ABD aldı. ABD ilk kez küresel güç olmanın gerçekleri ile karşılaştı. Büyük Britanya ve Fransa’nın, Ortadoğu’daki tarihi rollerinden kovulmasının ardından bölgedeki güç dengesinin sorumluluğunun kendi omuzlarına yüklendiğini anlamıştı. Bölgede oluşan boşluğun Sovyetler Birliği tarafından doldurulacağını düşünen Eisenhower 5 Ocak 1957’de sonradan Eisenhower Doktrini olarak anılan doktrini onaylaması için Kongre’ye bir mesaj gönderdi. Temelinde komünizmin tüm Ortadoğu’ya yayılmasını engellemek olan üç katlı bu doktrin uyarınca ABD bölgeye hem askeri hem de ekonomik yardım yapmayı vaat etmekteydi. Ayrıca komünist tehdidi altındaki ülkeler ABD’den yardım talep ettikleri anda ABD bu devletlerin yardımına koşacaktı. Bu durum aynı zamanda Mısır-Sovyet yakınlaşmasına da bir tepki niteliğindeydi.

Bunalım sırasında İngiltere ve Fransa’yı atom bombasıyla, İsrail’i haritadan silmekle tehdit eden Sovyetlerin saygınlığı Arap dünyasında olağanüstü arttı. Deneme amaçlı Mısır’a yapılan Çek silah satışları, Atlantik İttifakı’nı bölen bir Sovyet stratejik hamlesine dönüştü ve Üçüncü Dünya ülkelerinin pazarlık gücünü arttırmak için Moskova’ya yönelmelerine neden oldu. Kruşçev önderliğinde Sovyetler Birliği Küba’daki  füze krizine kadar Soğuk Savaş’ın bu döneminde kendini aşırı derecede güçlü hissetti.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir