Osmanlı Tımar Sistemi ve Sipahi Ordusu

XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar Kapıkulu Ocakları (yeniçeriler, kapıkulu süvarileri, topçu, cebeci, top arabacıları, lâğımcı ocakları) ile birlikte imparatorluk ordusunun en büyük ve önemli kısmını tımarlı sipahiler oluşturuyordu. 1528’de resmi kayıtlara göre 27 bin Kapıkulu askerine karşı tımarlı ordusu Cebelü askerleri ile 85-90 bini bulmakta idi. 1610’larda ise Kapıkulu yaklaşık olarak 90 bin tımarlı ordu ise Cebelü askerleri ile 115 bin olarak hesaplanmakta idi. Bazı Batılı gözlemcilerin tımarlı sipahileri yarım milyon göstermesi gerçekten uzaktır. 1610’da tımarlı sipahiler artık önemlerini yitirmişlerdi. Fakat XVI. yüzyıl ortalarına kadar sayı bakımından olduğu kadar askeri bakımdan da ordunun ana gövdesini tımarlı sipahiler teşkil etmekte idi. Kosova, Niğbolu, Varna ve Mohaç gibi büyük Osmanlı zaferlerinde, tımarlı sipahilerin süratli çevirme hareketleri, savaşın kaderini tayin etmekte en az ağır piyade durumundaki yeniçeriler kadar rol oynamıştır.

Tımar sistemi, Türklerin XI. yüzyılda İslam dünyasını yönetimleri altına aldıktan sonra kendi askeri kurumları ve gelenekleriyle yerli kurumları uzlaştırarak meydana getirdikleri bir rejimdir. Osmanlılar, bu rejimi bulundukları çağa göre geliştirmişler ve bu temel üzerinde dünya çapında imparatorluklarını kurabilmişlerdir.

Osmanlıların, fethettikleri yerleri yapılandırırlarken yaptıkları ilk ve en önemli iş, o yerin her türlü vergi gelir kaynaklarını tespit ederek kayıt altına almak, o zamanki tabiriyle il yazmaktı. İl yazıcıları yahut onun yerine kullanılan başka bir tabirle tahrir eminleri fethedilen yeri köy köy, kent kent dolaşarak her türlü gelir kaynaklarını saptarlardı. Bu gelir kaynakları köylerde toprak vergileri (aşar ve çift resmi) ve türlü resimlerden (değirmen, kovan, koyun resimleri ile evlenenlerden alınan gerdek resmi, ufak suçlardan alınacak cerimeler ve başkaları) oluşuyordu. Şehir ve kasabalardaki gelirler ise belli başlı ihtiyaç maddelerinden pazarda veya kapan (kabbân) denilen büyük tartı yerlerinde alınan resim ve baclardan ve bir de mum, tuz, boza gibi madde ticaretinin imtiyaz halinde özel kişilere verilmesi karşılığında alınan ve mukataa denilen gelirlerden oluşuyordu. İl yazıcısı bunları belli bir esasa göre tahmin ve hesap ederdi. Köylerde, nüfus, herkesin tasarruf ettiği toprak miktarı ve evli olup olmadığı belirtilerek yazılırdı. Özel durumda olanlar, vakıf ve mülkler ayrıca belirlenirdi. Böylece her köy ve kasabanın vergi gelir miktarı belli olurdu. Bu sayımın yazıldığı deftere mufassal defter denirdi. Yeni bir padişah tahta geldiği veya o yerin gelirinde bir artış veya eksilme görüldüğü zaman kayda alma işlemi yenilenir ve her sancak için yeni mufassal defter yazılırdı. İşte bu gelirlerin görevlendirilenlere dağıtılması, has, zeamet ve tımarları meydana getirecektir.

Deftere geçirme tamamlandıktan sonra il yazıcısı, belli gelir kaynaklarını dağıtırdı. Genel olarak şehirlerdeki mukataaları ve zengin köylerin vergi gelirlerini has olarak kaydederdi. Haslar, padişaha ayrılanlardan başka vezirlere, paşa ve bey unvanını taşıyanlara beratlarında gösterilen miktarlar ne ise o miktarlarda tayin ve tahsis olunurdu. Başlangıçta sancak beyleri altında bey unvanı taşıyan subaşılara verilen tımarlara da has denirdi. Sonraları XV. yüzyılın ikinci yarısında zeamet terimi bu gibi haslar için kullanılmağa başlandı.

Zeametin 20 binle 100 bin akça arasındaki tımar olarak sınırlandırılması ise daha sonralara ait bir konudur. XV. yüzyılda 20 bin akçadan yüksek tımarlar yanında 20 binden aşağı zeametler bulmaktayız. Tımar rejiminin zayıfladığı zamanlarda zeamet miktarı üstündeki tımarlara genel olarak has, altındakilere tımar denmeye başlamıştır.

Bazı tımarlar sadece hisselerden ibaret olabilirdi. İdari düşüncelerle büyük tımarların da hisselerden oluşturulduğu görülmektedir.  Sipahilere de tımar dağıtan il yazıcısı bundan sonra has ve tımarları sırasıyla gösteren bir ikinci defter düzenlerdi. İcmal defteri denilen bu defter, has ve tımar sahiplerini ve her birine tahsis edilen köy ve hisselerin adını ve gelir miktarını özetle gösterirdi. Tımar gelirlerinin, kılıç tımar denilen 2.000 veya 3.000 akça gibi asgari bir miktar üzerinden defterde kadrolar halinde bölünmesi keza sonraları ortaya çıkmış bir yöntemdir.

Kanuni devri başlarındaki duruma göre imparatorluk vergi gelirlerinin yüzde 51’i padişah haslarına (bu gelir doğrudan doğruya devletin genel masraflarını karşılamak üzere devlet hazinesine yani Hızane-i Amire’ye girerdi), yüzde 37’si diğer haslarla tımarlara ve yüzde 12’si vakıf ve mülklere tahsis olunmuştu. Bu oran bölgesine göre değişirdi. Bazı bölgelerde tımarlara ayrılan gelir yüzde elliye kadar yükselirdi.

Şu noktayı özellikle belirtelim ki, tımar olarak verilen şey yalnız devlete ait belirli vergi geliridir; sipahi ancak miktarı ve içeriği belirtilmiş olan vergileri bir dirlik, maaş olarak kendisi mahallinde doğrudan doğruya tahsis ederdi. Bir köyün tımar olarak verilmesi, o köyün arazisi veya halkı üzerinde sipahiye gerçek anlamda bir tasarruf hakkı vermezdi. Sipahi istediği şekilde tasarruflarda bulunamaz, araziyi kendisi işleyemezdi. Yalnız dirliğini emniyet altına almak için devlet, yasalarla ona toprak ve köylü üzerinde bazı haklar tanımıştı. Örneğin köylü toprağı üç yıl art arda nedensiz olarak boş bırakırsa sipahi o araziyi başka birinin tasarrufuna vermek üzere onun elinden alabilirdi. Sipahi köylünün toprağını bırakıp gitmesine de engel olabilirdi. Köylü toprağı bırakıp gitmişse, çift bozan adı altında bir tazminat alırdı. Köylü toprağını kendi mülkü gibi istediği şekilde kullanamaz, satamaz, hibe edemezdi. Ancak sipahinin rızasını almak koşuluyla toprağını başkasına verebilirdi. Görülüyor ki, tımar rejimi, devletin arazi rejimini ve köylünün sosyal durumunu belirleyen bir temel sebep olmaktadır.

Tımar Sisteminin Yararları ve Faydaları

Osmanlı tımar sistemi bir askeri kurum olmaktan çok daha fazla bir şeydir. XIV. ve XV. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu kurulup gelişirken devletin temel kurulları, vergi sistemi, toprak siyaseti ve eyalet idaresi bu temele dayanmakta idi. Abartısız denilebilir ki, imparatorluk kendi fütuhatını ve fethedilen yerlerin teşkilatlandırılmasını bu sisteme borçlu idi.

Tekrar edelim ki, sipahi, devletin koyduğu yasalarla belli ve defterlerde yazılı belirli miktarda bir vergi gelirini toplardı. O, bu sıfatla bir anlamda vergi memuru sayılabilir. Devlet böylece vergi gelirlerini merkezde bir hazinede toplayıp oradan maaş olarak dağıtacak yerde, bu işi yerelde başkasına havale etmektedir. Havale usulü yöntemi Osmanlı maliyesinin temelidir. Zira o dönemde gelirlerin bir merkezde toplanması çeşitli güçlükler yüzünden olanaksız gibidir. Özellikle üründen aynen alınan aşar vergisini devletin depolarda toplaması, paraya çevirmesi, sonra maaş olarak askere dağıtması olanaksızdı. Bu nedenle aşarın toplanması işini, zaten köyde oturan sipahiye havale etmişti. Sipahiler bu yüzden tımar olarak kendilerine verilen köyde oturmaya mecbur idiler. Köylü, sipahi için yaptığı ambara bu ürünü taşır yahut en yakın pazara satılmak üzere götürürdü. Tımar rejimi ile devlet, aşarın toplanması ve istihkak sahiplerine dağıtılması işini en kolay şekilde gerçekleştirmiş oluyordu. Tımar rejimi kalktıktan sonradır ki, aşarın toplanması için iltizam yöntemi geniş ölçüde uygulanmaya ve köylünün ezilmesine yol açmıştır. Görülüyor ki, tımar rejimi aynı zamanda mali bir zorunluluktan doğuyordu.

Tımar sistemi, Türklerin XI. yüzyılda İslam dünyasını yönetimleri altına aldıktan sonra kendi askeri kurumları ve gelenekleriyle yerli kurumları uzlaştırarak meydana getirdikleri bir rejimdir

Tımar sistemi, aynı zamanda imparatorluğun eyalet idaresinin temelidir. Osmanlı İmparatorluğu küresel bir politika güden ve Hristiyan Avrupa’nın en büyük ordularıyla savaşmak zorunda olan bir devlet olarak, bütün kaynaklarını bu muazzam mücadele için seferber edecek şekilde teşkilatlandırmıştı. İmparatorluk arazisi, tımarlı sipahi kuvvetlerinin komutanı olan beylerbeyi idaresinde geniş idari birliklere ayrılmıştı. XV. yüzyılın ilk yarısında bütün imparatorluk üç beylerbeyliğine; Anadolu, Rumeli ve Rum (Sivas-Amasya) beylerbeyliklerine ayrılmıştı. XVI. yüzyılda beylerbeyliklerin adedi gittikçe arttı. XVII. yüzyıl başlarında sayısı 32’ye yükseldi. Beylerbeylikleri sancaklara, sancaklar da subaşılıklara ayrılmakta idi. Subaşılıklara dahil köylerde ise sipahiler otururlardı. Sefer zamanı sipahiler, her subaşılıkta bulunan Çeribaşılar tarafından toplanır ve subaşıların komutası altında gösterilen yerde sancak beyinin emri altına girerdi. Sancak beyleri de önceden bildirilen yerde beylerbeyinin komutası altına girmek üzere hareket ederlerdi. Beylerbeyi kendi eyaletinin askerini alarak bildirilen yerde padişahın ordusu ile birleşirdi. Gelen beylerbeyi padişahın önünde geçit resmi yaparak ordusunu gösterirdi.

Beylerbeyiler ve kendilerine tâbi sancakbeyleri, subaşılar ve sipahiler seferde olmadıkları zaman bölgelerinde güvenliği sağlamakla, padişahın emirleri ve kanunlara göre kadıların verdikleri her türlü kararları icra sahasına koymakla sorumlu idiler. Bu suretle tımarlı sipahiler bugünkü jandarma hizmetini de görmekte idiler.

Tımar Sisteminin Feodalizmden Farkı

Sipahinin tayini ve görevden alınması sultan, yani merkezi hükümet tarafından yapılırdı. Prensip olarak ilk defa bir tımar almak için merkeze gidip padişahın beratını sağlamak gerekirdi. Her türlü terfiler, yani tımar miktarının arttırılması beylerin verdiği vesikalara göre padişah tarafından yapılır ve merkezde Defterhane’deki Defter-i Hakani’lerde işlenirdi. Bu suretle sipahiler, daima merkezin emir ve kontrolü altındaki bir asker ve memur durumunda idiler. İşte bu özelliği, tımar rejimine feodal sıfatı vermemize engeldir. Osmanlı tımar rejimi, bazı benzerliklere rağmen, bu esas noktadaki fark nedeniyle bir feodalizm değildir.

Sipahi, seferlerde gösterdiği yararlık karşılığında defterde yazılı ilk tımar, kılıç tımarı üzerine yeni zamlar alabilirdi. Bu zamlara terakki denilirdi. Sıradan bir tımarlı sipahinin bey sınıfına yükselmesi çok enderdir. Beyler, genel olarak sarayda hizmet görmüş ve önemli hizmetlere yükselmiş içoğlanlar arasından atanırdı. Örneğin padişahın Has Odasındaki silahtar, Saray’dan çıktığında sancakbeyi olarak atanırdı. Böylece padişah, sipahi ordusunun komutanlarını doğrudan doğruya kendine bağlı ve sadakatinden emin olduğu yetişmiş köleleri arasından seçmekte idi.

Askere olan gereksinim dolayısıyla devlet, yeni tımarlar oluşturmaya çalışır, deftere geçmemiş gelir kaynakları bulanları ödüllendirirdi. Aynı gaye ile boş toprakların açılması, tarım alanlarının genişletilmesi teşvik edilirdi. Zeamet sahipleri ve diğer beyler öldüklerinde, oğullarından bir kısmına tımarlar verilirdi. Örneğin zeameti 20 binle 50 bin arasında olan bir subaşı öldüğü zaman oğullarından birine beş bin, diğerine dört bin akçalık tımar verilirdi. Tımarı 10 bin ile 20 bin arasında bulunan bir sipahi eğer savaşta ölmüş ise bir oğluna dört bin, diğer oğluna üç bin akçalık tımar verilirdi. Tımar sahiplerinin oğulları yedi yıl içinde tımar için başvurmazlarsa haklarını kaybederlerdi. Reayadan yani vergiye tabi tebaadan sipahi yapılması yasaya aykırı idi. Buna karşılık, fethedilen memleketlerde eski rejimden kalan askerî sınıfların askeri sıfatları çoğu zaman Osmanlı devleti tarafından da devam ettirilmiş ve kendilerine sipahi tımarları verilmiştir. Bu suretle XIV. ve XV. yüzyıllarda Osmanlı ordusunda yüzlerce Hristiyan tımarlı seferlere katılmakta idi.

Tımarlı sipahilerin menşei çeşitlidir. Padişah ve bey kulları yanında Anadolu’da eski Türk beyliklerinin, Rumeli’de eski Balkan devletlerinin askeri sınıflarına mensup kimselere Osmanlı tımar kadrosunda yer verilmiştir. Zaten bu siyaset, bu bölgelerin Osmanlı imparatorluk düzenine nispeten kolayca dahil olmasını ve onunla kaynaşmasını sağlayan başlıca etkenlerdendir. Padişah ve bey kulu veya eski askerî sınıflara mensup olmayanlar için tımar almak ve sipahi sınıfına girmek için başlıca yol, padişah seferlerine, gazaya katılmak ve yararlık göstermekti. Savaş meydanlarında yararlılık gösterenlere tımar verilmesi için beylerin tertip ettikleri listeler, Osmanlı arşivlerinde günümüze kadar gelmiştir. Bu tımar verme işlemi genellikle fethedilen topraklar üzerinde yapılırdı. Akınlarda yararlık gösteren akıncılara keza tımar verilirdi. Böylece Rumeli’de ve Orta Avrupa savaş meydanlarında Anadolu’dan gelen binlerce Türk gönüllü veya akıncı olarak büyük yararlılıklar karşılığında fethedilen topraklarda tımarlı sipahi olarak yerleşiyorlardı.

Fetihlerin ilerlediği dönemde, Anadolu’dan giden gönüllüler serhatlerde akıncı yazılırlar ve bir tımar dirliği beklerlerdi. Bu Anadolulu akıncıların en yoğun bulundukları sahalardan biri, Deliorman ve Dobruca serhaddi idi. Anadolu Türkmen çevrelerinin dini, sosyal geleneklerini orada temsil eden bu akıncılar, gerilerindeki tımar sipahilerine ve onları esas askeri sayan devlete, karışıklık zamanlarında başkaldırmaktan ve genel olarak karşı olmaktan vazgeçmemişlerdir. Akıncılar ve gönüllüler fütuhat devirlerinde az çok tımar sahibi olup amaçlarına ulaşıyorlardı. XVI. yüzyıl ortalarında Orta Avrupa’da yapılan savaşlar daha ziyade piyade ve topçunun rol oynadığı kale kuşatması savaşları halini alınca geniş bölgelerin fethi durdu. Gönüllü ve akıncıların çağı kapandı. Memleket içinde ve bilhassa Anadolu’da tımar için rekabet ve mücadele şiddetlendi. Tımar umuduyla serhatlere gidemeyen Anadolu delikanlıları sekban bölüklerine katılmaya ve yevmiye karşılığında paşaların kapısında veya padişahın ordusunda hizmet etmeye başladılar. Bu sekban bölükleri ise Anadolu’da korkunç Celali İsyanları devrini açacaktır.

Tımarlı sipahilerin tamamıyla şahsına verilen asgari bir miktar vardır ki, buna kılıç tımar denirdi. Deftere o miktarda kayıt olunur ve parçalanmazdı. Bu miktar devrine ve bölgesine göre değişmiştir. XVI. yüzyılda Anadolu beylerbeyliğinde kılıç tımar 3000, Karaman’da 2000 akça idi.

Osmanlı Tımar Sisteminin Bozulmasının Nedenleri

Tımar sisteminin bozulmasına yol açan nedenlerin başında bir Ortaçağ askeri olan sipahinin modern çağın tüfekli ağır piyadesine karşı koyamaması, kale kuşatma savaşlarında ancak yardımcı asker olarak hizmet edebilmesi gelir. Sipahiler, atı ve konvansiyonel silahları erce bir savaşın vazgeçilmez araçları sayarak tüfek kullanmayı bir aşağılık saymış, sipahilik geleneklerini terk etmek istememiştir. Orta çağlarda süvariliğin, egemen sınıflar ve soyluları diğerlerinden ayırt edici bir özellik olarak görüldüğünü burada hatırlamalıyız.

Tımarlı sipahiler yerine Anadolu’da tüfekli sekbanların türemesi, Osmanlı askeri ve siyasî tarihinde bir dönüm noktası teşkil eder. Bundan sonra Osmanlı ordusunun Anadolu’dan aldığı gerçek askerler, bu sekbanlar olacaktır. Bunlar, ücretle hizmet gören tüfekli askerlerdir. Tımar rejiminin dağılması ve eski karakterini tamamıyla kaybetmesi yine XVI. yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı para sisteminde ve maliyesinde meydana gelen derin değişikliklerle de ilgilidir. Özetle diyebiliriz ki, tımar sistemi, Türk tarihinin doğurduğu askeri, sosyal, siyasal bir rejim olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu yaratmış, XVI. yüzyıl ortalarından itibaren modern çağın yeni şartları karşısında değerini ve işlevini yitirerek çözülüp dağılmıştır. Tımar rejiminin çökmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün aynı zamana rastlaması kuşkusuz bir rastlantı değildir.

Kaynakça: Prof. Dr. Halil İnalcık’ın, “Türk Kültürü” dergisinin 1965 yılında yayınlanan 34. sayısındaki yazısından kısaltılıp günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

Yazı Hakkındaki Düşünceleriniz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir