Türklerde Kahvehane Kültürünün Doğuşu ve İstanbul’da İlk Kahveler

Kahvenin ilk önce 15. yüzyıl ortalarında Yemen’de sufilerce kullanılıp kullanılmadığı tartışması günümüzde dahi sürse de, kahvenin Yemen dışındaki bölgelere ulaşması bü­yük olasılıkla kâr peşindeki tüccarların işiydi. Tüccarlar kahvenin girdi­ği sınırlı çevrelerde hemen benimsendiğinin farkındaydı ve bazıları böyle bir ürünün olağanüstü bir ticari potansiyel taşıdığını fark etmişlerdi. Fakat ortada ufak bir pazarlama sorunu vardı. Kahve çuvallarını büyük kentlerin pazarlarında satmaya odaklansalar, büyük olasılıkla çok ağır işleyen bir taleple karşı karşıya kalır­lardı. Özellikleri, kullanım alanı, hazırlanışı hiç bilinmeyen bir ürünü kim satın alırdı ki? Talebi artırmak için işe ön­ceden pişirilip hazırlanmış içeceği küçük tezgâhlarda ya da dükkânlarda satarak başlamak herhalde çok daha iyi olurdu. Böylece fiziksel büyüklüklerine göre kahve ocağı, kahve dükkânı ve kahvehane doğmuş oldu.

Tarihi veriler ışığında kahve gibi kahvehanelerin de Arap kökenli olduğunu kabul etmek gerekir. Ne var ki Türkler, 16. yüzyılda tanıştıkları kahve ve kahvehaneyi onlardan çok daha sevmiş ve benimsemişlerdir. Kahve büyük olasılıkla hac kervanları aracılığıyla Suriye’ye ve oradan da İstanbul’a kadar ulaştı. Sık sık gidip gelen kervanlar, Doğu’nun bu bilinmeyen lezzetli içkisini de İstanbul’a getirmişti. Peçevi tarihi, Osmanlı’daki ilk kahvehanenin açılışını şöyle anlatır:

1554 yılında, Halepli Hakem ve Suriyeli Şems adında iki şahıs, Tahtakale’de birer kebir dükkân açıp kahve-furuşluğa başladılar. Keyfe müptelâ bazı yârân-ı safâ, hususiyle okuryazar makulesinden nice zürefa toplanır oldu. Yirmişer, otuzar yerde meclis durur oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur, kimi nevgüfte gazeller getirip marifetten bahsolunurdu…

Osmanlı’da ilk kahvehanenin Tahtakale’de açılmasından sonra kahve, halk arasında o kadar büyük ilgi gördü ki, kısa zamanda yerden biter gibi, şehrin çeşitli semtlerinde sayısız kahvehane açıldı. Ancak bunlar, cemiyet ve toplum için gerçekten faydalıydı. Peçevi’nin dediği gibi, halk buraya sadece kahve içmek için gelir ve kahvesini içerken de faydalı meşguliyetlerle oyalanırdı. Kısacası Osmanlı kahvehane kültüründe buraları kahve içilirken aynı zamanda günlük, siyasal ve edebi sohbetlerin yapıldığı, mahallelinin birbiriyle buluştuğu sosyal mekanlardı.

İlk kahvelerde sedirlerde oturulurdu. Kahvelerin ortasındaki fıskiyeli mermer havuz, bilhassa yaz aylarında tiryakiler için eşi bulunmaz bir serinlik kaynağı idi. Bunun çevresinde yer alan sedirler yahut kerevetler üzerinde diz çökerek, bağdaş kurularak kahve içilirken, meddahların anlattığı hikayeler dinlenirdi. İlk İstanbul kahveleri, devrin zariflerinin toplantı yeriydi. Gece veya gündüz, orada oturup konuşulur, sohbet edilir; orada randevu verilir, orada önemli kararlar alınırdı. Konu ciddi olsun olmasın herhalde hiçbir yer sohbet etmek için kahvehanelerden daha iyi olamazdı. Yarattığı gevşetici çevre ve hoşça vakit geçirme ortamı sayesinde kahvehaneler hasır ve kilimler üstünde sohbet edilen camilerin yerini almıştı.

Kahvehanelerin popülerleşmesinin bir diğer nedeni de, daha önce dostlarına evde ziyafet vermek için büyük paralar harcamak zorunda kalan kişilerin, kahvehanenin doğuşuyla birlikte bu işi valnızca birkaç sikkeyle ucuza kapatabilmesiydi. Artık eskiden olduğu gibi malları, karısı, çocukları, köleleri ve mal varlığının göstergesi süsler ve simgeler arasında konuk ağırlamasına gerek yoktu. Hem tanıdığı hem de tanımadığı kişilere bile ne kadar cömert olduğunu çok az bir harcamayla kanıtlayabilirdi:

Kahvehanede oturan bir kimse, eğer az çok kibar biriyse, içeriye tanıdığı kişi­lerin girdiğini görünce, kahvehane sahibine onlardan para almamasını söyler. Bütün bu iş tek bir sözcükle yapılır; yeni gelenin önüne kahvesi konduğunda, ikram sahibi yalnızca bedava anlamında “caba” diye bağırır.

İlk Kahvehaneler Sanat Eseri Gibiydi

Kahvehane sayısının artmasıyla birlikte, kahvehane sahipleri müşteri çek­mek için yarışa girdiler. Birçoğu canlı eğlenceler düzenleyerek rekabette öne çıkmaya çalıştı.Yalnızca yaylı bir çalgı eşliğinde öy­küler anlatan meddahlar, Karagöz tarzı gölge oyunları ile kahvehanelerin önemi daha da arttı. Halk şairleri ve zamanın sanatçıları için bir gösteri yeri oldu.

İlk kahvehaneler adeta bir sanat eseri gibiydi. Ocaklar çiniden veya oyma tezyinattı, nakışlı ağaçtan yapılırdı. Fincanların durduğu raflar, nişler, tahta işçiliğinin ve Türk süsleme sanatının en güzel örneklerinden birini teşkil ederdi. Kullanılan fincanlar kulpsuzdu. Ancak içindeki kahvenin sıcaklığıyla elin yanmaması için tahtadan, madenden yahut boynuzdan bir mahfaza içinde sunulurdu. Lüleci çamurundan yapılmış ve üzeri tezyinatla, beyitlerle süslü fincanların yanı sıra, İznik ve Kütahya’da yapılan çini fincanlar da kullanılmaktaydı.

Kahvehanelerin duvarlarındaki ustalık işi ufak dolaplarda, kahve takımlarının dışında birçok cerrahi aletin yanısıra usturalar, havlu ve peşkirler bulunurdu. Çünkü bu kahvehanelerinin pek çoğu aynı zamanda berber dükkanıdır, kahveci ise dişçidir, sünnetçidir, cerrahtır. Kahveyle karıştırılmış limon suyunu, sülük çektikten sonra kanayan yere koyan da kahvecidir, kellik, uyuz ve benzeri cilt hastalıkları için merhemler hazırlayıp satan da.

Daha sonraki devirlerde XVI. yüzyıl sonlarında kahvehanelere karşı bir düşmanlık hasıl oldu. Bunun sebebini, iyi vasıfların kaybolmasında aramak gerekir. Gerçekten kahvelerde kumar oynanmaya, soygunlar yapılmaya ve hatta adam öldürülmeye başlanmış, bu sebeple gerçek tiryakiler, semtine uğramaz olmuşlardı. Bu yüzden III. Murad zamanında çıkarılan bir fermanla, bütün kahveler kapatıldı. Gizli işletenler için türlü ağır cezalar kondu. Kahve de, şarap gibi haram madde olarak kabul edildi. Ancak bu genel kapatma çok sürmedi, kahveler gene çalışmaya başladı. Bunda bir kısım kahvelerin aynı zamanda berber dükkanı oluşu da büyük rol oynamıştır. Çalışmalarını kısıtlayıcı bir sürü yasağa rağmen, kahvehaneler daima müşteri bulabiliyorlardı. IV. Murad, zamanında kahvelere göz açtırmadı. Şiddetli yasaklar koyması bir yana, kendisi de bizzat tebdil gezerek kontrol etti, yasaklara uymayanları şiddetle cezalandırdı. Bunun tabii bir neticesi olarak her gün işitilen kötü olaylar, yavaş yavaş duyulmaz oldu ve kahvehaneler gene eski niteliklerini kazandılar.

XVII. yüzyılın sonları ve XVIII. yüzyıl başlarında İstanbul’un muhtelif yerlerinde yeniçeri zorbaları tarafından yeniçerilere mahsus kahveler açıldı. Bunların kapısına, oraya devam eden yeniçeri ortasının mesela balık, kılıç, gemi gibi alemleri asılır ve bir orta, diğer ortanın kahvesine gidemezdi. Bir yeniçeri zorbası kahvehane açtı mı, uğurlu olduğu düşünüldüğünden diğer yeniçeriler hediye olarak kanarya getirirdi. Bu nedenle bazı yeniçeri kahvehaneleri kanarya sesinden geçilmezdi. Başlangıçta buralar yeniçeriler için kahve içilen ve sohbet edilen bir yerdi. Ancak daha sonraları soysuzlaşan Yeniçeri Ocağı ile birlikte değişti, içinde türlü yolsuzlukların yapıldığı, cinayetlerin işlendiği birer batahkane haline geldi.

II. Sultan Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken, kahvehaneleri de ihmal etmedi. Bütün yeniçeri kahvelerini kapattı. Diğerlerinin çalışmasına müsaade etti.

Semai Kahveleri

Türklerde ilk kahvehaneKahvelerden bahsederken, özellikle ramazanda ve kış aylarında faaliyet gösteren semai kahvelerini unutmamak gerekir. O çağlarda İstanbul’un hemen her büyük semtinde bulunan kahvelerde kış ve ramazanlardan bir ay önce hazırlıklara başlanırdı. Önce kahvehane özel bir itina ile süslenirdi. Duvarlar yaldız çerçeveli, yangın kulelerinin, balıkçı kayıklarının, deniz kızlarının resimleriyle bezenir, tavana boydan boya renkli kâğıtlardan yapılmış zincirler asılırdı. Kahvehane, tulumbacıların da uğrağı olan bir yerse, duvarlardan birinin göze çarpacak bir yerine, tulumbanın boru, fener, baskı kollarından biri konurdu.

Semai kahveleri, yıllarca, bitmek tükenmek bilmeyen uzun kış gecelerine ayrı bir renk katmış, sosyal hayata canlılık getirmiştir. Mahalleli, akşam yemeğinden sonra birer ikişer burada toplanmaya başlardı. Önce herkes kendi aralarında meselelerini konuşur, sonra renk renk kâğıtlar, yapma varaklı çiçeklerle süslenmiş özel sedirinin üstünde günün moda şarkılarını çalan saz heyetini dinlerdi. Uzun bir fasıldan sonra ortaya bir halk şairi çıkar ve bir mani söylerdi. İçinde bir muamma saklayan bu mani, kahvedekileri düşündürür, bazen bir muammanın halli haftalarca sürerdi. Söylenen mani, ağızdan ağza bütün mahalleye yayılır, herkes bir cevap bulmaya çalışırdı.

Bu arada başka semtlerden gelenler de maniyi çözmek için çaba gösterirdi.

Şayet bütün ramazan boyu, muammayı kimse çözememişse, son gece şair manisini kendisi açıklar, gelenlere de teşekkür ettikten sonra kahveyi kapatırdı. Manileri çözenler olursa, para, ipekli kumaş, şal gibi hediyeler verilirdi.

Bu kahvelerin en meşhurları Beyazıt’ta, Çeşmemeydanı’nda, Fatih’te, Tophane’de, Firuzağa’da ve Üsküdar’da Yeniçeşme’de bulunuyordu. Semai kahveleri, yirminci yüzyılın hemen başlarında tamamen ortadan silinmiş olmakla beraber Ahmed Rasim ve Osman Cemal Kaygılı’nın eserlerinde bütün canlılığıyla yaşamaktadır

Oyuncu Loncası Kahveleri

Bunun yanısıra oyuncu loncası kahveleri de o çağların bilinen kahvehane türleri arasına girer. Özellikle esnaf, sanatkâr ve oyuncuların devam ettiği bu kahvelerde, geceler hayli renkli geçerdi. Çeşitli yerlerden gelen karagözcüler, burada hünerlerini gösterir, meddahlar hikayelerini burada anlatırdı. Bu kahvelerin, esnaf teşkilatı gibi, kethudası, erkan ustası, kabzımalı, lonca heyeti bulunur ve bu heyet, kahvenin mensup olduğu loncanın dertlerini, çözüm bekleyen meselelerini incelerdi.

Oyuncu loncasına mensup sanatçıların toplandıktan kahveler içinde en büyüğü Mısır Çarşısı’nın Paçacılar Kapısı’na giden caddede, Çavuşoğlu Çıkmazı’ndaki Bahçelikahve’dir. Sonraları burası kapanınca, Beyazıt’ta Simkeşane içinde ve Galata’da bahçeli bir kahvede toplanmaya başladılar. İçlerinde Karagöz oynatılan ve çeşitli sanat gösterileri yapılan bu kahveler de diğerleri gibi, bu yirminci yüzyılın başlarında tamamen tarihe karıştı.

Kıraathaneler

XIX. yüzyılın ikinci yarısında yeni bir tip kahve türedi. Buralarda gazete, mecmua, kitap okunuyor, adına “kıraathane” deniyordu. Özellikle aydın kişilerin devam ettiği yerlerdi buraları. Bilinen ilk kıraathane, Beyazıt’ta Reşit Paşa türbesinin karşısında açılmıştı. “Sarafim” yahut “Okçularbaşı” adını taşıyordu. Buraya gelenlerin çoğu vakitlerini okumakla geçirirdi. Bilhassa ramazan geceleri, Namık Kemal, Sadullah, Ayetullah, Arif Hikmet, Hasan Suphi, Tevfik Paşa ve Ahmed Muhtar gibi devrin tanınmış şair ve ilim adamları toplanır, devrin meselelerini tartışırlardı.

Bilinen diğer bir kıraathane de Mahmutpaşa Cami civarındaydı. Okçularbaşı ile aynı yıllarda açılmıştı. Buraya din adamları ve ulema devam ederdi. Müdavimleri arasında bilinenler Ali ve Hâfız Müşfik Efendiler, Abdi Bey, Edhem ve Bekir Sami Paşalardır. Özellikle ünlü satranççılar, birbiriyle burada karşılaşırdı.

Asya Kıraathanesi 1850-60 yılları arasında Galata’da açılmıştı. Gümrüğe yakın oluşu sebebiyle bilhassa Galata gümrüğü memurları ve gümrük komisyoncuları ile buralarda işleri olanların devam ettikleri bir yerdi. Aynı adı taşıyan bir başka kıraathane de II. Sultan Abdülhamid devri sonlarında Üsküdar Selmanağa mahallesinde açılmış, ancak devrin bütün meşhur kumarbazlarını sinesinde topladığı için kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

20. yüzyılın meşhur kahveleri arasında Beyazıt’ta Küllük, Şehzadebaşı halkevinin altında özellikle musikişinasların devam ettiği, konserlerin verildiği “Darüttalim”, Sirkeci Vakıf Han’da “Borsa”, Beyazıt’ta cami yanındaki kahve, Cağaloğlu’ndaki “Meşrutiyet Kıraathanesi”, Galata’da “Kemeraltı”, Yenicami arkasında “Bahçelikahve” en önemli yerleri işgal eder. Bunların çoğu, istimlakler sırasında tarihe karışmış, birkaçının yerine dükkan yapılmıştır.

1 Yorum

YAZI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir