Irkçılık-Turancılık Davası
Alman orduları her cephede yenilip, Rus orduları hızla ilerleyerek Almanların çekildiği yerleri işgal eder ve Sivastopol’ü tekrar ele geçirirlerken, Müttefik Devletler de Almanların sonunu getirecek olan Normandiya Çıkarması için hazırlıklarını tamamlıyorlardı. İşte bu sırada yani 3 Mayıs 1944 günü, Ankara’da duruşması yapılmakta olan bir özel hakaret davası nedeniyle adliye binasının çevresi büyük bir kalabalıkla dolmuştu. Çoğunluğunu gençlerin teşkil ettiği kalabalık, davalı Hüseyin Nihal Atsız‘a alkışlarla sevgi ve bağlılık gösterilerinde bulunuyor ve sık sık hep bir ağızdan “Kahrolsun Komünistler” diye bağırıyorlardı. İleride Irkçılık-Turancılık Davası ya da Türkçülük-Turancılık Davası olarak adlandırılacak süreci başlatan dava iki öğretmen arasında idi ve şöyle doğmuştu.
Özel Boğaziçi Lisesi öğretmenlerinden Nihal Atsız, Orhun adlı bir dergi çıkarmakta idi. Nihal Atsız bu dergiyi 5 Kasım 1933’te Edirne Lisesi’nde edebiyat öğretmeni iken çıkarmaya başlamış, 16 Haziran 1934’te dokuzuncu sayısı yayımlanan dergi, Türk Tarih Kurumu tarafından liselerde okutulmak için hazırlanan dört ciltlik eseri ağır biçimde eleştirmesi nedeniyle kapatılmış, Almanlarla Rusların kıyasıya savaştığı 1 Ekim 1943’te tekrar yayımlanmaya başlamıştı.
İşte bu derginin 1 Mart 1944 günlü on beşinci sayısında Nihal Atsız’ın “Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” başlıklı bir yazısı yayımlanmıştı. Bu yazıda; Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 tarihli güvenoylamasında yaptığı konuşmada, “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” dediği anımsatılmakta, fakat Türkçülüğün sadece sözde kaldığı ve günün olanakları oranında eylem haline gelmediği belirtilmekte, buna karşılık ülkenin düşmanı olan solcu düşüncelerin açık ya da örtülü propagandasının yapılıp geliştirildiği ileri sürülerek örnekler verilmekte idi.
Birkaç gün önce İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Eminönü Halkevi’nde bir konferans verdiği, Baltacıoğlu’nun milliyetçilik lehinde konuşacağını haber alan solcular, komünistler yani vatan hainlerinin salonun sol yanını doldurdukları, konuşma sırasında aleyhte gösterilerde bulundukları, bunun üzerine Baltacıoğlu’nun “üniversite gençleri, dinlemek zorundasınız” diye bağırdığı, aleyhteki gösterilerin artması karşısında da “korktuğum için sanmayın, sadece sizi acıdığım için sustum” dediği söyleniyordu. Birkaç polisin içeriye girmesi üzerine “bize milliyetçilik dolması yutturacaktı” diyen solcuların salondan çıkıp gittikleri, fakat hiç bir resmi işlem yapılmadığı ve bu yüzden gece Tıp Öğrenci Yurdu’nda çıkan tartışma ve dövüşmenin de ancak araya giren yansızlar aracılığı ile bastırıldığı, aleyhte gösteri yapanların arasında Almanya’da öğrenimde iken komünistlik yapmasından ötürü geri alınan ve fakat «Mebus amcalar sayesinde Ankara Üniversitesi’ne doçent olarak giren bir komünistin iki kardeşinin» de bulunduğu anlatılıyor ve Türklüğü küçümseyen, Türklüğe hakaret anlamı taşıyan başka olaylar sıralanıyordu. Gördüğü müsamahadan ötürü, komünistliğin sinsi ya da açık olarak durmadan geliştiği, boy boy dergilerle komünistlik propagandası yapıldığı, bu propagandayı yapanlardan özellikle öğretmenlerin dikkati çektiği belirtilerek “Siz bunlara nasıl göz yumuyorsunuz, Türk Milleti’nin zehirlenmesine müsaade ediyorsunuz, solculara yüksek makamlar veriyorsunuz?” deniyordu.
“Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup”, 1 Nisan 1944 tarihli Orhun Dergisi’nde yayımlanmıştı. Bu yazıda Anayasa gereğince Komünizmin Türkiye’de yasak olduğu ve devletin milliyetçilik temeline dayandığı belirtiliyor, komünistlerin hiç bir zaman açıkça kendilerini belli etmedikleri ve “Halk Partisi’nin çok lastikli olan Altı Ok’undan halkçılığı alarak” kendilerini halkçı yurtseverler gibi ortaya attıkları, “faşistliğe hücum perdesi altında” milliyeti baltaladıkları, “en büyük düşmanları olan milliyetçilere” de ırkçılık açısından saldırdıkları, böylece milliyetçiliğin temeli olan ırkçılığı yıkmak istedikleri anlatılıyordu. Bunun için komünistlerin her yere sokuldukları ileri sürülerek bu kez eğitim alanındaki komünistlerden söz edileceği açıklanıyordu.
İlk örnek olarak Sabahattin Ali ele alınıyor ve şöyle deniyordu:
Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Dil Kurumu üyelerinden ve Ankara’daki Devlet Konservatuvarı öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Onu tanıyan herkesin komünistliğini bildiği Sabahattin Ali, 1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkum edilmişti. Sebebi de başta o zamanki Cumhurbaşkanı Atatürk olduğu halde bütün devlet adamları ve devlet düzenini alaya alan bildirge niteliğinde bir manzume yazmasıydı. Bu manzumenin iki mısraında vatan haini şöyle diyor: İsmet girmedi mi daha kodese, Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur? Ve bu saçmaları yazarı Sabahattin Ali, Eğitim Bakanı Hasan Ali’nin kişisel yakınlık duygusu sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.
Sonra eğitim kuruluşlarındaki öteki solcular ele alınıyor ve bu arada Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celâl, Ahmet Cevat Emre isimleri üzerinde duruluyordu:
Bu saydıklarım, komünist oldukları müspet olaylar ve belgelerle bilinen kimselerdir. Bunların yanında daha birçokları sayılabilir. Şimdiye kadar her nasılsa gafillikle bunları görevde tutmaktan doğan utancı silebilmek için, bizzat Eğitim Bakanının da o makamdan çekilmesi çok vatanseverce bir davranış olurdu.
Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası
İşte bu yazılardan ötürü Nihal Atsız, Milli Eğitim Bakanlığı’nca, Boğaziçi Lisesi’ndeki görevinden alınmış, Sabahattin Ali de Nihal Atsız hakkında yayım yolu ile hakaret davası açmıştı.
Nihal Atsız ile Sabahattin Ali’nin tanışıklığı 1926 yılında birlikte gittikleri Türk Ocağı’na kadar dayanıyordu. İstanbul’daki Yüksek Muallim Okulu’nda aynı yatakhanede kalmışlar, Sabahattin Ali’nin “Dağlar”, “Rüzgar”, “Karayazı”, “Mayıs” ve “Unutamadım” gibi birçok şiiri Nihal Atsız’ın çıkardığı “Atsız Mecmua”da yayınlanmıştı. Fakat birinin komünist, birinin ırkçı ideolojiye sahip olması yollarını ayıracaktır. Sabahattin Ali’nin 1940 yılında basılan “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında bazı milliyetçileri aşağılaması üzerine 19 Temmuz 1940’da “İçimizdeki Şeytanlar” adlı yazısıyla karşılık veren Nihal Atsız ona öyle sesleniyordu:
Kirye Sebahattinaki. Yahut fikirlerine ve irfanına göre yoldaş Sabahattin Aliyef. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve Marks’ın fikri veledi! Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamaya ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz!
Ankara Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi’ne intikal eden davanın ilk duruşması 25 Nisan 1943’te yapıldı. Duruşma için 24 Nisan 1943 günü Ankara’ya gelmiş olan Nihal Atsız, Ankara garında kalabalık gençler tarafından heyecanlı gösterilerle karşılanmıştı. Milliyetçi gençler, duruşma günü de mahkeme salonunu doldurdular. Yargıç Saffet Unan, savcı Hadi Tan, Nihal Atsız’ın avukatları Hamit Şevket İnce, Ferruh Ağan ve Rasih Yeğengil idi.
Davacı Sabahattin Ali, davasını şöyle açıklamıştı: “Suçlu, on beş yıl önce geçmiş ve hesabı tarafımdan verilmiş olan bir olayı ele alarak bana hakaret etmiştir. Cezalandırılmasını ve on bin lira tazminata hükmedilmesini isterim.”
Bunun üzerine Nihal Atsız’ın avukatlarından Hamit Şevket İnce; “Bu dava iki imanın, milliyetçilikle komünizmin çarpışması davasıdır. Bu davanın kökleri vicdanlarda ve kafalardadır. Davacının (Sabahattin Ali’nin) kafasında komünizm ateşi vardır. Müvekkilim (Nihal Atsız) bu ateşi söndürmek için hamle yapmaktadır” demiş ve davanın (vatan haini) sözünden çıktığını belirtip, Ceza Kanunu’ndaki (ispat hakkı) hükmüne dayanarak Sabahattin Ali’nin vatan hainliğini ispat edeceklerini, bunu isteyip istemediğinin Sabahattin Ali’den sorulmasını ve Konya’daki mahkumiyet dosyasının getirilmesini istedi. Savcı da, ispat isteğinin davacıdan sorulması isteğine katıldı ve duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine bırakıldı
Ertesi gün milliyetçi gençlerle Sabahattin Ali arasında çıkan tartışmada Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi Osman Yüksel Serdengeçti, Sabahattin Ali’yi dövmüş ve suçüstü yargılamasıyla üç günlük hapis cezasına çarptırılmıştı. Daha sonra da fakülteden süresiz olarak uzaklaştırıldı.
3 Mayıs 1944 günü, Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası’nın ikinci duruşması yapıldı. Daha önceki oturumlar gayet olaylı geçtiği için mahkeme salonuna alınmayan gençler adliye binasının çevresini ve Anafartalar caddesini doldurmuştu. Milliyetçiler Nihal Atsız’a sevgi ve saygı gösterilerinde bulunuyor, “Kahrolsun Komünistler” diye bağırıyorlardı. Fakat bu birleşimde yargıç, Atsız’ın avukatlarının soruşturmanın genişletilmesi isteklerini reddetti. Savcı Hadi Tan da; Nihal Atsız’ın cezalandırılmasını istedi. Duruşma, sanığın savunmasını hazırlanması için 9 Mayıs 1944 gününe bırakıldı.
Milliyetçilerin gösterileri ve “Kahrolsun Komünistler” sesleri, duruşmanın bitmesiyle adliye binasından sokaklara yayıldı. Gittikçe büyüyen kalabalık ulusal marşlar söyleyerek Ulus’a doğru yürüyordu. Ulus Meydanı’nda İstiklal Marşı söylenip nutuklar çekildikten sonra tekrar Adliye’ye doğru yürüyüşe geçildi ve bu arada Sabahattin Ali’nin ele geçirilen kitapları yakıldı. Atlı ve motosikletli güvenlik kuvvetleri olay yerine geldiler, yakalayabildikleri gençleri alıp götürdüler. Gençlerin yakalanıp tutuklanmaları o gece ve ertesi gün de devam etti. 3 Mayıs tarihi ileride “Türkçülük Günü” olarak kutlanacaktır.
Yakalananlar arasında Ali Çankaya, Sait Bilgiç, Osman Yüksel, Sait Sadi Danişmentgazioğlu, Ahmet Ellezoğlu, Cevdet Savgar gibi isimler vardı. Falih Rıfkı ise 7 Mayıs 1944 günlü Ulus gazetesindeki yazısında bu gençleri komünistlikle suçluyor ve onlara “Düzen bozucu Troçkistler” diyordu.
Bu arada beklenemedik bir de gelişme yaşanmıştı. Nihal Atsız’ın avukatı Hamit Şevket İnce de, birdenbire yön ve ağız değiştirerek 8 Mayıs 1944 tarihli Ulus gazetesinde yayınlattırdığı mektubunda; Nihal Atsız’ın devrimlere düşman olduğunun anlaşıldığını, bu nedenle avukatlığından vazgeçtiğini bildiriyordu.
9 Mayıs 1944 günündeki duruşmada, öteki iki avukat Nihal Atsız’ın savunmasını yaptı ve yargıç kararını verdi. Karara göre; “vatan haini” deyimi bir eylem gösterilip ona dayatılmadığından sövmekten ibaret kalmıştır. Bu nedenle Nihal Atsız’ın altı ay süre ile hapsi gerekmektedir. Ancak, “sanığın, öteden beri Sabahattin Ali’nin düşüncelerine karşı bulunuşu ve ülküsüne uygun bulmadığı eserlerini acı ve hatta hakaret edici şekilde eleştirmiş olmasına rağmen Sabahattin Ali’nin susuşu, bu durum karşısında sanığın bir görev yaptığını sanarak dava konusu açık mektupları yayınlayışı” cezayı azaltıcı sebep kabul edilerek hapis cezası dört aya indirildi ve ceza ertelendi.
Irkçılık-Turancılık Davası’nın Başlaması
Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle 3 Mayıs 1944’de gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile gizli cemiyet kurmak ve hükümeti devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığı’ndan İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan 47 kişinin tutuklanması isteniyordu.
Tutuklamalar hızla gelişti. Yakalananlar İstanbul’a yani sıkıyönetim sınırları içine gönderildiler. Nihal Atsız da Ankara’dan İstanbul’a gitmek için hazırlık yaptığı otelde tevkif edilmişti. Tutuklananlar içinde siviller olduğu gibi askerler de vardı. Sivil olanlar o dönem Emniyet Müdürlüğü binası olarak kullanılan Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na, asker olanlarsa Tophane’deki askeri cezaevine götürüldüler. 18 Mayıs 1944’de tutuklamalar ile ilgili olarak hükümet resmi bir tebliğ yayımladı.
Son günlerde hükümetçe kapatılan Orhun Dergisi sahibi Nihal Atsız ile Konservatuvar öğretmenlerinden Sabahattin Ali’nin Ankara’da görülen mahkemesi sırasında Nihal Atsız lehine yapılan taşkınlıklar dolayısıyla gözaltına alınması zorunlu görülen bazı kimselerin yanında çıkan evrakın verdiği şüphe üzerine Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Zeki Velidi ile Hasan Ferit Cansever’in İstanbul’da bulunan evlerinde ve daha bazı yakın arkadaşlarında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nca aramalar yapılmış ve elde edilen belgeler incelenmiştir. Bu belgelerin incelenmesinden elde edilen sonuca ve kanıya göre, Anayasamızın saptadığı ilkelere aykırı olarak Irkçılık ve Turancılık amaçlan güden ve son zamanlarda çalışmalarını arttırdıkları, bu yolda örgütler düzenlendikleri ve anlaşmalar imzaladıkları görülen bu kimselerin Anayasa ile kurulmuş bugünkü devlet düzenimize ve yurttaşlarımızın gerçek milliyetçilik duygularına aykırı ilkeleri ve bu ilkelere varmak için gizli cemiyetleri, çalışma programları, örgütleri ve propaganda organları, hatta haberleşmelerini gizli tutmaya yarayan şifreleri ve parolaları vardır. Bunlar memleketin türlü bölgelerinde ve özellikle her türlü eğitim kuruluşlarındaki masum gençlerin milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını sömürerek genç kuşak arasında kendilerine taraftar toplamak ve böylece hedeflerine ulaşmak için sürekli ve sistemli bir çaba harcamakta, zararlı ideolojilerini gerçekleştirmek yolunda çalışmaktadır.
Bu nitelikteki çalışma, Anayasamıza aykırı ve Türk Ceza Kanunu’na göre suç niteliğinde olduğundan bu çalışmayı yapanlar hakkında yetkili adalet mercilerince kanun kovuşturması yapılmak üzere işe el konulmuştur.
Elbette bu aramalar sırasında komik yanlış anlaşılmalar da olmuştu. Örneğin “haberleşmelerini gizli tutmaya yarayan şifreleri ve parolaları vardır” cümlesindeki şifreler, Orhun Anıtı’nda yazılanların özgün harflerle yani Göktürk Alfabesi’yle yazılı olduğu bir belgeden başka şey değildi. Tutuklamalar CHP içinde de bazı huzursuzluklara yol açmıştı. CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal tutuklamaların ardından İnönü’nün yanına giderek kendisinin de milliyetçi olduğunu ve milliyetçilikten dolayı insanlar tutuklanacaksa kendisine de aynı muamelenin yapılmasını istemişti. İnönü, “Onların hedefi milliyetçiliği telkin değil, bizim yerimize geçmektir” diyerek Esendal’ı sakinleştirecekti.
İsmet İnönü gelişmeler üzerine bir gün sonraki açıklamasında tutuklamalar için şunları söyleyecekti:
Türk milliyetçisiyiz, fakat ülkemizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Ülkemizde politika düşmanlıkları için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı olayları hatıralarımızda canlıdır.
1912 yıllarında Rumeli’de tutunmak için tırnaklarıyla kayalara yapışarak son çabalarını harcayan Türk erlerine Arnavut Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan saldırı düzenleyenlerin Türk ırkçı politikacıları olduğu, Büyük Millet Meclisi’nde ispatlanmıştır. (Politika gereği) diye yorumlamakta en ufak bir güçlük çekmeyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felâkete uğradığımızda da yine (politika gereğidir) diyerek yeni bir bozgunculuk prensibi yaratmaktan geri kalmayacaklardır.
Köy Enstitülerinde, her türlü okullarımızda, kuruluşlarımızda, ordumuzda; ortak yurdun ülkülerini Türk çocuklarına, eşit adâlet ve şefkat duygularıyla vermeye çalışıyoruz. Onları büyük Cumhuriyet potasında kaynatıp meydana Türk vatanseverleri çıkarmaya uğraşıyoruz. Yurttaşlarım güvenebilirler ki, başarılarımız temellidir ve gelecekte daha göz alıcı olacaktır. Türk milliyetçiliği içinde vatan çocuklarının temiz ülkülü ve vatansever düşünceli olarak birbirine dayanan sağlam bir millet olması, erişilmez ve yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir düşünce ve erişilir bir hedef olduğunu, elle tutulur ve gözle görülür sonuçlarıyla tam olarak anlıyoruz. Şimdi insaf ediniz, Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartları özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da, ırkçıların milleti bin bir parçaya ayıracak bozguncu ve bölücü zehirlerine toplumu kaptırır mıyız?
Turancılık düşüncesi de, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı belirtisidir. Bu bakımdan cumhuriyeti iyi anlamak gerekir. Milli Kurtuluş sona erdiği gün yalnız Sovyetler dostluk gösteriyor, bütün komşularımız eski düşmanlıklarının anılarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeştçi saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız düşüncesi yaşıyordu. Cumhuriyet; güçlü bir uygarlık yaşayışının koşullarından bir temellisini, milletler ailesi içindeki güvenlik havasının varlığında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularıyla de iyi ve içten ilişkiler sağlanmış olmasını, ulusun mutluluğu için gerekli saymıştır. Görülüyor ki, milli politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır. Asıl önemli olan da bunun bir zorunlu politika değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak bu inanışa vardıktan sonradır ki, çevremizde bulunan ulusları daha yakından tanımak olanaklarını bulduk. Nereden zarar gelir ve nereden zarar gelmez, bunu ayırt etmek için zihinlerimizde ayarlı ölçüler doğdu. İçerde ulusun iyiliği ve mutluluğu ve dışarıya karşı milletin güvenliği ve savunulması için gereken tedbirler, doğru ölçülerle gözümüzün önünde belirdi. Ve sonunda yüzyıllar ve yüzyıllar süren köklü düşmanlıklar yerine, yirmi yıl gibi kısa bir sürede saygı ve güven duygularının uyanmasına imkân verdi.
Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar bilinçsiz ve vicdansız bozguncuların yalan dolanlarına Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Bozguncular genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan düşüncelerini millet karşısında açıktan açığa tartışamayacağımızı sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.
Şimdi vatandaşlarımdan iki soruya zihinlerinde karşılık bulmalarını isteyeceğim. Irkçılar ve Turancılar gizli düzenlere ve örgütlere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli bozguncu düzenleriyle düşünceleri memlekette yürür mü? Hele doğudan, batıdan ülkeler gizli Turan Cemiyeti ile zapt olunur mu? Bunlar o şeylerdir ki, ancak devletin yasaları ve anayasa ayaklar altına alındıktan sonra başarılabilir. Şu halde yaldızlı düşünceler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyetin, Büyük Millet Meclisi’nin varlığı aleyhine girişilmiş davranışlar karşısındayız. Tertipçiler, on yaşındaki çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.
Vatandaşlarıma ikinci sorumu soruyorum: Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması gerektiğini ileri sürenler; hangi ulusa yararlı, kimlerin amaçlarına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız bela ve felaket getirecek olan bu düşünceleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olmayacağı kesindir. Bu davranışlardan yalnız yabancılar yararlanabilirler. Bozguncular, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, bozguncuları yönetecek kadar yakından ilişki mi kurmuşlardır? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet amacı yabancının ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa bile, bu davranışların Türk ulusuna, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların yararlanmış bulunması söz götürmez bir gerçektir. Vatandaşlarım; güvenebilirsiniz ki, vatanımızı bu yeni bozgunculuklara karşı da kudretle sakınacağız.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de bir genelge ile 1944-1945 ders yılının ilk gününde ilk açılış derslerinde bütün okullarda ve fakültelerde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bu nutkunun okutulmasını; yurt bilgisi, sosyoloji, tarih ve devrim tarihi derslerinin İsmet İnönü’nün nutkundaki esaslara göre yapılmasını emretti.
Tutuklanan sanıkların sorgularını, sorgu yargıcı olarak Hakim Yüzbaşı Kazım Alöç yaptı. Fakat İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Ankara’dan gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kâmuran Çuhruk da onunla birlikte çalıştılar. Bu son iki kişinin sanıklara baskı ve işkence yapılmasında rolleri oldukları, özellikle tabutluklara koydukları söylendi ve halk bunları Tabutluk Kahramanları diye andı. Bir daha da bu lakaptan kurtulamadılar. İşkence konusu Manisa Milletvekili Refik Şevket İnce’nin Başbakana yazdığı bir özel mektupla İçişleri Bakanı Hilmi Uran’a intikal etti ve resmiyete girdi. Alparslan Türkeş, “1944 Milliyetçilik Olayı” adlı kitabında bu tabutlukları şöyle anlatır:
Tabutluklar denen yanın metrekarelik yerler; kırk santimetre genişliğinde ve elli santimetre uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton duvar içerisindeki oyuklar imiş. İçine sokulan insan kapı kapanınca yere çömelemezmiş. Duvarlarında, bele ve ayağa bağlanacak demir prangalar varmış. Oyuğun tepesinde üç tane beşer yüz mumluk ampul yanarmış. Buraya kapatılan kimse yirmi dört saat ya da daha çok aç ve susuz bırakılırmış.
Irkçılık-Turancılık Davası Sanıkları
Irkçılık-Turancılık Davası’nın ilk aşaması, yaklaşık dört aylık bir sorgulama döneminden sonra 7 Eylül 1944 Perşembe günü İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’nde başladı. Mahkeme başkanı Tümgeneral Yusuf Ziya Yazgan, duruşma yargıcı Yarbay Cevdet Erkut, üçüncü üye ise Albay Galip Kaan’dı. Irkçılık Turancılık Davası sanıkları toplam 23 kişiydi:
- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Tarihi Profesörü Zeki Velidi Togan
- Yedek Doktor Yüzbaşı ve Türk Yurdu Dergisi Sahibi Hasan Ferit Cansever,
- Özel Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğretmeni Çiftçioğlu Hüseyin Nihal Atsız
- Erdek’te Piyade Üsteğmeni Alparslan Türkeş
- Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Nihal Atsız’ın öz kardeşi Nejdet Sançar
- Samsunda Doktor Üsteğmen Fethi Tevetoğlu,
- Devlet Konservatuvarı Müdürü Orhan Şaik Gökyay
- İstanbul Hukuk Fakültesi doktora öğrencisi ve Gökbörü dergisi sahibi Reha Oğuz Türkkan
- Gazi Terbiye Enstitüsü Tarih Öğretmeni Hüseyin Namık Orkun
- Ankara Yargıç Adayı Sait Bilgiç
- Yedek Asteğmen M. Zeki Özgür (Sofuoğlu
- İstanbul Belediyesi Müfettişi İsmet Tümtürk
- İçişleri Bakanlığı Memuru Hikmet Tanyu
- Muğla Defterdarlığı Tahsilat Şefi Hamza Sadi Özbek
- Yüksek Mühendis Okulu 4ç Sınıf Öğrencisi Muzaffer Eriş
- Adana Yargıç Adayı Cebbar Şenel
- Yedek Asteğmen Nurullah Barıman
- Yüksek Mühendis Okulu 4. Sınıf Öğrencisi Cihat Savaşfer
- Yedek Asteğmen Fazıl Hisarcıklı
- Boğaziçi Lisesi Öğrencisi Yusuf Kadıgil
- Yüksek Mühendis Okulu 4. Sınıf Öğrencisi Fehiman Altan
- Gazi Terbiye Enstitüsü Öğrencisi Cemal Oğuz Öcal
- Yargıtay Evrak Memuru Saim Bayrak.
Aslında yargılanmalarına karar verilen sanık sayısı toplamda 26’ydı. Fakat Nuriman Karadağlı ve eşi Ahmet Karadağlı o sırada Almanya’da oldukları için, Heybetullah İtil ise adresi bilinmediğinden dolayı yakalanamamıştı.
Savcı bu sanıkların Almanya’nın yanında savaşa katılmayan hükümeti devirmek için Gürem adında gizli cemiyet kurmak, Anayasanın 88. maddesine aykırı olarak Irkçılık ve Turancılık propagandası yapmak, gösteriler düzenleyerek devletin iç ve dış güvenliğini bozucu davranışlarda bulunmak suretiyle ulusal çıkarlara zarar vermek, Cumhurbaşkanına gıyabında hücum etmek, devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir etmek suçlarından değişik cezalara çarptırılmalarını istedi. Bir resmi tebliğ ile de durum kamuoyuna duyuruldu:
Irkçılık-Turancılık amaçlarıyla gizli cemiyet kurarak, millete ve vatana karşı hıyanet hareketine teşebbüs ettiklerinden dolayı, soruşturmaları tutuklu olarak yapılan kişiler hakkında alınan son tahkikat kararı kamuoyuna aynen sunulur.
Görüleceği üzere sanıklara yüklenen suçların en ağırı, ırkçılık ve Turancılık suretiyle vatan hainliği idi. Türkçülük sözcüğünün milliyetçilikle aynı anlamda olduğunu söyleyen Nihal Atsız, ırkçılık ve Turancılığı şöyle anlatıyordu:
Milletlerin üç ülkü aşaması vardır. Birinci aşama; bağımsızlıktır. İkincisi; ulusal birliği kurmak yani sınırların dışındaki soydaşlarını kurtarmaktır. Üçüncüsü dünyayı istilâdır. Bu zaten biyolojik bir olaydır. Bütün canlılar bunu yapmaya çalışırlar. Mukavemetle karşılaştıkları için sonuca varamazlar ve ara yerde bazı zayıflar yok olur.
Darwin’in Evrim Kuramı’na atıf yapan Nihal Atsız, memleketteki cumhuriyet rejimini kabul edip etmediği sorusuna da şu karşılığı veriyordu:
Şimdiki rejimi klasik bir cumhuriyet değildir. Cumhur halk demek olduğuna göre; seçimin tek dereceli olması, milletvekillerinin serbestçe seçilmesi gerekir. Partiler birden çok olmalı ve bunlar birbirlerini kontrol etmelidirler. Bunlar olmadığına göre, bugünkü devlet düzeni klâsik anlamıyla cumhuriyet sayılmaz.
Irkçılık-Turancılık Davası yaklaşık bir yıl ve 65 oturum sürdükten sonra 29 Mart 1945’de sonuçlandı. Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Nurullah Barıman, Cihat Savaşfer, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Cebbar Şenel, Cemal Oğuz Öcal 10 yıla kadar hapis cezalarına çarptırılırken diğer sanıklarının beraatına karar verildi. İçlerinde bir tek Zeki Velidi Togan hükümeti devirmeye çalışmaktan suçlu bulunmuştu.
İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin verdiği bu kararlar Nihal Atsız’ın temyize götürmesiyle Askeri Yargıtay tarafından 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin tarafsızlıktan ayrıldığı gerekçesiyle usul ve esastan bozulmuş, davanın 2. Sıkıyönetim Mahkemesi’ne devredilmesine karar verilmiştir. Davanın sanıkları 26 Ekim 1945’te salıverilmiş, duruşmalara 5 Ağustos 1946’da tutuksuz olarak tekrar başlanmıştır. 2. Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlayan dava 29 oturumun sonunda 31 Mart 1947’de sonuçlanmış ve tüm sanıkların beraatına ilişkin karar Askeri Yargıtay tarafından da onaylanınca dava kapanmıştır. 2. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin toplam 187 sayfadan oluşan kararındaki beraat gerekçesi oldukça dikkat çekicidir: “Bu nümayiş (3 Mayıs 1944) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir.” Mahkeme bu gerekçesiyle Turancılık ideolojisini milli bir ideoloji olarak kabul ederken komünizmi gayrimilli olarak nitelemiştir.
