Tarih Boyu Fildişi İşçiliği

Fildişi sözcüğü kullanıldığında insanlar genel olarak yalnızca fillerin savunma için kullandıkları büyük dişleri düşünürler. Oysa fildişi, ticari anlamda yalnızca filleri kapsamaz; oyulabilecek kadar ya da süslenebilecek kadar büyük olan ve ticari açıdan ilgi gören herhangi bir memelinin dişi de fildişi işçiliğinin malzemesidir. Bu nedenle fildişi işçiliğinde genellikle fil ya da mors dişi kullanılmakla birlikte, başta suaygırı, deniz gergedanı, gergedan ve geyik olmak üzere birçok hayvanın boynuz ya da dişlerinden yararlanılır ve bunlar da fildişi sayılır. Yine ispermeçet balinasının ortalama büyüklüğü 20 cm. olan dişleri de fildişi işçiliğinde kullanılan malzemelerden biridir.

Gerçek fildişinin yanında türevleri de bulunur. Fildişi türevleri iki kategoriye ayrılır: doğal ve yapay yoldan üretilmiş olanlar. Doğal fildişi türevlerinin arasında kemik, deniz kabuğu, miğferli busero fildişi ve bitkisel fildişi girer. Bitkisel fildişi genellikle Tagua palmiyesinin kozalaklarından üretilir. Ama aynı aileye üye diğer palmiye kozalakları da kullanılabilir. Yapay yoldan üretilenler ise çoğunlukla organik bir reçinenin diğer kimyasal maddelerle karışımından oluşur. Fildişi türevleri, hem fiziksel özellikleri hem de UV ışığa verdikleri tepki sayesinde, gerçek fildişinden kolaylıkla ayırt edilebilirler ama sıradan insanların gerçek fildişini sahtesinden ayırmaları uzmanlık gerektirir. Keza gerçek fildişlerini kendi içlerinde ayırmak için de (Asya fili, Afrika fili, mors dişi gibi) makroskopik özelliklerinin incelenmesi gerekir.

20. yüzyılın başlarına değin elle oyulan fildişinin çene kemiğine bağlanan yönde içi boştur, yarısından başlayarak ucuna doğruysa bu boşluk yok olur. En büyük örnekleri yaklaşık 90 kg olup 2.5-3 m uzunluğundadır. Böyle bir fildişinden 45x15x2cm’lik bir levha ya da içi dolu uç bölümünden yaklaşık 76 cm’lik bir figür elde edilebilir. Dolayısıyla fildişi, genellikle küçük boyutlu nesnelerin yapımına elverişlidir.

Kimi kültürlerde boyanmasına ya da renginin koyultulmasına karşın çoğu kez doğal parlaklığından, saydamlığından ve düzgün yüzeyinden yararlanmak için, olduğu gibi bırakılan fildişi zaman içinde bozulmayan ender malzemelerden biridir. Eski çağlardan beri, altın ve değerli taşlar gibi lüks bir malzeme olarak birçok kültür tarafından kullanılmıştır. Çoğunlukla seferlerde ganimet olarak alınmış ya da Afrika ve Hindistan’dan getirilmiştir. En iyi nitelikli fildişleri Afrika filininkilerdir. Asya filinin dişiyse daha yumuşak, mat ve beyazdır.

Son derece dayanıklı doğal bir malzeme olması nedeniyle filler dişleri için uzun yıllar boyunca insanlar tarafından avlanmıştır. Fakat 20. yüzyılda soylarının tükenmesi tehlikesi nedeniyle fillerin avlanmasına sınır getirilmiş ve çoğu ülkede fildişi ticareti antika değeri olanlar dışında Soyu Tükenme Tehlikesi Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) kapsamında tamamen yasaklanmıştır. Dünya fildişi ticaretinin % 70’inin gerçekleştiği Çin de 2017 Mart ayından başlamak üzere fildişi ticaretini yasaklama kararı almıştır.

Fakat alınan tüm önlemlere karşın fildişi ticaretinin tam olarak sona erdiği söylenemez. Özellikle Afrika kıtasında “Tanrı’nın Direniş Ordusu” gibi birçok terörist grup, eylemlerinin finans kaynağı olarak yasadışı fil avcılığı gerçekleştiriyor. Yalnızca 2012 yılında bu kıtada kaçak olarak öldürülen fillerin sayısının 30.000’i bulduğu düşünülüyor. Çünkü fildişi pahalı ve değerli bir malzeme. Örneğin Angola’da bir kilogramı 100-200 dolar arasında değişen fildişinin fiyatı Güney Kore’ye ulaştığında 1000 doları geçiyor.

Fildişinin pahalı olmasının nedeni, tarih boyunca zaten pahalı olan fildişinde, 20. yüzyılda yasaklar nedeniyle arzın talebin altında kalmış olması. Fildişine kıyasla çok daha zor bulunan gergedan boynuzunun kilosu ise 60.000 dolara yakın. Yine de çoğu insan tarafından fildişinden yapılmış eşyalar hem olağanüstü dayanıklılığı hem de sosyal statü ya da zenginliğin bir göstergesi olarak kabul gördüğünden rahatça alıcı bulabiliyor.

Fildişi İşçiliğinin Tarihsel Gelişimi

Paleolitik Çağ’da insanlar fildişinin yanı sıra kemik ve boynuzdan da yararlanılmıştır. Antik Mısır’da da fildişinin yanı sıra suaygırı dişleri de kullanılmış; Sülaleler Öncesi Dönem’den başlayarak fildişinden ok ucu, çengel, kaşık, bilezik, tarak, saç tokası gibi günlük kullanım eşyasının yanı sıra, bir tür muska oldukları sanılan çıplak kadın figürleri yapılmıştır. Hem Fenikeliler hem de Mikenliler büyük ölçüde Mısır fildişi işçiliğinden etkilenmiştir. Ve bu etkiler öylesine yoğundur ki kimi zaman örneklerin hangi uygarlığa ait olduğu kesin olarak ayırt edilememektedir. Örneğin MÖ 2000’de Megiddo’da üretilen fildişi örneklerde hem Mısır hem de Miken etkileri sezilir. Fenikeliler fildişini Suriye ve Afrika’dan başka, fillerin soyu tükenmeden önce Anadolu’dan da elde etmişlerdir. Genellikle ahşap üstüne kakma olarak kullandıkları fildişinin kimi zaman üstünü boyamış, yaldızlamış ya da cam lapis, lazuli  ve başka değerli malzemeyle kaplamışlardır. MÖ 1000’lerde üretilen fildişi yapıtlarda Miken etkilerinin azaldığı, Mısır etkilerininse artmış olduğu görülmektedir. Bu dönemde Fenikeli zanaatçıların Asur sarayına da hizmet verdikleri bilinir. Asurluların ele geçirdiği Samaria ve Arslantaş’ta bulunan fildişi örnekler genellikle sıradan yerel ürünler olmakla birlikte, Irak’ta Dur Şarrukin ve Ninivc gibi Asur kentlerinde Fenikeli ustaların yaptığı sanılan örnekler başyapıt niteliğindedir.

Ege uygarlıklarında görülen en erken fildişi figür örnekleri Knossos’ta (Girit) ortaya çıkarılan Minos dönemi küçük akrobat heykelleridir. Gerek bu figürlerde, gerek aynı dönemde üretilen genç erkek heykelciklerinde fildişinin altınla birlikte kullanıldığı görülür. Bu dönemde Sparta ve Mykenai gibi Yunanistan Yarımadası üstünde bulunan kentlerde mezarlardan çıkarılan Miken dönemi fildişi örnekleri, Girit’tekilerden çok daha fazladır. Bunların bir bölümünde Fenike sanatının etkileri açıkça izlenmektedir. Kutu ve ayna sapı gibi günlük kullanım eşyasının çoğu av ve savaş sahneleriyle bezelidir. Kıbrıs’ta Enkomi’de bulunan fildişi örneklerde de Miken etkileri sezilmektedir. Mısır, Fenike ve Miken arasındaki bu yoğun etkileşim, büyük olasılıkla Fenikeliler’in ticaret etkinliklerinin bir sonucuydu.

Yunan sanatından günümüze ulaşan hiçbir fildişi örnek yoksa da bazı antik yazarlar fildişi heykellerin varlığından söz etmektedir. Krizelefantin olarak anılan bu büyük boyutlu (yaklaşık 12 metre) altın-fildişi tanrı ve tanrıça heykellerinin Fenike ve Girit fildişi işçiliğinden etkilendiği sanılmaktadır. Zaman içinde Mısır, Fenike ve Yunan fildişi oyma teknikleri Roma’ya ulaşmıştır. Etrüsk mezarlarında bulunan erken fildişi yapıtların, yerel üretimden çok Fenike aracılığıyla ülkeye geldiği düşünülür.

Fildişi Roma döneminde çok sevilmiş ve mobilyalar, bazı süs eşyalarının yanı sıra konsüllerin göreve atandıklarında armağan ettikleri “diptik”ler de fildişinden yapılmıştır. Bizans döneminde İstanbul önemli bir fildişi işçiliği merkezi olmuş; tüccarların Rusya’dan getirdiği mors dişleri kullanılmıştır. Ravenna’daki Piskopos Maksimumus’un Kathedrası’nında İstanbul’da yapıldığı sanılmaktadır.

8. ve 9. yüzyıllarda öbür sanat dallarıyla birlikte gerileyen bu işçilik 11. yüzyıla doğru yeniden canlandırılmış, kabartma tekniğiyle işlenmiş figürlerin donuk, şematize ve anıtsal olduğu triptik ve kutular yapılmıştır. Diptiklerden kaynaklandığı ve ibadet amacıyla kullanıldığı anlaşılan triptiklerin çoğunda Hz. İsa, Meryem Ana ve havariler betimlenmiştir. Kutularda dinsel sahnelere de rastlanmakla birlikte Veroli Kutusu’nda olduğu gibi, daha çok mitolojik konular işlenmiştir. 11. ve 12. yüzyıllara ait fildişi heykellerdeyse, figürlerin daha ince-uzun olduğu, rahat pozlarda işlendiği ve kıvrımların daha yumuşak verildiği görülür.

Ortaçağda Kuzey Avrupa’da Karolenj sanatında fildişinden çok mors dişi kullanılmış ve rolikerlerin yanı sıra haçlar, kabartma panolar ve mezmurlar için cilt kapakları yapılmıştır. Bu dönemde Lorsch, Reims ve Metz önemli fildişi merkezleridir. Otto döneminde Bizans’a özgü şematik, durgun figürlerin yanı sıra yüzlerde yoğun bir ifade görülen örnekler ortaya çıkmış; ün kazanan Köln atölyeleri Romanesk dönemde de önemini korumuştur. Romanesk dönemde Almanya’nın yanı sıra Fransa, Felemenk ülkeleri ve İngiltere’de fildişi işçiliği gelişmiştir. Üretilen örnekler ise yapıldıkları yerlere bağlı olarak üslup farklılıkları gösterir; örneğin Fransa’da taş heykelle, İngiltere’de de genellikle kitap bezeme sanatıyla benzerlikler sezilir.

12. yüzyılda mimarlık, resim ve vitray sanatının ağırlık kazanmaya başlamasıyla dekoratif sanatlarda bir gerileme başlamış, yaklaşık 50 yıl süren bir kesinti yaşanmıştır. 13. yüzyılda Gotik dönemde yeniden canlanan ve 14. yüzyıl boyunca da bu canlılığını koruyan fildişi işçiliğindeki en çarpıcı gelişme serbest heykel alanında olmuştur. Fransa’da, özellikle Paris ve çevresindeki atölyeler önem kazanmış; bugün Louvre Müzesi’nde bulunan “Meryem’in Taç Giymesi” ve “İsa’nın Çarmıhtan İndirilmesi” gibi, taş heykelleri anımsatan örneklerin yanı sıra diptik ve triptiklerle altar panoları da yapılmıştır. Gelişmiş bir kompozisyon düzenine sahip olan bu yapıtlarda mimari bir arka plan önünde, çok sayıda figürün yer aldığı, öyküsel nitelikli dinsel sahneler betimlenmiştir. Ayrıca, romantik öyküler gibi din dışı konuların betimlendiği taraklar, kutular ve ayna çerçeveleri de yapılmıştır.

Rönesans döneminde Doğu’yla fildişi ticaretinin güçleşmesi sonucunda fildişi işçiliği hızla gerilemiş ve fildişi, anıtsal örneklerden çok sıradan gündelik kullanım eşyası yapımında ve kakmacılıkta kullanılmıştır.

16. yüzyılda Portekizlilerin Afrika ve Asya’da koloniler edinmesinden ve Felemenkliler’in Doğu’ya ulaşmasından sonra Portekiz, İspanya, Felemenk, Almanya ve Avusturya’da fildişi işçiliği yeniden canlanmaya başlamıştır. Bu dönemde ve 17. yüzyılda Madonna ve azizleri konu alan örneklerin yanı sıra Görard van Opstal, Lukas Faydherbe ve Francis van Bossuit gibi sanatçılar dönemin ünlü anıtsal heykellerinden kopyalar yapmış ya da mitolojik ve tarihsel konulu resimlerden esinlenerek alçak kabartmalar gerçekleştirmişlerdir. Maşrapa, şamdan, çerçeve, bilimsel aletler bu dönemde ortaya çıkan yeni türlerdir. Yüzyılın sonlarına doğru Almanya’da fildişi biblolar, portreli madalyalar, enfiye kutuları, çatal-bıçak sapları ve süs eşyası yaygınlaşmış; ayrıca fildişi başka malzemelerle birlikte de kullanılmıştır.

Uzakdoğu’da Fildişi İşleme Sanatı

Fildişi işçiliğiUzakdoğu’da fildişi işçiliğinin ilk görüldüğü ülkelerden biri Çin’dir. Çinliler fil ve mors dişinin yanı sıra gergedan boynuzu da kullanmışlardır. Ülkenin kuzeydoğusundaki Anyang’da Shang (Yin) Hanedanı dönemine ait mezarlarda son derece ustalıkla yapılmış kova biçiminde su kapları bulunmuştur. Bu kapların üzerindeki bezemeler dönemin metal işçiliğiyle büyük benzerlikler taşır. Zhou Hanedanı döneminde prenseslerin ve yüksek görevlilerin küçük, dar fildişi not tabletleri taşımaları moda olmuştu. Han Hanedanı döneminde bu tabletler, resmi günlerde rütbe belirtisi olarak giysilere takılmış: bu tür kullanımları Ming Hanedanı’nın sonuna değin sürmüştür.

Tang ve Song dönemlerinde tabletlerin boyu büyümüş ve saray görevlilerince üstünde not tutulan birer dayanak olarak kullanılmıştır. Tang dönemi, fildişi işçiliğinin en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Bu dönemde fildişinden telli çalgılar için mızraplar, cetveller, satranç taşları, taraklar, tokalar, mücevher kutuları, küçük katlanır paravanalar ve Buda imgeleri yapılmış, ayrıca fildişi, kakmacılığın yanı sıra bir başka malzemeyle birlikte kutu, mobilya, yazı takımı ve müzik aletleri yapımında da kullanılmıştır. Biri kabartma ve ajur, ikincisi boyalı yüzey üstüne kazıma yöntemi olmak üzere iki farklı teknik uygulanmıştır. Song döneminde İran ve Arabistan’dan hem fildişi hem de gergedan boynuzu getirilmiş; bunlardan mühür kutuları, tütsü mahfazaları, katlanır yelpazeler ve yemek çubukları yapılmış; üstleri manzaralar, yapılar, insan figürleri, çiçek ve kuş örgeleriyle bezenmiştir.

Ming döneminde yeniden canlandırılan fildişi işçiliğinin merkezi, Çin’in güneydoğu kıyısındaki Fujian bölgesidir. Figürlerin boyanmadığı, fildişinin doğal renginde bırakıldığı bu dönemin en yaygın örnekleri Buda imgeleridir. Qing (Mançu) Hanedanı’nın ilk yarısında da aynı gelenek sürdürülmüş, boyama yöntemi de canlandırılmış, hatta kimi kez yapıt lake kaplanmıştır. Pekin ve Guangzhou’nun (Kanton) önemli fildişi merkezleri haline geldiği bu dönemde en tipik ürünler, tek figürler, figür grupları, silindir biçiminde fırça kutuları, masa paravanaları, enfiye, parfüm ve ayna kutularıyla çeşitli süs eşyasıdır. Şanghay’da da yemek çubukları, tarak ve mühür gibi kullanım eşyası üretilmiştir. Kabartma, çizgi oyma ve ajur teknikleri yaygındır. Bezeme programıysa Song dönemiyle benzerlikler taşır. Pekin ve Guangzhou, Qing Hanedanı’ndan sonra da fildişi işçiliğinin önemli merkezleri olarak kalmış, ancak izleyen yıllarda sarayın desteğinin kalkmasıyla üretim azalmış ve yalnızca turistik eşya üretilir olmuştur.

Fildişi tespihJaponya’da Nara dönemiyle Heian döneminin ilk yarısı, Çin’deki Tang dönemi sanatının etkisi altındadır. Öyle ki, üretilen fildişi yapıtların Japonlara mı yoksa Çinlilere mi ait olduğu ayırt edilemez. Çoğunluğu kırmızı ya da yeşil boyalı fildişi üstüne kazıma yöntemiyle bezenen silindirik kutular, müzik aletleri, satranç taşları ve cetveller, gene Çin örneklerinde olduğu gibi manzaralar, hayvan figürleri, kuş ve çiçek örgeleriyle bezelidir. 8. yüzyıldan sonra Japonya’da fildişi işçiliği neredeyse yok olmuş: ancak Tokugava döneminde yeniden canlanmıştır. Bu dönemde erkeklerin mühür kutularını (ime) kuşaklarında taşımaları moda olmuş ve netsuke adıyla anılan küçük oyma kancalar yaygınlaşmıştır. Çoğu zarif insan ya da hayvan figürleriyle, küçük manzaralarla bezenen netsukeler, daha sonra para kesesi, pipo ve ilaç kutusu gibi eşya için de kullanılmıştır. Fildişi ayrıca samisen (üç telli Japon lavtası) mızraplarıyla rulo resimlerin iki ucuna takılan çubukların yapımında da kullanılmıştır. 19. yüzyılın ortasında turistik eşya üretimi artmış, Tokugava döneminden sonra giysilerin değişmesi ve pipo yerine sigaranın yaygınlaşması sonucu netsukelerin ortadan kalkmasıyla Çin’de olduğu gibi Japonya’da da fildişi işçiliği sanatsal değerini yitirmiştir.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki İslam ülkeleri fildişi işçiliğini, büyük olasılıkla İstanbul’un fethinden çok önceleri Bizans’tan öğrenmişlerdir. İran, özellikle Orta Afrika ve Hindistan’dan gelen fildişini kullanmakla birlikte, mors dişi, büyüsel ve iyileştirici nitelikleri olduğu inancıyla her zaman daha değerli bulunmuş ve özellikle kılıç ve kamaların kabzalarında kullanılmıştır. İslam sanatında Emevi döneminde başlayan fildişi işçiliği Ortadoğu’dan çok Müslüman İspanya’da, özellikle de Kurtuba,  Medinet-üz-Zehra ve Cuenca’da gelişmiştir. Çoğu 10. ve 11. yüzyıla tarihlenen diptik ve pyferâ’lerle mobilya, kapı ve minberler de yazının yanı sıra madalyonlar, girift bitkisel ve geometrik örgelerle insan ve hayvan figürlerine rastlanır. Taht sahneleri ve mücadele eden hayvanların betimlendiği örnekler de yaygındır. Bu yapıtlarda Hıristiyanlık etkileriyle İslami öğelerin iç içe olduğu görülmektedir.

Osmanlılarda fildişi işleme sanatı daha çok üzerinde bulunduğu malzemeyi zenginleştirmek için kullanılmıştır. Genellikle kalemtraş sapları ya da maktalarda kullanılmakla birlikte fildişi tespihler de Osmanlı sanat anlayışının tüm inceliğini yansıtır.

Kuzey Hindistan’a mors dişi İran aracılığıyla girmiş olmakla birlikte fildişi kullanımı çok daha eskidir. Babürlüler döneminde işçilik gerilemişse de,  19. yüzyılda yeniden canlanmıştır. Hindistan’da Hint filinin dişi yanı sıra, daha büyük olduğundan Doğu Afrika’dan getirilen fildişleri de kullanılmıştır. Seylan’da fildişi işçiliği Hindistan’dan daha yaygındı. Burada daha çok Buda ve yönetici heykelleriyle taraklar, bıçak sapları ve kapıların üstüne yerleştirilen levhalar yapılmıştır.

Afrika’da fildişi işçiliğinin ileri olduğu iki ana merkez Fildişi Kıyısı’ndaki Benin ile Kongo bölgesidir. Bu bölgelerde yerli fildişinin yanı sıra suaygırı dişi de işlenmiştir. 1897’de Avrupalıların Benin’i yağmalaması sırasında 13. yüzyıla ait olduğu varsayılan çok sayıda fildişi boru, asa, maske ve figür ele geçmiştir. Bunların dışında yaklaşık 2m uzunluğunda büyük dişlerin yatay bantlar halinde yalın geometrik örgelerle ya da yan yana dizilmiş kral figürleriyle bezeli olanları da bulunmuştur. Fildişleri üstünde rastlanan en yaygın betimler grotesk havyan ve insan figürleriyle, leopar gibi simgesel anlamlar taşıyan hayvan figürleridir. Kongo’da Loango Krallığı bölgesindeyse daha çok küçük fildişleri ya da daha büyük olan suaygırı dişleri kullanılmıştır. Bu örneklerde diş bütün olarak değerlendirilmiş ve geçit törenini anımsatan bir dizi figür alçak kabartma tekniğiyle, diş boyunca sarmal olarak işlenmiştir. Zaire’de yaşayan Monbutular çok sayıda işlevsel ya da süs amaçlı eşya üretmişlerdir. Günümüze fazla örnek ulaşmamış olmakla birlikte bu yörede betimlenen figürlerin uzun ve dar başları olduğu bilinir.

Fildişi işçiliğinin ileri olduğu bir başka yöre de Sibirya ve Kuzey Alaska’dır. Burada yaşayan Eskimolar, Bering Denizi dolayında yaşayan eski halkların geleneğinden etkilenmiş ve daha çok mors dişi kullanmışlardır. En çok bıçak sapı, av aletleri, ev araçtan, kızak ya da kayık parçaları, süs eşyası ve oyuncaklar yapılmıştır. Yalın bezemelerin yanı sıra insan ve hayvan figürleriyle av sahnelerine de rastlanır. Daha sonraları işlevsel amaçlı eşya yerine silindirik biçimli iğne, tütün ve enfiye kutuları yaygınlaşmıştır. Kanada ve Grönland’da yaşayan Eskimolar da mors dişinden işlevsel amaçlı eşya yapmış, ama sanatsal açıdan Alaska’dakiler kadar başarılı olamamışlardır. Kuzey Amerika’nın kuzeybatı kıyılarında yaşayan yerliler de geyik ve balina kemikleriyle mors dişini aynı yöntemle değerlendirmiş ve kova sapı, iğne kutusu ve pipo gibi işlevsel amaçlı eşyayla büyü aletleri yapmışlardır.

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir